İlk yayınlanma tarihi: 28 Aralık 2023
♪♪ Bölüm şarkısı:
Pitsa Papadopoulou ~ Anev Oron
3. BÖLÜM
Ekranımdaki mesajı normalde umursamamam gerekirdi. Ama nedense sinirlenmiştim. Ben otelin lavabosundayken de mesaj atmıştı zaten, anlaşılan pes etmeyecekti. İçimden, Mahalle yanarken Serdar… diye geçirerek ekranın ışığını kapattım. Cevap vermeyecektim.
Telefonumu çantama koyarken bu kez Tekin’in telefonundan bir mesaj sesi yükseldi. Ceketinin cebinden telefonunu çıkardı ve bakışlarını ekrana sabitledi. Ekranda ne gördüğünü bilmiyordum ama kaşları çatılmış, yüzünde garip bir şok ifadesi belirmişti. Göz ucuyla bana baktıktan hemen sonra bir şeyler yazmaya başladı. İçimde korku dolu bir gerginlik varken dikkatim de Tekin’in üzerinde daha fazla kalamadı.
Sonraki yarım saat boyunca ikimizden de çıt çıkmadı. Araba kilometreleri acımasızca yutarken dışarıdaki yağmur iyice coşmuş, silecekler yağmurun hızına zor yetişmeye başlamıştı.
Bir süre karanlık yollardan geçerek şehrin ışıklarını geride bıraktık. Nihayet durduğumuzda aracın kapıları beklemeden açıldı.
İçeriye dondurucu bir soğuk dolunca, kemerimi çözüp yanıma bıraktığım ceketi çabucak giydim. Önce Tekin indi, kapıda bekleyen adamlarının uzattığı şemsiyeyi reddetmeden aldı ve benim inmemi bekledi.
Arabanın kenarına tutunarak inmeyi deneyecekken elini bana doğru uzattı. Tereddüt etmeden buz gibi olmuş elimi sıcak avucuna bıraktım. Gözlerimiz kısa bir an buluştu, nihayet dışarı adım atabildiğimde şemsiye başımın üzerinde yerini aldı.
Elimin hâlâ avucunun içinde durduğunu fark edince ateşe dokunmuş gibi geri çektim. İçim saçma sapan bir hisle dolmuştu. Rahatsızlık değildi. Ama bunun rahatsızlık olmaması, asıl rahatsız edici olan şeydi.
Kendime gelmeye çalışarak “Teşekkür ederim,” dedim. Cevap vermedi. Sanırım Tekin Bozboran kaba bir adamdı ama diğer yandan bana şemsiye tutacak kadar da düşünceliydi. Kafa karıştırıcıydı, dengesizdi ve tekinsizdi. Zaten soru işaretleri ve endişelerle dolu zihnimi iyice çorbaya çevirecek gibiydi.
Adamlar önümüzdeki kocaman eve doğru hızla yürürken biz de arkalarından ilerledik. Yatay bir mimariydi, denize doğru olan kısımda büyük bir ev, onun yanında daha küçük iki ev vardı ve sanırım alçak bir kayanın üzerinde konumlanmıştı. Biz eve yaklaştıkça artan dalga seslerinin başka açıklaması olamazdı. Umarım bu sesler evin içinden duyulmuyordur, diye düşündüm. Aksi takdirde bu geceyi atlatabilmem imkânsızdı.
Bahçenin üstü kapalı alanına ulaştığımızda, Tekin şemsiyeyi kapatıp masaya bıraktı. Evin kapısına doğru ilerleyecekken “Abi!” diye seslenilmesiyle durdu. Aslında ilerleyebilirdim ama ben de onun hareketini tekrarladım. Arabayı kullanan koruma koşar adımlarla yanımıza gelip “Çocuklar çevredeki bütün otellere bakmışlar ama hiçbirinde Hazel Hanım’ın kalmadığı söylenmiş,” diye başladı sözlerine.
Allah’ım! Reva mıydı bu? Bu gece çevirdiğim dolapların sonu bir türlü gelmiyordu. Bir an önce her şeyi anlatsaydım da tümden kapansaydı şu konu. Dudağımın içini tedirginlikle ısırıp ona baktığımda Tekin de bana bakıyor, muhtemelen bir cevap bekliyordu.
Oflayarak çantamı açtım. İçinden sahte kimliğimi çıkarıp ona uzattım. Hemen aldı; önce kimliğe, sonra bana baktı. “Hayal Tunalı?” dedi ama sözlerini tamamlamadı. İfadesini düz tutmakta zorlanıyormuş gibi bir hâli vardı.
“Ne?” dedim savunmaya geçerek. “Bir çeşit sahne adı işte. Öyle düşün.” Kafa patlatmıştım bir kere o ismi bulmak için. Dalga geçer gibi bakmasına hiç gerek yoktu.
Kimliği çantama geri atıp ellerini iki yana kaldırdı. Ben sana daha başka bir şey demiyorum, der gibi bir ifade takındı. Düzenbazlığımın yarattığı utanç her ne kadar yanaklarımı ısıtsa da laf dalaşına devam edecektim fakat Tekin’in adamının sözleriyle bu isteğim yarıda kaldı.
“Hazel Hanım, biz eşyalarınızı alacaktık odanızdan. Uygun mudur sizin için?” diye sordu koruma.
“Tabii,” deyip kaldığım otelin adını söyledim. “Ben çıkmadan önce her şeyimi toparlamıştım zaten. Kapının yakınına koymuştum.”
Başını salladı. “Hemen getireceğiz.”
“Sağ olun,” deyince başını eğip arabanın olduğu yöne doğru ilerledi.
“Cihan!” diye seslendi Tekin aniden. Adamı hemen ona doğru döndü. “Yiyecek bir şeyler de getirin.”
“Emredersin, abi.”
Kapıları başka adamlar tarafından açılan eve nihayet girebildiğimizde Tekin bu sefer onlarla konuşmaya başladı. Bense bir yandan evin içini süzüyor, diğer yandan konuşmaları takip etmeye çalışıyordum.
“Ev hemen ısınır, abi. Bir isteğin olursa dışardayız.”
Kapı nihayet kapandı ve ikimiz içeride yalnız kaldık. Ben etrafa göz gezdirirken o da arkamdaydı. Tüm varlığını hissedebiliyor ama bu hassas duyarlılığı istemiyordum. “Bu ev kullanılmıyor muydu?” diye sordum. Belki bir an önce işimize dönersek zihnimdeki bu puslu büyü de bozulurdu.
“Kullanılıyor,” dedi bana doğru yaklaşırken. “Ama kapatmıştık evi. Birkaç işimi hallettikten sonra Ankara’ya dönecektim.”
“Planların altüst oldu benim yüzümden.”
Arkamı döndüm. Oradaydı. Elleri ceplerindeydi, omzunu geniş salonun kapısına yaslamıştı. Kısacık bir an gözlerimi kaçırır gibi oldum, sonra üzerimde hâlâ onun ceketini taşıdığımı fark edince hızlıca çıkardım. Yeniden kırmızı, mini elbisemle kalmıştım.
“Önemli değil. Planlar değişebilir.” Salonun ortasındaki şömineye yaklaştı. Gerçek olduğunu sanmıştım ama elektrikli bir şömineydi, hemen onu da açtı. “Üşüyor musun?” diye sordu.
“Biraz.”
Büyük gri koltuğun kolçağına koyulmuş battaniyeyi alıp bana uzattı. “Eşyaların gelene kadar…” diye mırıldandı. “Bir şeyler vermeyi teklif ederdim ama… Buradaki herhangi bir kıyafetin sana olacağını sanmıyorum,” derken bakışı kalp atışı kadar kısa bir süre için üzerimde dolandı. Belli belirsizdi ama üzerimdeki etkisi bir alev dalgasından farksızdı.
“Yok, beklerim ben,” deyip battaniyeyi aldım. Seri hareketlerle battaniyeye iyice sarındım. O, salondan çıktığında da nihayet rahat bir şekilde soluklandım.
Dakikalar sonra koltuğun kenarına oturup ayağımdaki topuklu ayakkabıların bilek bantlarını çözmeye çalıştığım sırada geri geldi. Göz ucuyla ne yaptığıma bakmış, elindeki fincanları ise ortadaki sehpaya yerleştirmişti.
Ayakkabılarımdan nihayet kurtulunca, kahve kokusuna dayanamayıp fincanlardan birini aldım. Daha bir yudum içmiştim ki Tekin’in sesini duydum.
“Konuşalım mı artık?” diye sordu berjere otururken. Nihayet… Bir gündemimiz vardı bizim, bunu hiç unutmasam iyi olurdu.
“Konuşalım.”
“Kimdi o mesaj atan?”
“Kim? Serdar mı?” dedim dan diye ama sonra yaptığım salaklığın farkına vardım.
Kaşları hafifçe çatıldı. “Hayır,” dedi kesik bir solukla. “Büyükelçiyle ilgili olandan bahsediyorum.”
“Bilmiyorum.”
“Nasıl yani?” dedi tek kaşını kaldırarak.
“En baştan başlayayım mı?” diye sordum. “Büyükelçinin ölümü başlangıç değil çünkü.”
“Seni dinliyorum.”
Derin bir nefes alıp buraya gelmeden önce kendime verdiğim telkinleri hatırladım.
Yalnızca duymasını istediğin, gerekli bilgileri anlat. Ama mutlaka asıl hikâyeye sadık kal.
“Her şey haftalar önce başladı.” Beni pürdikkat dinleyeceğini anlayınca devam ettim. “Atina’daki bir resepsiyona katılmam gerekiyordu. Elçiliğin düzenlediği özel bir geceydi. Normalde babam katılırdı ama o sıralarda yoğun olduğundan benden rica etmişti. Ben… Bir yandan yüksek lisansa devam ederken bir yandan da İçişleri Bakanlığında staj yapıyorum. Güngör Bıçakçı’nın yanında…” İçişleri Bakanı’nın başdanışmanını tanımayan yoktu. “O yüzden bu tarz diplomatik gecelere alışkınım. Davetten önceki gün Atina’ya gittim. Bir gece konaklayıp davet biter bitmez Ankara’ya dönecektim.”
