İlk yayınlanma tarihi: 22 Ocak 2024
♪♪ Bölüm Şarkısı:
Kahraman Deniz ~ Yangının Adı
8. BÖLÜM
Şefkat tüten kollarının hapsinden kurtulmak kolaydı fakat içimi gören bakışlarından kaçmaya çalışmak çok zordu. Neyse ki yüzümü avuçlarından çekip, aramıza mesafe koyarak başarabilmiştim bunu. “Ben…” dedim göz göze gelmeyi reddederek. “Bir lavaboya gitmem lazım.”
Koltuktan kalkar kalkmaz salondaki herkesin endişeli bakışlarının üzerime yöneldiğini fark ettim. Sanki biraz daha orada kalsam iyi olup olmadığımı soracaklar ve ben o ankinden daha zayıf hissedecektim.
Buna izin vermeyip kısacık bir an bile beklemeden hızlı adımlarla salondan çıktım. Lavabonun nerede olduğunu bilmiyordum ama peşimden gelen adımların sahibi sayesinde bu soruma da cevap bulmuştum.
“İleride, sağda,” diye seslendi.
Arkama bakmadan yürüdüm ve saniyeler sonra kendimi lavaboya atıp kapıyı örttüm. Sırtım kapıya yaslandı, gözlerim bitkinlikle kapandı. Dudaklarımı henüz kurtulamadığım bir korkuyla ısırdım ama korku, pençelerini sırtıma geçirmiş bir canavardı ve sanki geride derinliği ruhuma kadar uzanan yarıklar bırakmıştı.
Soluk soluğa kapıdan uzaklaşıp aynaya doğru yürüdüm. İnsan bazen, bitkinliğinin yansımasını görmemek için aynaya bakmaya çekiniyordu. Gerçekleri inkâr etmek ya da herhangi bir konuda kendine yalan söylemek gibi bir şeydi bu. Fakat sonu yoktu. Birkaç gündür kâbuslara karşı güçlü duruyordum ama ne büyük talihsizlikti ki hiçbir şey sonsuza dek sürmüyordu.
Bakışlarımı kaldırıp aynadaki aksime odaklandım. Gözlerim kızarmıştı. Yüzüm soluk görünüyordu ve bunun makyajımdan eser kalmamasıyla ilgisi yoktu.
Musluğu açtım, ellerimi yıkadım, serin suyla ıslattığım ellerimi yanaklarıma değdirerek tenime biraz olsun yaşam belirtisi katmaya çalıştım. “Kendine gel…” diye fısıldadım. “İlk kâbusun değildi.”
İlk değildi ama burada, Tekin’in evinde, herkesin gözü önünde buna yakalanmak da hoşuma gitmemişti. Günlerdir düzenli bir uyku uyuyamayışım olur olmadık yerlerde sızmama neden oluyordu. Buna daha kalıcı bir çözüm bulmam şarttı.
Kendime iyice çekidüzen verip dakikalar sonra lavabonun kapısını açtım. Dışarı çıkar çıkmaz gördüğüm silüetle ise öylece duraksadım.
Tam karşıdaki duvara yaslanmıştı, kolları göğsünde bağlıydı. Gözlerini benden ayırmıyor; bakışları üzerimde, yüzümde gezinerek âdeta hasar kontrolü yapıyordu.
Hoşlanmıyordum bu tavrından. Fakat bundan neden hoşlanmadığım kafama dank ettikçe de kendimi tanıyamaz hâle geliyordum. Tüm bu duygular yabancıydı bana. Birçok dili neredeyse anadilim kadar iyi biliyordum ama günlerdir yakamı bırakmayan bu huzursuzluk benimle apayrı bir dilde konuşuyordu. Başka bir şey arıyordum bakışlarında. Ve bulamadıkça da kendimi ona tamamen kapatma ihtiyacım baş gösteriyordu. Fakat bulduğum o sayılı anlarda ise… Benim için işin rengi değişiyordu.
“İyi misin?” diye sordu. Eğer hissettiğim rahatsızlık bir soru olsaydı, kesinlikle bu olurdu.
“İyiyim,” diye yanıtlayıp devamında gelecek soruların da önünü kestim. “Kapatabilir miyiz bu konuyu?”
Bir an düşündükten sonra başını salladı. “Nasıl istersen…”
“Eğer telefonumla işiniz bittiyse, çocuklar beni eve bırakabilirler mi?”
“Ben bırakırım,” dedi yaslandığı yerden doğrulurken.
“Gerek yok,” diye cevapladım onu. “Yeterince zahmet verdim bugün. Hem misafirlerin var senin de.”
“Ben bırakırım, Hazel.” Eliyle koridoru gösterdi. “Hadi çantanı al da çıkalım.”
Hızlı adımlarla salona döndüğümde endişeli bir kalabalıkla karşılaşmayı beklemiştim. Fakat içeride kimse yoktu.
“Cumartesi günü görüşürsünüz,” dedi Tekin. “Bahçeye çıkmışlardır.”
“Ben rahat olayım diye mi?” diye sordum ama Tekin cevap vermedi. Fakat bunun iyi hissettirdiğini de inkâr edemezdim. Kimseyle tek tek vedalaşacak hâlim kalmamıştı, bir an önce evimin güvenli sınırlarına girmeliydim.
Nihayet eşyalarımı toparlayıp kapıya çıktığımızda, şoför koltuğunda yine Cihan vardı. Aracın kapısını bu kez Tekin açtı, hiç beklemeden binip arka koltuğa oturdum. Tekin de karşımdaki yerini aldığında çok uzun sürmeyecek yolculuğumuz başladı.
Yol boyunca ikimiz de pek konuşmadık. Muhtemelen benim yalnızca dışarıyı izlemiş olmamın bunda payı büyüktü. Onun bakışlarını üzerimde hissetsem de bir sohbet içine girmek ağır geliyordu. Gözlerinde endişe görmek sorun değildi ama acıma görürsem diye ödüm kopuyordu.
Akıp giden dakikaların sonunda, araba evimin önünde durduğunda göz göze geldik. “Yan evde olacağım,” dedi gözleri gözlerimin tam içinde bir şeyler ararken. Oysa saatler önce o da öfkeliydi bana, şimdi neyin değiştiğini anlamıyordum. “Eğer uyuyamazsan…”
“Yok,” diye itiraz ettim çarçabuk. “İdare ederim.” Bu defa bir bakıcı istemiyordum yanımda, günlerdir yeterince sıkıntı vermiştim. “Teşekkür ederim.”
“Ne için?”
“Her şey için.” Gözlerim bir an elindeki sargıya değse de konuşmayı kesecek hareketi yaparak arabanın kapısına uzandım. “Yarın öğleden sonra okula uğramam gerekecek,” dedim. “Hem dersim hem de tez danışmanımla görüşmem var.”
“Tamam, haberleşiriz.”
“İyi geceler,” dedim.
“İyi geceler,” dedi.
Kendimi arabadan dışarı atar atmaz, temiz ama soğuk bir havayla doldurdum ciğerlerimi. Ankara birkaç gündür mevsim normallerinin üzerinde seyrediyordu ama bu geceki serinlik artık özüne döneceğinin belirtisiydi.
Evimin kapısında bekleyen adamlara selam vererek bahçeye girdim. Hızlı adımlarla kapıya ulaştım ve anahtarımla açarak kendimi içeri attım. Çabuk bir duş alma isteğiyle yukarı çıkan merdivenleri tırmandım. Bu sırada evin tüm ışıklarını da açmıştım.
Duştan çıkıp giyinmem ve saçlarımı kurutmam bir saatten fazla sürdü. Yatıp uyumam gerektiğinin farkındaydım ama birileriyle konuşma isteğim rahat vermiyordu.
Telefonumu elime aldım ve WhatsApp’a girerek Naz ve Lila’yla olan grubumuza yazdım. İkisinin derdime derman olacağına inancım tamdı. Grubun adı bile dosta güven, düşmana korku salıyordu.
