♪♪ Bölüm şarkıları:
Haris Alexiou ~ Tora Ki Ego Tha Ziso
Melek Mosso ~ Sabahçı Kahvesi
6. BÖLÜM
Görünmez bir alev yükseldi daracık koridorda. Başparmağı, dudağımdaki hafif ıslaklığı çeneme doğru sürükledi. Benim uzun tırnaklarım ise hâlâ arkamdaki duvarın girinti ve çıkıntılarının içindeydi. Göğsüm aldığım hızlı solukların etkisiyle bir körük gibi yükselip alçalırken, onun da fazlasıyla zorlandığı şakağındaki damardan belliydi.
Nedense bu hoşuma gitti. Yeterince eğlendin, bitti, deyişini ise umursayacak değildim; ben bitti demeden bitemezdi.
“Zorlarsam ne olur? Ne yapabilirsin ki bana?” dedim cüretkâr bir tavırla. Fakat ansızın dudaklarında şeytani bir gülümseme belirince soluğum boğazıma dizildi.
“Denesene, Hazel,” dedi beni bir tuzağa çekmek ister gibi. “Neler yapabileceğimi birlikte görelim.”
Ben daha cevap veremeden Tekin’in arkasındaki, o ana kadar fark etmediğim lavabonun kapısı açıldı. Sarhoş bir kadın tökezleyerek çıktı ve çıkarken ne yazık ki tüm şiddetiyle Tekin’e çarptı.
Tekin çarpmanın etkisine hazırlıksız yakalanınca, aniden duvarla onun geniş gövdesi arasında sıkıştım. Yalnızca incecik bir bluz parçasıyla örtülmüş göğüslerim sert göğsüne yapıştı. Fakat beni asıl baştan ayağa titreten, Tekin’in dudaklarından fırlayanlardı.
“Siktir!” diye hırladı. Elleri kollarımı sıkıca kavramıştı. Göğsümde tüm sıcaklığını hissederken dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Başımı hafifçe kaldırıp bakışlarını aradım ama gözleri kapalıydı. Benimse az önceki acemi cüretkârlığımdan eser yoktu, arkasına bile bakmadan kaçmıştı.
Etrafımızı saran yüksek alevler alçaldı. O an anlayamasam da her an yeniden tutuşmaya hazır o kıvılcım hâlâ oradaydı.
“Çantam…” dedim bir kaçış, bir kurtuluş ararcasına. “Çantam içeride kaldı.”
Ellerini kollarımdan ayırdı; birini kısacık, simsiyah saçlarının arasına daldırıp çekiştirdi. Vücudunun kaskatı olduğu belliydi. “Çocuklar alır,” diye yanıtladı beni. Yüzüme bakmadan çıkışı gösterdi. “Çıkalım hadi.”
O arkasını döner dönmez elimi boynuma atarak ovuşturdum. Terleyen avuçlarım tenimde bir serinlik yaratmayınca, derin bir nefes alıp arkasından yürüdüm.
Dışarı çıktığımda arabanın yanındaydı. Adamlardan biriyle konuşup içeri gönderirken, bir yandan da sigarasını çıkardı. Çakmağını ateşledi, dudaklarının arasına bıraktığı sigaranın ucunu yakarken kısacık bir an bana baktı.
İlk nefesini içine çektiği sırada, neden bilmiyorum, bir utanç dalgası akın etti üzerime. O koridorda yaşanan neydi öyle? Neler yapabileceğimi birlikte görelim, derken kastettiği şey… Başımı iki yana sallayarak düşünmeyi reddedip arabaya yöneldim. Peşinde olduğum şey bu değildi benim. Başımdaki bela gitgide kurtulması imkânsız bir örümcek ağına dönüşürken bunu düşünemezdim. Üstelik… Saatler önce hissettiğim o güven duygusu dedemden duyduklarımla ansızın güçsüzleşmişti içimde, kendimi böyle bir belirsizliğe teslim edemezdim.
Arabanın arka koltuğunda yerimi aldıktan birkaç dakika sonra, Cihan koşarak çantamı getirdi. Teşekkür edip telefonumu çıkardım. Tekin hâlâ sigarasını içiyordu, anlaşılan bitirmeden binmemeye kararlıydı.
Sırf dikkatimi dağıtabilmek için biraz Instagram’da gezindim. Kızların hikâyelerine baktım. Gönderilerine ise gerçek bir kız arkadaş olmanın ilk kuralı olarak övücü ve gaza getirici yorumlar yapmaya başladım.
En yakın dostlarımdan biri, dayımın kızı Naz’dı[1] ve New York’taki bir partiden seksi bir fotoğrafını paylaşmıştı. Altına bol alev emojisiyle, “Yıkılsıııınnn bebeğim, muhteşemsin!” yazdım.
Şimdi de ekranımda en yakın dostlarımdan biri olan Lila’nın[2] üzerinde cerrah önlüğüyle ameliyata girdiği anın fotoğrafı vardı. Kenan Doğulu şarkısı yardımıyla yorumumu yaptım. “Doktor, derdime bul bi’ çare. Ona doyamıyorum, yaz bi’ reçete.”
Devam edemeden Escalade’in kapısı açıldı. Tekin nihayet sigarasını bitirmişti, mahkeme duvarı gibi yüzüyle karşımdaydı. Bir şeye sinirli gibiydi ama neye olduğunu anlayamadım. Karaokeye geldim diyeyse sinirlenmeye devam edebilirdi, umursamayacaktım. Zaten başka bir nedeni de olamazdı. Barmenle konuşurken çok dikkatli davranmıştım. Ancak Tekin’in neden geldiğini de anlayamamıştım.
Araba nihayet hareket ederek Kızılay trafiğine daldığında Tekin’e bakmamaya çalıştım. Sanki göz göze geldiğimiz an ikimizin de aklına dakikalar öncesi gelecek ve ben utancımdan ne yapacağımı şaşıracaktım.
Bir süre sonra, “Neden geldin peşimden?” diye sordum kendime engel olamadan. Fakat sesim sanki bir şeyler gizliyor gibi çıkınca hemen ekledim. “Eğlencemi yarıda kesmek için mi?”
“Güvende olup olmadığını kendi gözlerimle görmek için,” diye yanıtladı beni. Ancak nedense bu yanıt beni ansızın huzursuz etti. Üstelik bu huzursuzluğun kaynağı, o an Tekin’den kuşkulanmam da değildi.
“Gördün mü bari?” dedim zar zor.
“Gördüm.” Ben sorar gibi tek kaşımı kaldırınca devam etti. “Güvende değildin. Her yerden saçma sapan tipler çıkıyordu. Bir daha öyle bir yerde eğlenmeyeceksin, Hazel. Canın çok eğlence çektiyse bana söyleyeceksin, ben uygun bir yer ayarlayacağım.”
Sözleriyle dudaklarımı ısırma isteğimi zor bastırdım. Güvende olmadığımı düşündüğü için mi indirmişti beni o sahneden? Öyleyse o daracık koridordaki hâlinin sebebi neydi?
Gerçekten bunu mu düşünüyorsun şu anda? diye fısıldadı iç sesim. Güngör Bıçakçı’ya suikast düzenleyecek kişi Tekin olabilir, farkında mısın?
Farkındaydım. Üstelik asıl endişelenmem gereken buyken, düşündüklerimden de Tekin’den etkilenmekten de hoşlanmamıştım.
“Bu müziğin de tam sırası!” dedi Tekin oturduğu yerden Cihan’a. Çalan müziği o an fark edebildim.
“Rahatsız olur musunuz, Hazel Hanım?” diye sordu Cihan bana.
“Neden rahatsız olayım?”
“İşte arabesk müzik ya…”
“Yoo! Severim ben de arabesk müzik. Kalabilir yani, sorun yok.”
Tekin, Cihan’la aramızda geçen konuşmaya bir şey demeden sağına dönünce, ben de sıkıntıyla sıkışık trafiğe bakındım. Herkesin gözü bizim aracın üzerindeydi. Normaldi tabii, dev gibi bir arabaydı, girdiği yerde dikkatleri üzerine topluyordu.
“Herkes bizim arabaya bakıyor,” dedim çenemi tutamadan. “Gerçekten bu kadar dikkat çeken bir araba kullanman şart mı?”
Kısa bir an Tekin’e baktım. O da bana bakıyordu. Bir yanıt vermesini bekledim ama karşılaştığım tek şey sessizlik oldu. Cihan herhâlde arabanın içini dolduran bu gerilime katlanamamıştı ki direksiyondan lafa atıldı.
“Bizim araba Hazel Hanım’ı pek etkileyememiş sanırım, abi!” dedi Tekin’e hitaben.
Tekin canı sıkkın bir tavırla burun kemerini sıktı. “Hazel Hanım’ın arabalardan etkilenen biri olduğunu sanmıyorum, Cihan. İşine bak!”
“Bunu iltifat olarak kabul ediyorum,” dedim.
“İltifat değil, gerçekti,” dedi.
Derin bir nefes alarak kendimi dizginlemeye çalıştım. Ardından gülümseyerek Cihan’ı yanıtladım. “Şu anda beni etkileyecek tek araba dürümcü minibüsü olur, Cihan. Kusuruma bakma.”
Tekin tam bir şey söylemek için dudaklarını aralamışken telefonu çaldı. Ekranına baktı ve okunamayan bir yüz ifadesiyle aramayı yanıtladı. “Evet?”
Karşı taraftan bir ses duymayı beklememiştim aslında. Fakat hoparlörde olmamasına rağmen sesi neredeyse tüm çıplaklığıyla işitebilmiştim. Bir kadın sesiydi. “Bu gece görüşüyor muyuz?” diye sordu.
Tekin ise onu, “Arayacağım seni,” diye yanıtladı.
Anlamsız, kabullenmesi güç bir şaşkınlık, hırçın bir dalga misali yüzüme vurdu. Suratımdaki ifadeyi, o dalgayı karşılayabilecek sarp bir kaya gibi sabit tutmaya çalıştım ama neredeyse imkânsızdı bu. Tekin telefonu çoktan kapatmıştı fakat benim içimde bir şeyler allak bullak oluyordu.
“Dürümcü minibüsü?” dedi bana hitaben.
“Hı?” Ne dediğini anlayamamıştım. Bir el boğazımı sıkar gibi olunca, bu boktan hissi öksürerek üzerimden atmaya çalıştım. “Anlamadım?” dedim sesim nihayet normale döndüğünde.
“Seni etkileyecek tek araba dürümcü minibüsüymüş ya?” diye sordu. “Acıktın mı?”
“Yok,” dedim hiç düşünmeden. “Aç değilim. Öylesine söylemiştim.” Telefonuma mesaj gelince bir kurtarıcı gibi sarıldım buna. Hemen ekrana baktım. Fakat ne yazık ki mesajı görür görmez moralim iyice dibi boyladı.
“N’oldu?” diye sordu Tekin.
Soru işaretleriyle dolu keskin bakışları üzerimdeydi. Sanki az önceki telefon konuşmasını yapan o değilmiş gibi rahattı. Neden rahat olmasın ki? diye fısıldadı iç sesim. Bu kez hak verdim. Biz yalnızca mecburi koşullar altında bir araya gelmiş iki yabancıydık ve çok yakında da yollarımız bir daha kesişmemek üzere ayrılacaktı. Bunu kendime sık sık hatırlatsam iyi olacaktı.
“Annem…” dedim, yalnızca annemden gelen mesaja canım sıkılmış gibi. “Babam korumaları geri yollayacağını söylüyormuş. Onu haber veriyor.”
“Öyle mi?”
“Evet.”
Bir şey demedi. Dakikalar sonra araba durduğunda, görmeyen gözlerle dışarıyı izlediğim ansızın dank etti. Çünkü evimin önünde değildik, Anıttepe’de bir yere gelmiştik.
“Neresi burası? Eve neden bırakmadın beni?” diye sordum.
“Hadi,” dedi sorularımı geçiştirerek. Aracın kapısı açıldı, önce Tekin indi, ardından elini bana uzattı. Ama bu sefer tutmadım elini. Arabanın kenarından destek alarak kendim indim. Boğazımda az önce öksürükle atamadığım bir düğüm vardı, saçma bir şekilde güçsüz hissetmiştim.
Ruh hâlimi belli etmek istemediğimden kendimi normale dönmeye zorladım. Kabanımı üzerime geçirirken, “Kapalıdır ya burası,” dedim ilerlediğimiz mekânı kastederek. “Saat geç oldu!”
“Ee hani arabesk dinliyordun sen?” dedi gülümseyen bir sesle. Ne diyorsun? der gibi baktım yüzüne. “Sabahçı Kahvesi… Hiç mi duymadın?”
“Yani… Duydum tabii de.” Etrafıma bakındım. “Burası öyle bir yer mi? Gelmemiştim daha önce.”
Birlikte küçük, salaş mekâna doğru ilerledik. Biraz ötede park etmiş dürümcü minibüsünü ise o anda görebildim.
“Oooo Tekin’im, hoş geldin!” diyen yaşlı bir adam karşıladı bizi. Tekin’le birbirlerinin omzuna vura vura sarıldılar.
“Eyvallah, Abdullah Usta!” dedi Tekin. “Nasılsın? Her şey yolunda mı? Var mı bir sıkıntın?”
“Sayende yok, oğlum.”
Sanki bir şeyler daha söyleyecekti ama Tekin, “Usta, biz senin dürümden alalım birer porsiyon,” diyerek lafı değiştirdi. Bana döndü. “Ne içersin?”
Bir an düşündüm. “Su?”
Azarlayan bir bakış attı. “İki ayran,” dedi beni sallamadan.
Abdullah Usta bana, “Hoş geldin, kızım,” deyip Tekin’i onayladı ve siparişlerimizi getirmeye gitti. Köşede, Anıtkabir’i tepeden gören bir masaya geçtik. Ankara’nın ışıkları geceyi aydınlatıyordu. Kabanıma sıkı sıkı sarındım. Hava soğuktu, başımızın üzerindeki ısıtıcılar hafif bir sıcaklık yayıyordu.
“Eee?” dedi Tekin oturur oturmaz. Kendine hızlıca bir sigara yaktı. Bana da uzattı ama canım istemiyordu. “Şu koruma işi?”
“Evet.” Bu konuyu konuşacağımız için rahatlamıştım. Kısa bir an çözüm aradım kendimce. “Hazar’a yazacağım. Babamı arayıp ben koruma yolladım Hazel’e desin. En kolay yol bu olur bence.”
Güldü. Fakat bu seferki sinir bozucu bir gülüştü. Daha önce de görmüştüm bunu; insanda diklenme, itiraz etme içgüdüsü doğuruyor, beni olduğumdan daha hırçın bir hâle getiriyordu.
“Niye güldün?” diye sordum. Ama duyacağım yanıttan hoşlanmayacağımı biliyordum.
“Çevirdiğin tüm dalaverelere rağmen bu kadar toy olman şaşırtıyor beni,” dedi ansızın, tek nefeste.
Öylece kalakaldım. Toy… diye geçirdim içimden. Beni böyle mi görüyordu? Peki ya o telefonda konuştuğu, gece görüşmek üzere sözleştiği kadın? O daha mı olgundu? Zihnime akın eden tüm bu sorular daha da hoyratlaştırdı beni. O andan sonra çenemi tutamayacağım apaçık belliydi.
“Toy mu?” dedim alay eder gibi gülerek. Masanın üzerinden ona doğru eğildim. Dudaklarının arasında sigarası vardı, aramızdaki boşluğu sigaradan çıkan dumanlar dolduruyordu. “O toy dediğin kadın, senin Arhavi’deki inine girdi, Tekin. İsmini öğrendi, cismini öğrendi. Karşında görene kadar ruhun bile duymadı üstelik. Ne senin ne de adamlarının! Beni sakın hafife alma!”
“Seni hafife aldığımı söylemedim.” Sigarasını parmaklarının arasına aldı, dumanı yan tarafa üfledi. “Birincisi… Benim Arhavi’de bir inim yok. Gerçek inime girmek üzere olsaydın, henüz yaklaşamadan haberi bana gelirdi. Bundan emin olabilirsin.”
“İkincisi?” dedim onu hiç umursamadan. Kollarımı sinir bozucu bir şekilde göğsümde bağladım.
“İkincisi…” diye mırıldandı. “Toysun… Çünkü bu tarz bir dünyaya yabancısın. Babanın yollayacağı korumaları istemiyorsun çünkü burada yaptığın her şeyi babana uçurmalarından korkuyorsun. Bunun için de ikizinden yardım istemeye heveslisin. Fakat böyle bir isteğin daha çok şüphe uyandıracağını düşünmüyorsun.” Sigarasını masadaki kül tablasına bastırarak söndürdü. “Sen Hazar’dan böyle bir şey istediğinde ne olacak, Hazel? Sorgusuz sualsiz tamam mı diyecek sana? Sorgulayacak, hatta belki kalkıp buraya gelecek. Asıl o zaman ondan hiçbir şey saklayamayacaksın.” Derin bir nefes aldı. “Ha bu arada, zaten saklamamalısın. Ama madem bir karar aldın, başını sonunu hesap et.”
