İlk yayınlanma tarihi: 22 Aralık 2023
♪♪ Bölüm Şarkısı:
Levent Yüksel ~ Medcezir
1. BÖLÜM
Bilinmeyene yolculuk… Başlangıç…
16 Ekim 2020, Arhavi / Artvin
Yüzüme bir tokat gibi çarpan buzdan suyla gözlerim ansızın açılırken dudaklarımdan acı dolu bir çığlık fırladı. Alışmayı beceremediğim dondurucu soğuk, damarlarımdaki kan gibi tüm bedenimi bir kez daha dolaştı.
“Susmaya devam mı?” diye bağırdı nefret ettiğim o ses.
Ben henüz cevap veremeden, pençe gibi eliyle saçlarıma yapışıp başımı hışımla geriye yatırdı. Bu hareketinin, soğuğun bedenimde yarattığı acıyı bastırmasını bekledim ama beklediğim olmadı.
“Konuşsana!” diye bağırdı bir kez daha. Elleri saçlarımın diplerindeydi, koparacak şiddette bir güç uyguluyordu.
“B-Bir ş-şey b-bilmiyorum,” dedim zar zor. Dişlerim birbirine vuruyor, çenem zangırdıyor, karanlık denizin ayazı her şeyi daha beter hâle sokuyordu. Üzerimde o lanet davette giydiğim, ısınmama zerre yararı dokunmayan buz mavisi uzun bir elbise vardı. Kumaşı inceydi ve tüm bedenim birçok defa ıslandığı için artık üzerime yapışmıştı.
“Dosya nerede?” diye sordu bir kez daha.
Yüzüme o kadar yakındı ki iğrenç nefesinin etkisiyle öğürmemek çok zordu. Ama herhâlde artık sona yaklaşmıştım çünkü bunu yapabilecek kadar bile takatim yoktu. “Bende dosya falan yok,” diye yanıtladım gücümün son kırıntılarıyla. “Neyden bahsettiğini bile bilmiyorum dedim ya!”
Gecenin karanlık göğünde bir şimşek çaktı. Fakat bu bile etrafı aydınlatamadı. Geminin güvertesi ıslaktı, hava o denli soğuktu ki zemininden dumanlar çıkıyordu. Etrafımda onlarca maskeli adam vardı. Bir tek o maskesiz olduğuna göre ya diğerlerinden daha korkusuz ya da daha dokunulmazdı.
Bir anda hiç beklemediğim bir şey oldu. Benden uzaklaşırken “Çözün şunu!” diye buyurdu adamlarına. Maskelilerden biri hiç ikiletmeden yanımda diz çöktü, elindeki silahını ise yere bıraktı. Önce ayağımdaki bağları çözdü. Fakat en kötüsü beni oturttukları sandalyenin arkasına bağladıkları ellerimdi, onları da çözerse kaçma şansım olur muydu?
Nereye kaçacaksın? dedi içimden bir ses. Denizin ortasındasın, nereye gidebilirsin ki?
Denize atlarım! diye yanıtladım o umutsuz sesi. Bu adamların insafına kalmaktansa şu karanlık denizde ölürüm daha iyi!
Derken beklediğim oldu. Maskeli, ellerimi de çözmeye başladı. Bir an bu bir hayal, bir düş sandım. Yine yüzüme birbiri ardına çarptıkları sular yüzünden bayılıp kendimden geçtiğime inandım. Ama gerçekti, zira parmaklarımın ucunda hissedebildiğim bariz bir uyuşukluk vardı. Rüyalar fiziksel acıları misafir etmediğine göre fırsatını kolladığım o mucize şimdi tam karşımdaydı.
Ellerim henüz iplerden kurtulamamışken maskesiz yeniden konuşmaya başladı. “Madem dosya sende değil,” diye mırıldandı düşünceli bir sesle. “O zaman belki de ikizindedir.”
Duyduğum cümleyle gerçek bir tokat yemişçesine irkildim. “Hayır!” diye diklendim kendime engel olamadan. “Onun da böyle bir şeyden haberi yok!”
“Nereden biliyorsun, canım?” dedi benimle alay ederek. “Bir sorup yoklayalım.” Cebinden telefonunu çıkarıp kulağına götürdü, saniyeler sonra ise konuşmaya başladı. “Hazar Poyrazoğlu görüş açında mı?” diye sordu telefonun ucundaki her kimse.
Duyduklarım yüzünden, ellerimi hâlâ çözmeye devam eden maskeliye tahammülüm kalmamıştı. Bileklerimi oynatmaya çalıştım ama işe yaramadı. Aynı anda, “Rahat dur!” diye bağırdı maskeli. Fakat sesi, maskesizin sesine karıştı.
“Güzel!” dedi maskesiz, telefonda konuştuğu kişiye hitaben. “Alın hemen Hazar Bey’i,” diye devam edişiyse içimdeki en büyük korkuyu tetiklemeye yetti. “İkizi Hazel Hanım gibi bir süre de onu misafir edelim.”
Telefonu iğrenç, sinsi bir gülümsemeyle kapattı. Gözleri üzerimdeydi, tarifsiz bir zafer hissettiği açıktı. Henüz hiçbir şey bitmemişti oysa. İçimde bir yerlerde kardeşim için harcayacak son bir gücüm daima vardı.
