♪♪ Bölüm Şarkıları:

Aşkın Nur Yengi ~ Sevgiliye

Elin Can Vayiç ~ Açma Dağlar Çiçek (Yol Havası)

7. BÖLÜM

Kenarları hafifçe yanarak kararmış ahşap tabeladan bakışlarımı zar zor çekebildiğimde, Tekin’in gözleri üzerimdeydi. “Bu…” dedim parmağımla tabelayı gösterip. “Ne demek?”

Daçxuri do oropa var impulen,” dedi boğuk sesiyle. Kısacık bir an nedenini anlamadığım bir soğukluk çöker gibi oldu gözlerine. Fakat aynı hızla silindi. Öyle aniydi ki bir an hayal gördüğümü düşündüm. “Ateş ve aşk saklanamaz, demek.”

“Ateş ve aşk saklanamaz,” diye mırıldandım kendi kendime. “Hangi dilde?”

Elleri ceplerinde, “Lazca…” diye yanıtladı beni.

“Sen biliyor musun Lazca?”

“Biliyorum tabii ki,” diye cevapladı gülerek. “Arhavi’de doğup büyüdüm ben.”

“Karadenizli herkes biliyor mu peki?”

“Hayır,” dedi kendinden emin bir tonda. “Dizilerde, filmlerde duyduğun Karadeniz şivelerinden değil bu. Apayrı bir dil. Arhavi de dahil, Karadeniz’de sınırlı birkaç yerde konuşuluyor yalnızca. Karadenizlilerin çoğu bilmez yani.”

“Çok ilginçmiş,” dedim onu pürdikkat dinledikten hemen sonra. Bakışlarım yeniden o tabelaya kaydı. “Çok da güzel ama.”

Öğrenmek istediğim, merak ettiğim çok şey vardı. Bazen kendime engel olamayıp merakımı belli etsem de bazı zamanlarda içime garip bir tutukluk hâli yerleşiyordu. Karşımda duran bu tabelanın hikâyesini duymayı arzuluyordum o anda mesela. Ama nedenini bilmediğim bir şekilde hassas bir şeyler olduğunu da seziyordum ve bu, kelimelerimi dikkatle seçmeme neden oluyordu.

“O,” dedim tekrar tabelayı gösterip. “Buraya ait değil gibi görünüyor.” Yeniden Tekin’e döndüğümde onun da dikkatli bakışları benim yüzümde geziniyordu. “Sanki… Daha önce başka bir yerdeymiş de buraya sonradan getirilmiş gibi.”

“Öyle zaten,” dedi. “Buraya ait değil. Ait olduğu yer de artık yok ama. Bu yüzden o duvarda bu kadar eğreti duruyor.” Daha fazla detay vermedi. İçimdeki merak duygusu kıpırdanmayı sürdürse de bir şey sormamayı seçtim. O da fazla beklemeden evin girişini gösterdi. “Geçelim mi içeri?”

“Olur.”

Ev aslında lüks bir malikâneydi. Dışı tamamen gri taşlarla döşenmişti. İki kanadı vardı. Ortada ise büyük, siyah renkte bir giriş kapısı bulunuyordu. Önündeki bahçeyi çok fazla inceleyemeden geniş kapı aniden açıldı. Daha önce görmediğim adamlardan biri karşımızdaydı.

“Arka bahçede, abi,” dedi Tekin’e. Mıstık’ı kastettiği belliydi.

“Diğerleri?” diye sordu Tekin. Ama bu sefer kimden bahsettiğini anlayamamıştım.

“Yerlerindeler.”

Tekin bana dönüp koluma dokundu, içeriye girmem için yol gösterdi. Ayakkabılarımı evin önündeki paspasa iyice sildikten sonra içeri adım attım. Eve girdiğimizde büyük, salona açılan bir antre karşıladı bizi. Yerler gri mermerlerle döşeliydi.

Bize kapıyı açan adam, “Hoş geldiniz,” diyerek çıkardığım ekru renkteki kabanımı aldı. Üzerimde sabah işe giderken giydiğim, krem rengi bir elbise, ayaklarımda ise krem rengi, ucu siyah, arkası açık stilettolar vardı. Çok rahat değildim ama yapacak bir şey yoktu, evime gidene kadar idare etmek zorundaydım.

Evini incelediğimi gören Tekin’in dudakları hafifçe kıvrıldı. “İstersen daha sonra gezdiririm evi sana. Şu Musti’yi bir gönderelim de.” Başımı onaylarcasına salladım. Evi çok beğenmiştim ve merak ediyordum ama bekleyebilirdim. “Nerede beklemek istersin?” diye sordu.

Kısa bir an tedirgin oldum. Eve de içindeki adamlara da yabancıydım. Bir Cihan’ı tanıyordum, o da dışarıda kalmıştı. “Sen nerede olacaksın?” dedim tereddütsüzce.

“Arkadaki bahçede.” Bir an düşündü. “Çalışma odasında bekle beni.”

Hızlı adımlarla ilerlemeye başlayınca onu takip ettim. Önüne geldiğimiz odanın kapısını açtı. Sıkıcı bir çalışma odası görmeyi beklemiştim ama karşımdaki manzara beni şaşırtmıştı. Kırık beyaz tonlarında, modern bir kütüphane duruyordu gözlerimin önünde. Kitaplık yerden tavana kadar yükseliyordu ve monte edilmiş, sürüklenebilir bir de merdiven barındırıyordu.

Kütüphanenin tam karşısında büyük, yine kırık beyaz tonlarında bir şömine konumlanmıştı. Yanıyordu üstelik ama tıpkı Arhavi’deki evinde olduğu gibi yine elektrikliydi. Acaba evin içinde gerçek bir şömine tercih etmemesinin bir sebebi var mıydı?

Odanın bir köşesinde masif ahşaptan, lacivert, eskitme bir çalışma masası duruyordu. Üzeri karmakarışık dosyalarla doluydu. Odanın Fransız tarzı camı ise neredeyse bir duvarın tamamını kaplamıştı. Camın önüne geniş, bordo kadifeden bir chester koltuk konulmuştu. İçerisi olabildiğince doğal, hatta sıcacık görünüyordu.

“Ben camdan görebileceğin bir alanda olacağım,” dedi Tekin. Etrafı incelemeyi bitiremediğimi anlamış olmalıydı. “Odaya kimse girmez. Evin içinde de tedirgin olacağın kimse yok. Mustafa zaten içeri adım atamaz.”

Beni rahatlatmaya çalıştığını anlayınca, krem rengi çantamı koltuğa bıraktım. “Tamam,” dedim hafifçe gülümsemeye çalışarak. Mustafa’dan korkmuyordum. Tedirgin ya da çekingen durmama sebep olan şey bambaşkaydı. Ve sanıyorum onun gerçek evini görmüş olmakla ilişkili bir histi bu.

“İçecek bir şey istersen,” dedi çalışma masasının yanındaki küçük alanı göstererek. Bir standın üzerine kahve ve çay makineleri, altındaki mini bar alanına ise alkollü içkiler yerleştirilmişti. “Rahat ol yani.”

“Teşekkür ederim,” dedim ellerimi önümde ovuşturarak.

“Çok uzun sürmez,” dedikten sonra kısa bir süre yüzüme baktı ve kapıyı açtı. Tam o sırada telefonum çalmaya başladı. Tekin’in çıktığını sanınca, arkama dönerek koltuktaki çantama yöneldim ve telefonumu çıkardım. Ekranda Serdar’ın adı vardı. Son mesajına da cevap vermediğimi hatırlayınca, bir an önce kurtulmak istediğim için yanıtladım.

“Efendim, Serdar?” dedim derin bir nefesle. Yeniden kapıya doğru dönerek koltuğa oturacaktım ki Tekin’in hâlâ orada olduğunu fark ettim. Telefonun ucunda Serdar bir şeyler söylerken benim bakışlarım Tekin’in üzerindeydi. Yalnızca dakikalar önceki nazik ifadesi ansızın buzdan bir siperle gölgelenmişti. Kaşları çatıldı, çenesi kasıldı. Bir şey söylemesini bekledim ama tepkisiz kaldı. Kapıyı kapatıp beni odada yalnız bıraktığında, telefonu açtığım için kendime lanet etmeden duramadım. Fakat artık çok geçti.