Haklı olması beni çıldırtıyordu. Karşı çıkmak istiyordum ama bu şartlar altında çok zordu. “Önerin nedir peki?” diye sordum zar zor. Benim için yenilgiden farksızdı bu.
“Bırak, gelsin babanın korumaları. Neyi uçurmalarından korkuyorsun tam olarak?”
“İşte ne bileyim?” Oturduğum yerde rahatsızca kıvrandım. “Sen… Şimdi komşu falan da oldun bana. Bizim iletişimde olduğumuzu görecekler. Bir şey sanacaklar.”
Kaşları çatıldı, dudakları incelirken çenesi kasıldı. Bakışları ise sebebini anlayamadığım bir öfkeyle karardı. “Bir şey sanacaklar?”
“Aynen. Gerek yok yani böyle bir şeye,” diye mırıldandım.
Cebinden bir sigara daha çıkardı. Yemekler muhtemelen gelmek üzereydi ama anlaşılan ikinci bir sigara daha içmekte sakınca görmemişti. Sigarasını yakarken, “Doğru. Gerek yok,” dedi. “İstemeyiz öyle bir şey sanmalarını.”
Yemeklerimiz gelince kısa bir suskunluk yaşandı. Ardından ben daha tek lokma alamadan konuşmasını sürdürdü.
“Ben fikrimi söyledim,” dedi buz gibi bir sesle. “Açıkçası babanın korumalarını Hazar’a tercih ederim. Hazar planlarıma engel olabilir çünkü. Üstelik en başında onun hiçbir şey bilmemesini isteyen de sendin.” Gözlerimin tam içine baktı. Bakışları da tıpkı sesi gibi buzdandı. “Bir anlaşma yaptık seninle. Ve bunun bozulması işime gelmez. Eminim senin de önceliğin ailenin başındaki belanın yok olmasıdır.”
Üstü kapalı bir tehdit gibiydi sözleri. Hoşuma gitmemişti. Fakat bir anlığına düşününce hak vermemek de mümkün değildi. Bunun için iş birliği yapmamış mıydık neticede? Şimdi takındığım bu sorgulayıcı tavır da neyin nesiydi? Arabada konuştuğu kadın beni neden ilgilendiriyordu ki? Ya da Tekin tarafından toy olarak görülmek beni neden incitmişti? Hiçbirinin bir önemi olmamalıydı. Aileme yöneltilebilecek her türlü suçlamadan hızla sıyrılmak istiyordum ben ve bu yolda dikkatimin dağılmaması gerekiyordu.
Hem zaten… Düşününce… Bazı şeyleri belki de ben kafamda kurmuştum. Az önce, o daracık koridorda olanlar yalnızca yanlış yorumladığım aptalca bir şeydi. Üstelik belli ki Tekin de pek etkilenmemişti.
“Doğru,” dedim bu düşünceyle başımı hafifçe dikleştirerek. Elimdeki dürümden tek bir ısırık bile alamamıştım. İştahım da kalmamıştı zaten. “Anlaşmamızın bozulması benim de işime gelmez.”
“Güzel,” dedi. O da yemeğine dokunmamıştı. “Aynı fikirde olduğumuza sevindim.”
“Kalkalım mı artık?” dedim. Daha fazla orada oturmak istemiyordum. Karanlık, dengesiz ve tehlikeli bir şeyler girmişti aramıza. Ve bununla nasıl başa çıkacağımı henüz kestiremiyordum. Daha sert bir şeyler söylemek istiyordum içten içe. Ama bu isteğin nereden çıktığını da kavrayamıyordum.
Elindeki sigaradan son bir nefes alıp söndürdü. “Kalkalım.”
“Şunları paket yaptıralım,” dedim ters ters, gözüm dürümdeyken. “Evde yiyeyim bari.”
Tek kelime söylemeden yerinden kalktı. Bir şeyler yiyen Cihan’a eliyle küçük bir işaret yaptı. “Biz geçelim arabaya,” deyince onu takip ettim. Biz arabaya bindikten dakikalar sonra Cihan elinde yalnızca benim dürüm poşetimle geri döndüğünde, beynimdeki düşünceleri biraz olsun susturmaya çalışarak arkama yaslandım. Ben arka koltuktaydım yine, o ise karşımdaydı. Yol tüm hızıyla akıp giderken ikimizden de çıt çıkmadı.
An geldi, araba nihayet tanıdık bir sokakta durdu. Evimin önünde Tekin’in onlarca adamı dikiliyordu. Önce Tekin’in inmesini bekledim arabadan. Ama sanırım o inmeyi planlamıyordu. Zar zor yutkundum. Gitmesi gereken bir yer vardı tabii, anlaşılan benden kurtulmak için fırsat kolluyordu.
“Sen inmiyorsun sanırım?” diye sordum. Zaten şu lanet çenemi tutabilsem herkes için şaşırtıcı olurdu.
“İşim var biraz. Bir şey olursa çocuklar kapıda.”
Başımı salladım. Gitme diyecek hâlim yoktu, zaten bana neydi? Belki de olması gereken yalnızca plan doğrultusunda gerekli hâllerde bir araya gelmekti.
“Ha bu arada!” dedi o anda aklına gelmiş gibi. “Geçen gece serada bıraktığın silah…”
“Aaa! Ben onu tamamen unutmuşum,” dedim şaşkınlıkla. Aklıma bile gelmemişti.
“Unuttuğunu tahmin etmiştim,” dedi beni kınar gibi. Herhâlde bu dünyaya ait olmadığımı bir kez daha vurgulamak istemişti. “Odanda… Başucundaki komodinin çekmecesine koydum. Onu güvenli bir yere kaldırmalıyız. Silaha ihtiyacın olmayacak artık.”
“Tamam, teşekkürler,” dedim içime içime. Dikkatsizliğime uyuz olmuştum. “Ben ineyim artık.”
“Görüşürüz.”
Cevap vermeden indim. Kapıdaki adamlara selam verip eve ilerledim. Elias’ı evine göndermiştim, o yüzden bu gece tektim.
Anahtarımla kapıyı açtım, içeri girdim. Dürüm poşetini mutfak tezgâhına bıraktım. Yukarı çıkan merdivenleri tırmanırken aklımda duşa girme isteği, göğsümde ise hiç hoşuma gitmeyen bir ağırlık vardı. Umursamamaya çalışarak odama girdim, üzerimdekilerden hızla kurtuldum. Sadece iç çamaşırlarımla kalınca beklemeden duşa girecektim ama hatırladığım şeyle ansızın duraksadım.
Hızla başucumdaki komodine doğru yürüdüm, çekmeceyi açtım. Silah oradaydı. Fakat benim amacım zaten bunu teyit etmek değildi, endişem bambaşkaydı.
Tahmin ettiğim şey olmuştu işte. Kitap sere serpe açık bir şekilde çekmecede duruyordu. Silah ise kitabın açık sayfalarının üzerindeydi, öylece bana bakıyordu. Kitapta nerede kaldığımı çok iyi anımsıyordum çünkü daha önce birçok kez okumuştum. Fakat uykum gelince yeniden buradan okumaya devam ederim diye çekmeceye sayfaları açık bir şekilde koymuştum.
İskoç Gülü’nün[3] utanmazlığımı yüzüme yüzüme vuran sayfalarında ne yazdığını neredeyse ezbere biliyordum. Edward bilmem kaçıncı kez Veronica’nın vücudunu gözüyle, eliyle ve elbette diliyle dolaşıyordu. Tutku, ihtiras, şehvet dolu sayfalardı. Boğuk iniltiler, haz dolu titremeler, hızlı hatta sert gelgitler âdeta sayfalardan dışarı taşıyordu. Aşk romanları okumayı sevdiğimi inkâr etmesem de Tekin’in bunları görmüş, hatta okumuş olma ihtimali suratıma tokat gibi çarpıyordu. Rezil olmuştum. Belki de beni toy olarak tanımlamasının sebebi buydu.
“Ahhhhh!” diye sessiz bir çığlık attım. “Bok vardı! Bok!” dedim kendi kendime. “Başka okuyacak kitap kalmadı sanki. Yüz kere okumuştun zaten. Kapat, kaldır, bitsin, gitsin. Ama yoook! Kudurmuştun çünkü.”
Sinirle çekmeceyi kapatıp yerimden hışımla kalktım. Banyoya girdim, üzerimdeki iç çamaşırlarını çıkarıp duşa adım attım. Duştaki şampuanlarla, saç kremi kutularıyla savaşarak geçen dakikalar boyunca kendime olan sinirimi hafifletmeyi bir türlü başaramadım.
Nihayet duştan çıktıktan yarım saat kadar sonra iyiden iyiye sakinlemiş sayılırdım. Giyinmiştim, saçlarımı kurutmuştum, uyumaya hazırdım.
Yatağa yattım. Sağa döndüm, ardından sola döndüm. Gözlerimi sımsıkı yumdum. Ama neredeyse bir saat boyunca uykuya dalamadım.
Gözlerimin önünde Edward ve Veronica yoktu bu kez, Tekin ve telefonda konuştuğu hayalî kadın vardı. O da acaba öyle eliyle, diliyle…
“Ehhhh, yeter! Saçmaladın iyice. Sana ne Tekin’in kiminle ne yaptığından? Başında onca dert yokmuş gibi,” diyerek yataktan kalktım.
Aşağı inip kendime bir bitki çayı yapmaya karar vermiştim ama kapıya yaklaştığım an evin içinden duyduğum tıkırtı beni durdurdu. Saatler boyu utançla kıvranmak bitmişti, şimdi onun yarattığı boşluğa yeniden korku gelmişti.
Sessiz adımlarla yatağa yaklaşıp telefonumu elime aldım. Cihan’ın mesaj penceresini açarak hızlıca yazdım. “Cihan, evden tıkırtılar duyuyorum. Gelebilir misin?”
Anında cevapladı beni. “Hemen, Hazel Hanım.”
Onun gelmesini beklemek bana göre değildi tabii. Çekmeceyi açtım, lanet kitabı görmezden gelerek silahı elime aldım. “Sen de iyi alıştın,” dedim kendi kendime. Ama ne yapsaydım? Hayat tarafından buna mecbur bırakılmıştım.
Üzerimde siyah taytım, aynı renk crop badim, elimde silahım… Tehditkâr görünmediğime emindim. Aldırmadan ışıkları aça aça aşağı kadar indim. Ev fenere dönmüştü. Nihayet dış kapıya ulaştığımda arkama bakmadan öne atıldım. Kapıyı açtığımda karşımda Cihan’ı göreceğimi sandım… Ama yanıldım.
İleriye doğrulttuğum silah aniden Tekin’in göğsüne çarptı. Tekin nefes nefeseydi, usta bir hamleyle elimdeki silahı aldı ve beni kendine yaklaştırdı.
“Ne oldu?” diye sordu. Ne çabuk gelmişti?
“Sen nereden çıktın?”
“Eve giriyordum sen Cihan’a mesaj attığında.”
“Ben…” dedim tedirginlikle. “Bir tıkırtı duydum gibi geldi de.”
Arkasındaki adamlar içeri girdi. Hızlı hareketlerle evin dört bir köşesini kolaçan etmeye başladılar. Bu kez daha temkinliydiler, birkaç dakikanın sonunda bakmadıkları alan kalmamıştı. Adamlarından onayı almış olacak ki Tekin endişeyle sordu.
“İyi misin şimdi?”
Başımı salladım. “Kusura bakma. Yordum seni de. İşin de vardı.” Bak bak… dedim içimden. Çenen kopsun! Sözde merak etmeyecektim.
“Hallettim işimi,” diye yanıtladı beni.
“Öyle mi?”
“Evet.”
“Anladım,” derken göz ucuyla üzerindeki kıyafetlere baktım. Değiştirmemişti. Ütüsü bile bozulmuş gibi görünmüyordu. “Ben tutmayayım o zaman seni,” dedim ama içimde merakından deliren bir kadın yatıyordu. O sırada Cihan elinde bir çantayla geri döndü. Sanırım bu Tekin’in laptop çantasıydı ama amacı anlayamamıştım.
“Geçen günkü gibi yastıksız yorgansız bırakmayacaksan burada kalırım.” Kaşları çatıktı, dürümcüdeki diyalogumuzun etkileri miydi? “Korkuyorsun diye diyorum. Yandaki ev de henüz tam olarak hazır olmadı zaten.” Tereddüt ettiğimi görmüş olmalı ki devam etti. “Korkmam diyorsan eve geçeceğim.”
“Sen bilirsin,” diye yanıtladım içimdeki heyecanı bastırmaya çalışarak. Yok canım! Heyecan falan değildi bu. Zaten saatler önce ona karşı beslediğim sinirim de geçmemişti. “Zahmet vermek istemem.”
Tam o sırada telefonu çalınca konuşmamız yarıda kesildi. Telefonunu hızla yanıtladı. “Efendim, Yaman?” Bir an sessizlik oldu. “Şimdi mi onay vermem gerekiyor?” dedikten sonra devam etti. “Tamam. Bekleyin biraz.”
Telefonu kapatır kapatmaz, “Acelen varsa kal bari, uğraşma,” dedim ağzımın ucuyla. Hevesli görünmek istememiştim. “Ben de korkmamış olurum.”
“İyi,” dedi o da aynı tavırla.
Merdivenlere doğru yöneldim, Tekin’e yastık ve yorgan getirmeyi hedeflemiştim. Fakat onun da beni takip ettiğini görünce afalladım. “Sen nereye?”
“Odana!”
“Ne?” dedim bedenimi alevden bir örtü gibi saran o şaşkınlık duygusuyla.
“Odanda koltuk yok mu?” diye sordu. Başımı onaylarcasına salladım. “Çalışma masan da var. Benim biraz çalışmam gerekiyor zaten.” Sırtımdan hafifçe öne itti. “Hadi! Uyku akıyor gözünden.”
Sersem gibi yukarı çıktım. O da beni takip etti. Ben uyurken odamda kalacak olması beni hem endişelendirmiş hem de yine o tehlikeli suların içine çekmişti. Ama bu kez aklım tüm karışıklığına rağmen temkinliydi. Sorular vardı orada ve biliyordum ki bir cevap almadan rahat etmeyecekti.
Odaya geldiğimizde ona yedek yorgan ve yastıklardan verdim. Geniş koltuğa serdim. Çalışma masamda hafifçe yer açmaya çalıştım.
“Ben hallederim, yat sen,” dedi.
Arkama dönüp yatağıma gidecekken çarpıştık. “Pardon,” dedim sersem gibi. Erkeksi bir koku dolmuştu burnuma. Ve ne gariptir ki feminen başka bir koku tarafından azıcık bile baskılanmış değildi.
Sana ne bundan? diye sordu içimden bir ses. Doğruydu. Beni hiç ilgilendirmiyordu.
“Önemli değil,” diye yanıtladı beni. Kaşları çatıktı, çoktan çalışma masasına geçip bilgisayarını açmıştı.
Ben de hiç ilgilenmeden yatağıma geçtim. Rahat bir soluk alarak yattım, yumuşacık yorganımı boğazıma kadar çektim. Gram uykum yok gibiydi ama yine de “İyi geceler,” dedim.
“İyi geceler,” diye mırıldandı.
Kısa bir an sonra dayanamayıp konuştum. “Ben Cihan’a mesaj atmak zorunda kaldım ama yanlış bir şey yapmıyorumdur inşallah. Senin numaran yoktu çünkü bende.”
“Bu, telefon numaramı istemek için uydurduğun bir bahane mi?” diye sordu sesinden hissedilen alaycı bir gülüşle.
“Hiç de bile! N’apayım ben senin telefonunu?” diyerek inkâr ettim. “Geceleri mesajlaşacak hâlimiz yok ya! İhtiyaç oluyor işte böyle zaman zaman.”
“Bende var senin numaran,” deyişine neden hiç şaşırmamıştım acaba?
“İyi. Bu yeterli o zaman,” deyip sinirle sağıma döndüm, yorganı da kulağıma kadar çektim. Bir an geçtikten sonra, ben henüz uykuya fersah fersah uzakken telefonumdan bir titreme geldi. Ekrana baktım. Mesaj, rehberimde kayıtlı olmayan bir numaradandı.
“Numaramı kaydet ve uyu artık,” yazmıştı.
Tekin’di bu. Ama nedense içimde bir şeyler beynimi kemiriyordu. Korkmuştum, yatağımdaydım, o da bir koruma gibi başımda nöbet tutuyordu. Toy… diye geçirdim içimden. Belli ki haklıydı. Koruyamadığım hırçın bir zincir kırılmıştı göğüs kafesimde bir yerde. Dizginlenmesi zor, asi bir his her geçen saniye büyüyordu. Terslemek istiyordum onu nedensizce. Belki de gösterdiği yakınlığı yanlış anlamaya hevesli aptal zihnimin intikamıydı bu.
“Kaydettim numaranı.” Sözcükler dudaklarımdan hızla çıktı. “Ama gerek olacağını sanmıyorum.” Derin bir nefes aldım. “Ne de olsa sadece bir anlaşma yaptık. Onunla ilgili konularda iletişim kurarız, olur biter.”
Derin bir sessizlik oldu yatak odamda. Hissettiğim huzur ve rahatlık âdeta kuş olup uçtu. Nihayet saniyeler sonra, Tekin’den tek bir yanıt duyuldu. “Eyvallah!” deyişi beni memnun etmeliydi ama etkisinden çıkamadığım, diken üzerinde hissettiğim bir çalkantı ağır basıyordu.
🌊
22 Ekim 2020, Ankara
Gün berbat başlamıştı. Güngör Bıçakçı’nın ofis hâline getirdiği, Oval Ofis özentisi köşküne giderken fena değildim aslında. İki gün önce, sabah odamda bir boşluğa uyandığımı unutmuştum. Tekin’in koskoca iki gün boyunca aramadığını düşünmüyordum. Kendime odaklanmış, kızlarla konuşmak istesem de kendimi tutmuştum. Her şey yolundaydı, sorun yoktu. Ne olduysa oraya ulaştığımda olmuştu.
Ofise girer girmez çalışan kızların kıkırtıları karşıladı beni. Zaten beni sevmedikleri için umursamamaya çalıştım fakat fısıldaşmalar artınca dayanamayıp ne olduğunu sordum.
“Twitter’a düşmüşsün,” dedi içlerinden biri, yüzündeki zafer ifadesiyle.
“O kaliteli kız tavırlarının altında, eğlence düşkünü bir sosyete güzelinin yattığını hep söylemişimdir zaten,” dedi diğeri. Cevap verme yeteneğimi kaybetmiştim sanki.
Kendimi hızla lavaboya atıp telefonumu çantamdan çıkardım. Bir sürü mesaj vardı. Annemden, kızlardan ve elbette Hazar’dan. Önce Hazar’ınkini açtım.
Hazar: “Kızım bu kadar ders çalışma, lan. Bak, yorgunluktan düşüp kalacaksın bir yerde! Endişeleniyorum.”
“Pislik!” diye mırıldandım. Gevrek gevrek güldüğü bir de ses kaydı yollamıştı.
Hazar: “Yanında olduğu söylenen o lavuk kimdi ayrıca? Açıklamanı bekliyorum acil. Oraya getirtme beni!”
Annemse kendimi yerden yere atarak korumaları göndermemi bu konuya bağlamış, “Babanın korumalarını bu yüzden mi istemiyordun?” diye sormuştu.
Kızlarla olan gruba girdim. Lila sağ olsun, benim görmemiş olacağımı varsayarak tweet floodunun ekran görüntülerini yollamıştı.
Çok tuttum kendimi ama söylemezsem çatlayacağım. Pazartesi gecesi Hazar’ın ikizi Hazel karaokedeydi. Gözlerimiz Hazar’ı da aradı ama…
Video yok mu?
Ay yok, çekmedim. Dava falan yerim sonra, Allah korusun. Ama resmen döktürdü. Sonra da bir adamla ayrıldı mekândan.
Ne diyorsunnnnn? Adam nasıl bir tipti?
Erik gibiydi. Kütür kütür!
Daha fazlasını okumaya katlanamayıp kapattım. “Terbiyesizler!” dedim sinirle. “Yiyeceğim ben sizi kütür kütür.”
Önce anneme ve kızlara uygun birkaç mesaj yazarak işte olduğumu belirttim. Hazar’ın ise şu anda buraya gelmesini asla göze alamazdım. Bu yüzden ikizime de kalabalık bir grupla eğlenmeye gittiğime, özel kimsenin yanımda olmadığına, insanların yine saçmaladığına dair bir mesaj gönderdim. Sonra da Güngör Bıçakçı’ya ne açıklama yapacağımı düşünmeye başladım.
Bu stajı çok zor ayarlamıştım. Bana bayılmıyorlardı, ailemin maddi imkânları kimsenin hoşuna gitmiyordu, buraya torpille geldiğimi düşünüyorlardı. Fikirlerini elbette değiştiremezdim. Evet, ailem ülkenin önde gelenlerindendi fakat buraya torpille değil, eğitimimle, mezuniyet derecemle ve yeteneğimle gelmiştim. Hiç kimse aksini düşünmeme sebep olamazdı. Ancak ne yazık ki diplomatlık hayallerime de bir basamak olacak İçişleri’nde devam edebilmem, Güngör Bıçakçı’nın iki dudağından çıkacak tek bir onaya bakardı. O yüzden de onunla iyi geçinmek yararımaydı.
Saatler Güngör Bey’in ofise gelmesini beklemekle geçti. Nihayet vakit akşamüzeri dördü gösterdiğinde kimseyle konuşmadan, yalnızca işime bakarak günümü bitirmek üzereydim. Güngör Bey’in iletişim ve PR işlerinden sorumlu bir ekipte stajyerdim. Dolayısıyla genelde angarya işler bana yıkılırdı. Tıpkı henüz bu sabah önüme bırakılan, cumartesi günkü davetin davetli listesinin son kontrolünü yapma işi gibi…
Bu davetin katılımcı listesine bu sabaha kadar erişimim olmamıştı. Yalnızca iletişim metinlerinin yazımından sorumlu olmuştum, başka bir şeye karışmamam için ekstra çaba harcanmıştı. Artık süreçte sona gelindiğine göre, herhâlde listeyi görmemde de bir sakınca bulunmamıştı. Fazla incelemeye gerek duymadan işime odaklanmıştım ama listede Tekin’in ismi de gözümden kaçmamıştı.
Tam işimi bitirmişken kapı açıldı ve Güngör Bey’in karısı Nilgün Bıçakçı içeri girdi. Yüzünde gülümseyen, rahat bir ifade hâkimdi. Ekiptekilerin kahve molasına çıkmasını fırsat bilerek ayağa fırladım. “Nilgün Hanım, hoş geldiniz,” dedim gülümseyerek.
“Hoş buldum, Hazelciğim. Nasılsın?” dedi. Bu kadının beni sevip sevmediğini asla anlayamıyordum ama içimden bir ses yapmacık olduğunu fısıldıyordu.
“İyiyim, çok teşekkür ederim. Siz nasılsınız?” dedim karşısında âdeta kıvranarak.
“Ben de iyiyim, canım.” Gözleri şüpheyle kısıldı. “Sen bana bir şey mi söyleyeceksin?” diye sordu.
Üç-beş cümleyle olayı anlattım. Sonuna geldiğimde, “Nilgün Hanım, ben gerçekten ne diyeceğimi bilemiyorum,” dedim. Yalan söylemek bir seçenekti elbette ama ben birazcık dürüstlük sosu eklemeye karar vermiştim. “Kırk yılda bir eğlenmeye çıkayım dedim. Abarttıkça abartmışlar. Ben biraz çekindim açıkçası.”
“Neden?”
“Bu tarz haberlerin buradaki işimi etkilemesinden…”
“Daha neler!” dedi rahatça gülerek. “Neden etkilesin? Genç bir kadınsın sen. Elbette eğleneceksin.” Tam o sırada Güngör Bıçakçı içeri girince kocasına döndü. “Eminim Güngör de benimle aynı fikirdedir.”
“Hangi konuda?” diye sordu Güngör Bey.
“Genç çalışanlarımızın buranın dışındaki özel hayatlarında özgür olmaları konusunda, hayatım.” Açıklamak ister gibi devam etti. “Hazel geçenlerde eğlenmeye çıkmış. Ee malum. Magazinsel de bir yüzü var. Twitter’da paylaşmışlar hemen. O da endişelenmiş. Ben de endişesinin yersiz olduğunu anlatıyordum.”
“Tabii tabii!” dedi Güngör Bey. Tavrı ilgisiz, hatta umursamazdı. Normalde bu tavır beni delirtirdi ama o anda işime gelmişti.
Aniden Güngör Bey’in sekreteri daldı içeri. “Saat dört görüşmeniz geldiler,” deyince Güngör Bey anlamadığım bir telaşla odadan çıktı, toplantı odasına yöneldi.
“Önemli bir görüşme de onun için,” dedi Nilgün Hanım. “Telaşlı biraz.”
Rahat bir nefes alarak işime döndüm. En azından bugünü de atlatmıştım. Fakat biraz mantıklı düşününce bu stresin çekilmez olduğunu daha iyi anlıyordum. Ne ailemi ne kendimi ne de yaşayış biçimimi değiştirebilirdim. İşin özü değiştirmeyi de zerre istemezdim. Ve biliyordum ki bu durum beni bir seçime götürecekti eninde sonunda. Ancak o ana kadar edinebildiğim kadar tecrübe edinmek niyetindeydim.