Şer İttifakı!
Hazel: “Uyanık mısınız?”
Beklediğim yanıt yalnızca saniyeler içinde tarafıma ulaştı.
Naz: “Tabii ki uyanığım, canım. Malum, saat farkı. N’apıyorsun?”
Haklıydı. New York’ta saat akşamüzeriydi.
Lila: “Ben de uyanığım. Dökül bakalım. Ne zamandır yazmanı bekliyoruz. Nedir bu karaoke mevzusu? Yanımdaki Serdar’dı deme sakın!”
Hazel: “Yok, değildi. Tekin’di.”
İkisi de yaşadığım her şeyi biliyorlardı. Yardım isteğiyle Tekin’e gitmeyi planladığımdan da haberleri vardı. Fakat ikisine de telaşlanmamaları için Arhavi çıkarmamı haber vermediğimden, muhtemelen şu anda fazlasıyla şaşkındılar. Nitekim yazışmanın aniden görüntülü aramaya dönüşmesi yalnızca saniyeler almıştı. Önce haber vermeyişimin neden olduğu birtakım azarları işittikten sonra, kısa bir özetle günlerdir aramızda geçen her şeyi anlatınca ikisinin de yüz ifadesi şaşkınlıkla kuşatılmıştı.
“Hafif toksik bir ilişki görüyorum yakın gelecekte. Kıskançlıklar ve gelgitlerle dolu… Severiz,” dedi Lila arsızca.
“Yakışıklı mı bari?” diye sordu Naz. Cevap vermedim ama bu tam da Naz’ın aradığı şeydi. “Cevap vermediğine göre öyle. Fotoğrafı yok mu?”
“Saçmalamayın, kızlar ya!” diyerek isyan ettim. “Ben bunun için mi gittim bu adama? Bana yardım etsin diye gittim. Sırası mı yani şimdi bu saçmalığın?”
“Neden saçmalıkmış, canım?” diye sordu Lila. “Belaya giden yolda, aşk da bulabilir insanı.”
“Ne aşkı ya, daha neler? Bu kadar kısa sürede aşk mı olur?” diye itiraz ettim.
“Valla biliyorsun, ben ilk görüşte aşka inanırım, canım,” dedi Lila. “Öyle tanıdıkça sevme olayı… Iyyy… Çok sıkıcı.” Hafif bir iç çekti. “Aşk dediğin böyle şimşek gibi çarpar insanı.” Gözlerini kocaman açarak devam etti. “Tıpkı bela gibi. Kurtulamazsın yani.”
“Ya da henüz başka bir şeydir,” dedi Naz söze girerek.
Kaşlarım çatıldı. “Ne gibi?”
İkisi hep bir ağızdan gülerek yanıt verdi. “Tutku!”
Ansızın söyleyebileceğim tüm lafları unuttum. Belki de şu anda hissettiğim buydu. Bir düğüm gibiydi duygularım, elimi kolumu bağlıyordu. “İstemiyorum bunu,” dedim en sonunda. Ama dilim başka, benliğimse bambaşka şeyler söylüyordu.
“Senin istemenle olsaydı,” dedi Lila elini sallayarak. “Biz kadınlar kanlı bıçaklı olduğumuz adamlarla deli gibi sevişmek istemezdik. Ten uyumu diyoruz biz ölümlüler buna.”
“Saçmalık!” diye yükseldim. “Peşimde adını sanını bilmediğim belalı tipler var. Kaçırıldım. Neredeyse ölüyordum. Hadi bir çare buldum dedim, koştur koştur Arhavi’ye gittim yardım istemeye. Şimdi düştüğüm duruma bak!” dedim nefes nefese. “Bu tekinsiz mafya bana bir yaklaşıyor…” Devamını getiremeden çenemi tuttum. İkisi de pürdikkat bana bakıyordu ama benim daha fazla konuşmaya cesaretim yoktu.
“Neyse,” dedi Lila anlamış gibi. “Sen bu hislerin üstüne bir yat. Bir düşün. İçinde evir çevir. Bakarsın geçiverir.”
“Sevişmeden zor ama sen yine de bir dene!” diyen Naz ben yanıt veremeden muzip bir tavırla güldü. “Ama önden de bir araştır bak! Deccal bir annesi ve nişanlısı çıkmasın sonra baban gibi.”
Ben gözlerimi devirirken Lila kahkahayı bastı. “Kızım, demesene şöyle şeyler! Zaten erkeklere güven sıfır bunda!”
“Ben buradayım yalnız!” dedim ikisine de tahammül edemeyerek. “Ayrıca şu anda size aşırı uyuz oluyorum.”
“Tamam tamam,” dedi Naz. “Onu bunu bırak da… Fotoğrafı yok mu?”
Kınar gibi baktım ona. Ama merakını hiçbir şeyin bastıramayacağını biliyordum. Gözlerimi devirerek telefonu yüzümden çektim ve WhatsApp’a girdim. Tekin’in numarasını bularak bir konuşma penceresi açtım ve dikkatli bir şekilde profil fotoğrafının ekran görüntüsünü alıp kızlarla olan gruba gönderdim.
Gece çekilmiş bir fotoğraftı. Üzerinde bir smokin vardı fakat gömleğinin düğmelerini açmış, çözdüğü papyonunu ise boynunun iki yanında serbest bırakmıştı. Objektife bakmıyordu, aksine dikkati yanındaki her kimse, onun üzerine odaklanmıştı.
“Üfffff!” dedi Lila etkilenmiş bir sesle. “Çok yakışıklıymış! Aşırı erkeksiiiii!” Hemen peşinden ekledi. “Heyecanlandım bak. Nihayet kurtuldun o sümsük Serdar’dan!”
“Niye sümsük diyorsun ya?” diye sordum. Naz’dan hâlâ ses çıkmamıştı. Ekranda görünüyordu ama bilgisayarına geçmişti ve bir şeylerle uğraşıyordu. Ve bir müddet sonra gruba düşen fotoğraf da uğraştığı şeyin ne olduğunu ortaya serdi.
Photoshopla bir çift fotoğrafının üzerinde oynamıştı. Kadının yüzüne beni, adamın yüzüneyse Tekin’i yerleştirmişti. Böyle sahtekârlıkları becerebilmesi düşündürücüydü ama anlaşılan dalaverecilik bizde genetikti.
“Alev aldık. İtfaiyeee!” diye bağırdı Lila. Ardından hülyalı bir tavırla iç çekti. “Bu nasıl yakışmaktır ya!”
Naz aniden kendini masaya attı. Başını masanın yüzeyine yapıştırdı. Hâlâ ağzından tek kelime çıkmamıştı.
“Naz!” diye seslendim birkaç kez. Oralı olmadı.
Yapmacık bir tavırla başını masasından kaldırdı. “Pardon!” dedi sanki derin bir uykudan uyanmışçasına saçlarını düzeltirken. “Güzelliğinizden bayılmışım.”
Lila kahkahayı basınca ben de dayanamayıp güldüm.
“Geri zekâlı!” dedim gözlerimi devirerek. “İşin gücün sahtecilik!” Gerçi şaşmamak gerekirdi. Tamam, sahte kimliğimi ben kendim hazırlatmıştım ama Tekin’in yanına giderken taktığım peruğu da bana zamanında Naz göndermişti. Sahi, o peruk neredeydi?
“Eee!” dedi Lila. “Cumartesi günü davete katılacaksınız yani şimdi? Ne giyeceksin? Karar verdin mi? Ağzını uçuklat şu adamın da görsün!”
“Niye uğraşayım, canım?” dedim söylediğime kendimi bile inandıramazken. “Toy buluyormuş zaten beni. Hem benim de derdim başımdan aşkın. Böyle şeylere ayıracak vaktim yok. Zaten o… İnsanın teninde karınca sürüsü yürüyormuş gibi olan boktan his de geçer gider. Kafa yoramayacağım hiç buna.”