“Ne istiyorsun, Serdar?” dedim bıkkın bir tavırla. “Biz seninle ayrıldık, farkında mısın? Bana neden mesaj atıyorsun? Üstelik aşkımlı falan…”

“Hazel, n’oluyor sana?” dedi şaşkınca. Benden daha önce hiç böyle sert bir tepki görmemişti.

“Bir şey olduğu yok. Kaç hafta oldu ayrılalı ya? Ne zaman kabullenmeyi düşünüyorsun?”

“Kabullenmeyi düşünmüyorum, Hazel. Bana yeniden bir şans vermeni bekliyorum.”

“Ne şansı ya? Ne şansı?”

“Hazel, bak,” dedi çocukla konuşur gibi. En çok da bu tavrından nefret ediyordum. “Biz çok uyumluyuz seninle. Benzer şeylerden hoşlanıyoruz. Hayatla ilgili beklentilerimiz aynı. Birbirimizi yıllardır tanıyoruz. Biz hiç kavga bile etmeyiz ya?”

“Ve bu sence iyi bir şey mi, Serdar?” dedim tahammülsüzce. “Bu dünyanın en sıkıcı şeyi. Uyumsuzluğun uyumu diye bir şey duydun mu hiç sen? Heh işte! O eksik bizde. Ayrıca sanki gerçek bir ilişki yaşamışız gibi davranma Allah aşkına! Bu saçmalığın nasıl başladığını unuttun sanırım.”

“Hayır, unutmadım. Ama başladığı şekilde de devam etmedi bende.”

Derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. Serdar uzun yıllardır arkadaşımdı, bu ilişki saçmalığı zaten koca bir hataydı ve bunun sonucunda arkadaşlığımızın zedelenmesi istediğim son şey bile olamazdı. “Bak, ben şu anda dışarıdayım. Konuşmaya vaktim yok. Kapatmam gerek,” dedim başımdan savmaya çalışarak.

Sıkıntılı bir şekilde soluklandı. Fakat eli mahkûm, “Tamam,” diye yanıtladı. “Arayacağım yine. Pes etmiyorum.”

“Hoşça kal,” dedikten sonra cevabını beklemeden kapattım.

Aramayı sonlandırır sonlandırmaz dışarı baktım. Kimseyi göremiyordum. Tekin camdan görebileceğim bir alanda olacağını söylediyse de ortalıkta yoktu.

Önce dışarı çıkmayı düşündüm fakat sonra kimseyi tanımadığım aklıma gelince istemeden de olsa odayı incelemeye geri döndüm. Topuklu ayakkabılarım yerdeki antika gibi görünen ince halının üzerinde boğuk sesler yarattı. Evde ayakkabılarla gezmekten hoşlanmıyordum. Fakat anlaşılan Tekin’in böyle endişeleri yoktu. Zaten bu tarz bir aksiyonun içinde yaşarken, dur ayakkabılarımı çıkarayım da elimde silahımla evi öyle kolaçan edeyim gibi hassasiyetler içine girmek çok zordu. Görünen o ki mafya âlemi herkes tarafından tahmin edilebilecek tüm lokal özelliklerine rağmen, bazı Avrupai unsurlar da barındırıyordu.

Kitaplığa doğru yürüyecekken duraksadım. Bulunduğum yerden tüm kitaplığın klasikler, tarih, hatta ekonomi kitaplarıyla dolu olduğunu görebiliyordum. Geçen günkü erotik roman vakasının utancını henüz üzerimden atamamışken, Tekin’in beni iyice ezecek kitaplığını görmeye ihtiyacım yoktu.

Duruşumu dikleştirdim. Benim de büyük bir kitaplığım vardı İstanbul’da hem. Sadece buraya taşımaya fırsat bulamamıştım. Biz de her zaman aşk romanı okumuyorduk neticede. Birtakım entelektüel özelliklerimiz de vardı.

Camın önünden gelen sesleri duyduğumda daldığım yerlerden hızla çıktım. Koltuğa doğru ilerleyip cama iyice yaklaştım. Tekin’i görünce rahatlar gibi oldum. Elleri ceplerindeydi, Mustafa ise karşısındaydı ve Arhavi’deki o öfkeli ifadesi ne yazık ki bir yerlere saklanmıştı. Görüntüsü bu kez çaresizlikle doluydu. Zaten bu, Tekin’le pazarlık yapmaya çalışmasından da anlaşılıyordu.

“O silahlara ihtiyacım var, Tekin,” dedi sıkıntıyla. Arhavi’deki silah mevzusuydu bu.

“Oradan bakınca,” dedi Tekin sakin ama karanlık bir tonda. “İhtiyaçlarını önemsiyor gibi mi duruyorum, Musti? Bana ne lan senin neye ihtiyacın olduğundan?”

“Bunca yıllık hukukumuz var,” diye ısrar etti Musti. “Karşılığında ne istiyorsan veririm.”

Tekin ansızın güldü. Önce hafif bir gülüştü fakat hızla büyüyerek alaycı bir kahkahaya dönüştü. Birkaç saniye karşısındakinin sinirini bozacak şekilde güldükten sonra geniş omuzlarını gerdi. Boynunu önce sağa, sonra sola eğdi. “Ulan Musti…” dedi. “Sen bana benim sahip olmadığım ne verebilirsin, amına koyayım? Ne teklif edeceksin? Para mı?” Tek kaşı kalktı. “Sence senin parana ihtiyacım var mı benim?”

“Paradan daha önemli şeyler var,” dedi Musti sanki iş bilir gibi. Ne yumurtlayacağını ben de merak etmiştim.

“Ne gibi?” dedi Tekin umursamaz bir tavırla. “İtibar mı? Bak Allah’ın işine! O da sende yok ama bende fazlasıyla var be Musti.”

Mustafa sinirlenir gibi olsa da bunu saklamaya çalıştı. Ama ne yazık ki başarısızdı. “Sahip olduğum kayıtlar var…” dedi. Ne kaydından bahsettiği benim için muammaydı.

Tekin’in duruşu birden değişti. Ne düşündüğünü bilmiyordum ama duyduğu şeyden hoşlanmadığı belliydi.

“Sahip olduğum tüm görüntüleri veririm sana. Siyasiler, iş adamları… Çoğunun fuhuş belgeleri elimde, biliyorsun.”

Tekin hızla rahatladı. Sanki başka bir şey duymayı beklemişti ve o yüzden gerilmişti ama beklediği her neyse gerçekleşmemişti. “Doğru bak!” dedi başını sallayarak. “Senin ne çeşit sapık bir röntgenci olduğunu unutmuşum. Millete eskort gönderip, sonra onları kayda almak… Ne ucuz herifsin, amına koyayım!”

“İşe yaramadığını söyleyemezsin,” dedi Mıstık tüm pişkinliğiyle.

“Benim işime yaramaz,” diye yanıtladı Tekin sertçe. Kendinden emindi. Hafifçe Mıstık’a yaklaştı, elini omzuna attı. “Benim üzerimde de işe yaramaz. Hatta adamlarımın da… Bir daha da…” dedi cehennem gibi bir sesle, üzerine basa basa. “Sakın Arhavi’deki gibi sikik bir numara çevirmeye kalkma.” Boştaki eliyle burun kemerini sıktı. “O silahların üzerine de soğuk bir su iç sen. Geçmiş olsun.” İleriye baktı. “Cihan!” diye seslendi. “Çıkışı gösterin Mustafa abinize.”

Mıstık’ın nihayet gidecek olmasından duyduğum rahatlıkla camın önünde hafifçe kıpırdandım. Fakat büyük bir hataydı bu yaptığım. Mıstık’ın dikkatini çekmiş olmalıydım ki başı cama çevrildi, bakışları bana odaklandı. Ardından dudakları iğrenç, ima dolu bir gülüşle kıvrıldı.