Saat altıya yaklaştığında, koridordan sesler gelmeye başladı. Güngör Bey’in toplantısı bitmiş olmalıydı. Yerimden kalktım, koridora çıktım fakat ansızın karşımda beliren silüetle âdeta donakaldım.
Yine siyahlar içindeydi. Siyah gömlek, siyah pantolon, siyah ceket, platin kol düğmeleri… Geldiği makamı dahi umursamamış, kravat takmaya bile tenezzül etmemişti.
“Tekin…” diye mırıldandım şoka girmişçesine. “Senin… Ne işin var burada?”
Çatık kaşlarının altındaki bakışları benimkilerle birleşti. “Güngör’le toplantım vardı, şimdi bitti. Seni almaya geldim,” dedi. Sanki çok sıradan bir haber verir gibiydi. Sanki günlerdir ortadan yok olan kendisi değildi.
Ben neler olduğunu sorgulayamadan Güngör Bey ve Nilgün Hanım yanımıza yaklaştı. “Ah! Bulmuşsunuz Hazel’i, Tekin Bey,” dedi Nilgün Hanım.
Tekin bana baktı. Çatık kaşlarını düzeltmiş olmasına rağmen, “Buldum,” derken gözlerinde tanıdık bir hiddet kıvılcımı saklıydı. Bunu görünce ben de kaşlarımı çatar gibi oldum ama neyse ki etrafımızdaki kalabalık iyi birer dikkat dağıtıcıydı.
“Tekin Bey komşu olduğunuzdan bahsetti, Hazel,” dedi Güngör Bey.
Hissettiğim şaşkınlığın yüzümü esir almasına izin vermeden gülümsemeye çalıştım. “Evet, doğru. Komşuyuz kendisiyle.”
Tekin hızla konuşmayı devraldı. “Cumartesi günü davete de birlikte katılacağız,” dedi Güngör Bey’e hitaben.
Güngör Bey’in yüzü kısacık bir anlığına bozulsa da düzeltmekte hızlıydı. “Öyle mi?” diye sordu. “Hazel’in ismini de yazdıralım listeye o zaman.”
Katılımcı listesi bendeydi zaten. Bu adam kime ne anlatıyordu?
“Evet, öyle yapın lütfen,” dedi Tekin tavizsiz bir tonda. Tekin’den hoşlanıp hoşlanmadıklarını anlamak zordu. Fakat Tekin’in ikisi üzerinde de öyle tehditkâr bir tavrı vardı ki bu durum beni de istemsizce geriyordu.
Neden bilmiyorum, elim boynuma gitti. Bir soğukluk hissettim. Bir tür ürperti ya da belki uzaktan uzağa izlendiğimin bir emaresi… Bazıları buna kadınsal bir içgüdü de diyebilirdi. Çünkü tam sağıma döndüğümde, daha önce görmediğim bir kadınla göz göze geldim.
Kadın beni görür görmez yüzüne sahte bir maske yerleştirdi. “Buradasınız,” dedi bize doğru yaklaşırken.
Nilgün Hanım da aynı yapmacıklıkla karşıladı onu. “Pelin Hanım, gelin sizi Hazel’le tanıştırayım.” Bana döndü. “Hazel… Pelin Hanım, cumartesi günkü davette bizlerle olacak Rus diplomatlardan birinin özel asistanı,” dedi.
Aklımda ani bir ışık yandı. Bugün ilk kez bakma şansı yakaladığım listeden hatırladığım kadarıyla, cumartesi günkü davete Pelin diye biriyle katılacak tek bir Rus diplomat vardı. O da Lazarenko diye bilinen bir ataşe, fazlasıyla ünlü bir devlet adamıydı.
Pelin elini bana uzattı. “Lazarenko’nun buradaki geçici asistanıyım,” diye tanıttı kendini. Hızlıca tokalaştım. Nedenini bilmediğim bir şekilde kısa kesmek istemiştim.
“Memnun oldum.”
“Pelin Hanım organizasyonun üzerinden geçmek istedi cumartesi günü öncesi,” dedi yapmacık Nilgün. Sahtelik içinde boğulmama ramak kalmıştı. “Güvenliğin üzerinden de geçecektik ama sağ olsunlar, bize güvendiklerini belirttiler.”
“Anladım,” dedim. “Benim yapabileceğim bir şey var mı?”
“Hayır, teşekkürler,” dedi Pelin. “Hallediyorum ben.”
Tekin’le de tanışmalarını bekledim. Ama olmadı. Nedense huzursuz bir içgüdü tüm vücudumu sarmıştı. Tekin, “Çıkalım mı?” diye sorunca başımı salladım. Koşar adım içeriden eşyalarımı aldım. Hepsiyle vedalaşıp ilerleyecektim ki Pelin’in sesiyle durmak zorunda kaldım.
“Tekin!” diye seslendi apansız. Gözlerim hayretle açıldı.
Tekin durdu, soluğunu alevden bir rüzgâr gibi dışarı bıraktı, ardından ona döndü.
Pelin, “Akşam görüşür müyüz yine?” dedi ancak Tekin’in ifadesizliğiyle karşılaştı.
“İyi akşamlar,” dedi Tekin herkese. Belimden tutarak bana yolu gösterdi. Vücudum buz kesmiş gibiydi. Ya da belki de tam aksine, içimde dışarı çıkmak için fırsat kollayan bir ateş büyüyordu.
Çıkışa kadar suskun kalmayı seçtim. Dakikalar geçti, köşkün önüne çıktık. Kapıda devlet korumaları vardı. Escalade ise ön tarafa park edilmişti, Cihan aracın yanındaydı.
Aracın kapısı açıldı, Tekin’le ikimiz art arda binip her zamanki yerlerimize oturduk. Ve yalnızca saniyeler sonra, arabanın çalışmasıyla aynı anda dizginlediğim cümleler dudaklarımdan hışımla kurtuldu.
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun?” diye bağırdım daha fazla kendimi tutamadan. “Bu ne biçim bir oyun ya?”
“Ne oyunu?” diye sordu. Tavrı sakindi ama herhâlde bağırdığım için olsa gerek, gözlerinde o tekinsiz öfke fokurduyordu.
“Benim çalıştığım yerde birden karşıma çıkmak da ne demek? Haber bile vermeden…” Sinirle oturduğum yerde kıpırdandım. “İki gündür ortalıktan yok olmuşken üstelik.” Hızımı alamadan sözlerimi sürdürdüm. “Anlaşma yaptık bir de beyefendiyle. Canı pahasına koruyacaktı sözde. Ama kapıda adamları var sadece.” Çantamı sinirle yan tarafa koydum. “Sonra bir bakıyorum, hop! Tekin Bey bir anda ofisimde beliriveriyor.”
“Güngör’le görüşmem vardı diyorum. Ya ne yapsaydım?” diye kükredi âdeta. Hafifçe öne doğru eğildi. “Sen kendin istemedin mi ayrıca? Üzerine basa basa sadece iş birliğimizle ilgili konularda görüşürüz demedin mi?”
“Evet, doğru ben istedim,” dedim kem küm ederek. “Dinlemeye bu kadar hevesli olabileceğini tahmin etmemiştim.”
Dikkatim dağılsın diye çantamın içinden telefonumu çıkaracaktım ki bileğime yapıştı, beni hafifçe kendine yaklaştırdı. Tutuşu kollarındaki güce rağmen sertlikten uzaktı. “Ben söz dinleyen bir adam değilim, Hazel,” dedi dişlerinin arasından. Sesi bir çelik kadar katıydı. “Yalnızca kendi isteklerime göre hareket ederim.” Hafifçe dudaklarını yalayıp ıslattı. “Şimdi sana kısa bir özet geçeyim.”
Duruşumu tavrından hiç etkilenmemiş gibi dikleştirdim. “Neymiş o özet?”
“Seninle bir anlaşma yaptık,” dedi ikimizin de bildiği bir gerçeği ortaya serercesine. “Ve bunun ne zaman biteceği de belli değil.”
“Belli değil mi?” diye itiraz ettim. “En fazla birkaç gün bence.”
Sabır çeker gibi nefes aldı. “Silahları o kadar kısa sürede değiştiremeyiz. Üstelik geminin kaçırıldığına, silahların bilginiz dışında gemiye yüklendiğine dair kanıt da arıyoruz. Dolayısıyla ne zaman biteceği belli değil,” diye tekrarladı. “Benden kurtulmaya meraklısın, anlıyorum,” dedi dişlerini sıkarak. “Ama bu belirsiz süre içinde, can güvenliğinden ben sorumluyum. Bu yüzden sürekli yan yana olacağız. İstesen de istemesen de.”