Lila parmağını, Bir dakika bekle! der gibi kaldırdı. Yanından çantasını aldı, içini açtı ve karıştırmaya başladı. “Nerede bu ya!” diye mırıldandı.
“Ne arıyorsun?” dedim ama bu apaçık bir tuzaktı.
“Külâhımı!” diye lafı yapıştırması çok vaktini almadı. “Ona anlatırsın bu palavralarını.”
Tam yanıt verecekken, ekranımın üstünden düşen bildirim beni durdurdu. “Tekin yazdı,” dedim ama sesimdeki heyecan zaten kızlar tarafından anlaşılmıştı.
“Tamam, hadi kapat!” dedi Naz. “Yazışın!”
“Öptük! Bizi güncelle!” diye seslendi Lila ve ekrandaki görüntülü arama ansızın sonlandı.
WhatsApp’a girdim çabucak. Tekin’in ekranını açtım ve yazdığı şeyle oturduğum yerde telaşla kıpırdandım.
Tekin: “Uyumamışsın.”
Hazel: “Nereden anladın?”
Tekin: “Işığın yanıyor. Ayrıca gölgeni görüyorum.”
Koltuktan fırlayıp pencereye yaklaştım. Perdeyi hafifçe araladığımda yan evin balkonundaki adama bakakaldım. Balkondaki bambu koltuklardan birine oturmuştu. Bir elinde sigara vardı, diğerinde ise viski kadehi tutuyordu. Benim ona baktığımı görünce, elindeki kadehi küçük bir hareketle bana doğru kaldırdı.
Parmaklarım ekranımda âdeta uçarcasına bir mesaj daha yazdı.
Hazel: “Sen neden uyumadın?”
Cevap vermesini beklerken onu pencereden izlemeye devam ediyordum. Elindeki viski kadehini önündeki sehpaya bıraktı. Sigarasını dudaklarının arasına aldı.
Parmakları saniyeler boyu ekranda dolaştı durdu. Ekranımın en üstünde, ‘Tekin yazıyor…’ ibaresi görünüyordu ama mesaj bir türlü bana ulaşmıyordu. Belki de ne diyeceğine karar verememişti, silip silip duruyordu. Tam ümidimi kesmişken mesajı ansızın ekranıma düştü.
Tekin: “Aklım kaldı.”
Kalbim göğüs kafesimde kısacık bir an tekledi. Sandığım şey miydi, bilmiyordum ama hissettiğim heyecan neredeyse boğazıma kadar yükselmişti.
Hazel: “Neyde?”
Uzun, ojeli tırnağımı dudaklarımın arasına götürdüm, gerginlikle ısırdım. Ama anlaşılan bu kez beni çok bekletmemeye kararlıydı.
Tekin: “Sende.”
“Neeeee?” diye fısıldadım kendi kendime. Ama hemen sonra tepkilerimi frenlemeye, soğukkanlı davranmaya çalışarak duruşumu dikleştirdim ve aklımdan geçenin dışında bir şeyi kelimeye döktüm.
Hazel: “Niye ki?”
Tekin: “Bu kâbus meselesinden hoşlanmadım.”
Ben de bu konunun yeniden açılmasından hoşlanmamıştım. Ansızın yüzüm düşünce, kaçan hevesimi de yanıma alarak pencereden uzaklaştım.
Hazel: “Bir süre sonra geçer.”
Tavrım umursamazdı. Zaten diyebileceğim fazla bir şey de yoktu.
Tekin: “Öyle mi?”
Hazel: “Hı hı! Zaman her şeyi geçirmez mi?”
Tekin: “Her zaman değil. Bazen de yalnızca şiddetini arttırır.”
Hazel: “Mesela neyin?”
Bir süre bir şey yazmadı ama sonrasında gönderdiği yanıt kısacıktı.
Tekin: “Boş ver.”
Cevap vermekle vermemek arasında kaldığım o kısacık anda yeniden yazdı.
Tekin: “Hazel?”
Hazel: “Efendim?”
Tekin: “Hadi uyu artık. Adamlar kapıda nöbette.”
Hazel: “Evet, geç oldu. Uyuyayım ben.”
Tekin: “Perdeni aç!”
Hazel: “Ne?”
Tekin: “Perdeni diyorum. Aç!”
İkiletmeden perdemi boylu boyunca açtım. Cam kapalıydı ama Tekin sanki aynı odanın içindeymişiz gibi yakındı. Aklımdan peşi sıra geçenleri yazdığını görmekse beni sersemletmiş, dağıtmıştı.
Tekin: “Ben de burada, yakındayım. Perden açık kalsın.”
Hazel: “Olur. İyi geceler.”
Tekin: “Sana da.”
Duştan çıkar çıkmaz üzerime geçirdiğim gri tayt ve cropla yatağıma uzandım. Sağıma dönmüştüm, telefonum elimdeydi, bakışlarım ise perdesi açık cama odaklanmıştı.
Küçücük bir boşluktan görüyordum onu. Bir süre art arda birkaç sigara yakıp söndürdü. Gözleri telefonunun ekranındaydı ama herhangi bir şey yazmıyor, yalnızca bir şeye bakıyor gibi görünüyordu. Ne olduğunu merak ediyordum ama biliyordum ki bunu öğrenebilmemin imkânı yoktu.
Ansızın dikkatimi çeken şeyle telefonumu yeniden açtım. WhatsApp’a girdim. Az önce fark etmemiştim ama gerçek şimdi apaçık gözlerimin önündeydi. Kızlarla olan grubun bir altında kalmış bir konuşma duruyordu Serdar’la. Hızlıca tıkladığımda ortaya çıkan ekran hiçbir şekilde tanıdık gelmiyordu. Yazdığı saate baktım, benim Tekin’in evinde sızdığım dakikalara tekabül ediyordu. “Ayrıldığımızı biliyorum ama kabullenemiyorum,” diyordu Serdar’dan gelmiş tek cümlelik mesajda. Okunduğu belliydi ve kimin tarafından olduğu da şüpheye yer bırakmıyordu.
Demek ansızın sönen sinirinin sebebi buydu, diye düşünürken dudaklarım küçük bir tebessümle kıvrıldı. Ama yine de bu, her şeyi öylece sineye çekeceğim anlamına gelmiyordu.
Saniyeler dakikalara dönüşürken, uyku beni nihayet kollarına aldı. Kâbuslar uzaklaşmıştı ya da belki de pusuya yatmışlardı. Ama önemi yoktu, burası güvenli alandı. Zihnimde az önce aramızda geçen mesajlaşmanın her bir satırını tekrar ederken, kapalı gözlerimin ardında Tekin’in pencereme yansıyan silüeti vardı.
🌊
23 Ekim 2020, Ankara
Öğle saatlerine kadar uyuyup, yeni güne uzun bir aradan sonra nihayet dinç hissederek uyanmıştım. Bir duş almış, saçlarımı şekillendirmiş, makyajımı yapmıştım. Havanın bozduğunu, hatta ahmakıslatan şeklinde yağmurun başladığını gördüğümdeyse çizme giymeye karar vermiştim. Üzerime siyah mini bir elbise, ince bir külotlu çorap, bordo alçak topuklu çizme ve bordo renkte deri bir gömleğimsi ceket geçirmiştim. Kabanımı ayrıca giyecektim.
Altın rengi küpelerimi takıp, siyah çantamın içine birkaç eşyamı daha tıkıştırdım. Kitaplarımı ve defterimi de elime alınca hazırdım.
Nihayet evden çıktığımda adamlar kapıdaydı. Tam arabanın olduğu yere doğru ilerleyecekken, yan evden gelen sesle adımlarım yavaşladı. Önce Tekin sandım ama yanıldığımın kanıtı yalnızca saniyeler sonra karşımdaydı.
Kumral saçlı, kıvrımlı vücutlu, oldukça dişi bir kanıttı bu. Gülümseyerek bana bakıyor, bir yandan da sahte bir tavırla elini sallıyordu.
“Hazelciğim!” diye seslendi Pelin. Tekin’in evinden çıkıyordu. Üzerinde daracık bir elbise vardı, bana doğru yaklaşırken üstünü başını düzeltiyordu.
Bir an beynimden vurulmuşa dönsem de duygularımı maskelemek uzmanlık alanım olmuştu. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirerek, “Tünaydın,” diyebilmemin tek dayanağı buydu.
“Tünaydın, canım!” dedi nihayet yanıma geldiğinde. “Nereye böyle?”
“Okula.” Elimdeki kitaplar bunu yeterince ortaya seriyordu ama anlaşılan Pelin detaylı açıklamaya ihtiyaç duyuyordu.
“Harika! Ben de bir toplantıya geçeceğim. Ama çok zor uyandım valla. Yetişebilirim inşallah,” dedi bir yandan geride bıraktığı Tekin’in evine bakarken.
“Sen…” dedim zar zor yutkunurken. “Burada mıydın gece?”
“Evet,” diye yanıtladı. “Buradaydım.” İmalı bir bakış vardı gözlerinde. Zaten kuşkulandığım şeyi bir kez daha hatırlatıyor, acaba dedirtiyordu. Diğer evinde de ne kadar rahat hareket ettiğini anımsayınca, taşlar iyice yerine oturuyordu. O zaman o adi köpek bana neden gecenin bir vakti mesaj atıyordu? Üstelik perdeni aç falan da demişti. Ya gece ansızın uyansaydım ve o perdeden bambaşka bir manzara görseydim! Elimdeki kitapları sinirle sıktım. Derin bir nefes alarak etrafıma bakındım. Bakışlarım Cihan’ı aradı kısa bir an ama ne yazık ki bulamadım.
“Rahat olabilirsin, Hazelciğim,” dedi Pelin irite edici sesiyle. “Ben Tekin’le olan konunuzu biliyorum. İş birliğinizi yani.”
Tek kaşım hayretle kalktı. “Öyle mi?”
“Tabii! Tekin benden saklamaz böyle şeyleri.”
“Ne güzel,” dedim gergin bir gülüşle. İleriden Cihan’ın koşarak bana yaklaştığını gördüğüm an bu yapmacık, sinir bozucu, tahammül edilemez sohbeti sona erdirdim. Bir gün kalmıştı şu lanet davete. Sonrasında bu kadınla aynı ortamda bulunmamak için ekstra gayret gösterecektim. Tekin de istediğini yapmakta özgürdü tabii ama bundan böyle atacağı hiçbir mesaja da cevap vermeyecektim.
Aklının sende kalmasını bambaşka bir anlama yoran sensin, diye fısıldadı iç sesim. Bu gerçek, bir tokat gibi yüzüme inse de dik duruşumu korumayı bildim.
“Geç kalıyorum,” dedim Pelin’e bir daha bakmadan. Cihan’ın kapısını açtığı arabaya bir adım atmadan önce ise son sözümü söyledim. “Hoşça kal.”
“Hoşça kal, canım. Allah zihin açıklığı versin!”
Bir an geri dönüp saçına yapışmak istedim ama kendimi zor durdurdum. Her fırsatta yaşımın gençliğini vurgulamaktan geri durmuyordu ama farkında değildi, çok yanlış kişiyle dans ediyordu. Ona epey iltimas tanımıştım aslında. Ama o bütün kinimi üzerinde toplamayı başarmıştı, oysa bu gerçek bir çaba gerektiriyordu. Zihnimden türlü türlü intikam yolları geçerken rahat bir tavırla arkama yaslandım. Tam öfkem yatışmışken Cihan’ın ettiği lafa ise kayıtsız kalamadım.
“Tekin abim şirkete gitti, Hazel Hanım!”
“Bana ne?” dedim sinirle. “Bana ne Tekin abinin nerede olduğundan, Cihan? Bana onunla ilgili rapor verme lütfen.” Birkaç saniye geçmişti ki gözlerimi pişmanlıkla kapattım. Cihan’ın bir kabahati yoktu. O sadece işini yapıyordu. “Kusura bakma,” dedim telafi etmek ister gibi. “Kötü başladım güne.”
“Estağfurullah, Hazel Hanım. Müzik açmamı ister misiniz?”
“Olur,” diye yanıtladım. Cihan gerçek bir arabesk severdi. Nitekim İbrahim Tatlıses’ten ‘Vur Gitsin Beni’ eşliğinde geride bıraktığımız yol boyunca, ikimizin de seçimi sakin bir sessizlikti.
🌊
“Önümüzdeki hafta da aynı kaynaktan devam edeceğiz. Ders öncesi e-posta olarak ilettiğim Orta Doğu Çalışmalarına bir göz atın lütfen.”
Kitaplarımı ve not aldığım defterimi hızlıca toparlayıp ayaklandım. Saate baktım, akşam altıyı gösteriyordu. Pencerelerden içeri ışık girmediğine göre karanlık iyice çökmüştü. Kol çantamı taktığım sırada, amfide yalnızca birkaç kişi kalmışken hocanın sesini duydum.
“Hazel, biraz odama gelir misin?”
Semra Hoca, aynı zamanda tez danışmanım olduğundan zaten yanına uğrayacaktım ama teklif ondan gelince bir an gerildim. “Tabii, hocam,” dedim başımı sallayarak.
Karşılaştırmalı Siyasal Davranış (Comparative Political Behaviour) dersi pek kalabalık değildi. On beş kişi ya var ya yoktuk. Programdaki büyük çoğunluk lisans eğitimlerini de ODTÜ’de tamamladıklarından, kendi içlerinde samimiyetlerini koruyorlardı. Hiçbiriyle aram kötü değildi ama haftada bir-iki gün görüştüğümüzden olsa gerek arkadaş olduğumuz da söylenemezdi. Ayrıca herkes yarı zamanlı da olsa çalışıyordu, dolayısıyla sınav zamanları not alışverişi dışında samimiyet geliştirecek vakit yoktu.
Hızlı adımlarla hocayı takip edip odasına doğru ilerledim. Prof. Dr. Semra Özata yazan duvarın önünde durdum. Hoca çoktan içeri girmişti. Ben de kapıyı hafifçe tıklattım, onay gelir gelmez de açtım.
Semra Hoca ellili yaşlarının ortasında, hayatını işine adamış başarılı bir akademisyendi. Kumral saçları, boynundan eksik etmediği fuları ve her daim kaliteli görünen etek-ceket takımlarından biriyle kitaplığında bir şeyler arıyordu. Aradığını bulmuş olmalı ki yüzünde bir gülümsemeyle kalın kitabı eline aldı ve bana döndü.
“Gel, Hazel,” dedi masasının önündeki iki sandalyeden birini göstererek. “Otur.”
Dediğini yaparak kitaplarımı ve defterimi kucağıma koydum, çantamı da onların üzerine yerleştirdim. “Nasılsınız, hocam?” dedim gerginliğimi kırmaya çalışarak.
“İyiyim. Sen nasılsın asıl? Nasıl gidiyor staj?” diye sordu.
Semra Hoca staj için sunduğum referanslarımdan biriydi. Orada çalışmamı pek onaylamamış ama referans isteğimi de geri çevirmemişti.
“İyi, hocam. Her şey yolunda.”
“Yalancı,” diye mırıldandı yerine otururken. “Berbat gittiğine eminim. Saçma sapan, sana hiçbir şey katmayacak işler yaptırdıklarına da şüphem yok.”
“Yok, hocam. Öyle değil,” diye mırın kırın ederek inkâr etmeye çalıştım ama ne yazık ki Semra Hoca eski külyutmazlardandı.
“Ne yaptın en son? Allah aşkına söyle!” diye ısrarla sordu.
Sesim içime kaçmış bir şekilde yanıtladım. “Güngör Bey’in vereceği davet için davetli listesi kontrolü.”
Elindeki kalemi masasının üzerine sinirle fırlattı. “En parlak öğrencimi LCV alan banket sorumlusu yapmışlar resmen!” dedi isyanla. “Ben sana o referansı bu kâğıt kürek işleriyle meşgul ol diye mi verdim, çocuğum?”
İkinci sorusuna adapte olamadım çünkü ilk söylediği cümlede takılı kalmıştım. “Hocam… Sahiden mi?” dedim sevincimi saklayamadan. “En parlak öğrenciniz miyim gerçekten?”
“Öyle olduğunu biliyorsun, Hazel? Benden övgü mü bekliyorsun?”
“Valla bilmiyordum, hocam,” diye yanıtladım pişkince. “Ama ben bu gazla Güngör Bey’e baştan sonra bir davet de hazırlarım, hiç sorun değil.”
Semra Hoca bana sinirli bir bakış attı. “Dürüst ol,” dedi uyarır gibi. “Memnun musun?”
“Memnunum, hocam,” dedim ama gerçek düşüncem bu muydu, emin değildim. “Hep istiyordum, biliyorsunuz. Benim için büyük bir fırsat. Gerçek bir işe dönüşür mü, bilemiyorum tabii ama… Yine de kazandığım her deneyim önemli benim için.”
“Gerçek bir işe dönüşememe ihtimalini şimdiden öngörebiliyorsun o hâlde.”
“Yani…”
“Yani ne?”
“Hocam, tahmin edersiniz işte. Bana çok da bayılmıyorlar. Güngör Bey’den bir şey görmedim şimdiye dek ama… Ofiste çalışanların… Ailemin konumu, maddi durumu… Hoşlarına gitmiyor pek.” Tek kaşını kaldırdı. “Twitter’a düşmek gibi de bir talihsizlik geldi başıma.”
“Ee bu yeni bir şey değil ki çocuğum. İkizin hep oralarda zaten.”
“Evet de… Ben staja başladığımdan beri ekstra dikkat ediyordum açıkçası. Ofise arabamla gitmiyorum.” Ki bu doğruydu. Arabam evin kapalı garajında küflenmeye yüz tutmuştu. Cihan bile kimse görmesin diye beni ofisin biraz uzağında indiriyordu. “Kılık kıyafetim fazla dikkat çekmesin diye de çaba gösteriyorum.”
Bir an düşündü, ardından dan diye sordu. “Böyle yaşanır mı, Hazel?” Cevap veremeyince sözlerini sürdürdü. “Özgürlüğünü bu denli kısıtlayan bir yerde çalışmaya ne kadar daha devam edebilirsin?”
“Bir grup içindeysek kendimizi bazı şeylere adapte etmemiz de gerekmez mi?” diye sordum.
“Elbette! Fakat içinde bulunduğun grup kısa vadede hayat enerjini çalacaksa, seni uyarmak hocan olarak benim görevim.” Sinirle devam etti. “Ayrıca… Bürokrasi dünyasında yalnızca kadınların yaşamlarının kısıtlanması da ayrı bir konu. Eminim Güngör Bıçakçı’nın altındaki arabanın ne derece lüks olduğunu kimse sorgulamıyordur. Ki o buna devletin sağladığı imkânlar sayesinde sahip.” Ayağa kalkıp masasının etrafından dolaştı. “Ülkedeki maddi eşitsizliklerin, zengin kesimin suçu olmadığını, temelde çözülmesi gereken çok daha büyük problemlerimiz olduğunu bilmiyor orada çalışanlar demek ki! Ya da işlerine gelmiyor.”
“Aman hocam!” dedim dalgaya vurmaya çalışarak. “Bir duyan olacak. Anarşist diye ters kelepçe alınırız valla.”
Güldürmeyen şakama gözlerini devirdi. “Politikacıların sahip oldukları serveti sorgulayacaklarına, belki bir asırdan fazladır bu ülkeye özel sektörde hizmet etmiş, binlerce kişiye istihdam sağlamış bir ailenin çocuğu sorgulanıyor. Sana iyi bir hayat sunulmuş olması suç mu? Tabii ki sonuna kadar yaşayacaksın bunu! Çalıştığın yer, bu özgürlüğünü almamalı senden.”
“Hocam çok kibarsınız,” dedim dayanamayarak. “Ağzında gümüş kaşıkla doğmuşsun demek yerine iyi bir hayat sunulmuş falan diyorsunuz. Okumuş insansınız tabii.”
“Bak işte! Politikacılar o kadar antipatik ki benim için, kaymak tabaka savunuyorum burada!” dedi gülerek. Ardından hemen ciddileşti. “Gençsin. Zekisin. Çok güzelsin. Komik bir kızsın. Hayat dolusun. Dinozorlaşmış diplomasi dünyası içinde harcama bunu.”
Tedirgin bir şekilde dudaklarımı ısırıp içimden geçeni nihayet dışa vurdum. “Pes etmek istemiyorum.”
“Pes etmek mi istemiyorsun?” dedi zihnimin içindekileri bilir gibi. “Yoksa Pes etti! dedirtmek mi istemiyorsun?”
“İkisi de…”
“İnsanların ne düşündüğünün hiçbir önemi yok. Onlar her koşulda konuşacak, yerecek, eleştirecek bir şey bulurlar. Sen potansiyelini daha faydalı şeylerde kullanmaya bak.”
Yerimde şüpheyle kıpırdandım. “Hocam siz bana bir şey mi teklif etmeye çalışıyorsunuz?”
“Evet,” dedi hiç düşünmeden. Yeniden koltuğuna oturdu. “Senin okulun… Galatasaray Üniversitesi… Bana bir teklif getirdi bir süre önce.”
Gözlerim hayretle açıldı. “Nasıl bir teklif?”
“Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde Bölüm Başkanlığı…”
“Hihhh, harika bir şey bu!” dedim heyecanla. “Çok tebrik ederim, hocam. Kabul ettiniz, değil mi?”
“Teşekkür ederim. Evet, kabul ettim,” dedi başını sallayarak. “Bu seneyi de bitireceğiz burada birlikte. Önümüzdeki güz döneminde orada göreve başlayacağım.” Derin bir nefes alıp gözlerini gözlerimden ayırmadan devam etti. “Sen de lisansını orada tamamladın, tanıdığın, bildiğin yer. Senin de orada olmanı istiyorum. Asistanım olarak. Doktoranı da orada yapman harika olur.”
“Ama ben…” dedim heyecanla karışık bir stresle. “Doktora yapmayı planlıyor muyum, bilmiyorum.”
“Başarılısın, Hazel. Birçok yabancı dili anadilin gibi konuşabilmen bir yana, yazdığın makaleler… Tez konuna karar verirken sunduğun fikirler muhteşemdi.”
Şaşkınlık beni esir almıştı sanki. Semra Hoca tarafından bu kadar övülmeye alışık değildim. “Hayalperest olduklarını düşünmediniz mi hiç?”
“Hayır, değildiler,” dedi net bir şekilde. “Aksine… Hepsi inkâr edilen, üzeri örtülen ülke gerçekleriydi. Ki içlerinden birine de onay verdim. Yakında çalışmalarımıza başlayacağız.”
Doğruydu bu. Lisansım sırasında çalışmayı istediğim fakat babamla Hazar tarafından fazla hayalî bulunan tez konumu Semra Hoca sorgusuzca onaylamıştı. Üstelik bildiklerini bile benimle paylaşmıştı.
“Bir akademisyen olarak eğitim dünyasına katacaklarını şimdiden hayal edebiliyorum,” diye devam etti. “Üstelik burası hayatın boyunca en özgür olacağın kurum.” Kararsız kaldığımı görünce ayaklandı. “Sen bunu bir düşün. Daha vaktimiz var.” Az önce kitaplığında arayıp bulduğu kitabı bana uzattı. “Şuna bir göz atmanı istiyorum tezin için. Bu arada iki haftalığına yurt dışında olacağım.”
Kitaba hiç bakmadan kendi kitaplarımla defterimin arasına koydum. “Nerede, hocam?” diye sordum.
“Cenevre’de bir konferansa katılacağım konuşmacı olarak. İki hafta dersi online götürürüz. Sınıfa e-postayla duyuracağım bunu. Tez için de ihtiyaç duyarsan konuşuruz bu süreçte.”
“Tamam, hocam,” diyerek ayaklandım.
“Birkaç haftadır dağılmış gibiydin. Ama toparlanıyorsun gördüğüm kadarıyla,” dedi kendisi de eşyalarını alıp benimle birlikte odasından çıkarken.
“Evet,” dedim inkâr etmeden. “Kişisel bazı sorunlar diyelim. İyiyim şimdi.”
“Güzel,” dedi odasının yanındaki, binanın çıkış kapısından geçerken. “Sevindim buna.” Bakışları kısa bir an karşıya değdi. Sonra yeniden bana döndü. “Seni mi bekliyor bu yakışıklı?” diye sordu.
Şaşkınlıkla karşıya baktım. Tekin kapıdaydı. Daha önce görmediğim bir arabaya yaslanmıştı. Bakışlarım Escalade’i aradı ama ortalıkta görünmüyordu.
“Galiba!” diye yanıtladım Semra Hoca’yı şaşkın bir tavırla. Sonra hemen toparladım. “Yani evet.”
“İşyeri seçimin berbat ama erkek seçimin başarılı. Beğendim.”
“Yok, hocam,” diye yanıtladım telaşla. “Öyle değil. Yani öyle bir şey yok bizim aramızda.”
“Tamam tamam!” dedi bana inanmamış gibi. Beni hafifçe ittirdi. “Hadi yürü. Senin yüzünden gereğinden fazla burjuvaya maruz kaldım.”
“Görüşürüz, hocam. İyi yolculuklar,” dedim ama Tekin’i açıklığa kavuşturamamış olmanın gerginliği de içimde sıkıştı.
Semra Hoca uzaklaşırken, ben yavaş adımlarla Tekin’e yaklaştım. Sigarasından son bir nefes çekip arabasının lastiğinde söndürdü, izmariti köşedeki çöp kutusuna attı. Yaslandığı arabadan doğrulup bana doğru adımladı.
“Ne işin var burada?” diye sordum. Sesim soğuktu. Aslında tavırlı görünmemeye çalışıyordum ama elimde değildi bu.
“Öğlen sinirliymişsin biraz,” dedi. Soruma cevap vermemişti.
Bakışlarım kaldırımın yakınına yeni yanaşan aracın içindeki Cihan’ı bulunca kaşlarım çatıldı. “Cihan beni mi şikâyet etti sana?” dedim. Hayal kırıklığına uğramıştım.
“Hayır, sadece sinirli olduğunu söyledi.”
“İyi!” dedim arabanın yolcu koltuğuna yürürken. “Doğru söylemiş.” Elim kapıya uzandı. “Bu senin araban mı?” diye sordum dayanamayıp. Gri renkte son model bir Aston Martin’di bu. Tekin gibi bir adama yakıştığını da kabul etmek gerekiyordu.
“Evet. Pek kullanma fırsatım olmuyor,” diye yanıtladı beni. “Sen diğerini sevmeyince…”
“Benim fikrimin neden önemi olsun?” Konuşmayı daha fazla uzatmak istemediğim için kabanımı çıkarıp kitaplarım ve çantamla beraber arka koltuğa koydum, hemen peşinden ise yolcu koltuğuna oturdum. O da direksiyona geçtiğinde, birkaç saniyenin ardından arabanın motoru çalıştı. Sağ aynadan görebildiğim kadarıyla Cihan da bizim arkamızdan yola çıkmıştı.
“Aç mısın?” diye sordu Tekin bir süre sonra ana yola girerken.
“Evet ama dışarıda yemek istemiyorum,” dedim dürüstçe. “Bizim paraleldeki caddede zeytinyağlı ev yemekleri yapan bir yer var. Oradan bir şeyler alacağım. Bu ara biraz kilo aldım gibi.”
“Kilo mu aldın?” diye sordu. Bakışları kırmızı ışıkta durduğumuz o ufacık anda üzerimde dolaştı. “Hiç belli olmuyor.”
Yüzümün ısındığını hisseder gibi olunca başımı sağa çevirdim. Trafik neyse ki akıyordu, eve varmamız çok sürmeyecekti.
“Kaç dersin var?” diye sordu bu kez. Benimle sohbet etmeye mi çalışıyordu?
“Bir,” dedim düşünmeden. “Bir de tezim. Genelde haftada iki gün geliyorum.”
“Yüksek lisansın son senesinde yalnızca tez oluyor bazı okullarda.” Bunu söylediği an onun eğitimini hiç sormadığım aklıma geldi. Ama tuttum tabii kendimi. Beni hiç ilgilendirmezdi.
“Evet. Bizde de öyle. Benim dersim de geçen seneden.”
“Alttan mı alıyorsun?”
“Ne münasebet!” dedim diklenerek. “Alttan almıyorum. B’yle geçmiştim, notumu beğenmediğim için yeniden alıyorum.”
Şaşkınlıkla yüzüme baktı. “B’yi mi beğenmedin?”
“Evet,” dedim omzumu silkerek. “Hocam da saçma olduğunu söylemişti ama A’yla geçeceğim bu sefer. O yüzden pişman değilim.”
“Kapıdaki miydi bahsettiğin hocan?” dedi bir elinin avuç içiyle direksiyonu döndürüp diğerini vitese atarken.
“Hı hı. Bana bir şey teklif etti bugün?”
“Ne?”
“Galatasaray Üniversitesi’nden Bölüm Başkanlığı teklifi almış. Benim de orada asistanı olmamı istiyor. Seneye güz döneminde.”
“Ne yapacaksın peki?” diye sordu otobana çıkan yola bağlanırken.
“Bilmem,” deyip onun tepkisini ölçmek ister gibi yan gözle baktım. “Kabul ederim belki.”
“Öyle mi?”
“Aynen,” dedim çenemi havaya dikerek. “Ankara’ya beni bağlayan çok da bir şey yok neticede.”
Cevap vermedi. O andan sonra dakikalar sessizlik içinde akarken, Tekin’in de yolculuğun başındaki o samimi tavrı silinmişti. Belki de bir şeylerin ters gittiğinin o da bilincindeydi. İş birliği yapıyorduk, evet ama bu her an, her gün görüşmemizi gerektirmezdi. Hele ki Pelin onun hayatının bir yerlerindeyken, aksi bir durum benim için kabul edilemezdi.
Söyleyecektim bunu aslında. Tam ağzımı açıp dile getirecektim ki Tekin ansızın gazı kökledi.
“Siktir!” dedi bakışları bir dikiz aynasında, bir yan aynalarda gezinirken. Telefonunu eline aldı, hızlıca bir şeyleri tuşladı. Sesi hoparlöre verdiğini, birkaç saniye sonra aramanın yanıtlandığını duyunca anladım. “Neredesiniz?” diye sordu.
Karşılığında Cihan’ın telaşlı sesini duydum. “Lastik patladı, abi,” diye yanıtladı Tekin’i. “İki araba geçti yanımızdan peş peşe. İkisi de zırhlı gibi görünüyordu.”
Tekin yanıt vermeden telefonu kapattı. Hız ibresi iyiden iyiye artmıştı, arabanın motor sesi akşamın sessizliğini yırtıyordu. Bir telefon daha etti hiç duraksamadan. Telefonu açan kişiden ilk anda ses çıkmadı.
“Konumumu görüyor musun?” diye sordu Tekin. Karşı taraftan yalnızca ‘Temiz’ yanıtı geldi. “Tünele yaklaşıyorum. Peşimde iki zırhlı araç var. Yalnız değilim.”
Karşı taraf birkaç saniye sessizliğini korudu. Hemen ardından ise “Tünelin başındaki köprüde adamlar konumlanıyor. Oraya kadar idare et,” dedi. Sesi ifadesizdi. Kim olduğunu anlamamıştım ama Tekin için çalıştığı belliydi. “Araçların seninle birlikte tünele girmesine izin verme.”
Tekin telefonu kapattı, dizlerimin yapıştığı torpidoya uzanıp açmaya çalışınca koltuğumu geriye çekmek zorunda kaldım. Torpidoda tek bir silah vardı. “Sikeyim!” diye hırladı dişlerinin arasından. O dikiz aynasına bakınca ben de aynısını yaptım. Bahsettiği araçlar bize yaklaşıyorlardı. “Hazel…” diye mırıldandı. Sanki güç alabilecekmişim gibi emniyet kemerinin tokasını tutan elime uzandı. “Korkma!” dedi yoldan kısa bir an çektiği bakışlarını benimkilere odaklarken. Elimi sıkıca tuttu. “Araç kurşungeçirmez. Hiçbir şey olmayacak. Sadece soğukkanlı olmanı istiyorum senden.”
Ellerimiz birbirinden ayrılırken başımı onaylarcasına salladım. “Korkmuyorum,” dedim ama sesim muhtemelen inandırıcılıktan uzaktı.
“Koltuğunun altında,” dedi Tekin gazı bir an olsun kesmeden. “Büyük bir çanta olmalı. Çekip çekemeyeceğine bakmanı istiyorum.”
Yine başımı salladım. Koltuğun altına doğru eğildim. Sahiden de büyük bir çanta vardı. Çekmeye çalıştım ama ne yazık ki başaramadım. Bir yere takılmış gibi görünüyordu. “Takılmış!” dedim nefes nefese. Biraz daha zorladım ama maalesef yine olmadı. Sağdaki aynadan arkayı görmeye çalıştım ve aranın gitgide daha çok kapandığını fark etmemle birlikte beynim tüm hızıyla çalışmaya başladı. “Arkaya geçip alacağım,” dedim Tekin’e. Kemerimi çözdüm, oturduğum koltuktan zorlukla ayaklandım. Fakat tam arka tarafa doğru geçecekken, Tekin’in direksiyonu kırmasıyla kendimi onun kucağında yarı oturur hâlde buldum.
“Niye kırıyorsun direksiyonu?” diye bağırdım. Oysa koluna çarparak bu duruma benim sebep olduğumun farkına varamadım.
O da benimle aynı anda, “Siktir! Hazel… N’apıyorsun?” diye tısladı. Az önce vitesi tutan eli sıkıca ince belime dolanmıştı. Bedenlerimizin arasında rüzgârın geçeceği kadar bile mesafe kalmamıştı. Nefesi boynumdaydı, neredeyse burnundan zar zor soluyordu. Kalçam ise resmen kucağındaydı, belimi saran elini belki de bu yakınlığın etkisiyle elbisemin üzerinden karnıma bastırmıştı.
Arabanın arka camından, gerideki arabalarla olan mesafemizin açıldığını görünce dudaklarımdan, “N’apıyor gibi görünüyorum?” diye bir fısıltı döküldü. Bu neyin cesareti, neyin rahatlığıydı bilmiyordum ama adrenalin damarlarımda bir kan misali akarken buna başka bir şey daha karışmıştı.
Arzu…
“Canıma kastediyormuş gibi…” dedi alev alev yanan gözleri kalp atışı kadar kısa bir süre için benimkileri bulurken.
İlk kez düştüğüm bu arzu çukurundan hızla yukarı tırmanmaya çalıştım. Fakat hissettiğim arzu ıslaktı, kaygandı, yakıcıydı ve bir kapandan farksızdı. Sanki ebediyen beni hapsetmiş, kurtulmamı imkânsız kılmıştı. Üstelik bunun karşılıksız da olmayabileceğini tutuşmuş gözlerinde gördüğüm, kalçamın altındaki sertlikte hissettiğim an, peşimizdeki tehlike de şiddetini arttırdı. Kalbim göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi atıyordu. Sebebi içinde bulunduğumuz tehlike değildi ama şimdi yalnızca canımıza odaklanmanın sırasıydı.
“Aksine…” Zorbela toparlanıp kuruyan dudaklarımı hafifçe yalayarak ıslattım. “Canımızı kurtarmaya çalışıyorum,” deyip koltuğun başlığına tutunarak ayaklandım ve soluk soluğa kendimi arka koltuğa attım.
Ben koltuğun altındaki çantaya uzanıp bir hışımla çıkardığım an, Tekin başını geriye doğru attı ve koltuğunun başlığına sertçe vurdu. “Böyle sınavı sikeyim!” dedi dişlerinin arasından hiddetle.
Ne demek istediğini sormadan, “Çıkardım,” diye rapor verdim.
“Öne geçmen lazım tekrar,” derken koltuğunda rahatsızca kıpırdandı. Nefesi dudaklarının arasından bir ıslık gibi çıkıyordu. Sözünü ikiletmeden ve bu kez benzer bir kaza yaşanmadan ön koltuğa geçtim. “Direksiyonu tut,” dedi bana. “Sakın bırakma, gözlerini de yoldan ayırma.”
Başımı sallayarak dediğini yaptım. O, koltuğunu geriye çekerken bir yandan da arabayı otomatik pilota aldı. Benim ellerim direksiyonu sıkıca kavramışken, Tekin çantanın içindekini çıkarmakla uğraşıyordu. Nihayet saniyeler sonra ise ben kallavi bir silah görmeyi beklerken, elinde bombaya benzeyen şeyler tutuyordu.
“Onlar ne?” diye sordum dayanamadan.
“Bir tür tuzak! Hız kesici,” diye yanıtladı. Tünele girmemize yalnızca metreler kalmıştı.
“Direksiyonu çok hafif tutman yeterli,” dedi Tekin bir yandan arabanın tavanındaki sunroofu açarken.
“Tamam.”
“Tünele girdiğimiz an hızlanacağım. Kemerini tak ve gözünü yoldan çekme!” dedikten yalnızca saniyeler sonra, tünelin üstündeki köprüdeki silahlı adamları gördüm. Bunlar sanırım telefonda bahsi geçen kişilerdi. Ben bir yandan onun dediklerini yaparken, Tekin hafifçe ama hızlı bir şekilde doğruldu. Kendini göğsüne kadar sunrooftan dışarı çıkardı. Tüm bunları yapmadan önceyse arabanın otomatik pilotundan emin oldu. Araba sabit bir hızla giderken, Tekin elindeki bombaya benzeyen şeyleri geride bıraktığımız yola, tam peşimizdeki arabaların lastiklerine isabet edecek şekilde fırlattı.
Bunun etkisiyle arabalar sağa sola savrulmaya, hızlarını ise düşürmeye başladılar. Tam gaz tünelin karanlığına girdiğimiz anda ise Tekin yeniden koltuğuna oturmuş, arabanın hâkimiyetini geri kazanmıştı. Fakat olan peşimizdeki arabalara olmuştu. Tekin’in attığı şeylerin etkisiyle dengeleri bozulan araçlar daha tünele giremeden, üstteki köprüden gelen bir yaylım ateşine tutuldular. Toparlanıp yeniden peşimize düşmelerini beklerken hiç beklemediğim bir şey oldu. İki araç da birbiri ardına, etraflarına dev bir alev topu saçarak patladılar.
“Senin ben yapacağın işe sokayım!” diye söylendi Tekin. Hızla telefonuna sarıldı. Tek çalışta açılan telefonun diğer tarafında yine ses yoktu. “Ulan arabaları niye patlattınız!” diye bağırdı. “Sorgulayacaktın.”
“Sorgulayacak çok adam var,” dedi hattın diğer ucundaki kişi. “Kusura bakma! İş yüküm artıyor.”
“Ya sabır!” dedi Tekin ama aynı anda telefon çat diye kapandı. “Bir tane normal adam yok etrafımda, amına koyayım!” Göz ucuyla bana baktı. İyi olduğuma kanaat getirmiş olmalı ki derin bir nefes eşliğinde sırtını koltuğuna yasladı. Benim ise nefesim hâlâ düzelmemişti; aklım az önce patlayan arabalardayken, kalbim reddetmeye çalıştığım bambaşka bir duyguya odaklıydı.
🌊
24 Ekim 2020, Ankara
Davet Günü…
Bakışlarım aynada gördüğüm bedende ağır ağır dolandı. Üzerimdeki şarap kırmızısı straplez elbise, göğsümü ikinci bir deri gibi sarıyordu. İpek kumaş belimden aşağıya bollaşarak iniyor, sol bacağımda ise oldukça derin bir yırtmaç yaratıyordu. Topuklu ayakkabılarım da elbisemle aynı kumaştandı ve ince ayak bileklerime dolanan ipleri vardı. Saçımı hafif dalgalar hâlinde açık bırakmış, tek bir omzumda toplamıştım. Çabasız diyemezdim, aksine tam tersi şekilde anlaşılsın istiyordum.
Parmaklarım boynumdaki kolyeyi buldu. Belli belirsiz düzeltmeye çalıştım ışıltılı taşları. Göz makyajım hafifti fakat rujdan yana tercihim koyu kırmızı olmuştu.
Güzel görünüyordum. Bu geceyi sorunsuz atlatmak istiyor, neler olacağı üzerine tahminler yürüttükçe ise tüm bedenimin sinir uçlarıma kadar gerildiğini hissediyordum. Fakat bir yandan da içimde bir yerler bambaşka bir şeyler arzuluyordu. Belki ilgi, belki de bir miktar kıskançlık… Kabul etmeliydim ki canım bir şeylerin intikamını almayı çekiyordu.
Derin bir nefesle, tezgâha bıraktığım küçük çantamı elime aldım ve kapıdan gelen sesleri duymamla birlikte oraya doğru yöneldim. Kapıyı açtığım anda bir kalabalık karşıladı beni. En arkada Tekin’in adamları vardı; Tekin ise en öndeydi, tıpkı WhatsApp fotoğrafındakine benzeyen bir smokin giyiyordu.
Saçları daha da kısaltılmıştı, sakallarına da birtakım müdahalelerde bulunulduğu aşikârdı çünkü dünkünden daha inceltilmiş görünüyordu. Bakışları benim üzerimde dolandı. Elbisemde, göğüs dekoltemde, ardından yüzümle saçlarımda gezinen kor bakışlar ellerimi koyacak yer bulamamama sebep oluyordu. Ama herhâlde tepkilerimi gizlemekte ustalaşmıştım artık, belli etmemek adına pek de çaba harcamam gerekmiyordu.
Dün geceki aksiyondan sonra doğru düzgün konuşamamıştık. Şimdi düşününce, dün yaşananların üzerinin nasıl örtülebildiğini hâlâ aklım almıyordu. Tekin’in benim asla tahmin edemediğim yerlerde adamlarının bulunduğu aşikârdı. Kullanacağı güzergâhlarda daima bekleyen adamlarının olması da bunu gösteriyordu. Fakat iyi bir şeye mi hizmet ediyordu, yoksa göründüğü kadar gri miydi, işte bu konuda tahmin yürütebilmem zordu. Kötü tarafta olmadığına inandırmaya çalışıyordum kendimi, aksi için henüz bir kanıtım yoktu.
Tekin beni incelemeyi bırakıp bir şey söylemek üzere dudaklarını aralamıştı ki arkadan gelen sesle kalabalık koruma grubu ikiye ayrıldı. Oluşan gürültüyle Tekin de arkasına döndü ve karşısında bulduğu çocuğa şaşkınlıkla baktı. “Sen de kimsin?” diye sordu.
Çocuk, Tekin’in sorusuna yanıt vermeden bana doğru yaklaştı. Elinde kocaman bir beyaz lale buketi tutuyordu. Dev buketi bana uzattı. “Hazel Poyrazoğlu, değil mi?” diye sordu. Başımı sallayınca sözlerini sürdürdü. “Abla bu çiçekler senin. Direkt sana teslim etmek üzere emir almıştım.”
“Teşekkürler,” dedim çocuğa, bakışlarım zar zor elimdeki çiçeklerin üzerindeki notu bulurken. Henüz evin kapısından dışarı adım atamadan, not kâğıdının bulunduğu minik zarfı açtım.
Bir an Tekin’e baktım, gözlerinden yine ateşler fışkırıyordu. Fakat dün gecekinden farklıydı bu kez. Dışarıya yansıtmaktan çekinmediği hiddetinden kaynaklanıyordu.
Bu geceyi sakin geçirme hayallerim hızla suya düşüp, intikam hayallerim ise aynı hızla gerçekleşirken zarfın içindeki not kâğıdını çıkardım. Tekin’in de dikkati önce kâğıda, sonra bana çevrildi. Okuduklarından hoşlanmamış olduğu sinirle sıktığı burun kemerinden belliydi.
Beyaz kâğıdın üzerinde bir cümle, bir de isim vardı ve ne yazık ki her bir kelime gecenin nasıl geçeceğinin de sinyallerini vermişti. Üstelik not bu kez Rusça değil, Türkçe yazılmıştı. Tekin’in merak etmesi artık gereksizdi.
“Bu geceyi sabırsızlıkla bekliyorum.”
Lev Lazarenko
Tekin elimdeki not kâğıdını hışımla aldı. “Bekle sen, bekle!” dedi dişlerinin arasından hiddetle. Ardından kapıdaki adamlarını azarlamaya başladı. “Bu herif nasıl bulabiliyor bu evi?” diye bağırdı. “Armut mu topluyorsunuz lan siz?”
O, adamları paylamayı sürdürürken ben beklemeden eve girdim. Dudaklarım sinsi bir şekilde kıvrılmıştı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi elimdeki çiçekleri vazoya yerleştirmeye yeltenmiştim.
Dakikalar sonra Tekin sinirle geri döndüğünde bakışları çiçeklerin üzerindeydi. “Onları evde mi tutacaksın?” dedi. Daha sert bir tepki vermek istiyor ama kendini frenliyordu sanki.
“Evet,” diye yanıtladım Bu da soru mu? der gibi bir tonda. “Vazoda güzel oldular bence.” Burnumu çiçeklere yaklaştırdım ve derin derin kokladım. “Çok güzel kokuyorlar,” dedim mırıltıyla karışık. “Bu gece Lev’e yüz yüze teşekkür ederim artık.”
Tekin elini hışımla saçlarının arasına daldırdı, simsiyah kısacık tutamları çekiştirdi. “Lev’e?” dedi duyduklarına anlam verememiş gibi. “Ne ara gelişti bu samimiyet?”
“Seni neden ilgilendiriyor?” dedim dan diye. Tekin aynı anda mutfağımın ada tezgâhına elindeki notu vururcasına bıraktı. “Yavaş!” dedim tüm rahatlığımla. “Bak, yaralı elin o! Sargın da gevşemiş zaten! Hiç dikkat etmemişsin.”
Elindeki sargıyı sinirle söküp çöp tenekesine fırlattığında, dudaklarımın zaferle kıvrılma isteğini bastırdım. Tam önümden dışarı çıkacaktı ki benim bir adım atmamla ansızın duraksadı. Bakışları derin yırtmacımda, yırtmacın açıkta bıraktığı ince, pürüzsüz bacağımda dolaştı. Ah Tekin… diye geçirdim içimden sinsice. Çok zor bir gece olacaktı. Onun payına ne düşmüştü bilmiyordum ama bu gece emindim ki benim payımda yalnızca zafer vardı.
🌊🌊🌊
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz
