İlk yayınlanma tarihi: 3 Ocak 2024
♪♪ Bölüm şarkıları:
Deniz Seki ~ Sana Sığınıyorum
Vega ~ Sokaklar Tekin Değil
Yonca Evcimik ~ Tatlı Kaçık
5. BÖLÜM
18 Ekim 2020, Ankara
“Geçti,” diye fısıldayan sesi, serada dakikalardır süren sessizliği bozdu. “Daha iyi misin?”
Başımı evet dercesine salladım. Tam o sırada kapıdan sesler geldiğini duyunca, tedirgin bir şekilde o tarafa bakmak istedim ama izin vermediği için yapamadım.
“Bakma.” Saçımdaki elini ansızın çeneme indirip yüzümü kendine çevirdi. “Görmesen daha iyi.”
Derin bir nefes alıp gözlerine baktım. Duyacaklarıma hazır olup olmadığımı bilmiyordum ama yine de sormalıydım. Daha aklımdakileri kelimelere dökemeden beni anladı. Ve sessiz sorumu, “Ölmedi, merak etme,” diye yanıtladı. “Yalnızca omzundan vuruldu.”
Seranın camlarından, omzundaki yaradan kanlar akan adamın, Tekin’in korumaları eşliğinde yaka paça götürüldüğünü gördüm. Yandan bakınca tanıdık gelmemişti ama bu daha kötüydü çünkü derdimin ne denli dallı budaklı olduğunu ortaya seriyordu.
Bela, sessiz bir şimşek gibiydi. Hani kapkaranlık gökyüzünde ansızın çakar, her yeri aydınlatır ama kopardığı gürültü çok sonra ulaşırdı ya insanın kulağına… Bu gece yaşadıklarımı ancak bu şekilde tanımlayabilirdim. Günler önce başlayan o tehditlerle çakmıştı şimşek; çıkardığı gürültü ise önce evimin her yerinde, sonra kalbimin tam içinde hissedilmişti.
Titreyişim zar zor dindiğinde, bulunduğum kucaktan inmenin mantıklı olacağına karar verdim. Hafifçe kıpırdandım ama beni bırakmadı. “Kal…” diye fısıldadı. Güçlükle sakinleştirebildiğim kalbim kısa bir an tekler gibi olsa da hızlı toparladım. Neden bilmem, dinledim sözünü. Sanırım o anda, mermer zeminden yükselen kan kokusunu duymamak için başka bir kokuya yakın olmaya ihtiyacım vardı.
Küçücük kalmıştım kucağında. Eli hâlâ saçlarımda, avucu hâlâ bel oyuntumda, nefesiyse hâlâ şakağımdaydı. “Demek bahsettiğin seran burası?” diye mırıldandığında anı durdurmayı ya da biraz olsun yavaşlatmayı diledim ancak imkânsızdı. Çünkü biz iki yabancıydık ve birazdan korkunun etrafımıza ördüğü o ağ bozulacaktı.
“Hı hı…”
“Güzelmiş,” dedi boğuk sesiyle.
Denesem de gülmeyi beceremedim. Bakışlarım zemine kaydığında suratım iyice asılmış, nasıl bir şeyin içine düştüğümle yeniden yüzleşmiştim.
“Kan oldu yerler hep,” dedim. Biraz daha bakarsam kusacak gibiydim. Üstelik betondaki o kıpkırmızı leke yüzünden tekrar geçmişe, hiç hatırlamak istemediğim bir zamana çekilmek üzereydim. “Nasıl temizlenecek?”
“Hallederiz,” dedi. Kaç kez yapmıştı bunu daha önce? Bu konuda tahminimden daha mı deneyimliydi?
İçimden geçirdiğim soruların yarattığı tedirginliği gizleyememiş olmalıydım ki rahatsızca kıpırdandım. Göğsü hafifçe şişti, her hareketini kendi bedenimde hissedebildiğim bedeni kaskatı kesildi. Ve en nihayetinde istemsizce dışarı yansıttığım hislerimin etkisiyle, etrafımızı saran çember de gevşedi.
Daha fazla kalamadım kollarında. Küçük bir hareketle sıyrılıp ayaklandım. Göz ucuyla yüzüne baktığımda, bakışlarının üzerimde olduğunu fark edip gözlerimi kaçırdım. Ortadaki geniş masaya doğru yürüdüğümde, ellerimi dakikalar önce bir kurşunun delip geçtiği ahşaba değdirdim. Oysa hemen altındaydım, biraz sola doğru saklansaydım belki de çoktan son nefesimi vermiştim.
“Nasıl girebildi içeri?” dedim bir mırıltıyla. Kabullenmek istemiyordum ama belli ki evimi de biliyorlardı. “Daha önce evime kadar ulaşmaya çalışmamışlardı.”
“Arhavi’den yola çıktıktan sonra, buradaki adamlarıma evi kolaçan etmelerini söylemiştim. Gelmeden önce güvenli olduğundan emin olmam gerekiyordu.” Ona baktım, bakışlarına öfkeyle karışık bir pişmanlık çökmüştü. “Fakat anlaşılan becerememişler. Tekrarı olmayacak.”
“Şurada,” dedim seranın içeriden eve açılan ikinci kapısını göstererek. “Eve açılan ikinci bir kapı var. Adam da oradan çıktı.”
Oturduğu koltuktan kalktı ve işaret ettiğim kapıya doğru yürüdü. Kapıyı açıp içeriye girdi. “Buradaki merdiven eve mi çıkıyor?” diye sordu içerideki küçük merdiveni göstererek.
“Evet. Ve yine evin içinde dolaplı bir kapıyla örtülüyor merdiven. Görmemiş olabilirler.”
“Göreceklerdi!” dedi itiraz kabul etmeden. “Her ihtimali göz önünde bulundurmaları gerekiyordu.”
Bir an düşününce anladığım şeyle kaşlarım çatıldı. “Senin adamların nasıl girebildiler benim evime?”
Hiçbir utanma belirtisi göstermeden bana baktı. “Sence?”
İnanamıyordum gerçekten. İnsan bari biraz olsun mahcubiyet duyardı. “Senin adamların girebildilerse, başkalarının nasıl girdiğini neden sorguluyoruz o zaman? Görünen o ki evim çok da güvenli değilmiş.”
“Ben sorgulamıyorum, sen sorguluyorsun. Benim sorguladığım tek şey adamlarımın yaptığı aptallık. Onu da kendi kendime sormakla kalmayacağım tabii.”
Sinirle, vücudumun iki yanında yumruklarımı sıktım. “Evime benden izinsiz adamlarını soktuğun için sence de biraz utanman gerekmiyor mu, Tekin?”
Bana döndü. Duruşu kendinden emindi, ne dersem diyeyim aksini kabul etmeyecek gibi görünüyordu. “Dün akşam…” diye mırıldandı. “Seni bu süreçte koruyacağıma söz verdim. Seninle paylaşmadan bazı aksiyonlar alabilirim bunun için.” Özür dilemek falan tabii ki yoktu. Paşamızın incileri dökülürdü. “Ayrıca… Evet, evin güvenli değil. Bugünden sonra bu da değişecek.”