“Eyvallah demiştin,” dedim o gece söylediğim şeyi kabul ettiğini hatırlatarak. “Şimdi ne değişti?”
“Eyvallah demiştim çünkü çok konuşuyordun ve uyuman gerekiyordu. Bir konuda zaten kendi doğruma sahipsem, bunu kimseyle tartışmam.” Bir şey söylemek için ağzımı açtım ama beni susturdu. “Hiçbir şey değişmedi yani. İki gün boyunca da işlerle meşguldüm. Yeni bir iş kuruyorum ve onun için de ofis açıyorum burada, mimarla görüşmelerim vardı.”
Ofisiyle ilgili merakımı bir köşeye bırakarak laf çarptım. “Amma da standartların var. Doğrularını kimseyle tartışmazmış. Ne bu böyle? Kopenhag kriterleri mi?” Gülerek alaycı bir tavır takındım. “Firavun musun sen yoksa?”
“Tekin Bozboran’ım,” dedi sakinleşirken. “Bunlar da Tekin Bozboran kuralları.”
“Sana bir şey söyleyeyim mi, Tekin?” dedim diklenerek. “Benim kurallara uyamama gibi…” Başparmağımla işaret parmağımı birleştirerek gösterdim. “…ufak bir sorunum var.” Omzumu silktim. “Elimde değil. İlla çiğneyeceğim.”
“Çiğnetmem. Ama deneyebilirsin tabii.”
Çenemi havaya diktim. “Benim de var kendime göre kurallarım.”
“Öyle mi?” dedi bileğimi nihayet bırakıp rahat bir tavırla arkasına yaslanırken. “Neymiş?”
“Ofisime habersiz gelinmesi mesela. Hiç hoşlanmam.”
“Bu konuda yapabileceğim bir şey yoktu maalesef,” dedi pişkin pişkin. “Dediğim gibi. Güngör’le cumartesi öncesi görüşmem şarttı.”
“Ne konuda?” Sessiz kalınca günlerdir zihnimin bir köşesini mesken edinen şüpheyi dillendirmeden duramadım. “Umarım standartların arasında dürüstlük de vardır, Tekin.” Tehditkâr bir bakış atsa da sözlerimi sürdürdüm. “Güngör’e bir şey olmayacak demiştin. İnşallah davette aksi yönde bir şey planlamıyorsundur.”
“Güngör’ü öldürmek gibi mi?” dedi Tekin gülerek. “O kadar insanın içinde… Üstelik davetlilerden biriyken…” Gülüşü iyice genişledi. “Ben hazırlıksız yakalamayı severim, Hazel,” dedi kendinden emin bir tonda. Parmağını alt dudağına sürttü. “Düşmanlarıma darbenin nereden geldiğini tahmin edemeyecekleri bir anda saldırmayı tercih ederim.”
“Güngör düşmanın mı yani?” diye sordum.
“Kendi iyiliği için umarım değildir,” diye yanıtladı beni. Fakat daha fazla da bilgi vermedi.
Az önceki Güngör ile ne konuda görüştüğü sorumu es geçince, “Eee ne görüştünüz peki? Her şeyi bileceğim konusunda anlaşmıştık,” diyerek Arhavi’de yaptığımız anlaşmayı hatırlattım ona.
“Doğru, bileceksin,” dedi tereddütsüz bir tonda. “Çok sorun olduğunun farkındayım. Cumartesi gecesinin planı bir bitsin, anlatacağım.”
Gözlerine baktım. Ciddi ve dürüst görünüyordu. Cumartesi günü gerçekleşmesi olası suikast girişimi belli ki Tekin’in planı değildi. Nasıl inandığımı bilmiyordum ama sebepsizce güveniyordum sözlerine. Tekin sahiden de bahsettiği gibi düşmanlarını hazırlıksız yakalayacak bir adama benziyordu. Yine de dedemden öğrendiğim suikast ihtimalinden söz edemezdim elbette ona. İçten içe suikasta engel olunduğunu, hiç gerçekleşmeyeceğini ummaktan başka çarem yoktu.
“Peki…” Bir an sorsam mı sormasam mı emin olamadım. Ancak merakım galip gelince kelimeler dudaklarımdan istemsizce fırladı. “O kadın kimdi?” diye sordum. “Pelin…”
“Bir arkadaş,” diye yanıtladı beni. Bakışlarında gerçek bir ipucu aradım ama görebildiğim tek şey muziplikti. “Lazarenko dedikleri adamı da tanıyorum. Pazartesi akşamı seni bıraktıktan sonra buluştum ikisiyle. Eğer daha önce de görüşüp görüşmediğimizi soracaksan…” Keyfi yerine gelmişti aniden. Sorum onu eğlendirmişti. Az önceki hiddeti bir saman alevi gibi etkisini yitirmişti. Köpek! diye geçirdim içimden ama içimde kopan fırtınaları belli etmedim. Karaoke bar çıkışı arabadayken gelen telefonun asıl sebebi buydu demek. Telefondaki kadın Pelin’di, şimdi tanımıştım.
“Bana ne canım senin kiminle görüştüğünden?” Omzumu silktim. “Ben öylesine… Merak ettim sadece.”
“İyi,” dedi saatine bakıp. “Merakını giderdiysem bir şeyler yiyebilir miyiz artık? Açım.”
“Olur,” diye yanıtladım onu. Ben de acıkmıştım. Ve nasıl oldu bilmiyorum ama dakikalar sonra, Tunalı’daki Yunan tavernası Evangelia’daydık. Benim aptalca merakım ve onun ukala küstahlığı ansızın bir ateşkes oluşturmuştu aramızda. Ne kadar süreceği ise muammaydı.
🌊
Evangelia, Tunalı’nın göbeğinde, Rum ezgileriyle dolup taşan bir tavernaydı. Yıllar önce en yakın aile dostlarımızdan biri tarafından açılmıştı. Dedemin büyük aşkı, Evangelia tarafından…
Evangelia Türkiye’de doğup büyümüş, 1964 Rum Tehcirinde ise doğduğu ülkeyi terk etmek zorunda kalmış bir Rum’du. Fakat Türkiye’yi terk ettiğinde kendini Yunanistan’da değil, İtalya’da bulmuştu. Uzun yıllar orada çalışıp terzilik yaptıktan sonra yolu, Milano’ya ikiz bebekleriyle yerleşen genç ve bekâr bir modacı olan annemle kesişmiş, böylelikle hayatlarımıza hiç çıkmamak üzere dahil olmuştu. Uzun ve çetrefilli, geçmişle geleceğin iç içe geçtiği, iki kuşaktan iki çiftin hikâyesiydi bu. Hakkı verilerek, tek bir anı atlanmadan anlatılmayı hak ediyordu.
Evangelia yıllar önce yeniden Türkiye’ye geldiğinde bu tavernayı açmıştı. Tüm mezeleri o yapar, tüm müzikleri o seçer, beğenmediği müşteriyi de içeri almazdı.
Tekin Bozboran’da ise kesinlikle şeytan tüyü vardı. Evangelia ile dakikalardır koyu bir sohbetin içinde olmalarının başka bir açıklaması olamazdı.
Evamou masayı donatmıştı. Türlü türlü mezelerle ara sıcaklar, küçük bir şişe uzoyla tamamlanmıştı. Uzo teklif ettiğinde içten içe Tekin’in rakı diye itiraz etmesini beklemişti muhtemelen ama beklediğini bulamamıştı. Sanırım Tekin’in bu tarz hassasiyetleri yoktu fakat eğer bana sorsaydı, çeyrek Yunan tarafını katiyen reddeden biri olarak rakıda diretirdim. Mezeleri bizden arakladıklarını ise seve seve konuşmanın bir yerine eklerdim.
Evamou oturduğu yerden ayaklanırken gülerek Tekin’e baktı. “Sevdim seni, genç adam. Sık sık gel.” Bana döndü. “Hazelmou ile birlikte tabii. Sen olmasan bu hayirsiz kiz kim bilir ne zaman uğrardi?” dedi Rum aksanlı Türkçesiyle.
“Valla aklımdaydın, canımın içi. Gelecektim.”
“Ya ya! Eminim öyledir.” Son anda aklına bir şey gelmiş olmalı ki içeri gidecekken durdu. “Tia evleniyormuş,” dedi gülerek. Tia çocukluk arkadaşımdı, onun da ailesi çok eskiden babam için çalışırdı.
“Duydum,” dedim sevinçle. “Çok sevindim hatta. Az kalmış sanırım.”
“Evet, çok az kaldi,” dedi Eva hevesle. “İyi oldu ama. Canım çok fena sirtakili bir Rum düğünü çekiyordu.”
Aradığım lafı ağzıma verince hemen atıldım. “Ee söyleseydin, Evamou,” dedim arsız arsız sırıtarak. “Canın bu kadar çekiyordu madem, dedemle sana patlatırdık bir düğün.”
“Terbiyesiz çocuk!” dedi sinirli bir ifadeyle. Elini suratıma salladı. “Yiyeceksin bunu kıçina!” Ardından Tekin’e dönüp hızlıca vedalaştı, benim gülüşlerime aldırmadan, korkutucu olduğunu sandığı ama aslında sevimli olan bakışlar atarak bizden uzaklaştı.
O sırada Tekin kadehlerimizi uzoyla doldurdu. Kendi kadehini eline aldı, hafifçe kaldırdı. Ben de aynısını yaptım. Kadehimi onunkine hafifçe çarptım.
“Ya mas!”[4] dedim Yunanca.
Gülümsedi. “Sana…” diye yanıtladı beni.
İlk yudumları içtikten sonra, tabağına mezelerden aldı. Gerçekten acıkmış görünüyordu.
Dikkatini yemeğine verdiğinde, tavernada en sevdiğim şarkı çalmaya başladı. Haris muhteşem sesiyle mekânı dolduruyordu. Bu şarkı Aşkın Nur Yengi tarafından Susma adıyla Türkçe sözlerle de seslendirilmişti.
Óla mou ta chrónia, pou ézisa kontá sou
Krýa fylakí kai monaxiá
Thélo na petáxo, tóra makriá sou
Ma me ta diká mou ta fterá ♪♪ [5]
Elimdeki uzo kadehiyle, şarkıya eşlik ettiğimin farkına varamadım. Hüzünlü bir şarkıydı; yıllar süren, adına da aşk denen hapishaneden kaçmaya çalışan bir kadını anlatıyordu.
Tekin ansızın gözlerime baktı. Değişik bir rengi vardı gözlerinin. Sanırım ben onları daima birer kor olarak tanımlayacaktım.
“Keyifli bir yer burası,” diye mırıldandı.
“Ben de seviyorum,” dedim. “Ama senin tarzına uygun mu, ondan pek emin değilim.”
Uzo kadehini tutan elini rahat bir tavırla yanındaki sandalyeye attı. “Nasılmış benim tarzım?” dedi ansızın göz kırparak.
Sanki nefes kesecek kadar yakışıklı değilmiş gibi bir de göz kırpıyordu. Bu ufacık hareketin bile beni heyecanlandırdığını kabul edecek değildim tabii ki. “İşte…” dedim hemen alay eder gibi. “Kuralları olan bir adamsın sen.”
“N’oluyormuş kurallarım olunca?”
“Mesela…” diye yükseldim. “Cuma akşamları sirtaki gecesi olur burada. Hiç sirtaki oynayıp tabak kıracak bir adam gibi görünmüyorsun gözüme.”
“Doğru, oynamam,” dedi net bir ifadeyle. “Karadenizliyim ben.”
“N’oluyormuş Karadenizli olunca?” diye gülerek tekrar ettim onu.
“Bizde horon oynanır.”
Bu konudaki merakımı hızla bastırdım. “Sen onda da somurtuyorsundur kesin.”
“Beni hiç tanımıyorsun,” dedi tek nefeste.
“Sense beni tanıdığını söylüyordun,” dedim o an hatırladığım bir gerçekle. “Arhavi’de öyle söylemiştin.”
“Söylemiştim, evet.”
“Nasıl?” dedim merakıma yenilerek. “Nereden tanıyorsun?”
“Tanınan bir yüzün var,” diye yanıtladı beni. “İmkânsız değil yani.”
“O kadar mı?”
“Ne olabilir ki başka?”
Cevabım yoktu. Başka bir ihtimal bana da yok gibi geliyordu. Hazar’la beni konuşmuş olamazlardı, zaten tanışıklıkları da bir kaosa dayanıyordu.
Aramızda oluşan sessizliği, Tekin’in ansızın çalan telefonu bozdu. Bıkkın bir şekilde, “Alo?” dedi. Fakat duyduklarından hoşlanmadığı çatılan kaşlarından, gerilen ifadesinden belliydi. Telefonu kapattı. “Mustafa şerefsizi benim eve gelmiş,” diye açıkladı.
Korkmam gerekirdi ama sanırım bunca olaydan sonra Mustafa artık korkacağım son insan falandı. “Ne olacak peki?” diye sordum.
“İkinci bir adresim olduğunu şimdilik öğrenmesini istemiyorum. Hele ki o adres senin evinin hemen yanıyken.”
“Eee ne yapacağız?”
Kısa bir an düşündü. “Benim eve gidiyoruz. Cumartesi günü için senin telefonuna bir program yüklemeliydik zaten. Haberleşme amacıyla. Evdeki çocuklar da onu hallederler bu sırada.” Oturduğu yerden ayaklanırken kendinden emindi fakat yalnızca dakikalar önce hissettiği o keyif de çoktan kaçmıştı.
Nasıl oldu bilmiyorum ama zaman ışık hızıyla geçti. En sevdiğim şarkı henüz bitemeden tavernadan ayrıldık. Arabaya bindik. Dakikaların ardından kale gibi korunan bir yere geldik. Büyük demir kapıları geçip nihayet malikâneye benzeyen bir eve ulaştık.
Arabanın kapısı açılır açılmaz Tekin indi, artık rutin olmuş bir şekilde elini bana uzattı. Elini tutup dışarı çıktığımda neredeyse fırtınayı andıran bir rüzgâr karşıladı beni. “Demek gerçek evin burası,” dedim merakla. Cevap beklemeden eve doğru ilerlediğim sırada, duvardaki yazıyla ansızın durdum.
“Daçxuri do oropa var impulen,”[6] yazıyordu duvara monte edilmiş küçük, ahşap bir tabelada. Bu, lüksün tanımı olabilecek eve ait değil gibi görünüyordu. Sanki bambaşka bir yere aitti ve oradan buraya zoraki getirilmişti.
Bir yerlerde okumuştum. İnsan bazen daha önce deneyimlediği bir olay ya da hissettiği bir duyguyla yeniden karşılaştığında bunu hatırlamıyordu. Her gün yürüdüğü sokak tanıdık gelmiyor, daha önce görülen biri ansızın yabancılaşıyor, zaten yaşadığı bir an tekrarlandığında bunun ilk kez başına geldiğini sanıyordu. Fransızlar buna Jamais vu diyordu. Déjà vu’nun tam tersi olan bu kavram, bir tür beyin aldatmacası ya da bellek yanılsaması olarak kabul ediliyordu. Ben de karşımdaki o küçük, eski tabelaya bakarken bir Jamais vu anının içindeydim. Okuduğum o cümle, gördüğüm o eski tabela yabancı değildi bana. Ama henüz bunun farkına varamıyordum.
🌊
[1] Naz Doğan; aynı zamanda yazarın basılı kitapları, ÇİLEK MEVSİMİ, BİR GÜNAH GİBİ ve CEZAYİR MENEKŞESİ’nin de yan karakteridir.
[2] Lila Kefeli; yazarın ilk kez 2014 yılında okurlarına duyurduğu ÇİFTE BELA isimli serisinde Baran ile kendi kurgusunu okuyacağımız bir baş karakterdir. Aynı zamanda yazarın basılı kitapları, ÇİLEK MEVSİMİ, BİR GÜNAH GİBİ ve CEZAYİR MENEKŞESİ’nin de yan karakteridir.
[3] İskoç Gülü kitabıyla Edward & Veronica karakterleri tamamen yazarın hayal gücünün bir ürünüdür, gerçekte böyle bir kitap da bu isimde bir çift de bulunmamaktadır.
[4] Γεια μας (Ya mas): Yunancada ‘Şerefe’ ya da ‘Sağlığına’ anlamına gelir.
[5] Haris Alexiou’nun Tora Ki Ego Tha Ziso isimli şarkısından. “Senin yanında yaşadığım tüm yıllarım soğuk, yalnız bir hapishane gibi. Uçmak istiyorum şimdi senden uzaklara. Ama kendi kanatlarımla,” anlamına gelmektedir.
[6] Lazcada ‘Ateş ve aşk saklanamaz,’ anlamına gelir.
🌊
Arhavili mekânlarından; Evangelia
🌊🌊🌊