“Oooo!” diye bağırdı. “Arhavi’den Ankara’ya…” Tekin’e döndü, Tekin de Mustafa’nın beni gördüğünü fark etmişti ve bana bakıyordu. “Biz çocuklarla oturduk, konuştuk, hanımefendi bizim eskort kızlardan biri mi, yoksa değil mi, çözemedik be Tekin! Hayır, bizim kızlardan biriyse, o sikik dediğin numara üzerinde işe yaramışa benzi-“

Cümlesini tamamlayamadan Tekin’in sağ yumruğu Mıstık’ın burnunun üzerine indi. Dudaklarımdan şaşkın bir, “Hihhhhh!” nidası fırlayınca ellerimi dudaklarıma kapattım.

“Senin ecdadını sikerim lan şerefsiz!” diye bağıran Tekin hızını alamadı. Mıstık’ın geriye doğru düşmesine izin vermeden gömleğinin yakasından tutup çekti ve suratının tam ortasına bir yumruk daha patlattı. Mıstık’ın burnundan aniden fışkıran kan, Tekin’in hem eline hem de üzerine bulaştı.

Mıstık yere doğru yalpaladı ama âdeta canına susamıştı. Çenesini bir türlü kapatmıyordu. “Niye sinirlendin ya bu kadar?” diyordu burnundan akan kanı elinin tersiyle silmeye çalışıp gülerken. “İzin ver de bir emin olalım, bizim mi, değil mi?”

Tekin’in işittikleriyle iyice gözü döndü. Öfkesini boşaltamamış olmanın etkisiyle, bir kez daha, yere doğru yalpalayan Mıstık’a doğru atılmıştı ki hemen yan taraftan bir adam çıktı. Simsiyah giyinmişti. Üzerinde kargo bir pantolon, siyah boğazlı bir kazak, ayaklarında ise simsiyah postallar vardı. Saçları anlaşılan uzundu çünkü başının tepesinde toplanmıştı. Bu sırada Tekin, Mıstık’ı yumruklarıyla serseme çevirmeye devam ediyordu. Bense olduğum yerde aptala dönmüştüm. Ne yapacağımı bilmiyordum.

“Karşılık versene lan!” diye bağırdı Tekin, pestili çıkmış Mıstık’ın yanağına bir yumruk daha indirirken. “Bir daha söyle az önce söylediğin şeyi! Söyle de o lafları düşündüğün beynini sikeyim!”

Aynı anda kargo pantolonlu adam bıkkın bir tavırla Tekin’e uzandı. “Bırak!” dedi ama Tekin durmadı. “İflahını siktin herifin, bırak!” Mıstık’ı zorla aldı Tekin’in elinden. İlerde bekleyen adamlara teslim etti. Ardından delibozuk hiddetini hâlâ atamamış gibi görünen Tekin’in yanına geldi ve kolunu tutarak, “Hadi!” dedi.

“Bir sal sen de beni, sikeceğim belanı!” dedi Tekin adamı kendinden uzaklaştırarak. Kan olmuş eline baktı, sonra üzerindeki gömleğe odaklandı. Ağzının içinden bir şeyler mırıldandı ama duyamadım. Hoş, onların da küfür içerikli olduğu aşikârdı.

Eve yöneldiğini görünce çalışma odasından telaşla fırladım. Ben evin ana girişindeki merdivenlere ulaştığımda dış kapı açıktı. Nihayet saniyeler sonra Tekin önde, diğer adam arkada içeri girdiler.

Tekin’le göz göze geldiğimiz anda duraksadı. Eline baktım fakat tamamı Mıstık’ın kanı mıydı, yoksa onun eli de kanamış mıydı, anlayamadım. Bakma isteğiyle ona doğru bir adım attım fakat elini kaldırdı ve bana imkân tanımadı. “Dur,” dedi bakışlarında karanlık bir ifadeyle. “Dokunma.”

Başka bir şey söylemeden ve bir kez daha yüzüme bakmadan merdivenlere yöneldi. İkişer üçer tırmandıktan sonra sola dönerek kayboldu. Bir an peşinden gitmekle gitmemek arasında tereddüde düştüm. Fakat karşımda duran yabancı beni durdurdu. “Tavsiye etmem,” diye mırıldandı.

“Neden?” diye sordum kendimi tutamadan.

“Zaman ver, yatışsın biraz,” diye yanıtladı.

“Sen kimsin?” diye sordum.

Çarpık bir şekilde gülümseyip elini uzattı. “Yaman ben,” dedi.

Aynı şekilde karşılık vererek onunla tokalaştım. “Hazel ben de. Memnun oldum.”

“Ben de memnun oldum,” dedikten sonra başka bir şey söylemedi. Zaten ben de sohbet edemeyecek kadar dağılmış vaziyetteydim. Yukarı çıkmak istiyordum ama bir şeyler beni durduruyordu. Benim yüzümden Mıstık’la kavga etmiş olması içimdeki suçluluk hissini arttırıyordu.

Dakikalar boyunca içimde bir türlü dindiremediğim çalkantılarla bir sağa bir sola yürüdüm. En nihayetinde endişem baskın gelince daha fazla dayanamadım. “Ben yanına çıkacağım,” dedim hâlâ yanımda bekleyen Yaman’a.

Bir an düşündü. Sanki itiraz etmek istiyordu. Ama kararımı vermiştim bir kere. Onu dinlemeyeceğimi galiba o da anlıyordu. “Soldaki koridorun sonunda,” dedi derin bir nefes eşliğinde. “Koridor bitiminde evin diğer kanadına geçeceksin. Karşına çıkacak ilk ve tek oda.”

Daha o cümlesini bitiremeden merdivenleri çıkmaya başladım. Yaman’ın dediği şekilde ilerleyerek koridoru bitirdim. Evin diğer kanadını koridorla birleştiren bir kısımdan geçtim ve geçer geçmez büyük bir kapıyla karşılaştım. Buradaki tek oda buydu. Kulağımı kapıya dayadım, ses gelmiyordu. Önce bir kez tıklattım, bir onay sesi duymayı bekledim ama çıt çıkmıyordu. Yavaşça kulpu çevirip kapıyı araladım ve saniyeler sonra odadaydım.

Odanın tam ortasında kocaman, devasa sayılabilecek bir yatak duruyordu. Dekorasyon lacivert-beyaz tonlarındaydı. Büyük yatağın üzerinde lacivert bir örtü, değişik tonlarda irili ufaklı yastıklar, minderler vardı. Yerdeki halı yine çalışma odasındakine benzeyen antika tarzdaydı. Tavan beşgen bir kubbe şeklinde yükseliyor, ortasından ise kırık beyaz tonlarda şık bir avize sarkıyordu. Yatağın tam karşısında kocaman bir boy aynası konumlanmıştı. Aynanın yanında bir kapı, yatak başlığının yanındaysa başka bir kapı duruyordu. Muhtemelen biri banyoya, diğeri de giyinme odasına açılıyordu.

Ben tüm odayı didik didik incelemekle meşgulken, içerideki kapılardan biri ansızın açıldı. Buna hazırlıksız yakalanınca bulunduğum yerde sıçradım. Arkamı dönüp açılan kapıya baktım ve gördüğüm manzarayla bariz bir şekilde donakaldım. Nasıl soluk alındığı aklımdan uçup giderken, kendimi dizginleyemeyerek bakışlarımı ona odakladım.

Tekin tam karşımdaydı. Duş almıştı, saçları nemliydi. Oysa beni öylece olduğum yere çivileyen bu değildi. Altına siyah bir jean giymişti. Üstü ise tamamen çıplaktı. Kaslı geniş göğsüyle kapkalın kolları, beni şaşkına çevirecek kadar devasaydı. Esmer göğsü aşağı doğru daralarak üçgen şeklini alıyor; hem göğsünü hem de karnındaki six-packleri koyu renk hafif tüyler çevreliyordu. “İn aşağıya, Hazel,” dediğinde kendime gelmem biraz zaman aldı. Fakat gözlerindeki hâlâ sönmemiş o öfke beni hazırlıksız yakaladı.

“Seni merak etmiştim,” dedim bir yandan onu izlerken.

Önümden geçti, kapısı yatak odasına açılan diğer odaya girdi. Bu sırada benim bakışlarım ise irili ufaklı tümsek şeklindeki kaslarla bezenmiş kocaman sırtında ve o sırtta kendine yer edinmiş soluk birkaç yaranın üzerindeydi. Saniyeler sonra elinde gri bir kazakla geri geldiğinde ben hâlâ aynı yerdeydim. Bana baktığında zar zor yutkundum.