“Nasıl olacakmış o?” diye sordum ama henüz yanıt alamadan bahçeden bir bağırış yükseldi.
Tekin silahına davranacakken, “Hazel abla!” sözlerini duyar duymaz bundan vazgeçti.
Elias gelmişti. Muhtemelen dışarıda olup biteni gördüğü anda da panikten delirmişti.
Hışımla seraya girdi. Beni gördü, sağ salim olduğuma kanaat getirmiş olmalı ki bana sımsıkı sarıldı. “Yüreğime iniyordu,” dedi nefes nefese. “Ne oldu burada böyle?”
“Anlatırım, Elias,” dedim bıkkın bir tonda. Her şeyi başa saracak enerjim yoktu. Tekin’e döndüm kısa bir an. “Eve çıkalım mı?”
Tekin’in bakışları Elias’taydı. Gözleri kısılmıştı, sanki onu nereden tanıdığını çıkarmaya çalışır gibi bir hâli vardı. “Ben seni nereden tanıyorum?” diye sordu. Elias’ın onu görür görmez hafifçe panikleyişi de muhtemelen gözünden kaçmamıştı.
Elias ve abisi yıllardır bizimle çalışıyordu. Babası da zamanında babamın adamlarından biri olduğundan, çocukluktan beri tanırdım onu. Fakat Elias’ın o andaki misyonu bu değildi elbette. Bana Tekin’den söz eden kişi oluşu, onu şu durumda fazlasıyla önemli bir konuma sokuyordu.
“Sen!” dedi Tekin. Al işte! Anlamıştı. Zaten dikkatinden bir şey kaçsa, bu şaşılası olurdu. “O gece Hazar’ın yanındaydın. Abin de vardı.” Hazar’la tanıştıkları, Hazar’ın benden bile sakladığı o gizem dolu geceden söz ediyordu. Kafamda kurmaya başlamıştım artık o geceyi. Bir an önce tüm detayları öğrenmem gerekiyordu.
Elias hafifçe korksa da inkâr etmeden başını salladı.
“Hazel’e benden sen mi bahsettin?” diye sordu ama yanıtını duymasına gerek yoktu. “Elbette sendin. Benimki de soru!” Hafifçe sinirlenmiş gibiydi ancak çok da dilediği gibi tepki veremiyordu. “Hazar için çalışmıyor muydun sen?”
Elias yine tedirginlikle başını onaylarcasına salladı. Sanki dilini yutmuştu. O kadar komik görünüyordu ki bana az önce yaşadıklarımı bile unutturmuştu.
Tekin aldığı sessiz yanıttan hoşlanmamıştı. “Hazar sana çeneni kapalı tutmayı ya da sır saklamayı öğretmedi mi peki?” diye sorduğunda, bakışlarım aniden ona döndü. Ne yani? O kadar iş birliği yapmıştık, beyimiz beni tanıdığına memnun olmamış mıydı?
Kaşlarım çatıldı. Sebebini düşünmeyi kesinlikle reddettiğim bir öfke bedenimi esir aldı. Bir an laf sokmak için ağzımı açtım fakat hemen vazgeçtim. O memnun değilse, ben hiç ama hiç memnun değildim. Bu konuda onunla ağız dalaşına girip kendisini önemli hissetmesine fırsat vermeyecektim. Evime gizlice adamlarını sokmuştu ayrıca. Bunu da eksi hanesine büyük harflerle ekleyecektim.
“Elias, sen neden gelmiştin?” diye sordum Tekin’in Elias’a yönelttiği son soruyu hiçe sayarak.
Elias buraya geliş sebebini hatırladığı anda rengi attı. “Abla biz bittik!” dedi telaşla. “Mahvolduk!”
“N’oldu?”
“Patron sabahtan beri kırk kere aradı. Kütüphanede ders çalıştığın yalanına da pek inanmış gibi değildi.”
Babamdan bahsediyordu. “Sen konuştun mu?” diye sordum. “Hayır, beni neden aramıyor, bir anlasam!”
“Evet,” dedi. “Hazel ablam kütüphanede, çok yoğun çalışıyor, o kadar çok ders çalışıyor ki gözünün feri söndü valla patron, dedim ama bence yemedi.”
“Arayalım hemen!” diyerek seranın çıkış kapısına yöneldim. Elias arkamdan koşa koşa gelirken, Tekin de garip bakışlar atarak bizi takip ediyordu. Bakmadım tabii ona. Peşimizden gelebilirdi. Neticede benimle tanıştığına memnun olmamış bir adamı bir de misafir gibi ağırlayacak değildim. O sana öyle davranmadı ama, diye fısıldadı iç sesim. Duymazdan geldim.
Eve girdiğimiz sırada bahçenin boş olduğu dikkatimi çekti. Anlaşılan Tekin’in adamları evime giren o pisliği de alıp başka bir yere gitmişlerdi.
Tam yukarı çıkan merdivenleri tırmanacakken, “Hazel, dur!” diye bağırdı Tekin. Aynı anda adamlarından ismi Cihan olan da içeri girmişti.
“Abi, biz evi tamamen aradık. Temiz.”
“Aynen,” dedi Tekin dalga geçer gibi. “Buraya gelmeden önce de temiz olduğunu söylemiştiniz, değil mi?” Sesi hepimizi olduğumuz yere çivileyecek kadar yükseldi. “Seradan çıkan şerefsiz kimdi o zaman, amına koyayım? Temizmiş!” Ne zaman geri taktığını bilmediğim silahını belinden çıkardı, merdivenlere doğru yöneldi. Etrafı tüm dikkatiyle kolaçan ederken, “Beni takip et,” dedi. Yukarı çıkmam gerektiği için itiraz etmedim.
Dakikalar sonra silahını tüm odalara doğrultmayı tamamladı. Cihan haklı çıkmıştı, sahiden de temizdi fakat anlaşılan Tekin’in artık kendinden başkasına güveni kalmamıştı.
Odama girdiğim anda temiz bir hava karşıladı beni. Oyalanmadan giyinme odama daldım, kapıyı arkamdan kapattım. Seri hareketlerle kendime bir ev kıyafeti çıkardım. Önce duş almam gerekiyordu aslında ama şimdi tamamlamam gereken bir görevim vardı.
Krem rengi bir tayt, üzerine de aynı tonda salaş bir kazak giydim. Saçlarımı da sanki günlerdir o hâlde duruyorlarmış gibi tepeden toplayarak şekil verdim. Aynaya baktığım an makyajımın zaten hafifçe dağıldığını görsem de bu yeterli gelmedi. Gözlerimi azıcık ovuşturup rimelimin çok hafif bulaşmasını sağladım. İşte şimdi evde dersten beyni sulanmış bir yüksek lisans öğrencisi gibi görünüyordum.
“Leyla da dershaneye gidiyor, bayağı hırslı hazırlanıyor,” dedim kendi kendime, Ali Rıza Bey tonlamasıyla. Sonra içimden, Tövbe tövbe! diye ekledim.
Nihayet giyinme odasından çıktığımda, Tekin yatak odamın ortasında dikiliyordu. Elias ise onun çaprazındaydı, ne yapacağını bilen bir tavırla telefonu elinde bekliyordu. Çalışma masama geçtim, birkaç kaynak kitabını hafifçe dağıttım. Aslında masada kahve falan eksikti ama yapacak vakit yoktu, hazırlayamazdım.
“Ara!” dedim Elias’a. Sonra uyarırcasına Tekin’e döndüm. “Sessiz olursan çok sevinirim.”
Tekin, yüzünde gördüklerinden hiç memnun olmamış bir sinir ve kınama ifadesi ağırlıyordu. Fakat şu anda sevgili babacığım Viktor Poyrazoğlu’nu ikna etmek daha büyük bir önem taşıyordu.
“Alo, patron?” dedi Elias. Acemi çocuk… Sesi resmen titriyordu. “Evet, patron. Evdeyiz. Hı hı. Hazel abla da yanımda.” Telefonu hoparlöre verdi. Babamın “Görüntülüye çevir,” deyişini, annemin uyarı dolu “Hayatım!” sözcüğü takip etti.
Sessiz bir hareketle görüntülüye geçmesini işaret ettim Elias’a. Dediğimi yapıp telefonu bana verdi. Kamerayı kendime çevirerek tamamen yorgun bir ifade takındım. “Baba?” dedim hayırdır, neler oluyor der gibi.
“Neredesin sen, Hazel?” diye sordu. Sinirli görünüyor ama kendini de frenliyordu.
“Nerede olacağım, baba? Ders çalışıyorum. Evdeyim.”
“Bugün evde değildin ama. Elias nasıl kıvıracağını şaşırdı çünkü.”
“Ee kütüphanedeydim. Başka gidecek yerim mi var benim?” Allah affetsin! Nasıl da sallıyordum! “Hem sen Elias’ı neden arıyorsun ki beni arayacağına? Benim de bir telefonum var farkındaysan.”
“Çünkü yemiyorum artık, Hazel. Seni her aradığımda ayaküstü kırk tane yalan söylüyorsun. Zaten sana Elias olmadan dışarı çıkmamanı söylemiştim, o yüzden direkt onu arıyorum.”
“Ben de sözünü dinledim, babacığım.”
“Aynen! Kesin dinlemişsindir.”
Kırılmış bir tavır takındım. “Bana güvenmiyor musun, baba? Hazar mıyım ben?”
Babam ömrünü yemişiz gibi bıkkın bir şekilde ofladı. “Farklı değilsiniz, kızım. Al birini, vur ötekine!
“Ayıp ediyorsun ama! Hani ben Hazar’ın yanında melektim?”
“Hazar’ın yanında herkes melek,” diye yapıştırdı lafı. “Ama senin de ondan aşağı kalır yanın yok!”
Konuyu daha fazla uzatmamaya karar verdim. O otoparkta yalnızca tehdit edildiğimi sanmasına rağmen, benim için çok endişelendiğini biliyordum. “Merak etme, babacığım. İyiyim ben. Güvendeyim. Evden dışarı çıktığım yok. Çıkarsam da okula gidiyorum. Yarını da uyuyarak geçirmeyi planlıyorum zaten. Ama tabii pazartesi günü derse gideceğim ve stajıma da devam etmem gerekecek yani.”
“Adamları geri göndereceğim oraya! Elias’la olacak iş değil bu! İçim rahat değil benim,” dedi. Günler önce Arhavi çıkarması yapacağım diye türlü dalaverelerle geri gönderdiğim korumalardan söz ediyordu. Babam kaçırıldığımı bilmediği, yalnızca otoparkta tehdit edildiğimi sandığı için bu çok da zor olmamıştı. Babama korumalardan bunaldığımı söylemiş, abarttıkça abartmış, psikolojimin bozulduğunu da eklemeyi atlamamıştım. Tabii bunlara rağmen babam ikna olmamış, bu konuyu bir de Hazar’la konuşacaklarını söylemişti. Hazar da beni kaçıran tüm adamların gemideki patlama sonucunda öldüklerini, dolayısıyla da herhangi bir tehlike kalmadığını düşündüğünden onaylamak zorunda kalmıştı.
Ancak görünen o ki korumalardan kurtulmak adına kendimi yerden yere atmam etkisini yitirmek üzereydi. Babam korumaları geri gönderirse biterdim. Bu ihtimalle kısa bir an telaşlandım. “İstemiyorum, baba. Güvendeyim diyorum,” dedim. Her türlü bilgiyi babama ötecek adamların buradaki varlığı işime gelmezdi.
“Senin isteklerine bağlı değil bazı şeyler,” deyip ardından ekledi. “Tamam, kızım. Hadi kapat,” dedikten saniyeler sonra telefon kapanmıştı. Babam biraz nemruttu maalesef, bu saatten sonra da değişmezdi.
“Şimdilik atlattım gibi,” der demez karşıma baktığımda Tekin’in varlığını hatırladım. Bana sanki yabancı bir cisim görmüş gibi bakıyordu. Elias hızlıca odadan sıvışırken, “Ne?” dedim Tekin’e doğru.
“Gerçekten…” dedi şaşkın bir tonda. “Usta bir rol yeteneği. Bir an günlerini burada harıl harıl ders çalışarak geçirdiğine beni bile inandıracaktın.”
“Ne yapsaydım?” dedim sinirle. Beni bu şekilde yargılaması hoşuma gitmemişti. “Mafyayla el sıkıştım, baba. Güvenliğimden artık onlar sorumlu mu deseydim? Hatta Hazar’a haber verseydim, Hazar ben tehlikede olduğum için önce kendini bir güzel namlunun ucuna koysaydı, sonra babamı suçlasaydı, birbirlerine girselerdi yine, annem arada kalsaydı, falan filan. Seçeneklerim bunlar. Ve kusura bakma, hiçbiri gözüme parlak gelmiyor.”
Çenesini öfkeyle sıktı. “Staja gideceğin konusunun da yalanının bir parçası olduğuna inanmak istiyorum,” diye devam etti.
Tek kaşımı hafifçe kaldırdım. “Anlamadım?”
“Hafta içi derse ve staja gideceğini söyledin. Bunların doğru olmadığını varsayıyorum.”
“O nedenmiş pardon?” diye sordum.
“Gidemezsin de ondan!”
“Kim diyor?”
“Ben!”
Oturduğum yerden sinirle kalktım. “İş birliği yapmış olmamız, hayatıma karışabileceğin anlamına gelmiyor yalnız.”