“Yalnız mıydın?” diye sordu.
Dudağımı rahatsız bir şekilde ısırdım. “Hayır. Serdar da vardı. Ama o, davet sabahı gelmişti.”
Parmaklarını koltuğun kenarına hafifçe vurmaya başladı. “Serdar… Sanırım sevgilin. Ya da nişanlın mı demeliyim?” diye sordu. Bakışlarındaki sakinlik ansızın kaybolmuştu. “Duymuştum sanki nişanlandığınıza dair bir şeyler.”
“Ne nişanlısı ya?” dedim cümleden yalnızca onu çekerek. Bu yalan yüzünden Atina’daki davette de canım sıkılmıştı. Tepkimin sebebi buydu. Ayrıca yüzük de taktığım yoktu, kimse fark etmiyor muydu? “Nişanlım falan değil.” Tekin herhangi bir şey söylemeyince sözlerimi sürdürdüm. “Neyse işte… Davet bitiminde havaalanına gitmek üzere tek başıma ayrılmıştım mekândan. Atina’daki havaalanında babamın şirket araçlarından biri vardı, onu almıştım geldiğimde, aynı arabayla da geri dönecektim. Davetin olduğu otelin otoparkında arabamın etrafını sardı birileri. Dört ya da beş kişiydiler. Yüzleri maskeliydi.”
Öne eğilerek kollarını dizlerine dayadı. Bakışları yüzümden hiç ayrılmamıştı. “Sonra?”
“Sonra…” Bundan sonrası gerçeğin çarpıtılmış hâliydi ama başıma gelen her şeyi de bilmesini istemiyordum. Çünkü olanları anlatsam da yol haritasının değişmeyeceğine inanıyordum. “Bendeki bir şeyin peşinde olduklarını söylediler.”
“Neyin?”
“Bilmiyorum. Bir tür dosya mıymış neymiş?”
“Sende miydi?”
“Hayır. Ben neyden bahsettiklerini bile anlamadım zaten.”
Gözlerinde düşünceli bir ifade belirdi. “Ne yaptın peki?”
“Bahsettikleri dosyanın bende olmadığını söyledim.”
“Ve öylece bıraktılar mı seni orada?”
İşte gerçeği çarpıttığım tek yer burasıydı. Beni orada öylece bırakmamışlar, yaka paça başka bir araca attıkları gibi otelden kilometrelerce uzağa kaçırmışlardı. Gözlerimi karanlık bir denizde, sonradan babama ait olduğunu öğrendiğim kaçırılmış bir geminin ortasında açmıştım.
Kahverenginin garip, ateş parçasına benzeyen tonundaki gözleri gözlerimde bir yanıt ararken gerçeği söyleyememek çok zordu. Fakat nedenini bilmediğim şekilde, bir şeyler o gemideki zayıflığımı ve çaresizliğimi ortaya sermekten beni alıkoyuyordu.
Haftalar önceki o gecenin anıları, hafızamda onları gömdüğüm yerden çıkıp ansızın zihnimin başköşesine kuruldu.
Denizin ortasında silahın kabzasını tutan ellerim… Sırılsıklam yüzüm, sırtıma yapışan saçlarım, buz gibi havaya karışarak dumanlar çıkartan titrek nefesim… Gecenin karanlığında yükselen bir silah sesi ve korkuyla titreyen bedenim…
Hepsi bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçerken tırnaklarımı üzerimdeki battaniyeye geçirdim. Aniden dışarıdan yükselen dalga sesi oturduğum yerde sıçramama neden olunca “Hayır,” dedim istemsiz. Ama sonra telaşla ekledim. “Yani tehditlerini savurmadan öylece gitmediler tabii.”
Bakışları kuşkuyla kısıldı. Sanki yeni tanıştığı birine onu anlamaya çalışır gibi bakmıyordu da uzun zamandır tanıdığı birinin içini okuyordu. “Sonra ne oldu?”
Derin bir nefes alarak gücümü toplamaya çalıştım. “O gece Atina’da, Pire Limanı’nda bir gemi bekliyordu sevkiyat için. Gıda ham maddesi yüklüydü. Gece yarısı kalkacaktı limandan, gemi babamın şirketine aitti. Boreas Denizcilik’e…” dedim aslında kaçırıldığım ve dehşeti yaşadığım gemiyi kastederek.
“Evet…”
“Gemi o gece kayboldu radardan. Bir süre hiçbir haber alınamadı.” Tıpkı benim gibi… “Fakat sonunda Karadeniz’de, Türk sularında bulundu. Gemide bir patlama yaşanmış ve bir kısmı bunun etkisiyle batmış. Günler süren enkaz çalışmasından sonra ise geminin yüküyle ilgili bir şey çıktı ortaya.”