Her şey birdenbire, kendime düşünme fırsatı dahi tanımadan oldu. Maskeli, ellerimi çözer çözmez, daha çöktüğü yerden doğrulamadan hızla yerdeki silaha sarıldım. Ayaklanarak altımdaki sandalyeyi arkamdaki adama doğru savurdum ve silahımı tam karşımdaki maskesize doğrulttum. Bu hareketimle şaşıran diğer adamların kaldırdıkları silahların hedefindeyse ben duruyordum.
“Hazel Hanım’a da bak sen!” dedi maskesiz, beni pek de ciddiye almadan. Boğazından korkunç bir ses çıkardıktan sonra güvertenin zeminine tükürdü. “Anlaşılan yeterince hırpalayamamışız seni.”
Silahın namlusunu bir an bile ondan ayırmadan dimdik durdum. Soğuktan tir tir titremem gerekirdi belki ama Hazar’a bana davrandıklarından daha kötü davranabilecekleri korkusuyla güç buluyordum. “Az önce verdiğin emri geri alacaksın!” diye haykırdım.
“Hadi ya!”
“Ara çabuk!” Elimdeki silahı ona doğru salladım. “Ara ve iptal et!”
“Yoksa? Etmezsem ne olur?” diye sorduğu an çakan şimşek bu kez karanlık geceyi aydınlatmaya yetti. Hemen peşindense gök gürledi. Öyle şiddetliydi ki sanki gök yarılmış gibi hissettirmişti.
Zihnimdeki bilgileri peşi sıra tararken bir zamanlar Hazar’ın zoruyla birlikte gittiğimiz atış derslerinin işe yaramasını umdum. Silahın kabzasını sıkıca kavradım. Emniyeti açıktı, aksi olsa şaşardım. Parmağımı tetiğe götürdüm ve öylece kaldım.
Her hareketimi takip eden maskesizin kaşları hayretle kalktı. “Tetiği çekebilecek kadar cesur musun?” diye sordu. Müdahale etmek için bekleyen adamları bir hareketiyle durdururken sesinden buram buram alay akıyordu. Onun gözünde Atina’daki bir davetten kolaylıkla kaçırabildiği, savunmasız bir sosyete güzeliydim. Oysa yeterince kışkırtıldığımda neleri göze alabileceğimden haberi yoktu.
“Arayıp emrini geri alıyor musun?” diye sordum son kez.
“Tatlım, yapabilsem dükkân senin,” diye dalga geçti. “Ama maalesef bizde bir kere verilen emir geri alınmaz.”
Haklıydı. Bazı şeylerin geri dönüşü yoktu. Tıpkı devasa bir şimşeğin ışıklarıyla aydınlanan gök gibiydi bu. Peşinden mutlaka şiddetli bir gürlemenin duyulacağını haber veriyordu.
Bana ne olacağı sorusu ansızın aklımda son sıraya yerleşirken bir şimşek daha çaktı. Çok geçmeden de etrafı kıyameti andıran bir gök gürültüsü sardı. Parmağım tetiğe bastığı anda zihnimi beni burada kimsenin bulamayacağı düşüncesi, gözlerimi ise kapkara bir öfke pusu kapladı. Üzerime atılan adamlardan biriyle hedefi son anda değişen silahın patlama sesi, neredeyse gök gürültüsüyle yarışırdı. Bir kurşun sürülmüştü namluya ve öyle ya da böyle hedefine ulaşmıştı.
Gözlerim kulağımda çınlayan silah sesinin gerçekliğiyle değil, bambaşka bir gürültüyle açıldı. Zaman ve mekân değişmişti ama dışarıdaki hava o andakine benzeyen bir fırtınayı ağırlıyordu. Zihnim az önceki kâbusun etkisinden çıkıp gerçeğe dönmeye çalışırken odanın içine dolan müzik sesine telefonumun melodisi karışıyordu. Gözlerimin üzerinde sanki tuğlalar vardı. Başım deli gibi zonkluyor, kulaklarımsa hem dün geceki müziğin hem de günlerdir tekrar tekrar gördüğüm için artık bağışıklık kazandığıma inandığım kâbusun etkisiyle uğulduyordu.
“Ölene kadar peşindeyim, bırakmam!” diyordu radyodaki şarkıcı içli sesiyle. Sevdiğim bir şarkıydı aslında ama o anda ufacık bir sese dahi tahammülüm yoktu. Sırtımdaki batma hissine bakılırsa halının üzerinde bir yerlerde sızmıştım, birazcık gayret edip kalksam iyi olurdu.
Gözlerimi güç bela aralayıp etrafıma bakındım. Telefon bir tur daha çalmaya başlamıştı. Hava henüz alacakaranlıktı, o olamazdı, tercihi daima uyanık olduğum saatlerden yanaydı. Benim beklediğim telefon içinse erken bir zamandı. Geriye tek bir kişi kalıyordu, bu saatte Hazar’dan başkası beni aramazdı. O da çevirdiğim dolaplardan bihaber olduğuna göre kesin bir yerlerde beni sinir edecek bir şey hatırlamıştı da o yüzden arıyordu. Çalar çalar susardı.
Öyle de oldu. Telefon saniyeler sonra sustu. Kendimi uyanmak üzere ikna etmeye çalışırken, birkaç saniyeliğine yumduğum gözlerimi yeniden açtığımda öğlen olmuştu.
Yattığım yerden zorlukla ayaklandım. Üzerimdeki elbiseden bile kurtulamadığımı düşünürsem dün gece odaya ulaşabilmem mucize sayılırdı. Haftalardır kendimi kaçıncı kaybedişimdi, hatırlamıyordum ama artık bir yerde durmam gerektiği aklımın bir köşesinde saklıydı.
Durul artık! diyordu içimdeki bir ses. Neyin öfkesi bu?
Bir yanıtım yoktu. Geceleri gördüğüm kâbuslara esir olmamak için kendimce kurduğum bir savunma sistemiydi bu.
Her şeyi unutacağın bir eğlenceye dâhil ol. ✓
Sızana kadar iç. ✓
Bir kalkan gibi sarılmıştım ikisine. Onlar sayesinde gecelerim korkusuz geçiyordu. Kâbuslardan kurtulamamıştım belki ama en azından benliğime olağanüstü bir cesaret yükleniyor, bu da uyanır uyanmaz gerçeklik çizgisinde kalmama yetiyordu. Sular çekilmişti, gözlerim açıktı, denizin ortasında değildim, ellerimi saran bağlardan kurtulmuştum, etrafımda maskeli yüzler yoktu. Boğulma hissiyse neyse ki bir süredir uzaklardaydı, herhâlde unutmuştu beni, uğramıyordu. Fakat her şeye inat genzime dolan tuzlu suyun o yakıcı tadı hâlâ oradaydı, bir türlü gitmiyordu. Sırf bu yüzden bile duramazdım yoksa o karabasanın yeniden üzerime çökmemesi imkânsız olurdu.
İlk günler zordu. Uykudan çığlıklarla, boğulur gibi uyanmak… Tekrar tekrar o silah sesini duymak… Artık sıcacık evimde, güvende olmama rağmen bir türlü ısınamamak… Gördüğüm kâbuslardan çok daha yorucuydu. Fakat hiçbir şey olmamış gibi davranmayı seçtiğimden beri kolaylaşmıştı işim; korkuların üzerine gitmek, korkmaya devam etsen dahi güçlü hissettiriyordu.
Süit odanın salonunda konumlanmış ses sistemine doğru yürüyüp kapattım. Önce bir duş alıp sonra kahve yapacaktım. İki gündür bu otelde tıkılıp kaldığımı, Ankara’dan uzakta olduğumu, kaçırdığım dersi, gidemediğim stajımı düşünmemeyi denedim ama nafileydi, daha fazla kaçamazdım. Üstelik beklediğim haber de hâlâ gelmemişti, kafamı biraz olsun dağıtmak zorundaydım.
Dakikalar sonra daha iyi hissederek duştan çıktım. Önce kahvemi yaptım, ardından giyinip hazırlandım. Fakat telefonun yeniden çalmasıyla anladım ki bugün seslerden kurtulamayacaktım.
Dün gece kullandığım küçük siyah çantanın içindeki telefonumu çıkardım. Hazar’ın aradığını sanmıştım ama ekrandaki numara kayıtlı değildi. Kaşlarım çatıldı, kalbim göğsümü deler gibi atmaya başladı. Oydu. Günlerdir tehditleri nefes aldırmamıştı zaten. Bu defa nasıl bir şeyle geleceğini düşünmekse dizlerimin bağını çözüyordu. “Alo?” diye yanıtladım, hızlanan nefesimi saklayamadan.
“Ooooo Hazel Hanım! Ses iyice gitmiş. Akşam hareketli geçmiş belli ki. Kusura bakma ya, rahatsız ettik seni de.”
Kulağıma dolan mekanik sesle midem tiksintiyle çalkalandı. “Ne istiyorsun yine?” dedim titreyen ellerimle az önce giydiğim pantolonun kumaşını sıkarken.
“Ee biraz hızlı olmanı istiyorum, Hazel,” dedi pis pis gülerek. “Nerelerdesin sen hem? Sesin soluğun çıkmıyor kaç gündür! Birilerinden yardım almaya çalışıyorsan uyarayım. Vakit kaybediyorsun. Valla senin iyiliğini düşündüğümden.”
“Çok iyisin. Eksik olma,” dedim alayla. “Nerede olduğum seni hiç ilgilendirmez. Şimdi sadede gel. Vaktim yok.”
“Geldim sadede, geldim.” Boğazından gelen tükürme sesini duymak midemi kaldırdı. Bu hareketi daha önce de yaptığını düşünmekse beni yeniden haftalar öncesine taşıdı. “Baktım sen işi iyice ağırdan alıyorsun. Daha teşvik edici bir şeyler yaptım ben de bu sefer.”
“Ne saçmalıyorsun? Neymiş o teşvik edici şey?”
“Televizyonu aç, televizyonu! Bak son dakika olarak geçiyor.”
Vakit kaybetmeden televizyonu açtım. Tüm kanallarda son dakika haberleri vardı. Ekranın bir köşesine takım elbiseli, ellili yaşlarında, sarışın bir adamın fotoğrafını koymuşlardı. Spiker duvar gibi bir yüzle olup biteni anlatıyordu.
“Olayla ilgili açıklamalarda bulunan İçişleri Bakanı Kozak, saldırının Türkiye-Rusya ilişkilerini hedef aldığını belirtti. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Sergei Petrov, yaklaşık üç yıldır bu görevini sürdürmekteydi. Ulus’taki Niche Gallery Art’taki özel bir davette bulunan Petrov, konuşması sırasında uğradığı silahlı saldırıda hayatını kaybetti.”
“Bunun benimle ne alakası var?” diye sordum haberin devamını dinleyemeden. Kulağımdaki telefon hâlâ açıktı. Kendimi rahatlatmaya çalışıyordum ama uğursuz bir his çoktan tüm vücudumu sarmıştı.
“Söyleyeyim alakasını tabii,” dedi sinir bozucu sesiyle. “Zanlının kullandığı silah… Silahın geldiği yer falan filan. Anladın işte. Daha açık konuşup da üzmek istemiyorum seni.”
“Saçmalık! Hayal görüyorsun sen!” dedim güçlü durmaya çalışarak.
“Çok az zamanın kaldı, Hazel. Silah balistik için alındı bile. Elini çabuk tutsan iyi edersin.”
“Hiçbir şey iddia edemezsin,” diye yanıtladım ama bu, kendimi avutmaktan başka bir şey değildi.
“Valla ben bir şey iddia etmeyeceğim,” dedi pişkin bir tonda. “İddia makamı gerekeni yapacaktır. Şimdiden gazetelerde çıkacak haberleri hayal edebiliyorum.” Gülerek sözlerine devam etti. “Sevgili baban Viktor Kardaras… Pardon, Viktor Poyrazoğlu kesinlikle vatan haini damgası yiyecektir.” Hevesli hevesli anlatmayı sürdürdü. “Gazetenin ilk sayfasında kocaman kocaman yazarlar. Ünlü Türk-Yunan Armatör Viktor Poyrazoğlu aslında bir hain mi? Ama Poyrazoğlu soyadını da kullanmazlar ha! Eskisi gibi Viktor Kardaras olur o andan sonra.” Tüm korkularımı gözlerimin önüne sermesi yetmiyormuş gibi durmadı. “İkizin de alır bundan payını. Malum, şirketinizde hissesi ve imza yetkisi var. Hazar Poyrazoğlu, yasa dışı silah ticaretinden gözaltında! diye son dakika geçerler. Zaten gözaltında da fazla tutulmaz, hemen tutuklanır. Ne de olsa sizin gemiden çıkan silahlardan biriyle öldürüldü büyükelçi, Rusya’yla diplomatik ilişkilerin zedelenmesi riskini kimse almayacaktır. Bir suçlu bulunur bulunmaz ipi çekilir. Bunu sen benden daha iyi bilirsin.” Doğruydu. Böylesi şartlar altında öncelik daima diplomatik bir krizin önlenmesinden yana olur ve bu yüzden de birileri kurban edilirdi. “Sevgili anneciğin Beliz Hanım da muhtemelen kahrolur üzüntüsünden. Modaevi kendini döndüremez hâle gelir. Sosyetenin hiçbir üyesi o dakikadan sonra sizinle iş yapmak istemeyecektir. Tabii Boreas Denizcilik’in de sonu olur bu,” dedi babamın denizcilik şirketini kastederek.
Sözleri üzerimde âdeta bir deprem etkisi yaratmamış gibi öylece dinledim. Gözlerim televizyon ekranındaydı, görüntüler birbiri ardına akıyordu. Büyükelçinin öldürüldüğü sergi alanı sapsarı şeritlerle kapatılmıştı. Yerde insan silüeti şeklinde çevrelenmiş bir alan vardı, duvardaki tabloların en büyüğü ise kan lekeleriyle kaplıydı.
“Senin…” dedim sesimi nihayet bulabildiğimde. “Nasıl bir kafan var ya?” Alaycı bir tonda konuşmaya özen gösteriyordum. Beni korkuttuğunu anlamamalıydı. “Ne senaryo yazdın iki dakikada! Rüya görüyorsun resmen. Yapacağın hiçbir şey aileme de bana da zarar veremeyecek artık,” diye diklendim. “Daha fazla dinlemiyorum seni. Bir daha da sakın beni arama!”
Cevabını beklemeden telefonu kapattım. Ellerim titrese de umursamayıp mesaj ekranını açtım.
“Daha ne kadar sürecek bu?” yazdım en son dün gece mesajlaştığım kişiye.
Öylece haber beklemekten artık sıkılmıştım. Kurtuluşuma giden yolun adresi ondaydı, kurtuluşum ise günler önce âdeta bir hiçliğin içinden çıkmıştı. Üstelik alabildiğine tekinsiz, alabildiğine karanlıktı. Ancak bazen aydınlığa ulaşabilmek için karanlığın içinden geçmeniz gerekirdi, kendimi buna inandırırsam eminim her şey kolaylaşacaktı.
Mesajıma henüz yanıt alamadan yeniden telefonum çalmaya başladı. Ekranda Elias’ın ismini görünce hızla yanıtladım. “Haberi almış olamazsın herhâlde,” dedim cevaplar cevaplamaz.
“Ne haberi, Hazel abla?”
“Büyükelçi…” dedim camın önündeki koltuklardan birine oturarak. Telefonum güvenliydi. Hazar biraz cins olduğundan, Biz kimiz ki telefonumuz dinlensin? serzenişlerime aldırmamıştı. Başarılı bir yazılımcı olan kuzenimiz Baran sayesinde, kimsenin dinleyemeyeceği şekilde ayarlanmıştı. O yüzden rahatça konuşmamda sakınca yoktu. “Rusya’nın Ankara Büyükelçisi öldürülmüş. Bugün…”
“Eee? Bize ne bundan?” dedi Elias bir bağlantı kuramadan.
“Bizim gemiden çıkan silahlardan biriyle öldürülmüş,” diye mırıldandım. Bu sırada dizüstü bilgisayarımı açıp haberlere göz atmaya başlamıştım. “Fail yakalanmış,” dedim haberlerde gördüğüm bilgiye dayanarak. “Ve cinayet silahı da şu anda balistik incelemede.”
“Ne diyorsun sen, abla?” derken şok içindeydi. “Ne yapacağız şimdi?” diye devam etti mırıldanır gibi.
“Yapacağımız şey belli,” dedim tereddüt etmeden. “Günlerdir bunun planını yapmıyor muyuz zaten?”
“Hazel abla?” dedi sıkıntılı bir sesle. “İstersen ben de geleyim yanına. Orada yalnız hissetme.”
“Saçmalama!” diye itiraz ettim hemen. “Senin gelmeni bekleyecek vaktim mi kaldı benim? Ters kelepçe alınacağız maaile, farkında mısın?” Sesim iyice yükselince sakinleşmeye çalıştım. “Hem… Senin orada kalman daha iyi. Babamı falan idare etmen lazım, unuttun mu?”
“Unutmadım ama…”
“Aması yok,” diye kestim sözünü. “Bırak şimdi bunları da Hazar’dan haber ver,” dedim ikiz erkek kardeşimi kastederek. “Bir şey anlamadı değil mi? Kolaçan ettin mi?”
“Yok anlamadı. Zaten yoğun herhâlde gündemleri. Pek de sıkıştırmadı beni.”
“Güzel,” dedim rahatlayarak. “Şu Erdinç’ten artık haber gelsin de bitsin bu iş bir an önce.”
“Abla… Bak eğer en ufak bir tedirginlik hissediyorsan vazgeç ve hemen dön,” dedi korumacı erkek edalarıyla.
“Oldu! Yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişim. Adamı bulacağım diye göbeğim çatlamış benim burada. Kıçıma baka baka geri dönecek değilim.” Derin bir nefes aldım. “Ne yapıp edip bu gece o adamla görüşeceğim ben, Elias.”
Sözlerim onu ikna etmese de fazla üstelemedi. Dikkatli olmamı söylediği birkaç cümlenin ardından arama sona erdi. Hemen peşindense telefonumdan bir mesaj sesi yükseldi. Hızlıca açtım ve okur okumaz uzun süredir ilk kez rahat bir tavırla gülümsedim.
“Hazırlan, assolist! Bu akşam sahnen var,” diyordu Erdinç Süvari mesajında.
Çabucak yazışmaya başladım.
Hazel: “Nihayet ya! Nihayet! Yemin ediyorum, ruhumu teslim edecektim artık.”
Erdinç: “Bazı şeyler için sabır gerekir, kızım. İşini halledeceğiz diye götümüzden kan aldıracaktık az daha. Dua edeceğine…”
Hazel: “Dualarım hep seninle olacak, canım arkadaşım. Şu gece bir bitsin. Dile benden ne dilersen.”
Erdinç: “Sana verdiğim talimatları harfiyen yerine getir, Hazel. Beni ikizin olacak o herifle papaz etme.”
Hazel: “Endişelenmeee! Söz veriyorum, her şey tereyağından kıl çeker gibi kolay olacak.”
Kendime güvenimin boşa çıkabileceğini düşünmemeye çalışarak, telefonu kapatıp planımı en baştan gözden geçirdim. “Bu gece bu sorun bitecek,” diye mırıldandım. “Görüşeceğim onunla. O da bana istediğimi verecek. Vermek zorunda.”
Saniyeler dakikalara, dakikalar saatlere dönüştü ve zaman âdeta uçtu. Ellerim titriyor, kalbim gerginlikle atıyordu ama kararlı bakışlarım aynadaki aksimin üzerinde durmuştu.
Akşam için giydiğim kırmızı, uzun kollu, omuzlarımı tamamen açıkta bırakan mini elbise bana yakışmıştı. Fakat başımdaki peruk için aynı şeyi söylemek imkânsızdı. Siyah saç rengimden fazlasıyla uzak bir kumraldı. Tamamen özel yapımdı ama yapaydı. Tıpkı bir elimde tuttuğum sahte kimliğimle, o kimliğin üzerinde yazan sahte ismim gibi… Neyse ki Arhavi’de kimse beni tanımıyordu da bu buram buram sahteliği anlamayacaklardı.
“Bunların bir önemi yok,” diye fısıldadım kendi kendime. Nasıl bir ortamın içine gireceğimi bilmiyordum ama ne olursa olsun ailemi batmak üzere oldukları çamurdan kurtarmak tek amacımdı.
İnsan zorunda kalınca o can havliyle şeytanla bile pazarlığa oturmayı göze alıyordu. Bir karanlıktan kurtulmak için başka bir karanlığa kendi ayaklarıyla gönüllü gidebiliyordu. Bu pazarlıkta ortaya neyi süreceğimi de henüz bilmiyordum üstelik. Fakat o anda göz ardı ettiğim bir gerçek vardı ki şeytanın ininden ancak geride ruhunu bırakarak ya da daha da beteri ona ruhunu satarak çıkılabiliyordu.
**
Taksi, Arhavi’nin merkezindeki otelin önünde durdu. Ücretini ödeyip hızlıca indim ve etrafa bakındım. Hava kararmıştı, otelin önü kalabalıktı. Kendimi güvende hissettirecek bir topluluk görmeyi bekledim ama yalnızca takım elbiseli, birbirinden kriminal duran adamlar vardı.
Kendimi dolduruşa getirmemeye çalışıp ilerledim. Ömer çoktan gelmişti, kapıda beni bekliyordu. Beni görünce içeri girmeme bile izin vermeden yanıma geldi.
“Hazel, sen bizi nereye getirdin böyle?” diye sordu. Sesi telaşlıydı.
“N’olmuş?” dedim bozuntuya vermeden.
“Ben bu otel açılışını hiç böyle hayal etmemiştim. Türk sanat müziği, arabesk falan söylememizi istiyorlar.”
Omzumu silktim. “Ee tamam. Söyleriz biz de.”
“Hazel, bizim çocuklar ne anlar arabeskten falan ya?”
“Halledersin sen. Deli gibi para alacaksın ayrıca. İsterlerse opera bile söyleriz yani.”
“Senin paraya ihtiyacın mı var?” dedi kaşlarını çatarak.
“Hayır. Ama senin için iyi olur.” Çevreyi hızlıca taradım. Takım elbiseli kriminaller kuşkuyla bizi süzmeye başlamışlardı. “Senden kırk yılda bir, bir şey istiyorum, Ömer,” dedim gülümsememi bozmadan. “Lütfen, sorgulama.”
“Bir şeyin peşindesin sen,” dedi şüpheyle bana bakarken. “Saçını neden boyattın ayrıca?”
Ömer iyi çocuktu ama fena bir kusuru vardı. Bana âşıktı ve bu, içinde bulunduğumuz şu durumda kendisi için bir zaaftı. Tek bir lafımla Ankara’dan buraya kadar tüm ekibiyle gelişi de bunu kanıtlamıştı. Daha önce hiç kullanmamıştım bu zaafı. Arkadaşlarımın duygularıyla çıkarlarım için oynamazdım. Fakat ailem öyle bir pisliğin içine girmek üzereydi ki bunu engellemek için her şeyi yapardım.
“Rica ediyorum,” dedim, saçımı savurup etrafıma şuh bakışlar atarken. “İlk ve son kez bir şey rica ediyorum. Lütfen beni kırma.”
Sıkıntılı bir nefes aldı. Onun bakışları benim üzerimdeydi, benimkilerse etrafımızdaki bizimle ilgilenmiyormuş gibi yapan adamlara odaklanmıştı. “Tamam. Allah kahretsin, tamam!” dedi. Kabul edeceğini bilsem de rahatladım. Ve birlikte otele, sahnenin olduğu yere doğru yürürken kalp atışlarım dışarıdan duyulmadığı için şanslıydım.
**
Akortlar tamamlandığında mekân da dolmaya başlamıştı. Yalnızca bir saat kadar sahne alacaktık, söylediklerine göre sonrası için planları başkaydı.
Ömer ve ekibi yıllar önce tesadüfen tanıştığım arkadaşlarımdı. O zaman konservatuvardaydılar ve bir barda sahne alıyorlardı. Bir gece eğlenmeye gittiğim o barda onlarla birlikte şarkı söylemem, arkadaşlığımızı da başlatan şey olmuştu. Ara ara görüşmeye devam ediyorduk. Bu gece beni kırmayıp günler önceki tek bir ricamla buraya kadar gelmelerinin tek sebebi de buydu.
Dakikalar geçti, masalar doldu ve müzik başladı. Orkestra ufak bir şaşkınlık içerisindeydi ama neyse ki ben vardım. Hepsi seneler boyu Paganini çalmaya alışmışlardı tabii, farklı repertuvarlara uzaklardı. O yüzden onları fazla zorlamayacak şeyler söylemek lazımdı.
Terk etmedi sevdan beni
Aç kaldım, susuz kaldım
Geceler gecelerce
Geceler geceler
Yastığımda, düşümde, içimdesin
Bir hain bıçak gibi kalbimdesin
Dermanı yoktur bilirim
Ben kırk yıllık profesyonel şarkıcı gibi söyledikçe, masaları dolduran adamların dikkati de üzerime çevrilmeye başladı. İstediğim de buydu. Bana bakmaları iyiydi, benden şüphelenmelerinin önüne geçerdi. Üzerime giydiğim minicik elbiseyle de bunu amaçlamıştım aslında. İstisnaları saymazsak erkekler basit yaratıklardı. Hadleri dışında her şeyi bildiklerini sanıyorlardı. Dişiliğinizle dikkatlerini azıcık dağıttığınızda sizi yalnızca savunmasız, zararsız bir kadın olarak görüyorlardı. Bu da sizden kuşkulanmalarını imkânsız kılıyordu.
Aşkın alevse hasretin bir kor
Senin yokluğunu kalbime sor
Dünyaya seninle gelmiş gibiyim
Sensiz yaşamayı düşünmek çok zor ♪♪
Gece ilerledi, saatler akıp gitti. Artık onuncu şarkımı söylerken iyice sıkılmıştım. Başkaları için şarkı söylemek karakterime o kadar aykırıydı ki dakikaları saymaya başlamıştım. Ancak beklediğim kişi gelmemişti henüz. Adamların kendi aralarında, “Yoldaymış,” dediklerine kulak misafiri olmuştum ama hâlâ tık yoktu. Belki de mola vermeli ve otelin içinde ufak bir keşfe çıkmalıydım.
Bu fikir aklıma yatınca tam Ömer’e dönecektim ki masaları dolduran kalabalık ayaklandı. Korumalardan biri, daha bir lider gibi duran diğerinin yanına geldi. Olay tam önümde cereyan ettiğinden her şeyi duyuyordum. Ama hem şarkıyı devam ettirmek hem de konuşulanlara kulak kesilmek güçleşmişti.
“Adamlarıyla süitine çıkmış. 1607 numara,” dedi koruma.
“Peki diğer misafirlerimiz?” diye sordu liderden bozma duran.
“Onlar da geldiler.”
“Güzel. Gönderelim hediyelerimizi. Eğlensinler.”
“Emredersin, abi.”
Şarkıyı hızla bitirdim. Etrafa cilveli bir gülücük atıp “Küçük bir ara verelim,” dedim. Gerçek bir assolisttim. Ömer’in kulağına eğildim. “Bir lavaboya gitmem lazım.”
“Geç kalma,” diye uyardı.
İşte bundan emin değildim ama yine de içini rahatlatmak istedim. “Merak etme. Hemen geleceğim.”
Köşedeki küçük çantamı aldım ve davet salonundan çıkıp önce lavaboya girdim. Hızlıca aynada kendime bakıp duruşumu kontrol ettim. Söyleyeceklerimi aklımda evirip çevirirken bir yandan da çantamı açtım. Amacım telefonumu kontrol etmekti ama gözüme çarpan şey bambaşkaydı.
Kısa bir anlığına varlığını unuttuğum o minik silaha, bu gece ihtiyacım olmayacağına inanıyordum. Ama kendimi korumak için kullanmaktan çekinmeyeceğimi de biliyordum.
Daha önce de yaptın nasılsa! diye hatırlattı iç sesim. Gözlerimi yumdum. Başımı sağa eğerek istemsizce kulağımı omzuma bastırdım. Zihnimin duvarlarına ansızın o hırçın dalgalar çarptı, kulağıma sağır edici bir uğultu doldu. Düşünmemek için çok çabalıyordum ama görünen o ki bazı hatıralar daima pusuda bekliyordu.
Sahip olduğum tüm kontrol kırıntılarını kullanarak toparlanmayı denerken, telefonumun sesi beni geçmişten hızla çekip çıkardı. Derin bir nefes aldım. Telefonumun varlığına şükretmem gerekirdi ama hiç istemediğim bir isim WhatsApp‘tan yazmıştı. Onunla nazikçe konuşup anlaştığımızı sanıyordum ancak görüyordum ki o bambaşka bir kafadaydı.
Aklımı bulandırıp odağımı kaybetmeyi reddederken benim gibi kırmızı elbiseli bir kadın lavaboya girdi, ben de çıkıp lobiye doğru ilerledim. Yine takım elbiseli tayfayı görmeyi beklemiştim ama bu kez manzara değişmişti. Lobide beş kadın, etraflarındaysa adamlar vardı. Ben daha neler olduğuna anlam veremeden adamlardan biri koşar adım yanıma geldi, kolumdan tuttu ve beni diğer kadınların yanına çekti.
“Kızlardan biri 1607 numaralı süite gidecek,” dedi diğer adamlara. Süitin numarasını duyar duymaz gözlerim açıldı. Neler döndüğüne dair en ufak bir fikrim bile yoktu ama ne yapıp edip o süite girmeliydim.
Kızlar hep bir ağızdan, “Bizim için fark etmez,” dediler. Bitse de gitsek! der gibi bir hâlleri vardı. Benimse beklediğim fırsat ayağıma gelmişti, kaçıramazdım, o yüzden hemen atıldım.
“Ben giderim.”
“Güzel,” dedi az önce koluma yapışan adam. “Bayanı süite çıkarın.”
Bayan mı? diye düşünüp kaşlarımı çattım ama şimdi sırası değildi, hedefime odaklanmalıydım. Yalnızca dakikalar sonra, günlerdir peşinde olduğum adama ulaşacaktım.
İki adam benimle asansöre bindiler, hep birlikte on altıncı kata çıktık. Bu kat belli ki süitlerin bulunduğu kattı. Koridor boştu. 1607 numaralı odanın önüne yaklaştığımız sırada, adamlardan biri diğerine hitaben konuştu.
“İçeride bizden kimse var mı?”
“Hayır. Yalnızca kendi adamları. Onlar da çıkarlar zaten birazdan.”
“İyi iyi.” Bana döndü. “İşin bitince bir alt kattaki 1502 numaralı odaya geleceksin. Göster bakalım marifetlerini,” dedi pis pis sırıtarak. Beynim kendi planımla öyle doluydu ki ben ne kastettiğini soramadan kapıyı tıklattı ve kapı saniyeler sonra açılınca beni hafifçe içeri itti.
“Küçük bir hediye,” dedi kapıyı açan adama. Ve yanıt verilmesini bile beklemeden asansöre doğru döndüler.
Nihayet koridor boşaldığında beni içeri almamak için direnecek gibi duran adam konuştu. “Mustafa mı gönderdi seni buraya?” diye sordu. Mustafa’nın kim olduğunu bilmiyordum ama daha fazla vakit kaybetmeye niyetim yoktu.
“Patronun nerede?” diye sordum. Şaşkınlıkla duraksadı. “Patronunla görüşmem gerek.”
“Ne yapacaksın sen benim patronumu?” dedi alay ederek. “Böyle mi tembihlediler seni aşağıda?”
Arkasından bir adam daha yaklaştı kapıya. “Ne oluyor lan?” Beni görünce kaşlarını çattı. “Bu kim?”
“Kim olacak?” dedi diğeri, yüzündeki tiksinti ifadesiyle. “Mustafa dalyarağı, eskort yollamış işte.”
Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Hissettiğim şokla beslenen öfke, dakikalar boyu damarlarımda akan sükûneti ansızın bastırdı. “Eskort senin babandır! Ne biçim konuşuyorsun sen benimle?”
“Kızım bak!” Elini hafifçe kaldırıp parmağını burnumun ucunda salladı. “Tıpış tıpış in aşağıya. Buradan sana ekmek çıkmaz.”
Nereden geldiğini anlayamadığım bir kuvvetle ikisini de itip aralarından içeriye daldım. “Ehh! Yeter be! Patronunuzla görüşeceğim diyorum!”
Süite daldığım anda kocaman bir salon karşıladı beni. Tabii yarattığım gürültüyle korumaların tamamı ayaklanmış, ateşe hazır hâle getirdikleri silahlarını ise üzerime çevirmişlerdi. Ürkmem gerekirdi aslında ama geçtiğimiz haftalarda silahlara karşı kazandığım bağışıklık bir siper gibiydi.
Tam o sırada süitin salona açılan geniş kapılı odasından biri çıktı. Üzerinde siyah bir gömlekle siyah bir pantolon vardı. Gömleğinin ilk üç düğmesi açıktı, ellerinin biri cebindeydi, diğerindeyse telefonu vardı. Teni esmer, saçları dışarıdaki gece kadar siyahtı. Hiç de küçük sayılamayacak salonu, devasa bedeni ve vahşi görüntüsüyle âdeta doldurmuştu. Üstelik silahsızdı. Ama odadaki, namluyu yüzüme doğrultmuş onlarca adamdan daha karanlıktı. “Ne oluyor?” diye sordu, henüz yüzüme bile bakmamıştı. “İndirin şunları.”
“Mustafa eskort yollamış, abi! Onu göndermeye çalışıyorduk ama daldı içeri. Tutamadık.”
Korumanın beni sinirlendiren sözleriyle yeniden nefes alabildim. Oysa o ana kadar nefesimi tuttuğumun farkında bile değildim. “Ağzını topla! Ben eskort falan değilim!” diye bağırdım. Etrafımı saran korumalardan birini hafifçe ittim, işte şimdi görüşebilmek için her şeyi göze aldığım adamın tam karşısındaydım.
Yüzüme baktığı anda kaşları ansızın çatıldı. Bakışları yüzümde, saçlarımda –daha doğrusu peruğumda-, kıyafetimde, aynen bu sırayla gezindi. Eskort olup olmadığıma karar vermeye çalışıyor desem değildi. Yüz ifadesindeki o rahatlık hızla silinmişti şimdi. Birer kor parçasını andıran gözlerineyse karşısındakini savunmasız bırakan esrarengiz bir ışıltı yerleşmişti.
Geri adım atacak değildim elbette. “Tekin Bozboran sen misin?” dedim sessizliği bozarak. Cevap vermesine olanak tanımadan öne doğru bir adım attım. Ona yaklaştığım an, adamlar sanki pozisyon alır gibi oldular ama o, tek bir bakışıyla hepsini durdurdu. Elimi uzatacakken vazgeçtim kardeşiyim. Ona olan borcunu tahsil etmek için geldim,” dedim kim olduğunu bildiğimi belli etmekten çekinmeyerek. “Seninle hemen konuşmam gerek. Çok önemli.”
Başını hafifçe sağa çevirdi. Odanın köşesinde bir monitör vardı. Önce monitördeki görüntüye, sonra ekranın yanında duran adama baktı. Sessiz bir emir gibiydi ama hiçbir şey anlamamıştım.
Ekranda asansöre binen adamları görür görmez “Çıkın dışarı!” diye buyurdu. Sesi buzdan bir rüzgâr gibi odanın içinde esti ve beni de olduğum yerde öylece dondurdu. Gözlerimin tam içine bakarak, “İstirahat iptal. Tüm süitleri boşaltın,” dediği anda gökte çakan şimşeğin gürültüsü içeriye doldu. Saatlerdir beni ayakta tutan pervasızlığım çoktan kuş olup uçmuş, etrafıma ördüğümü sandığım siper ise ters yüz olmuştu.
🌊
* Levent Yüksel’in Medcezir adlı şarkısından.
* Funda Arar’ın Haberin Var Mı? adlı şarkısından.
* Ajda Pekkan’ın Dert Bende Derman Sende adlı şarkısından.
* Hazar Poyrazoğlu; aynı zamanda yazarın basılı kitapları, 2014 basım tarihli ÇİLEK MEVSİMİ, 2015 basım tarihli BİR GÜNAH GİBİ ve 2017 basım tarihli CEZAYİR MENEKŞESİ‘nin de yan karakteridir.
🌊🌊🌊
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz

Harika bir bölümdü. Hazel’in başına neler gelmiş ya canım😞😞 çok cesaretli bir kız ama helal olsun
Tekrardan kavuşmak çok güzel 🤗💕
Her seferinde ayni heyecanla başlamam peki😍😍
Sonunda okuyabiliyorum💃🏼
oleeyyyyyyy