“Hayatını koruyacaksam, hayatına karışırım, Hazel.” Yanından umursamıyor gibi geçip gidecekken kolumdan tuttu. “Ben konuşurken yüzüme bak!”
“Sen konuşmuyorsun ki! Yalnızca emir veriyorsun!” Kolumu hâlâ bırakmadığını fark edince öfkeyle ona yaklaştım. “Oteldeki asansörde de yapmıştın bunu! O zaman boyun eğer gibi göründüm diye, söylediğin her şeyi kabul edeceğim fikrine kapılmış olamazsın!”
Kolumdaki tutuşu güçlü olsa da can acıtıcı değildi. Bunun farkında bir tavırla kendine doğru çekti beni. “O boyun eğer gibi göründüğün hâlin miydi?” derken dudaklarına küstah bir gülüş yerleşmişti.
“Aynen. Beğenemedin mi?”
“Cık!” dedi itiraz tonlamasıyla. “Beğenemedim. Gerçekten boyun eğdiğin anı görmek isterim.”
Başımı dikleştirdim. “Ancak rüyanda!”
Güldü. Ona çok yakışan ve kendisinin de farkında olduğu bir gülüştü bu. Vicdansızın oğlu! “Bana o da uyar,” derken sanki birden fazla şey ima ediyordu.
Kıpkırmızı kesildim. Tabii ki öfkedendi. Cevap vermeden odadan çıktığımda arkamdan seslendi.
“Birkaç gün hiçbir yere gitmeyeceksin, Hazel!”
“Bana herhangi bir şeyi yapamayacağımı söyle ve şovu izle, Tekin,” dedim. Çok istiyorsa adamlarından birini yanıma verebilir ya da bana kendisi eşlik edebilirdi. Çünkü onu dinlemeyecektim.
“Ölüyordun, ölüyordun!” diye bağırdı tam ben merdivenin başına ulaşmışken. “Herif başını hedef aldı ateş ederken!”
Daha fazla dayanamadım bu tavrına. Sanki ben hiçbir şeyin farkında değilmişim ya da yalnızca şımarıkça bir tepki veriyormuşum gibi davranmasına tahammül edemedim. “Daha önce de döndüm ölümden!” dedim en sonunda. Sesim iyice yükselmişti. Açık vermek istemediğim için hemen toparladım. “O otoparkta yaşadıklarım bile eve kapatamadı beni. Eve kapatsa ne olacak ayrıca? Evde de buluyorlar işte!” Derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. “Bunun bir sonu yok, Tekin. Ben senin çizdiğin o tabloda yaşayamam. Okulum var, işim var. Haftada birkaç gün dışarı çıkarım, bir sosyal hayatım var. Tüm bunlardan taviz verirsem ben, ben olamam.” Gözlerinin tam içine baktım. “Babama gitseydim de herhâlde bu tepkinin aynısını verir ve tehlike geçene kadar beni eve kapatırdı. Ben bu olmasın diye geldim sana zaten. Eğer aynısı olacaksa…” dedim ama gözlerinde gördüğüm bir şeyler devamını getirmeme engel oldu. Kısacık bir an bakışlarında hiddete benzeyen bir şeyler yanıp sönse de tepkisinin dozu azalmış görünüyordu. Ama yine de tam ikna değildi tabii, biraz daha iteklenmesi gerekiyordu. “Eğer güvenliğimden bu kadar endişe ediyorsan…” dedim başımı dikleştirerek. “Sen eşlik edersin bana.” Sonra aklıma gelenle sesim hafifçe düştü. “Ha yok, ben senin koruman değilim, dersen de adamlarından birini yanıma verebilirsin.”
Yanıtını beklemeden aşağıya indim. O da merdivenleri üçer beşer geride bırakıp dış kapıya ulaştığında adamlarına bağırdı. “Cihan!” derken sesinde bana yöneltemeyip yeni hedef aradığı kopkoyu bir sinir vardı. “N’aptınız?” diye sordu. O kadar genel bir soruydu ki acaba tam olarak hangi konudan bahsediyor diye düşündüm.
Cihan, “Bizim depoya götürdük, abi. Başladık sorgulamaya,” dediğinde neyden bahsettiklerini anladım. “Ev işi de hazır.”
Kısacık bir an kaşlarım çatıldı. Tekin’in zaten Ankara’da bir evi yok muydu, anlamamıştım. Ama buna rağmen irdelemedim. Mutfağıma geçtiğim anda kendime bir kahve yapmaya karar verdim. Kahve için geç bir saatti ama evimi özlemiştim.
Saatler boyu Elias’a olanları anlatırken, birkaç fincan kahveye içtiğim birkaç sigara eşlik etti. Aynı anlarda ise Tekin’in deyimiyle Küçük Süvari’den mesaj geldi.
“Her şey yolunda mı?” diye soruyordu.
Erdinç’le ilgili bilgilere nasıl sahip olduğunu bilmesem de Elias günler önce bu konuda onun bana yardım edebileceğini söylemişti. Ben de Erdinç’e Tekin’le görüşmek istediğimden ancak ona kendi başıma ulaşamadığımdan bahsetmiştim. Ayrıca uçuş bilgilerime de kimsenin erişememesi gerekiyordu çünkü beni tehdit eden adam birilerinden yardım istediğimi anlamamalıydı. Bir avukat olan Erdinç’in tehlikeli müvekkilleri olduğunu da yine Elias’tan öğrenmiştim. Kendisinden sahte bir kimlik isteme sebebim buydu. O da bana tüm imkânlarıyla, kimseye duyurmadan yardım etmişti. Önce Tekin’in yerini bulmuş, o tarihte bir otel açılışında olacağı bilgisini edinmiş ve o otele bir şarkıcı olarak girmemi sağlamıştı. Her ne kadar bu plan günler öncesinden netleşmiş olsa da ancak otel açılışının olduğu gün kesin olarak teyidini sağlamıştı. Kendi kimliğimi kullanmadığım için de şehir değiştirdiğim belli olmamıştı. Hakkını ödeyemezdim, o yardım etmese Tekin’e ulaşabilmem mümkün olmazdı.
Ona her şeyin yolunda olduğunu söyleyip tüm yardımları için teşekkür ettikten sonra mutfakta oturduğum sandalyeden kalktım. O sırada Tekin içeri girince karşı karşıya kaldık.
“Ben yatacağım,” dedim. Artık uykusuzluğa direnecek mecalim kalmamıştı. Kâbuslardan korkuyordum ama uykusuzluk fazlasıyla yıpratıcıydı.
“İyi uykular,” dedi hâlâ bozuk olan sesiyle.
“Sen?” diye sordum.
“Ben burada, salonda olurum. Çalışmam lazım,” diye cevap verdi.
“Yastık falan verseydim bari.”
“Gerek yok. İdare ederim.”
Israr etmedim. Benim de hâlâ kızgınlığım geçmemişti. O evimdeyken aslında rahat edemiyor olmam gerekirdi. Fakat tüm çatışmamıza rağmen, garip bir şekilde bu bana kendimi iyi hissettirmişti.