“Ne?”
“Gemide gıda maddesi falan yokmuş. Meğer gemi silah yüklüymüş.”
“Gündemde bu olaylardan hiç söz edilmedi,” dedi. Bir gerçeği belirtmiyordu da soru soruyordu sanki.
“Evet. Hazar halletti. Normalde çoktan tutuklanmaları gerekirdi ama kuzenimizin istihbarattaki tanıdıkları sayesinde bir şekilde engellendi sanırım,” dedim Baran’ı kastederek. “Fakat silahlar istihbarat tarafından incelemeye alındı hemen tabii.”
Dikkatle dinledikten sonra, “Buraya neden Hazar’dan habersiz geldin peki?” diye sordu.
Derin, korkularımı yok edecek ferah bir nefes almaya çalıştım. İçerisi sıcaktı ama ben yine de üzerimdeki battaniyeye sıkı sıkı sarınmıştım. “Sadece buraya geldiğimden değil, tehditlerin telefonla devam ettiğinden de habersiz çünkü aslında Hazar için buradayım,” dedim apaçık bir şekilde.
“Nasıl yani?”
“Hazar şu otoparktaki ilk olaydan sonra, bir daha bu adamlar bana herhangi bir şekilde ulaşacak olursa haberdar olmak istedi. Yeniden ortaya çıkarlarsa beni rahat bıraksınlar diye her şeyi üzerine çekmeyi planlıyordu. Tüm şimşekleri…”
Kısacık bir an düşündü. Ama fazlasıyla zeki bir adamdı, parçaları birleştirmesi çok sürmemişti. “Dosyanın kendisinde olduğunu mu söyleyecekti yani?”
Başımı çarçabuk salladım. “Evet. Bunu göze alamazdım.”
“Telefonla tehditler ne zaman başladı?”
“Gemiden silahlar çıktıktan hemen sonra… Dosya diye tutturdular yine. Silahlarla kalmayacak bu iş diye başladılar tehditlerine ama nereden bileyim tabii bu kadar ileri gidebileceklerini.”
“Babana sordun mu?” Çenesini kaşıdı. “Bir düşmanı, bir rakibidir belki.”
“Sordum. Ona da anlattım olanları.” Gözlerimi kaçırdım. “Otoparkta yaşananları yani… Öyle bir dosyanın varlığından bile haberi yok.” Babam da annem gibi hikâyenin Tekin’e de anlattığım bu versiyonunu biliyordu. Radardan kaybolan gemisini kaçıran kişilerin, aynı zamanda kızını da alıkoyduklarından haberi yoktu. Zaten kaçırıldığımdan yalnızca ikizim Hazar, kuzenlerim Naz’la Baran ve en yakın arkadaşlarımdan biri olan Lila haberdardı. “Otoparkın ve limanın kamera kayıtlarına da bakıldı zaten. Kayıt bulunamadı desek daha doğru aslında.”
Tekin yerinden kalktı, camın önüne doğru yürüdü. Bir şey söylememişti ama belli ki düşünüyordu. Ben onun bir yanıt vermesini beklemeden devam ettim.
“Şimdi de bizim gemiden çıkan o silahlardan biriyle bir büyükelçi öldürüldü. Silahlara istihbarat el koymuştu. Nasıl ulaştılar, anlamıyorum. Üstelik ellerinde daha ne kadarı var, onu da bilmiyorum. Balistik, incelemeye başlamış silahı. Zaten Rusya da bastırır, kısa sürede anlaşılacaktır.” Zorlukla yutkundum. “Gemiden silahlar çıktığında bağlantılar sayesinde tutuklanmadılar ama muhtemelen göz hapsindeydik, bu cinayet bizim sonumuz olur.”
Ansızın arkasına dönüp salonun köşesindeki masaya doğru ilerledi. Masanın üzerinde bir dizüstü bilgisayar durduğunu o anda fark etmiştim. Bilgisayarı açtı, bir süre bekledi. Herhâlde bağlantı sağlanmış olmalı ki bir yerlere tıklayıp dikkatini ekrana verdi.
“Ne yapıyorsun?” diye sordum.
“Gel de bak!” dedi.
Bir an şaşırsam da teklifini reddedecek değildim. Koşa koşa masaya geçtim. O çoktan sandalyelerden birine oturmuştu, ben de yanına yerleştim.
Biriyle yazışıyordu ama nereden yazıştığını anlayamamıştım. Bildiğim ya da daha önce gördüğüm herhangi bir platforma benzemiyordu. Yazıştığı kişinin bir adı da yoktu, yalnızca bir harf vardı.
B.
Tekin’in de ismi mevcut değildi. Onun yazdıklarının yanında da F harfi vardı ve B‘ye şu mesajı göndermişti.
“Rus büyükelçi suikastı. Silah balistikte. Bul.”
“B kim?” diye sordum. Cevap vermedi. Gerçekten de öküzün tekiydi. Fakat B’den hemen cevap gelince odağım hızla değişti.
“Anlaşıldı.”
Bir an etkilenir gibi oldum ama o kadar da kolay değildi. “Ne yani?” dedim kendimi tutamadan. “Bu kadar basit mi? Bu B her kimse silahı şıp diye alacak mı?”
“Şıp diye değil tabii. Biraz bekleyeceğiz.” Arkasına yaslandığı sırada bilgisayarını da kilitledi. “Zaten sen de bunu halledebileceğimden emin olduğun için gelmedin mi buraya?” Kısa bir an duraksadı. “Sahi… Nasıl haberdar oldun benden?”
“Hazar’ın yakın adamlarından biri var. Elias… Tehdit telefonlarından biri onun yanında gelince gizleyemedim daha fazla.” Kınar gibi baktı bana ama aldırmadım. “Ben Hazar’ın bilmesini istemediğim için benimle birlikte bir çare aramaya girişti. Kendi başımıza bu işin altından kalkamayacağımız netleşince…”
“Benden bahsetti…”
“Evet. Elias senden bahsedince seni araştırdım önce. İş adamı kimliğin dışında bir şeye rastlamayınca yardım edebileceğine pek ikna olamadım başlarda.” Gerçekten de ilk araştırmaya başladığımda şaşırmıştım. Şirketi o denli büyük ve başarılıydı ki bu tarz karanlık işlerle arasında bir alaka kuramamıştım. “İşte ne bileyim… Bu işi halledebilecek daha…”
“Tehlikeli birine ihtiyacın vardı,” diye tamamladı sözlerimi.
“Aynen öyle. Benim şüphelerim olsa da Elias senin halledebileceğinden çok emindi. Hatta senin iş adamı kimliğinin dışında…” Zorlukla yutkundum ama lafımı söylemekten de geri kalmadım. “Mafyatik bir tarafının olduğundan da söz etti.”
“Mafyatik?” dedi dudakları hafifçe kıvrılırken. “İyiymiş.”
Aldırmadan devam ettim. “Hazar’ın senin hayatını kurtardığından da bu şekilde haberim oldu. Zaten gemiden silahlar çıktığında, Hazar iş büyürse senden yardım isteyeceğini söylemiş Elias’a.” Bakışlarım kısa bir an şömineye takıldı. “Ben de nihayetinde Hazar’ın yapacağı şeyi yaptım yani. Buraya gelerek… Onun Dosya bende! diyerek beni korumak için kendini hedef hâline getirmesine izin veremezdim. Karşımızda kimler var, amaçları ne, bilmiyoruz bile.”
“Kendini de tehlikeye atmış oldun ama böyle,” dedi bir gerçeği dile getirir gibi.
“Bir şey olmadı,” dedim omzumu silkerek. “Sağ salim buradayım sonuçta.”
Oturduğu yerden kalktığı sırada kapı tıklatıldı. Hemen sonra elinde iki pizza kutusu, içecek torbası ve benim bavulumla döndü. Bavulu köşeye bıraktı, pizzalarla içecekleriyse masaya koydu. Aslında önceliğim üzerimdeki elbiseden kurtulmak olmalıydı ama midem resmen kazınıyordu.
Direnemeyip pizza kutularından birini açtım. “Acıkmıştım,” dedim yüzsüzce. Bir dilim alarak yemeye başladım. Bu sırada o da cep telefonundan birileriyle yazışıyordu. Elimdeki dilimi bitirip ikinciye uzanacaktım ama elbisem iyice rahatsız etmeye başlamıştı. “Ben önce bir üzerimi değiştireyim,” diye mırıldandım.
Göz ucuyla bana baksa da yeniden telefonuna döndü. Elimi torbadaki peçetelerden birine silip ayaklandım. Bavulumu alıp Tekin’e baktım.
“Kapıdan girdiğinde soldaki ilk odayı kullanabilirsin,” dedi neyi beklediğimi anlamış gibi.
Hızlıca söylediği yere gittim. Oda çok büyük değildi. Yalnızca geniş bir berjer, şifonyer ve birkaç eşya daha vardı. Önce odadaki banyoda ellerimi yıkadım. Ardından kıyafetlerimi çıkarmak yerine bavulumdaki kuru şampuanı arayıp buldum. Saçlarım peruk yüzünden iyice kafama yapışmıştı, onları bir düzeltsem iyi olacaktı.
Saniyeler sonra, duvara yaslı boy aynasından baktığım siyah saçlarım yeniden hacim kazanmıştı. Elbisemden kurtulmuş, bavulumdan çıkardığım temiz kıyafetleri giymiştim. Siyah, yüksek bel bir kumaş pantolon; onun üzerine de gri boğazlı, crop bir kazak seçmiştim. Botlarımı ise bavuldan çıkarıp odadaki şifonyerin dibine yerleştirmiştim.
Aynı anda kapı çalınca “Gelebilirsin,” diye seslendim.
Tekin içeri girer girmez “Senin Atina’ya…” dedi ama kısa bir an duraksadı. Bakışları yeniden gözlerimle buluşmadan önce saçlarımda, kıyafetimde, vücudumda dolandı fakat en uzun süre hafif açık göbeğimde oyalandı. Güçlükle yutkunduğu boğazında aşağı yukarı oynayan âdemelması sayesinde aşikârdı.
“Benim Atina’ya?” dedim devam etmesini ister gibi. O bakışın bendeki etkisini ise görmezden gelmeye çalıştım. Tehlikeli sulardı bunlar, kapılamazdım.
“Senin Atina’ya gittiğini kimler biliyor?” diye sordu. Katıldığım davetten söz ediyordu.
“Annem, babam, Hazar ve…” Duraksadım. “Serdar.”
“Serdar…” diye mırıldandı. “Araştıralım bakalım şu Serdar’ı.”
“Daha neler! Serdar güvenilir biridir. Asla öyle işlere bulaşmaz.”
Lafı hemen yapıştırdı. “Madem sevgiline bu kadar güveniyordun, bana geleceğine ona gitseydin o zaman! Ya da nişanlın mıydı?”
İmdat! diye çığlık atacaktım şimdi! “Nişanlım falan değil!” dedim yeniden. “Serdar bir avukat. Diğer konuda herhangi bir şüphem yok ama bu konuda ona güvenemezdim. Bu yüzden ona gitmek yerine sana geldim.”
“Ne yani?” dedi küçümser gibi. “Gidip ihbar mı ederdi?”
“Bilmiyorum. Belki.”
“İlginç bir ilişki,” derken bıçak gibi keskindi sesi. “Hâlbuki cinayet işledim desen seninle birlikte bir mezar kazması gerekirdi.”
Ansızın gafil avlandım. Sözleri basit gibi görünse de bir yemini andırıyordu. “Sen öyle mi yapardın?” diye sordum. Neden ilgilendiğimi bile bilmiyordum.
“Mezar kazmaktan çok daha fazlasını yapardım. Bilmek istediğin buysa…” Elini sakallarına götürüp hafifçe kaşıdı. “Neyse… Serdar araştırılacak,” dedi ve cevabımı beklemeden odadan çıktı.
İtiraz etmek için peşinden koşmuş ve “Serdar benim sevgilim falan değil, neden ona ederinden fazla değer biçiyoruz ya?” diyerek köşeyi dönmüştüm ki bedenim aniden sert bir kütleye çarptı. Kütlenin kaslı ve kalın kolları vardı. Kollarımdan tuttu, beni hafifçe duvara yasladı. “Gerek yok bence,” dedim ama sesim kısılmıştı. Yeniden ağzımı açıp itirazlarımı sürdürecektim ki parmağını dudağıma bastırdı.
“Şşşt,” diye fısıldadı. Dudaklarının kıyısında ilk kez gördüğüm, cezbedici bir alay ifadesi vardı. “Çok konuşuyorsun ve sürekli her şeye itiraz ediyorsun. İş birliği yapacaksak uyman gereken kuralları söylemiştim sana. Asansörde… Unuttun mu?” diye mırıldandı. Ateş gibi nefesi, hızı gitgide artan nefesime karışmıştı.
“Ben de sana cevabını vermiştim. Aynı asansörde… Unuttun mu?” diye sordum. Sesim dudaklarımın arasından soluk soluğa çıkmıştı.
Çekilmek istemediğim o tehlikeli suların tam ortasındaydım şimdi. Derindi deniz. Kulaklarımda fırtına taşıyan rüzgârın uğultusu vardı. Korkmam, kıyıya doğru yüzmeye çalışmam, olası bir girdaptan uzaklaşmam gerekirdi, aksi hâlde alabora olmam kaçınılmazdı.
Yüzü bir nefes uzağımdaydı. Hafifçe eğildi bana doğru, kollarımı tutan ellerini aşağı doğru kaydırıp bileklerimi kavradı ve iki bileğimi de arkamdaki duvara dayadı. Fakat tam da o anda içeriden bir telefon sesi yankılandı. Bakışlarındaki kor sönerken hızla geri çekildi, âdeta bir medcezirden farksızdı.
Hiçbir şey söylemeden beni orada bırakıp arkasını dönerek içeri gittiğinde, titreyen elim kalbimi buldu. Yerinden çıkacakmış gibi atıyordu. Saçmalıktı bu, böylesi bir yakınlıktan rahatsızlık duymam lazımdı. Ya da az da olsa tedirgin hissetmem yararıma olurdu. Fakat… Anlam veremediğim, tanıdık bir his sarmıştı tüm bedenimi. Temelsiz bir déjà vu beynimin içinde âdeta çınlıyordu. Az önce tuttuğu bileklerimi hafifçe okşarken neyse ki aptallığım da tokat gibi suratıma vurdu. “Uykusuzluktan salaklaştın iyice,” diye azarladım kendimi. Başımda bunca dert varken istediğim son şeydi bu, bir an önce geceyi sonlandırıp Ankara’ya dönmem gerekiyordu.
Orada durup düşünceler içinde kaybolmayı reddederek odaya girdiğimde, Tekin yeniden bilgisayarının başındaydı.
“Ne zaman haber gelir?” diye sordum. Neyse ki kendimi hızlıca toparlayabilmiştim ve hiçbir şey olmamış gibi davranmaya kararlıydım.
“Çok sürmez.” Dikkatli bakışlarını bana çevirdi. “Silahı aldığımızda seni de arayacaklardır zaten.”
“Nasıl yani?” Tedirginlikle yutkundum. “O adamlar mı? Nasıl hemen haber alacaklar ki?”
“İçeride muhbirleri olduğuna eminim.”
Kaşlarımı çattım. “Nasıl bu kadar çok şey biliyorsun?”
Hafifçe güldü. “Var benim de kendimce bağlantılarım,” derken aklınca beni taklit etmişti. Devam etmeme izin vermeden masadaki pizzaları işaret etti. “Hadi, bir şeyler ye,” deyip dikkatini telefonuna çevirdi.
Karnım hâlâ açtı, sahiden de bir şeyler yesem iyi olacaktı. Masaya oturup pizzadan bir dilim aldım. İkinci dilim takip etti onu ve yediğim dört dilim pizzanın sonunda artık tıka basaydım.
Dakikalar sessizlik ve Tekin’in telefonundan birilerine bir şeyler yazmasıyla akıp giderken dışarıdaki yağmur hâlâ dinmemişti.
“Burada yağmur hiç durmaz mı?” diye sordum sessizliği bozarak.
“Derler ki…” dedi sakin bir tonda. “Buralarda yağmur haftada yalnızca iki kez yağar. Biri üç gün, diğeriyse dört gün sürer.”
“Haha! Çok komikmiş,” dedim koltuğa attığım çantama ilerleyerek. “Müzik açabilir miyim? Düşünceler yüzünden beynim susmak bilmiyor da.”
“Sadece beynin mi?” diye sordu imayla. Ters bir bakış atsam da cevap vermedim. Onun kabalığına laf yetiştirmektense doksanlar popuna sığınmaya karar vermiştim.
Saatler kısık sesle peşi sıra dinlediğim şarkılarla geçti. Hava bir sakinledi, bir fırtına misali esip gürledi. Nihayet bir zaman sonra Tekin’in bilgisayarından küçük bir sinyal sesi geldi.
Ona baktım. O da bana bakıyordu. “Birazdan ararlar seni,” dedi. Silah alınmış mıydı yani? Bunun gerçekliğine inanamayarak heyecanla yerimden fırladım. “Ama önce… Senden istediğim bir şey var,” diye devam etti.
“Nedir?” diye sordum. Eğer bu sorunu hallettiyse minnetim öyle büyük olacaktı ki kabul etmeyeceğim çok az şey vardı.
“Önümüzdeki cumartesi… Güngör Bıçakçı’nın ev sahipliği yapacağı bir davet var,” derken bakışlarına kararlı ve plancı bir ifade yerleşmişti. “Ben de orada olacağım.”
Bir an anlayamadım. “Eee?”
“O davette yurt dışından çeşitli diplomatlar, iş insanları da bulunacak. Güngör Bıçakçı içlerinden bazılarıyla özel olarak görüşecek.” Zar zor yutkundum. Konuşmanın gidişatından hiç hoşlanmamıştım. Fakat o sözlerini bitirmemişti. Beni hiç ummadığım bir şeyin içine çekmeye kararlıydı. “Davete benimle katılmanı ve beni Güngör Bıçakçı’nın çalışma odasına sokmanı istiyorum.”
“Ne?” dedim titrek sesimle. “Mümkün değil bu dediğin. Ben zaten davetli değilim o organizasyona. Bahsettiğin odaya da sayılı kişinin giriş izni var.”
“Senin?” dedi. Soru sorar gibi miydi yoksa zaten bildiği bir gerçeği mi teyit etmeye çalışıyordu, belirsizdi.
Rahatsız bir şekilde kıpırdandım. “Yani benim de var ama…”
“Güzel,” dedi kestirip atar gibi. “Bir yolunu bul o hâlde. Çünkü o organizasyona benim davetlim olarak katılacaksın.”
“Çok zor bir şey istiyorsun benden,” dedim telaşla. “Yapamam bunu ben. Yakalanırsam biterim.”
Tek kaşını sözlerimi sorgular gibi havaya kaldırdı. Gözlerinde biraz yargılayıcı, biraz da gireceğim tehlikeyi küçümseyen bir ifade vardı. Belki de haklıydı. Bir büyükelçinin cinayet silahının istihbaratın avuçlarından alınmasını emretmişti; onun katlandığı riskin yanında benimkinin esamesi bile okunmazdı. Ama yine de… Benim bulaştığım belanın kanıtları onun ellerinde olacakken benden yapmamı istediği şey muhtemelen kanıtsız kalacaktı. Elimde hiçbir koz olmadan kendimi böyle bir şeyin içine sokmam aptallıktı.
“Neden?” diye sordum bu kez. İçten içe bunu yapacağıma ikna olmuş gibiydim ama benim de taleplerim olacaktı tabii ve Tekin Bey’in onları kabul etmesi şarttı. “Neden girmek istiyorsun o çalışma odasına? Ne yapacaksın orada?”
“O kadarı şimdilik bana kalsın. Sen dediğimi yap yalnızca. Bunun karşılığında da sana, seni korumanın ve ailenle ilgili sorunu tamamen çözmenin sözünü veriyorum.”
“Güngör Bıçakçı’ya…” dedim kalbim güm güm atarken. “Bir şey olmayacak, değil mi?”
“Ne gibi?”
“Anladın işte. İyi bir adam o. Sağ salim kalacağından emin olmalıyım.”
“İyi bir adam mı?” diye sordu gülerek. Yerinden kalkıp tam karşıma geldi. “Güngör Bıçakçı pisliğin teki!” dedi. Sanki bu reddedilmesi imkânsız, salt bir gerçekti. “Ölmek onun için kurtuluş olur. Ama merak etme, ona herhangi bir şey olmayacak.”
Kısacık bir an düşündükten sonra tam gözlerinin içine baktım. “Benim senden istediğim şey Hazar’a olan can borcuna karşılıktı. Sense şu an ikinci bir iş birliğinden bahsediyorsun. Üstelik…” dedim derin bir nefes alarak. “Büyükelçi cinayetiyle ilgili senin eline bu kadar büyük bir kanıtı bırakmışken…”
Dudakları hafifçe kıvrıldı. Uyanık tavrımdan memnun muydu yoksa rahatsız mı olmuştu, anlamak zordu. “Ne istiyorsun?” diye sordu.
“Davette olan biteni bilmek.”
“Bilmen neyi değiştirecek?”
Bilmek elbette her zaman bir şeyleri kanıtlamak anlamına gelmezdi. Ama bu bana kendimi bir nebze iyi hissettirecekti. “Güven…” dedim hiç tereddütsüz. “Hazar sana güvendiği için geldim ben buraya. Ama her şeyi bilmek, benim de kendi canım için sana güvenmemi sağlayacak.”
“Güzel,” derken yüzünde hiçbir kızgınlık emaresi yoktu. Hatta gözlerinin derinlerinde sanki içten içe bir memnuniyet duygusu saklıydı. “O zaman istediğini alacaksın, Hazel.”
Tam o sırada telefonum çalmaya başladığı için hâlâ kısık seste devam eden müzik sustu. Anev Oron en sevdiğim şarkılardan biriydi fakat bundan böyle yalnızca bu anla ilişkili olarak hafızama kazınacaktı. Telefonuma baktım. Numara kayıtlı değildi ama artık ezberlemiştim, oydu.
“Alo?” diye cevapladığım an tırnaklarım masanın ahşabına saplandı.
“Hazel!” diye gürledi karşıdaki o mekanik ses. Belli ki silah ortadan kaybolduğu için sinirliydi, hıncını bir şeylerden çıkarmak istiyordu. Nitekim savurduğu tehditler de bunu gösteriyordu. “Çok büyük bir yanlış yaptın. Bu iş burada bitmedi.”
“Bitti,” dedim, kendime ikinci bir an daha düşünme şansı tanımadan. “Ben bitti dedim. Bitti.”
Telefonu hızla kapattığımda Tekin’in bakışları bendeydi. Sanki ne söyleyeceğimi içten içe biliyordu ama yine de beklenti içindeydi.
Elini bana uzattı. “Anlaştık mı?” diye sordu.
Derin bir nefes alıp “Hazar hiçbir şey bilmeyecek,” dedim onaylamasını ister gibi.
Tereddüt dahi etmeden konuştu. “Sen istemediğin müddetçe bilmeyecek.”
Avuçlarına bıraktığım elimi bir sis perdesinin ardından izlerken “Beni koruyacak mısın?” diye mırıldandım. Zaman, sanki garip bir şekilde yavaşlamıştı. Başıma ne geleceğini kestiremiyordum ama içime nasıl olduğunu bilmediğim bir inanç kök salmıştı.
“Canım pahasına!” diye yanıtladı beni. Sanki bir vaat, bozulması imkânsız bir yemindi sözleri. Ya da belki kaderimizdeki bir mühür, bir düğüm gibi…
“O zaman anlaştık,” dediğim anda dışarıdaki fırtınanın uğultusu kesildi. O andan sonrası ise güneşin doğuşunu beklemekle geçecekti.
🌊
* Anev Oron, Pitsa Papadopoulou tarafından seslendirilen bir şarkıdır.
🌊🌊🌊
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz

Hazel’in Hazar’ı koruması ve kendisini Tekin’e bırakması❤️
Kitabi daha öncede okumuş ama tamamlyamamistim yeniden okumak güzel olucak.Hazel ve Arhavilli daha önce adını diğer kitaplardan okumuştum burdan hikayesini okumak ayrı heyecan verici 🌺
Ben Burcu Büyükyıldız kitaplarını severek okudum. Kitapligimin en güzel yerinde hepsi♥️💚💓💜