“Merak edilecek bir şey yok,” deyip elini ıslak saçlarının arasından geçirdi. O anda elinin üzerindeki kırmızılıklar dikkatimi çekti. Hızla birkaç adım atıp yanına geldim. Eline uzandım. “Bırak,” dedi ama dinlemedim. Elini tutup kendime çektim. Ellerinin üzerindeki deri, attığı yumrukların etkisiyle kalkmış, her bir boğumda minik açıklıklar oluşmuştu.

“Çok kötü olmuş,” dedim kaşlarımı çatarak. “Sarmak, bir şeyler sürmek lazım.”

“Gerek yok. Kalsın. Geçer birkaç güne.”

“Ama…”

“Aması yok, Hazel,” dedi bıçak gibi keskin sesiyle. “İyiyim ben.”

“Ben…” dedim ne diyeceğimi bilemeden. “Özür dilerim.”

Kaşları çatıldı. “Ne için?”

“Benim yüzümden kavga ettin Mustafa’yla. Ben o otele girmeseydim…”

Bomboştu bakışları. Az önce o kor bakışlarda tüten öfkenin üzeri şimdi buzla kaplıydı. “Vicdan azabın gereksiz,” diye mırıldandı. “Kim olsa aynı şeyi yapardım.”

Bunun beni rahatlatması gerekirdi ama nedense hoşlanmadım. “Sen… Sinirli misin bana?” dedim kısa bir an şüpheyle. “Serdar’ın telefonunu açtım diye mi?”

Ansızın bana baktı. Gözleri karardı, kaşları çatıldı, bakışları kapkaranlık bir hiddetin gölgesiyle doldu. Bu hâlini ilk kez görüyordum sanırım ama tarif edebilecek tek kelime vardı. Acımasızdı. “Bana ne, Hazel?” diye bağırdı. “Beni ne ilgilendirir senin Serdar’la konuşman? Sadece biraz bekle de çocuklar araştırsın. En azından güvenilir olduğundan emin olalım.”

Zordu ama dik duruşumu korudum. Sözlerini sindirmeye çalışsam da ağır bir taş gibi oturmuştu boğazıma. Yutamıyordum. “Bu kadar mı?” diye sordum.

“Bu kadar! Seni koruyacağıma söz verdim. Ve ben ne pahasına olursa olsun sözlerimi tutarım. Başka ne olmasını bekliyorsun, anlamadım.”

Verilen sözler, edilen yeminler… Görünen o ki her şeyden önemliydi onun için. Bense yalnızca omzuna aniden yüklenmiş bir yük, almak zorunda kaldığı baş belası bir sorumluluktum. Toy olduğumu söyleyerek bu hayata ait olmadığımın da altını çizmişti. Ama haksızdı, öyle olmadığımı ben biliyordum.

Çarçabuk silkelenip kendime geldim. Madem öyleydi, Tekin Bey’e istediğini verecektim. “Haklısın,” dedim dudaklarımda sinir bozucu bir gülüşle. “Sen haber verirsin o zaman çocuklar araştırmalarını tamamlayınca. Ben de ona göre görüşürüm Serdar’la.” Kapıya doğru adım attım. “Ben ineyim aşağıya.”

Tam ilerleyecekken içeri giren kişiyle adımlarım duraksadı. Koşarak geldi Pelin. “Tekin!” dedi telaşlı bir ses tonuyla. “Ne oldu? Bir şeyler söyledi çocuklar.”

“Önemli bir şey yok.”

Tekin’in elini görmüş olmalıydı ki dudaklarından korku dolu bir ses çıktı. “Eline ne oldu?” dedi Tekin’in elini tutarak. “Hemen sarmak lazım, böyle olmaz.” Tekin’in gözleri benim üzerimdeydi, bense öylece onları izliyordum. İfadesiz bir maske takmıştım yüzüme. Sanki umurumda değilmiş gibi davranmaya çalışıyordum.

Pelin hışımla banyoya girdi. Oradaki bir dolabı açtı, içinden sargı bezi ve birkaç ilaç çıkarttı. Her şeyin yerine son derece hâkim görünüyordu.

“Doktorun geldiğine göre,” dedim çenemi tutamadan. “Ben aşağıdayım.”

Tekin’in cevabını beklemeden odadan çıktım. Hızlı adımlarla koridoru geçtim. Öfkemi dindirmeye çalışarak merdivenlere yöneldim. Nihayet merdivenlerden inerken, hiddetimi yalnızken taşsın diye içimin derinlerinde bir yerlere gizledim. Kimseye zafer duygusu yaşatacak hâlim yoktu. Toplasan birkaç gündür tanıdığım bir adamın beni bu kadar etkilemesine izin verecek değildim.

Nihayet aşağıya indiğimde Yaman da salondan çıkıyordu. “Kış bahçesine geçelim mi?” diye sordu. “Bir şeyler yemiş miydiniz?”

“Yiyorduk. Mıstık’ın geldiğini duyunca kalkmak zorunda kaldık.” Hemen sonra hızlıca ekledim. “Ama ben bir an önce gitsem iyi olur,” dedim. Pelin’e tahammül edemeyecektim.

Merdivenlerden gelen adım seslerini duyduğumuz an Yaman’la bakışlarımız o tarafa çevrildi. Üzerine gri kazağını geçirmiş olan Tekin, “Ne acelen var?” dedi. Bu sorunun bana hitaben sorulduğu belliydi.

Kısa bir an bakışlarım elindeki sargıya kaydı. Şimdi o sargıyı bir güzel çözsem… Elimde sıkıca sarsam… Ardından Tekin’in boynuna dolayıp sıksam… Ne de güzel olurdu!

Bunun yerine yapmacık bir gülüş kondurdum yüzüme. “Ders çalışmam lazım,” diye yanıtladım.

Pelin hemen oradan atıldı. Sevimsiz. “Ay ders mi çalışıyorsun? Çok tatlı ama yaa! Ne kadar küçüksün!”

“Biz ona çıtır diyoruz yalnız, canım,” dedi bir ses. Başka bir kadın sesiydi. Antreye açılan odalardan birinden çıkan, tanımadığım bir kadın Pelin’e ölümcül bakışlar fırlattı. Esmerdi. Üzerinde siyah deri bir pantolon, siyah bir kazak vardı. Elini bana uzattı. “Hoş geldin, Hazel,” dedi gülümseyerek. “Ben Kıvılcım.”

“Hoş buldum,” dedim ben de aynı şekilde.

Pelin kendisine verilen yanıttan pek hoşlanmamıştı. Anlaşılan her daim gündemde, her daim ortada olmalıydı. “Lazarenko yolda,” dedi Tekin’e hitaben.

Tekin çoktan merdivenlerden inmiş, yanımıza gelmişti. Fakat Pelin’in sözlerini duyunca bir an sinirle ona döndü. “Neden haber vermedin?”

“Ee konuşmuştuk ya, Tekin!” dedi Pelin cilveli bir gülüşle.

“Kafası dağınık bu ara,” diye açıkladı Kıvılcım.

“Neden acaba?” diye ekledi Yaman.

“Çok da sinirli,” dedi Kıvılcım.

“Ve aşırı küfür ediyor,” diye devam etti Yaman. “Şurada yarım saat adam dövdü, etmediği küfür kalmadı. Kulaklarım kirlendi.”

“O kadar hassas kulakların varsa siktir git!” diye hırladı Tekin. Ardından dışarı çıkıp adamlarıyla konuştu. O sırada Kıvılcım ve Yaman da gülerek salondan açılan kapıdan kış bahçesine geçiyorlardı.

Pelin’le yalnız kalmak istemediğim için çalışma odasına yürüdüm. Çantamla telefonum orada kalmıştı.

İçeri girdim. Telefonumu çantamın içine koyup beklemeye başladım. İçimde sessiz ama kıpkırmızı bir öfke fokurduyordu, evimde yalnız kalabilmek için dakikaları sayıyordum.

Çok zaman geçmemişti ki çalışma odasının önünden sesler gelmeye başladı. Kapı hızla açıldı; içeriye önce Tekin, arkasından Pelin ve en son da tanımadığım bir adam girdi. Lazarenko… diye geçirdim içimden. Bu, o olmalıydı.

Tekin beni içeride bulmayı beklemiyor olacak ki şaşırdı. “Kusura bakmayın,” dedim çantamı elime alarak. “Buraya geleceğinizi bilmiyordum.” Odadan çıkmaya yeltenmişken Pelin’in sesi adımlarımı durdurdu.

“Lazarenko, seni Hazel’le tanıştırayım,” derken bakışlarındaki sinsilik açıktı. “Kendisi Güngör Bıçakçı’nın ekibinden.”

Tekin’in Pelin’e dönen bakışları sinirliydi. Ama ne yazık ki bu sonsuza dek saklanacak bir sır değildi. Davette beni zaten görecekti.

Hiç bozuntuya vermeden elimi uzattım adama. “Memnun oldum,” deyip tokalaşmayı bekledim. Ancak beklediğim gibi olmadı.

Lazarenko elimi iki avucunun içine aldı. Sonra elimi dudaklarına götürüp üzerine küçük bir öpücük bıraktı. “Aнгельская красота,” (Meleksi bir güzellik) diye mırıldandı. Ardından İngilizceye döndü. “Çok memnun oldum, Hazel,” dedi. Rusça bilmediğimi düşünmüştü doğal olarak. Fakat ben Rusça cevap verdim.

“Спасибо.” (Teşekkürler)

O İngilizce, “Rusça biliyor musunuz?” diye sordu.

Ben Rusça, “Да,” (Evet) diye yanıtladım. Hoşuna gitmişti fakat anlaşılan odanın resmî dili İngilizce olacaktı.

Hemen peşinden Lazarenko ekledi. “Siz de kalın lütfen,” dedi nazik bir tavırla. Tekin’in ise gözlerinden neredeyse alevler fışkırıyordu.

Bir şey demeden ilerledi, hızlı hareketlerle hem kendine hem de Lazarenko’ya birer kadeh viski doldurdu. Bize de sordu fakat ben de Pelin de istemedik.

Dakikalar cumartesi günkü davetle ilgili konuşarak geçip gitti. Lazarenko konudan konuya atladı ama kafam öyle doluydu ki dikkatimi veremedim. En son üstü kapalı bir şekilde Tekin’i bir yerde mutlaka istediğinden bahsetti fakat ne yazık ki bu kısa konuşmayı zihnimde bir yere oturtamadım.

Yarım saatin sonunda, Lazarenko başka bir buluşması olduğunu belirterek ayaklandı. Anlaşılan Pelin de onunla gitmek zorundaydı. Vah vah! Çok üzüldüm… diye geçirdim içimden. Gerçi her ne kadar Pelin ayrılacak olsa da ben de burada kalmayacaktım.

Lazarenko yine az önceki tavrıyla yanıma yaklaştı. Neredeyse sarıya yakın açık kumral saçlı, mavi gözlü bir adamdı. Klasik bir Rus erkeği görünümüydü. Hoştu ama sarışın erkeği annesi sevebilirdi, benim ilgimi çekmiyordu. Tabii ayaküstü bana kur yaptığı da dikkatimden kaçmadı.

“Davette görüşmeyi iple çekiyorum, Hazel,” dedi gülümseyerek. Tekin elindeki kadehi tak diye masaya bırakınca, ikimizin de bakışları ona döndü. Fakat hemen ardından Tekin kapıya yöneldi. Lazarenko da onu takip etti.

Tam kapıdan çıkmak üzereyken Pelin bana döndü. “Sana bayıldı!” dedi gülerek. O sırada Tekin hâlâ kapıda bizim çıkmamızı bekliyordu. Ancak Pelin’in söylediği şeyi duymuş olmalıydı ki sesi uyarı doluydu.

“Pelin!” dedi sert bir uyarıyla. “Sakın!”

Pelin ise “Bu kadar korumacı olma Hazel’e karşı. Genç bir kadın o,” diye yanıtlayıp odadan çıktı.

Buradaki kritik kelime ‘korumacı’ydı. Eşit olmadığımızı ortaya seriyordu. Beni korumasını istemiştim günler önce. Oysa şimdi bu durumdan mutsuzdum. Tek başına koruma içgüdüsü tahammül sınırlarımın dışındaydı ama bunun haricinde Tekin’den ne beklediğimi de bilmiyordum. Tek emin olduğum porselen bir bebek olmadığımdı, Tekin’in de er ya da geç bunu anlamasını umuyordum.

Odadan çıkacaktım ama Tekin hışımla kolumdan tutarak beni durdurdu. “Ne dedi o sana?” diye sordu. Öfke dolu nefesi burnundan hızla çıkıyordu.

“Kim?”

“Lazarenko!” dedi. “İlk geldiğinde Rusça bir şey söyledi. Ne dedi?”

“Seninle ya da konunuzla bir ilgisi yoktu,” dedim çenemi havaya dikerek. Bu tavrı da mı koruma içgüdüsünün bir neticesiydi?

“Neyle ilgisi olduğunu sormuyorum, Hazel. Ne dediğini soruyorum.”

“Sana ne?” dedim dakikalar önce yukarıda söylediği şeyi tekrar ederek. İntikam soğuk yenmemeli, aksine sıcacıkken servis edilmeli, diyenlerdendim. Anlaşılan ateşkes de bitmişti. “Bana ne? dememiş miydin? Sahi Tekin… Sana ne?” Kolumu tutuşundan çarçabuk kurtarıp odadan çıktım. Merakından kudur! diye mırıldandım. Umursamayacaktım.

Lazarenko ve Pelin nihayet evden ayrıldıklarında kış bahçesine yöneldik. Amacım Yaman ve Kıvılcım’a veda edip gitmekti aslında. Fakat yemeğe kalmam için ısrar ettiklerinden direnemedim.

Masa eksiksiz bir şekilde hazırlanmıştı. Zeytinyağlılar, mezeler, salata ve ızgara et çeşitleri vardı. “Sen mi hazırladın?” diye sordum Kıvılcım’a.

“Yok,” dedi tabağını gülerek doldururken. “Ben yemek işinden pek anlamam. Yaman’ın marifetleri.”

“Aaa!” dedim şaşkınlıkla karışık Yaman’a bakarken. “Ellerine sağlık.” Ben de tabağıma bir şeyler aldım. “Evde çalışan kimse yok o zaman.” Yine merakıma engel olamamıştım.

“Var ama evin dışındaki bir alanda,” diye yanıtladı Tekin. Siniri hâlâ geçmemişti ve bu beni oturduğum yerde zevkten dört köşe ediyordu. “Ben evin içinde yemek kokusu ve kalabalık sevmiyorum.”

“Siz burada kalmıyorsunuz o hâlde?” diye sordum bu kez Yaman ve Kıvılcım’a.

Kıvılcım, “Hayır, burada değiliz,” deyip konuyu bana çevirdi. “Ders çalışacağım demiştin. Yüksek lisans, değil mi?”

“Evet,” diye yanıtladım. “Bir dersim var sadece ama yine de dikkat etmem lazım. Bu ara hiç zaman ayıramadım.”

“Kaç yaşındaydın, Hazel?” diye sordu Kıvılcım.

“Yirmi dört olacağım,” dedim şarabımdan bir yudum içtikten sonra. “Bir aydan az bir süre sonra.”

“Aaa, ne zaman doğum günün?”

“16 Kasım.”

“Harika!” dedi Kıvılcım. “Var mı bir planın?”

“Yani… Olur genelde. İkizim Hazar’la birlikte kutlarız hep. Kuzenlerimizle arkadaşlarımız da olur. Ama bu sene nasıl olacak, bilemiyorum.”

Yaman hemen lafa girdi. “Bu sene daha özel bir kutlama olur belki.”

Kıvılcım ona yanıt verdi. “Lazarenko’yla mı?” dedi gülerek. Dudaklarında muzip bir tebessüm vardı.

“Daha neler!” dedi Yaman.

“Niye? Yürümüş adam Hazel’e!” diye karşılık verdi Kıvılcım. “Pelin yumurtladı giderken.”

O ana kadar sessizliğini koruyan Tekin, yine bardağını masaya gürültülü bir şekilde koydu. “Yeter!” dedi sinirle. “Kapatın şu konuyu!”

Tam ağzımı açıp cevap verecektim ki kış bahçesinin dışı müthiş bir gürültüyle doldu. Bahçeye bir araba yanaştı, içinden iki adam indi. Biri Tekin ve Yaman gibi iriydi, diğeri ise daha ince yapılıydı.

Arabadan bir Karadeniz ezgisi yükseliyordu. İri olan adamın yüzünde arsız, serseri bir ifade vardı. O da siyahlar içindeydi, deri bir ceket giyiyordu, saçları kısacıktı. Bize doğru yaklaşırken arabadan yayılan Karadeniz müziğine birden sözleriyle eşlik etmeye başladı.

Bir babağne vardir yetmiş yaşinde

Evde yaşiyo yalniz başine

Bi gidin sorun onin gözyaşi ne

Açma dağlar çiçek ağlatma beni ♪♪[1]

Bir tür şiir ya da tirat gibiydi söyledikleri. Ama şivesi nedeniyle kulağa eğlenceli geliyordu. Tekin ve Yaman ayaklandı. Tekin’in yüzündeki o öfkeli ifade dağılır gibi olmuştu. Tahammülsüz gibi görünmeye çalışıyor ama adama bakarken bunu pek beceremiyordu.

Mavi ile yeşili bana sor ki anlatayim

Aşk ile kavuşamamayi bana sor ki ağlatayim

Yağmurun çocuğuyum ne yapsam topraktayim

Açma dağlar çiçek ağlatma beni ♪♪

Kıvılcım adamı, “Cesur,” diye tanıttı. “Tekin abimin ekibindendir. Tüm bilişim işleri ondan sorulur.”

Dereler derindur nasil geçeyim

Gel sevduğum bi su ver da içeyim

Yedi sene sevdum ulan vaz mi geçeyim

Açma dağlar çiçek ağlatma beni ♪♪

Cesur son dizeleri de eğlenceli bir tavırla söyleyip bitirdi. Tüm tonlamasına rağmen aslında sözler dramatikti. Tekin’in yanına gelip sarıldı. “Özledin mi beni, zalim?” dedi.

Tekin dayanamayıp güldü. O gülünce ben de gülüşümü tutamadığımı fark ettim ama hızla toparlandım.

“Serseri!” dedi Tekin. “Kafamı şişirmeni pek özlediğimi söyleyemem. Şiven de bok gibi ayrıca. Deneme bir daha!”

Birbirlerinin omzuna vura vura sarıldılar. Aynı şey Yaman’la da tekrarlandı. Ardından Cesur, Kıvılcım’ın başına küçük bir öpücük bıraktı. Ve en son bana dönüp elini uzattı. “Cesur ben,” dedi.

“Hazel ben de.”

“Hoş geldin, Hazel.”

“Teşekkürler. Siz de hoş geldiniz.”

Saniyeler sonra arabadan inen diğer adam girdi içeri. “Kötü haberlerle geldik,” dedi Tekin’e sarılırken ama yüzü buna tezat neşeliydi.

“Neden?” diye sordu Tekin. “Hayırdır?”

“Valla hayır mı, şer mi, sen karar ver, abi,” dedi adam. Sözlerini tamamlamadan yanıma geldi. “Hoş geldiniz, Hazel Hanım,” dedi. “Seyit ben.”

“Hoş buldum, Seyit.”

Herkesle selamlaştıktan sonra yeniden Tekin’e döndü. Tekin de yerine oturmuştu, Seyit’in sözlerine devam etmesini bekliyordu.

Papu arkandan çok fena sövdü, abi. Cumartesi sabahı kahvaltıya geleceğim diye söz vermişsin. Ama gitmeyince işte…” dedi. Neden gitmediği belliydi. Ben sürpriz yumurtadan çıkar gibi karşısına dikilmiştim. “Bol küfürlü, bol beddualı bir konuşma yaşadık. Onun gibi bir torunum yok benim, bir daha sakın kapımı çalmasın, dedi.”

“Eyvallah!” dedi Tekin bir yandan sigarasını yakarken. “Alırız gönlünü.”

Bana da sigara uzattı ama onun sigarası bana ağır geldiği için bu sefer kabul etmedim. “Teşekkürler,” dedim çantama uzanırken. “Senin sigaran ağır geliyor biraz bana. Kendiminkinden içerim.” Çantamdan sigaramı çıkardım, içinden bir dal aldım. Tekin çakmağını uzatıp yaktı. Bir an tüm gözlerin üzerimizde olduğunu fark edince rahatsız bir şekilde kıpırdandım. Dikkatleri dağıtmak için Tekin’e odaklandım. “Papu kim?” diye sordum.

“Dedem,” diye yanıtladı.

Papu ismi mi?” dedim bu kez.

Güldü. Diğerleri de kendilerini tutamayıp kıkırdadılar. “Papu, Lazcada dede demek,” diye açıkladı Tekin. “Öyle alışmışız.”

Ben nereden bilecektim Lazcayı acaba? “Öyle alışmışsınız?” diye sordum bu kez. Kaşla göz arasında merakımı gideriyordum.

“Birlikte büyüdük,” dedi sigarasının dumanını üfledikten sonra. “Arhavi’de.”

“Hepiniz mi?” diye sordum bu kez diğerlerine.

“Biz oradaki bir yetimhanede büyüdük,” dedi Cesur.

“Dördünüz de mi yetimhanedeydiniz?” dedim saklayamadığım bir üzüntüyle.

“Yok,” dedi Kıvılcım. “Ben, Yaman ve Cesur.” Sonra Seyit’e dönünce konuşmayı tamamlayan Seyit oldu.

“Ben papunun yanındayım kendimi bildim bileli,” dedi Seyit. “Sokaklardan çekip çıkarmıştı beni. Dolayısıyla ezelden beri Tekin abimin yanındayım diyebiliriz.”

“Peki siz yetimhanede büyüdüyseniz,” dedim diğerlerine. “Tekin’le yolunuz nasıl kesişti?”

Papu yetimhanenin bağışçılarındandı,” dedi Tekin. “Birlikte giderdik eskiden. O sayede tanışıyoruz.”

“Annenle baban peki?” dedim dayanamayarak.

“Öldüler,” dedi. Tek kelimeydi ama etkisi korkunçtu. Bahçeye derin bir sessizlik çökmüştü. “Ben on iki yaşındayken.”

“Başın sağ olsun,” diye yanıtladım onu. Sorduğuma pişman olmuştum. “Patavatsızlık ettim.”

“Etmedin,” dedi kendine bir kadeh şarap doldururken. “Çok zaman geçti üzerinden.”

Ortamdaki ağır havayı çarçabuk dağıtmaya çalıştım. “Ne kadar geçti?” Tekin tek kaşını kaldırarak bana baktı. “Kaç yıl yani? Hayır, yaşını öğrenmeye çalışıyorum da.”

“Otuz iki yaşındayım, Hazel,” dedi gülerek. “Boyumu da merak ediyorsan, 1.92. Askerliğimi de Yüksekova’da yaptım. Başka bir şey var mı merak ettiğin?”

“Yok,” dedim onun yüz ifadesine gülme isteğimi bastırarak.

“İyi. Sorarsın,” dedi gözleri gözlerimin tam içine bakarken. “Merak ettiğin başka bir şey olursa.”

Cesur aniden lafa girerek konuyu dağıttı. Sebebini anlamamıştım ama bana olan bakışları hoşnutsuzdu. “Haberi duydun mu?” diye sordu Tekin’e hitaben.

Tekin’in tek kaşı merakla kalktı. “Ne haberi?”

Cesur, Yaman’a baktı. “Söylemedim daha,” dedi Yaman.

Sıkıntılı bir nefes alan Cesur, “Hazel’in evini siz Arhavi’den gelmeden önce kontrol etmekle görevlendirdiğin adamlardan biri… Ersin…” diyerek açıkladı. “Kaçmış.”

Tekin elindeki sigarayı söndürdü. Oturduğu yerden ayaklandı. “Anlamadım?” diye mırıldandı. Sesinde ürkütücü bir tehdit saklıydı.

“Kaçmış işte. Bizim çocuklar peşindeler ama herif kapı duvar.”

Tekin hiçbir şey söylemeden bahçeden ayrıldı. Bu sırada telefonunu da cebinden çıkarmıştı. Kiminle konuştuğunu bilmiyordum ama beş dakika kadar sürdü. Geri geldiğinde az önceki kısacık süren neşeli ifadesi çoktan dağılmıştı.

“Bulun o herifi,” dedi tehlikeli bir ses tonuyla. “Sorgudaki şerefsiz ne âlemde?” Sanırım seramda ateş eden adamdan söz ediyordu.

“Konuşmadı daha,” dedi Yaman. “Genelde bu kadar direnemezler, öterler. Bu da eğitimli olduğunu gösteriyor.” Benim yüzüm düşünce devam etti. “Ama merak etme. Eninde sonunda konuşacak.”

“Anladım,” dedim. “Bekleyeceğiz o zaman.”

“Umarım çok beklemeyiz,” dedi Cesur tahammülsüz bir tonda. Fakat Tekin’in tehditkâr bakışlarını görünce lafı çevirdi. “Hazel de bir sonuca varmak istiyordur eminim ki.”

Cesur’un benden hoşlanmadığını anlamıştım. Ama sebebini kestiremiyordum. Beni ilk kez burada görüyordu. Belki de benim sorunumla uğraşmak zorunda bırakıldığı için bu kadar nemruttu.

“Sizi uğraştırdım, kusura bakmayın,” dedim oturduğum yerde dikleşerek. İnsanları istemedikleri bir şeye mecbur bırakmak tarzım değildi. “Cumartesi günkü davetten sonra biter zaten çoğu şey.”

“Anlamadım?” dedi Tekin. “Nereye bitiyor çoğu şey?”

“Yani neticede ben anlaşmada üzerime düşeni yerine getirmiş olacağım cumartesi günü,” dedim onu bir şekilde Güngör’ün odasına sokacağımı kastederek. “Sen zaten konuştuğumuz diğer şeyleri halledeceksindir. Gerektiğinde haberleşiriz,” diye devam ettim gururlu bir tavırla. “Bu kadar insanın yorulmasına gerek yok benim için.”

“Evine bir adam girdi, farkında mısın sen?” diye sordu Tekin. Sesinin rengi iyice değişmeye başlamıştı. “Sana ateş etti. Ölebilirdin. Üstelik işkenceyle bile ötmeyecek kadar eğitimli bir herif bu. Peşindeki adamların ne tür bir bela olduğunu görmüyor musun?”

“Görüyorum. Ama bu kadar insanın benim için bu saçma sapan şeyin peşinde seferber olması da içime sinmiyor.” Derin bir nefes aldım. “Babam yolluyor adamlarını zaten. En olmadı anlatırım ona her şeyi. Bu şekilde çok borçlanıyorum sana.”

Sinirle sigarasından bir dal daha yaktı. “Ne borcundan bahsediyorsun sen ya?” dedikten sonra öfkeli bir nefesle doldurdu ciğerlerini. “Sen tehlikenin sadece dış dünyanla sınırlı olduğunu mu düşünüyorsun? Ya zaten tanıdığın biri de işin içindeyse?”

Kimi kastettiğini hemen anlamıştım. Saçlarımı geriye attım, kollarımı rahat bir tavırla göğsümde bağladım. “Serdar’dan bahsediyorsun herhâlde,” dedim. “Dediğin gibi, bir tek onu kontrol ettirebilirsen harika olur aslında. Böylece daha rahat görüşebiliriz onunla.”

Gözlerinden ateşler fışkırmasına, burnundan solumasına aldırmadım. Kıvılcım’ın kıkırdayışını Yaman sözleriyle bastırmaya çalıştı. “Kimsenin yorulduğu falan yok,” dedi beni rahatlatmak ister gibi. “Hepimiz bu işi çözmeye odaklandık. Aklına farklı bir şey gelmesin.” Cesur’a uyaran bir bakış attıktan sonra ayaklandı. “Hadi, içeri geçelim de cumartesinin planını anlatalım Hazel’e.”

Herkes onun peşinden salona doğru ilerledi. Ben de onları izleyecektim ama Tekin’in kolumdaki sert tutuşu yüzünden mümkün olmadı. “Bu ne demekti şimdi?” derken tavrı tahammülsüz, öfkeli ve tekinsizdi.

“Hiçbir şey demek değil,” dedim. “Sen de öyle söylemedin mi? Bir söz verdin, onu tutmaya çalışıyorsun. Ben de daha fazla yük olmak istemiyorum.”

“Arabada bu iş bitene kadar dibimden ayrılamayacağını söylemiştim sana,” dedi burnundan soluyarak. “Ayrıca yük falan olduğun yok. Nereden çıktı bu?”

Sıkıntılı, derin bir nefes aldım. “Tekin, ben bu işin bu kadar dallanıp budaklanacağını bilsem sana gelmezdim,” dedim dürüstçe. “Ben sandım ki kısa sürede çözülecek. Ama sen bir sürü şeyin altına giriyorsun bu olay yüzünden.”

“Hiçbir şeyin altına girdiğim yok.” Bana içeriyi göstererek ilerlememizi ima etti. Nihayet girdiğimizde, “Musti’nin Gürcistan’da el koyduğumuz silahları…” diyerek konuşmaya başladı Tekin. “Hani şu Çeçenlere satmaya çalıştığı…”

“Evet. Tırlardan birini yakalatmıştık bilerek,” dedi Yaman düşünür gibi. “Diğeri de bizdeydi.”

“Aynen. Bizde olanları şu gemiden çıkanlarla değiştireceğiz. Hazel’in peşindeki adamlar gemiden çıkan silahlarla yeni bir olay planlarlarsa, suç silahı ile istihbarat datası eşleşmesin diye. Bir süre vakit kazandırır bize.” Derin bir nefes aldı. “İstihbarat kısmı sende yine.”

Benim zaten bildiğim bir plan olduğu için, yalnızca son cümlesiyle gözlerim hayretle açıldı. “Sen…” dedim Yaman’a bakarak. “Sen B’sin.” Tekin’in Arhavi’deki gece gizli bir platformda yazıştığı kişiydi bu.

Yaman’ın dudakları arsız bir şekilde kıvrıldı. “Zekisin… Parçaları birleştirmekte iyisin.”

“Biraz sizinle vakit geçirsem B’nin ne anlama geldiğini de keşfederim,” dedim gururla.

Tekin, “Vakit çok,” diyerek koltuklardan birine oturdu. “Keşfedersin.” Ardından Yaman’a döndü. “Ne zaman halledersin şu değiş tokuş işini?”

“Bir haftaya ama uzayabilir de,” dedi Yaman.

Tekin bundan memnun kalmadı. “Çok fazla.”

“Maalesef kısalması zor.” Cesur bilgisayarlarını ortadaki sehpaya açarken, Yaman konuşmasını sürdürdü. “İstihbarattaki bağlantımla daha erkene çekmeye çalışırım ama.”

Tekin sıkıntılı bir nefes aldı. “İyi olur,” dedi. Bu sırada Cesur da bilgisayarları çalıştırmaya başlamıştı. Benden telefonumu istediklerinde verdim.

“Telefonuna bir program yüklenecek,” dedi Kıvılcım. “Yalnızca lokasyonunu takip edecek. Tüm gece kulağında bir kulaklık olacak. Tekin abimle bizi duyabileceksin. Dışarıdan hiçbir şekilde görünmez, endişen olmasın. Ayrıca cumartesi günü giyeceğin kıyafete de takip cihazı yerleştireceğiz. Minik bir şey, belli olmaz.”

“Gerekli mi?” diye sordum.

“Temkinli olmak gerek,” diye yanıtladı beni Tekin.

“Peki, Güngör Bıçakçı’nın odasına girme işi,” dedim ana konuya gelirken. “O nasıl olacak?”

Tekin, sorduğum soruyla birlikte, sinirle bir sigara daha yakarak oturduğu yerden kalktı ve salonun geniş camlarından birinin önüne geçti. Neye sinirlendiğini anlamamıştım. Zaten başından beri istediği bu değil miydi?

“Güngör Bıçakçı’nın çalışma odası,” dedi Kıvılcım önüme bir harita sererken. “Erişimimizin olmadığı tek yer.”

“Ne?” dedim şaşkınlıkla. Önümde Güngör’ün evinin planı duruyordu. “Sizin Güngör Bıçakçı’nın evine erişiminiz mi var?”

“Evet. İçeride adamlarımız var. İki tane. Ama bahsettiğim yere giriş izinleri yok.” Derin bir nefes aldı. “Amacımız oraya bir dinleme cihazı yerleştirmek… Tekin abi de seninle olacak.”

“Ben kendim yapamaz mıyım?”

“Hayır,” dedi Kıvılcım. “Yalnızca o halledebilir.”

“O zaman küçük bir oyun oynamam gerekecek,” dedim sigarasını içmeyi sürdüren Tekin’e bakarak. “Ben davette biraz fenalaşmış gibi davranacağım.” Önümdeki planda bir noktayı gösterdim. “Zaten yemeğin yapılacağı salona en yakın yer orası. Tekin de benimle ilgilenme bahanesiyle girecek.”

Tekin memnuniyetsiz bir tavırla, “Çok riskli,” dedi. “Hazel bunu yapamaz.” Ne kadar da kendinden emindi! Benim neyi yapıp neyi yapamayacağımı en iyi bilen kişi gibiydi. Ama yanılıyordu. Onun ruhu duymadan karaoke bardaki barmene bilgi taşımıştım ben. Bunu da becerebilirdim. Ayrıca bu zaten kendi fikri değil miydi?

“Yooo yaparım!” dedim inadına.

“Ya sabır!” diye mırıldandı. Ama başka bir şey söylemedi.

“Ben de orada olacağım,” dedi Kıvılcım. “Catering şirketinin bir parçası olarak. Beni gördüğünde tepki vermemelisin.” Tekin’e baktıktan sonra devam etti. “Tekin abi, Güngör’ün de dahil olduğu özel bir toplantıya girecek. O biter bitmez çıkacaksınız köşkten.”

Acaba özel toplantının içeriği neydi? diye düşündüğüm sırada, “Kıvılcım’ın içeride tek başına olması sinmiyor içime benim,” dedi Yaman. “Daha önce yanında hep ben vardım.”

Kıvılcım sinirle ona baktı. “İzin verirsen sensiz bir deneyim elde edeceğim işte. Her zaman seninle operasyona çıkacak değilim. Ayrıca son işteki başarımı da unutmuş gibisin,” diye tısladı dişlerinin arasından. İkisinin arasındaki elektriğe bakarken gözlerimi kıstım. Aralarında bir şey mi vardı?

Dikkatim dağılır gibi olunca Tekin son sözü söyledi. “Kıvılcım içeride olacak. Benim güvenim tam. Siz dışarıda herhangi bir aksilik olmadığıyla ilgilenin sadece.”

Cesur önündeki bilgisayarlardan dikkatini ayırıp bize baktı. “Program yüklenirken ben de bir yandan Hazel’i arayan adamın kayıtlarını bulmaya çalışacağım,” dedi.

“Gizlidir,” dedi Yaman. “Yoksa öyle rahat rahat aramazlar.”

“Yine de emin olalım,” dedi Cesur.

O andan sonrası koyu bir sohbetle geçti. Tekin gelip koltukta yanıma oturduğunda, elinde yine sigarası vardı. Bu akşam ne kadar çok sigara içmişti? Sigarasını dudaklarının arasına koydu, içine bir nefes çekerken öyle bıraktı ve elleriyle kazağının kollarını dirseğine kadar sıvadı. Ardından sigarasını başparmağı ve işaret parmağının arasına alarak dumanı dudaklarının arasından serbest bıraktı. “Rusça bildiğini bilmiyordum,” diye mırıldandı.

Dudaklarım sinsi bir şekilde kıvrıldı. Anlaşılan Lazarenko’nun ne söylediği içine dert olmuştu. “Benimle ilgili o kadar da çok şey bilmiyormuşsun demek ki,” dedim Evangelia’da söylediklerine laf çarparak.

“Öyleymiş,” dedi, dudaklarını sanki devam edecekmiş gibi yeniden araladı ama vazgeçti. Ne söyleyeceğini sormak istedim fakat bir şeyler beni engelledi. Belki de içimdeki anlam veremediğim, herhangi bir temele oturtamadığım hislerdi bunun nedeni.

Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Yalnızca kısa bir anlığına başımı koltuğun kenarına koyduğumu hatırlıyordum. Sanki hem uyanıktım hem de bir yanım huzursuz bir uykuya çekiliyordu.

Yeniden o gemide olduğumu anladığımda, farkına vardığım bilinçli rüyadan uyanmaya çalıştım ama bu kez kopamadım. Yine buz gibi soğuktu. Yüzüme su damlalarıyla karışık sert bir ayaz vuruyordu. Karanlıktı gece. Saçlarımın ıslaklığı sırtıma, göğsüme temas ediyordu. Üzerime baktım. Buz mavisi elbisem sırılsıklamdı, vücuduma iyice yapışmıştı. O kadar üşüyordum ki tüm vücut hatlarımın belli olması bile beni yeterince endişelendiremiyordu.

Gözlerimi kapatıp açtım. Yine aynı mekânda ama bu defa başka bir zamandaydım. Gemi güvertesinin orta yerinde, ahşap bir sandalyeye oturtulmuştum. Ellerim sandalyenin arkasında bağlıydı. Çözmeye, kurtulmaya çalıştım ama imkânsızdı. Titreyerek başımı kaldırdım, denizin ortasındaydım; kulağımda açık denizin uğultusu, etrafımda ise maskeli yüzler vardı. Bir an sonra içlerinden biri, “Yazık olacak sana, küçük kız!” diye bağırdı. Beni dehşete düşüren bir gülümsemeyle elindeki su dolu kovayı kaldırdı ve tüm şiddetiyle içindeki suyu yüzüme çarptı.

Dudaklarımdan fırlayan korku dolu çığlıkla birlikte sıçrayarak uyandım. Bir şeylere tutunma, belki de sarılma isteğiyle ileri doğru uzandım fakat bu anın ne kadar tanıdık olduğunun farkına varamadım. Ellerim güçlü bir kola yapıştı, tırnaklarım sert bir tene saplandı. “Şşşt…” diye fısıldadı biri kulağıma. “Sadece rüyaydı.”

Gözlerim açıldı apansız. Nerede, kiminle olduğumu anlamaya çalıştım. Etrafım denizle çevrili değildi, vücudum kuru ve sıcacıktı, kulağımdaki denizin uğultusu değil artık bilindik bir tınıydı. Az önce ellerimin altındaki kolların sahibi, yüzümü hızla kocaman avuçlarının arasına aldı. Saçlarımın arasına küçük bir öpücük bırakırken o erkeksi koku yine burnumun ucundaydı.

Aldığım derin solukla birlikte rahatlamam gerekirdi. Bin beterini yaşamış da olsam az önce gördüklerim bir rüyaydı, bu sefer yanımda Tekin vardı. Fakat aynı zamanda rahatsız edici bir şeyler filizleniyordu içimde. O yabancı yüzler etrafımdayken bile bu kadar savunmasız hissetmediğimi anımsıyordum. Üstüm başım yerli yerindeydi ama sanki bu kez çırılçıplak kalmıştım.

Bir sürü kelime akın ediyordu zihnime. Toy… Küçük kız… Koruma içgüdüsü… Hepsini birleştirince toy ve küçük bir kızı koruma içgüdüsü diye tamamlanıyordu. Oysa zaten yaptığım anlaşmayla ben istemiştim bunu. Ancak o an anlıyordum ki bambaşka bir beklenti içine girmişti ruhum. Tehlikeli suların birinden kurtulmuştum ama bir başkasına çekiliyordum. Başı sonu olmayan bir belanın içindeyken, düşünebildiğim tek şey onun tarafından bir kadın gibi görülmekti şimdi. Kollarından telaşla uzaklaşmamın sebebi belki de yalnızca buydu.

🌊

[1] Elin Can Vayiç’in Yol Havası ve Açma Dağlar Çiçek adlı şarkılarından.

🌊🌊🌊

guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
error: İçerikler Korumalıdır!