🌊
19 Ekim 2020, Ankara
Haftanın ilk gününde, öğlen saatlerinde okula gitmek için yola çıktığımda Tekin ortada yoktu. Adamlarından beşini evde bırakmıştı ve söylediklerine göre içlerinden ikisi beni okula götürüp getirecekti. Tekin Bey’in emriymiş. Kendi bilirdi. Demek ki üstü kapalı olarak, “Seni korumaya söz verdim ama senin özel koruman değilim,” demeye getirmişti. Üstelik pazar gününü de uyuyarak geçirdiğim için evden ne zaman ayrıldığını görememiştim.
Escalade, ODTÜ ormanında tüm hızıyla ilerlerken telefonuma mesaj geldi. Hazar’dandı. Hazar ve ikimizin olduğu WhatsApp grubuydu bu. Evet, iki kişi olsak da bir grup açmıştık çünkü normal değildik. Zaten grubun adı da bunu ortaya seriyordu:
Kafayı Yormam, Sonuna Bakmam, Ben Adam Olmam!
Hazar: “Ooooo vay anam vay! Neler dönmüş, Serhat ya!* Meleksi Hazel’imiz Baba Poyrazoğlu’yla atışmış?”
Pislik! diye geçirdim içimden.
Hazel: “Sen nereden duydun?”
Hazar: “Peder Bey telefon etti. Hazar’ım, canım evladım, seninle ilgili çok yanlış şeyler düşünmüşüm. Meğer ailemizin asıl kara lekesi ikizinmiş, dedi. Teselliyi bende aradı.”
Gözlerimi devirdim.
Hazel: “Öffff! Abart.”
Hazar: “Nereden duyacağım, kızım? Annem mesaj atmış.”
Hazel: “Sevinmişsindir, Deccal’den üç dakika sonra doğmuş köpek seni!”
Hazar: “Mest oldum. Anacığıma yazık ama ya! Allah evladın da hayırlısını versin. Olmayınca olmuyor.”
Cevap vermeden saniyeler geçti.
Hazel: “Ne zaman geliyorsun?”
Hazar: “Neredesin sen?”
İkimiz de aynı anda yazmıştık. Ama onun benim sorumu yanıtsız bırakacağını biliyordum. Uzun zamandır ne zaman geleceğini her sorduğumda beni geçiştiriyordu. Söylediğine göre bir iş için Los Angeles’ta, kuzenimiz Baran’ın* yanındaydı. Ama nedense içimden bir his bir şeyler sakladığını söylüyordu.
Ondan bir şey gelmeyince ben yazdım.
Hazel: “Okula gidiyorum, dersim var.”
Hazar: “Dikkat et, ODTÜ ormanında ayılar yemesin seni!”
Geri zekâlı! Önümüzdeki kırk yıl daha, yüksek lisans için Ankara’ya gelişimle dalga geçecekti sanırım. Uslanmaz bir vakaydı.
Araba okulun kapısına yaklaştığı sırada son bir mesaj daha yazdı.
Hazar: “Hadi ben kaçtım. Bir şey olursa haber ver. Belaya bulaşma. Ve beni özle.”
Cevap vermedim. Çünkü zaten belanın tam içindeydim ve onu çok özlemiştim.
Arabayı kullanan Cihan aracı durdurur durdurmaz, yanındaki diğer koruma sağ koltuktan indi. Arabanın kapısını benim için açtı. İkisinin de telefon numaralarını sabah almıştım zaten, kapıyı açan da konuşmamızı hatırlattı. “Biz burada bekleyeceğiz, Hazel Hanım. İşiniz bittiğinde bizi ararsınız, kapıya yaklaşırız.”
Sabah binanın içine girmek konusunda da ısrarcıydılar aslında. Tekin’in öyle emrettiğini söylemişlerdi. Sonrasında ben bunun mümkün olamayacağını anlattığım için, Tekin’den kapıda beklemenin onayını alabilmişlerdi.
Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi binasına ayak bastığım anda, dersten nefes alamayacağım bir tempo başladı. Okuldan çıkışım ise ne yazık ki havanın kararmasını bulacaktı.
🌊
Son ders de bitince amfiden çıktım. Beynim neredeyse sıvılaşmıştı. Günlerdir okula adım atamadığım için resmen yorulduğumu hissediyordum. Arhavi’deyken kaçırdığım ders için sunduğum sahte raporu hocam yemiş miydi, bilmiyordum ama ne yazık ki başka çarem yoktu.
Önce bir lavaboya girip ardından Cihanları ararım diye düşünerek geniş koridorda yürüdüm. Tuvaletlerin olduğu daha dar alana girdiğim anda ise karşıma çıkan kişiyle olduğum yerde öylece kalakaldım.
“Dede!” dedim şaşkın bir tonda. “Senin ne işin var burada?”
Üzerindeki siyah pardösü ve siyah fötr şapkasıyla dikkat çekmediğini sanıyorsa yanılıyordu. Basbayağı “Ben buradayım ve birazdan birtakım illegal işler peşinde koşacağım,” diye bağırıyordu.
“Şşşt!” diyerek susturdu beni. Daha görünmez bir alana çekti. “Konuşmamız lazım.”
“Ne oluyor?” dedim. Hiçbir şey anlamamıştım. “İyi misin sen? Her şey yolunda mı?”
“Ben iyiyim,” dedi beyaz bıyıklarını hafifçe burarak. “Ama her şey yolunda değil.”
“Hayırdır? Bak, Evamou* ile aranı yapayım diye yalvaracaksan…”
Lafı ağzıma tıkadı. “Gönül işimle ilgili çoluk çocuktan yardım isteyecek değilim.”
Güldüm. “Sorun ne o zaman?”
“Bu gece bir mekâna gitmen lazım.”
“Ne?” Zaten derslerde sulanmış beynim şu an dedeme yetişmekte zorlanıyordu.
“Bu gece…” Elini cebine atıp bir kâğıt çıkardı. Kâğıtta Kızılay’daki bir karaoke barın adıyla adresi yazıyordu. “Buraya gitmen gerek. Çıkmıyorsun böyle yerlerden zaten. Benim gitmem dikkat çeker.”
“Ya dede zamanında hapse bile girdin! Yine ne gizli işler peşindesin sen? Bir dur yerinde, emekliliğini yaşa ya!” dedim sıkıntıyla.
“Girdim evet,” diye onayladı beni sinirli bir tonda. “Ve bunu bir gurur nişanesi gibi taşıyorum.”
Gözlerimi devirdim. “Ne yapacağım buraya gidip?” dedim pes ederek elime tutuşturduğu kâğıda bakarken.
“Barda yeşil tişört giymiş bir barmen olacak. Diğerlerinden farklı, gittiğinde anlayacaksın.”
Kaşlarım çatıldı. “Eee?”
“Ona içki sipariş edeceksin. Mimosa. İçkiyle aram iyi değildir, soft hazırlayabilir misiniz? diyeceksin. O anlayacak. İçkini içip biraz vakit geçir orada ve sonra evine dön.”
“Neyi anlayacak?” dedim. Saçma sapan bir şeyle karşı karşıya olduğumu hissediyordum.
“Cumartesi günü olacakları durdurması gerektiğini.”
Babamın babası, Adem Poyrazoğlu Kara Kuvvetleri’nden emekli bir generaldi. Uzun zaman önce üniformasını çıkarmış, apoletlerini asmış, ordudan ayrılmış, zamanından evvel sivil bir hayata geçmişti. O günden beri de bir gizemin içinde gibiydi sanki. Ama yalan mı, gerçek mi, çözmek mümkün değildi. Fakat o anda… Uğursuz bir his peyda olmuştu içimde. Nedense işin ucunun bana dokunacağı gibi güçlü bir önsezi tüm benliğimi ele geçirmişti.
“Cumartesi günü mü?”
“Cumartesi günü,” dedi gözlerimin tam içine bakarak. “Güngör’ün davetine gitmeyeceksin, Hazel! Davetli değilsin, değil mi?”
Başımı güçbela sağa sola sallarken sırtımdan buz gibi bir ürperti geçti. Arkamdaki duvardan destek almaya çalıştım ama yeterli gelmedi. Kulaklarım uğuldadı, kalbim göğüs kafesimi tüm şiddetiyle zorladı, soluğum ise boğazımda takılı kaldı.
“O gün Güngör Bıçakçı’ya bir suikast düzenlenecek.”
Elimi hızla ağzıma kapattım. Dudaklarımın arasından fırlayabilecek olası bir şaşkınlık nidasına başka türlü engel olamazdım. “Kim?” diye fısıldadım. Ama kuşku orada bir yerdeydi, çoktan saklandığı yerden başkaldırmaya başlamıştı.
“Bilmiyorum,” dedi dedem. “İletişime geçeceğin barmen, bu istihbaratı ilgili kişilere haber verecek. Engellemek için de her şey yapılacak. Senin hiçbir şekilde orada bulunmanı istemiyorum.”
Bir an sessiz kaldım. Ne diyeceğimi bilemiyordum. Güngör Bıçakçı… Suikast… Üç kelime yan yana geliyor ve bambaşka kelimeler doğuruyordu. Güngör Bıçakçı pisliğin teki! cümlesi zihnimde kahkahalarla cirit atıyor, bana kaçacak yer bırakmıyordu.
“Anladın mı?” diye bağırıyordu dedem o sırada. Başımı salladığımın farkına varamıyordum. Zaten derdim başımdan aşkındı, bu belaya da bulaşmamam gerekiyordu. Ama içten içe biliyordum ki akışına bırakamazdım, yoksa vicdan azabı kâbusum olurdu.
“Tamam!” dedim uzattığı kâğıdı alırken. Dilim dolanıyor, gözlerim bulanık görüyordu. “Tamam, gideceğim.”
O andan sonrası nasıl geçti, anlamadım. Dedem ne zaman yanımdan ayrıldı, Cihan’ı ne zaman aradım, arabaya ne zaman bindim, hiçbirinin farkına varamadım. Fakat bir süre sonra eve vardığımda karşılaştığım manzara tüm algılarımı açtı. Tekin evimin önündeydi, hemen bitişikteki benimkinden iki kat büyük komşu evin kapısında ise devasa bir kamyon vardı. Tahmin ettiğim şey olmamasını diledim fakat anlaşılan hayat benimle iş birliği yapmamaya kararlıydı.
Arabadan indim ve öfkeyle karşısına dikildim. Kor rengi bakışları gözlerimin tam içindeyken, Arhavi’de hissettiğim güveni bana geri vermesini dilemiştim.
🌊
Kendi bahçeme adım atar atmaz onunla tek kelime bile etmeden yanından geçip gidecektim. Ancak kolumu hızla tutup beni engelledi. Gözlerimin içinde bu davranışıma dair bir sebep aradığı belliydi.
“N’oluyor?” dedi çatık kaşlarının altından attığı sert bakışlarla.
“Bir şey olduğu yok!” dedim. Ama ısrarcıydı. İstediği cevabı almadan bırakmayacaktı.
“Bir şey olmuş!” Adamlarına bakıp yeniden bana döndü. “Biri bir şey mi söyledi?” diye sordu. Bu endişeyle boğuklaşan sesi mi gerçekti, yoksa Tekin Bozboran aslında bir yalandan mı ibaretti?
“Kim ne söyleyebilir?” dedim başımı dikleştirerek. Daha fazla soru sormasına izin vermeden ben konuştum. “Sen… Yandaki eve mi yerleşiyorsun?”
Kolumu tutan elini çekti. Yüz ifademden bir şeylerin ters gittiğini anlamış olmalı ki ellerini cebine sokarak aramızdaki mesafeyi arttırmayı seçti. “Evet,” diye yanıtladı bu sırada beni.
“Yine bana haber vermedin.”
“Evet. Bunu da daha seninle anlaştığımız akşam ayarlamaya başlamıştım.”
“Neden o ev peki?”
“Öyle gerekiyordu.”
“Öyle gerekiyordu?” dedim gülerek. Sinirim bozulmuştu. “Ne için öyle gerekiyordu, Tekin?”
“Hem seni korumak için… Hem de…”
“Hem de ne?”
“Davette gelebilecek birbirimizi nereden tanıdığımız sorusuna bir cevap yaratmamız gerekeceği için. Oraya benim davetlim olarak geleceğini unutmuş gibisin.”
Güngör Bıçakçı’ya bir şey olmayacağını söyleyişi vardı aklımda. Fakat dedemin suikast ile ilgili paylaştıkları da zihnimin orta yerine oturmuştu. Tekin bana yalan mı söylemişti? Suikastı planlayan kendisi olabilir miydi? Bu ihtimalle ansızın kabullenemediğim bir hayal kırıklığıyla kuşatılınca, cılız bir çabayla korumaya almak istedim kendimi. “Sen her şeyi planlamışsın,” dedim ifadesiz bir sesle.
“Bunun nesi yanlış?” dedi. Farkında bile değildi.
“Yanlış falan değil, canım. Hayırlı olsun. Güle güle otur,” diye yanıtladım alayla. “Sen sanırım taşınma işlerinle meşgulsündür.” Tavizsiz bir tavırla devam ettim. “Ben de giyinip hemen çıkacağım. Adamlardan biri beni bırakabilir mi?”
Çatılan kaşları, işittiklerinden hiç hoşlanmadığının kanıtıydı. “Nereye gideceksin?” diye sordu. İtiraz etmek istediği kasılan çenesinden anlaşılıyordu ama son konuşmamızdan sonra belli ki kendini tutuyordu.
“Eğlenmeye.”
Tek kaşını hayretle kaldırdı. “Eğlenmeye?”
“Aynen.” Çantamı diğer omzuma alıp, “Bir saate hazır olurum,” dedim. Arkama bakmadan evime yürüdüğümde bakışlarını görmeden üzerimde hissedebilmiştim.
Odama girer girmez giyinme odasına geçtim. Sabah duş almıştım zaten, tekrar etmeyecektim.
Önce üzerimdekilerden kurtuldum. Ardından büyük kıyafet dolaplarından birini açıp ne giyeceğime odaklanmaya çalıştım. Her zaman nasılsam öyle olmam gerektiğini düşünerek, normal bir şeylerde karar kıldım.
Bordo renkte düz kesim, yüksek bel deri bir pantolon, üzerine ise siyah şık bir bluz seçtim. Bluz annemin tasarımıydı. Henüz hiç giymemiştim, Belize marka etiketi üzerindeydi. Annem bir tasarımcı olduğundan tasarımlarından benim için dikilmiş olanları sıklıkla gönderirdi. Bu konuda her zaman Allah’ın şanslı kulu olduğumu düşünürdüm, güzel giyinmeyi annem öğretmişti.
Ayağıma yüksek topuklu, bordo renk, arkası açık stilettolarımı da giydim. Makyajımı tazeledim, saçlarımın dalgalarını düzelttim. Ayakkabım ve pantolonumla aynı renk çantamı da alınca eksiksizdim.
Aynada kendime baktım. Göbeğim hafif açıktaydı, göğüs dekoltem biraz cesurdu ama göze batmıyordu. Pantolonum kalçalarıma tam oturarak vücudumu sarmıştı. Siyah tonlarda bir eyelinerla belirginleştirdiğim koyu mavi gözlerim buğulu bakıyorlardı. Tipimi gören bu geceki görevimi asla tahmin edemezdi. Eğlenmeye giden sıradan bir kadın gibi görünüyordum. En son bordo renk uzun kabanımı da giyerek hazırlığımı bitirdim ve odadan çıktım.
Aşağı indiğimde kapıda yalnızca tek bir adam vardı. Tekin’i bir an ortalarda göremesem de yan evin bahçesinden çıktı. Kıyafetlerini değiştirmişti, üzerinde lacivert bir gömlek, altında da aynı renk bir pantolon vardı. Beni onun bırakacağını sanıp kısa bir an telaşlandım. Gelmemesi gerekiyordu, her şeyi anlamasını göze alamazdım. Kendisi de şüpheli listemdeyken dedemden öğrendiğim suikast planını ona anlatamayacağıma göre, görevimi tamamlayana kadar benden uzak durması lazımdı.
Nitekim telaşımın boşa olduğunu anlamam uzun sürmedi. “Adamlar bırakacak seni,” dedi aldırmaz bir tavırla.
Zorlukla yutkundum. Nedense bu umursamazlığı hoşuma gitmemişti. “İçeri girmeyecekler ama,” dedim uyarır gibi.
Adamlara baktı. “Hazel Hanım ne derse o!” dedi.
Dudaklarımı endişeyle dişledim. İçimde anlam veremediğim bir çalkantı vardı. Ne istiyordum tam olarak? Bana karışmasını mı, yoksa beni kendi hâlime bırakmasını mı? Silkelenerek kendime gelmeye çalıştım. Ondan beklediğim tek bir şey vardı, o da dürüst davranmasıydı. Fakat görünen o ki tek beklentim de şıklar arasında değildi.
“Görüşürüz o zaman,” deyip başka bir şey söylemeden saniyeler içinde arabaya bindim. İçim içimi yiyordu. Her şeyi onunla konuşmak, tüm olasılıkları sorgulamak istiyordum. Tırnağımın kenarını sıkıntıyla ısırmaya başladım. Niye böyle olmuştu?
Dakikalar sonra, araç Kızılay’daki karaoke barın önüne yanaştı. Adamlara bir şey söylemeden ve kabanımı da bırakarak aşağı indim. Hızlı adımlarla mekâna girdiğim anda, deli dehşet bir kalabalığın gürültüsü yüzüme çarptı. Aldırmadan ilerledim. Eğlenmeye gelmişim gibi davranmam gerekiyordu. Koşa koşa dedemin bahsettiği barmene gidemezdim.
Etrafı kolaçan ettim hızlıca. Bir grup, ekrandaki şarkı sözlerine bakarak bağıra çağıra şarkı söylüyordu. Sesleri kötüydü ama eğlenmeye odaklanmışlardı. Çalan şarkıların doksanlar Türkçe pop olması ise bir artıydı.
Gülümseyerek bara yaklaştım. Dedemin bahsettiği barmeni aradı dikkatli bakışlarım. Nihayet aradığımı bulduğum anda ise rahat bir nefes aldım.
Kendi kendimi avuttum yalanla
Asla sönmedi bu ateş zamanla
Her derdime ortak ettiğim
Duvarların dili olsa konuşsa ♪♪*
Ortamda Of Aman Nalan’ın en sevdiğim şarkısı yankılanırken barmene yaklaştım. Kumral bir adamdı. Yirmili yaşlarının sonunda olmalıydı. Yüzüne bakan hiç kimse, böyle gizli işler peşinde olduğunu anlayamazdı. Anlaşılan ortak bir noktamız vardı.
Gülümseyerek seslendim. “Merhaba!” dedim rahat olmaya çalışarak. “Bir mimosa alabilir miyim?” Ansızın algıları açılır gibi oldu. “Yalnız içkiyle aram pek iyi değil. Biraz soft hazırlayabilirseniz sevinirim.”
Duruşu bir an ciddileşir gibi olsa da hızlı toparlandı. “Derhâl!” diye yanıtladı beni hafif bir tebessümle. Saniyeler sonra turuncu renkte bir mimosa önüme bırakıldı. Şampanya kadehindeki kokteyli hiçbir şey olmamış gibi alarak şarkı söyleyenlere yaklaştım. Birkaç dakikanın sonunda ise barmenin üzerindeki önlükten kurtularak barın arka tarafına geçtiğinin farkına vardım.
Aslında içkimi bir kenara bırakıp hemen dönecektim. Fakat ansızın ensemden yukarıya doğru tırmanan bir ürperti hissettim. Biri beni izliyormuş gibiydi. Elimi boynuma atıp saçlarımı tenimden uzaklaştırdım ve aradığımın bile farkında olmadığım o kişiyi barın kuytu köşesinde buldum.
Tekin… Oradaydı. Elinde tıpkı gözleriyle aynı renkte bir viski kadehi tutuyordu. Kristal kadehi elinde hafifçe döndürdü, kehribar rengi sıvı çalkalandı. Ardından gözlerini benden ayırmadan içkisinden büyük bir yudum aldı.
Neredeyse gürültülü bir şekilde yutkundum. Neden buradaydı? Yaptığım şeyi anlaması imkânsız olduğuna göre, beni kontrol etmek için mi gelmişti? Bozuntuya vermemeye, daha da önemlisi çılgınca atan kalbimi sakinleştirmeye çalışarak şarkı söyleyenlere döndüm. Zoraki bir eğlenceydi benimki ama çaktırmadım. Dakikalar bir rüzgâr gibi geçip gitti ama ben çalınıp söylenen şarkıların değil, tek bir kişinin varlığının ve üzerimdeki bakışlarının farkındaydım.
Bir an sonra, yeniden az önce onun durduğu köşeye baktım. Fakat gördüklerime hazırlıksız yakalanınca aniden kaşlarımı çattım.
Bu kez yalnız değildi, yanında bir kadın vardı. Sarı saçlarıyla cilveli bir şekilde oynuyor, bu sırada da Tekin’e bir şeyler söylüyordu. Tekin bakışlarını benden ayırmadan kızı yanıtladı. Hemen peşinden ise kızın söylediği bir şeye çarpık bir şekilde güldü. Köpek! diye mırıldandım içimden. Ve hissettiğim kontrolsüz sinirle elimdeki kadehi tek seferde boğazımdan yuvarlayıverdim. Soft mimosa iğrençti, portakal suyundan hâlliceydi. Ama zaten benim de birazdan yapacağım şey için alkole ihtiyacım yoktu, az önce hissettiğim öfke yeterince tetikleyici gelmişti.
Kadehi çantamla birlikte masalardan birine bırakıp hafifçe yüksekte duran sahneye adım attım. Tam o sırada yeni bir şarkı başlamıştı ama anlaşılan az önceki grup bunu bilmiyordu, uzaklaşıyorlardı. Hemen aldım ellerinden mikrofonu. Hafifçe gülümsedik birbirimize ve sahneye çıktım. Muhteşem bir şarkıydı ve sözlerine girdiğim anda bardaki neredeyse tüm gözler üzerime çevrilmişti.
A benim tatlı kaçık yârim
Hiç tekin değil hâlin
Gelip gidiyor aklın arada
Bir yırtsam sağ salim ♪♪
Benim dikkatim ise tek bir kişideydi, bar taburesinin kenarına yasladığı ayağını rahatsız bir tavırla indirdi. Kaşları çatılmıştı, elindeki kadehi tutan parmaklarının kasıldığı benim bulunduğum yerden bile belliydi. Tatminkâr bir şekilde gülümsedim. Görünen o ki keyfini kaçırabilmiştim, bunu hak etmişti.
Ne bu hâller seni züppe
Allah’ından kork be
Hadi git havalan da şöyle
Hevesini al öyle gel ♪♪
Sarışın kadın Tekin’den istediği ilgiyi bulamayınca oflayarak bardan uzaklaştı. Bense bunu gördüğüm an, şarkımı söylerken ettiğim dansı daha da cesurlaştırdım. Tüm bar alkışlayarak tempo tutuyor, şarkıyı bilenler de eşlik ediyordu. Gördüğünden ya da duyduğundan memnun olmayan tek bir kişi vardı, onun da karanlık bakışları kurşundan farksız bir şekilde âdeta ateş ediyordu.
Ben çıkayım aradan hele bir
Gör göreceğini sen de
Yahu sevdik alt tarafı
Şeytan bunun neresinde
Hadi be, hadi be, hadi be ♪♪
Kalçalarımı hafifçe kıvırdım, havaya kaldırdığım bir elimle saçlarımı savurdum, sesim yükseldi, alkışlar arttı. Şarkının bir yandan oryantal bir tarafı da vardı, tam anlamıyla kışkırtıcıydı. Sahnenin önünde duran kızlardan biri bana bir kadeh uzattı. İçmeyecek olsam da aldım. Ve aynı anda şarkının en can alıcı kısmı başladı.
Hadi hoppa içelim, şerefime
Kapanır elbet birisi, eteğime
Yeni bal gerek artık, peteğime
Küsemem billahi, feleğime ♪♪*
Bana içkiyi veren kızların yanında duran gençlerden biri, hafifçe sahneye yöneldi. Ben bunu çok sonra görebildim. Fakat çocuk sahneye çıktığı anda, daha bana yaklaşamadan, Tekin bulunduğu yerden ileri fırladı. Yüzünde gazap dolu bir ifadeyle sahneye doğru ulaşarak kolumdan tutup beni kendine çekti ve oradan inmemi sağladı.
“Bu kadar yeter!” dedikten birkaç saniye sonra, beni barın çıkışına doğru sürüklemeye başladı. Elimdeki kadehi zar zor, koştur koştur yanlarından geçtiğim masalardan birine bırakmayı başardım. Çantam içeride kalmıştı ama sesimi çıkaramadım. Eli bileğimi sıkıca kavramıştı. Onun hızına yetişmek ise her geçen an daha da zorlaşmaya başlamıştı.
Barın henüz çıkışına erişemeden dar bir koridora soktu beni. Sırtımı sert ve soğuk bir duvara yasladı. Tepemizdeki loş ışık, öfkeden sertleşen yüzünü daha da karartmıştı.
“Yeterince eğlendin. Bitti,” diye fısıldadı. Bakışları bir an dekolteli bluzumun geride bıraktığı davetkâr açıklığa değdi. Çenesi sıkıldı, soluğu dişlerinin arasından bir ıslık gibi çıktı.
Saniyeler geçip gitti, Bakışlarını çek! diye bağırmak istedim ama çekmedi. Bakışlara direnmek kolaydı oysa. Bunu ancak işin içine dokunuşu da karıştığında anlayabildim.
Başparmağı dudaklarıma dokunduğu anda nefesimin hızına daha fazla söz geçiremedim. Dudaklarım aralandı, uzun tırnaklarım arkamdaki duvarın girintilerinden birine saplandı. Gözlerimi kapatmamak için zor duruyordum ama bakışlarımı onun yüzünden ayıramadım.
Boğuk, boğazının derinlerinden gelen hırıltılı sesiyle, “Daha fazla zorlama beni,” dediği anda gözlerimiz birbirine odaklandı. Bir kıvılcım tutuşur gibi oldu ansızın gecenin karanlığında. Belki de yanan bakışlarıydı ve o an anlıyordum ki artık sönmesi imkânsızdı.
🌊
* 2006 yılında Telegol programında söylenmiş ikonik bir laftır.
* Evamou Yunanca Evacığım anlamına gelir.
* Baran Aras; yazarın ilk kez 2014 yılında okurlarına duyurduğu ÇİFTE BELA isimli serisinde Lila ile kendi kurgusunu okuyacağımız bir baş karakterdir. Aynı zamanda yazarın basılı kitapları, ÇİLEK MEVSİMİ, BİR GÜNAH GİBİ ve CEZAYİR MENEKŞESİ‘nin de yan karakteridir.
* Nalan’ın Bunun Adı Sevda parçasından.
* Yonca Evcimik’in Tatlı Kaçık adlı şarkısından.
🌊🌊🌊
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz
