♪♪ Bölüm Şarkıları:
Yıldız Tilbe ~ Arzular Arsız
Paloma Faith ~ Only Love Can Hurt Like This
Anna Vissi ~ Sigharitiria
9. BÖLÜM
Tekin sinirle söylenerek evi gerisinde bıraktığında, gülüşümü daha fazla bastıramadım. Patlamaya hazır bir bomba gibiydi; kendini durdurmayı başarabilecek mi, yoksa bir yerde öfkeyle infilak mı edecek diye meraklanmadan yapamamıştım.
Telefonumu çantama koyduğumdan emin olduktan sonra, evimi burada kalacak adamlara emanet ederek ben de arkasından bahçeye çıktım. Kapının önüne arabalar yanaşmıştı. Escalade’e bineceğimizi sandım ama dev araç ortalıkta görünmüyordu. Dün lastiklerinin patladığı aklıma gelince, bunun sebebi de kafamda net bir yere oturdu. Fakat görünen o ki Tekin bir Escalade sevdalısıydı. Çünkü bu kez de aynı arabanın lacivert renkte olanı kapıya yanaşıyordu.
Tekin cebinden sigarasını çıkardı, içinden bir dalı dudaklarının arasına yerleştirdi ama yakmadı. Yanına ulaştığımda bana da uzattı fakat kabul etmedim.
“Teşekkürler,” dedim. “Kokmak istemiyorum şimdi.”
Ben öyle deyince, kısacık bir an incelercesine yüzüme baktı. Ardından dudaklarının arasındaki, henüz ateşlemediği sigarasını kırıp köşedeki çöp kutusunun içine attı.
Camları siyah filmle kaplı lacivert aracın kapısı açıldığında, Yaman ve Cesur’un da orada olduklarını gördüm. Ben arka koltuğa geçtim, Tekin de yine tam karşımda yerini aldı.
Yaman benim yanımdaydı. Cesur ise Tekin’in yanındaki koltuğa kurulmuştu, kucağında bir bilgisayar tutuyordu. Küçük bir çantadan bir şeyler çıkardı; birini Tekin’e, diğerini bana uzattı. Avucumun içine bırakılan metalin minicik bir kulaklık olduğunu anlamam çok vaktimi almamıştı.
“Çok ufak bu!” dedim endişeyle. “Kulağımın içine kaçmaz inşallah.”
“Yok,” dedi Cesur güvence vererek. “O kadar küçük değil, merak etme. Dışarıdan belli olmayacak sadece.”
Bastıramadığım bir tedirginlikle kulağımın içine kulaklığı ittim. Gerçekten de dediği gibi olmuş, kulaklık bir yerde durmuştu. Telefonumu çantamdan çıkarıp kamerasını açtım, hızlıca kulağımın fotoğrafını çekip görünüp görünmediğine baktım. Onlara da sorabilirdim ama kendi gözümle görmek beni rahatlatacaktı. Fotoğrafta şüphe uyandıran herhangi bir şey olmayınca derin bir nefes aldım.
Tekin de aynı kulaklığı kulağına taktı. Ama o kimseye kontrol ettirmeye gerek duymamıştı, zaten görünmeyeceğinden emindi. Bu da böylesi bir operasyonun içinde birçok defa bulunduğunun kanıtıydı.
Cesur bir cihaz daha uzattı bana. Bu seferki daha da küçüktü. “Bu da tamamen önlem amaçlı senin lokasyonunu görebilmemiz için. Telefonunda da bir takip programı yüklü ama olur da telefonuna erişimini kaybedersen diye,” dedi. “Mekâna girmeden önce, tercihen kıyafetinde bir yere takarsan çok iyi olur.”
Başımı onaylarcasına salladım. Küçük bir çipe benziyordu elimdeki şey, arka tarafında minicik kancaya benzer bir yeri vardı. Elbiseme tutunup tutunmayacağından bir an emin olamasam da herhâlde bu endişem de anlamsızdı.
Ansızın aklıma gelen detay bir an şüpheye düşmeme neden oldu. “Şu telefonuma yüklediğiniz program…” dedim tek kaşımı merakla kaldırarak. “Benim telefonumdaki hareketleri de izlemiyor, değil mi?”
O ana dek tek kelime etmemiş olan Tekin, “Hayır,” diye yanıtladı beni. “Ama aklında soru işareti kalacaksa bu geceden sonra değiştiririz telefonunu.”
“Öyle yapacağım, aynen,” dedim. Neyse ki Naz’ın gönderdiği photoshop eseri fotoğrafı gece lavaboya uyandığımda önce e-postama yedekleyip, sonra silmeyi akıl edebilmiştim. Ama bundan sonraki konuşmalarımın ve yazışmalarımın takip edilme ihtimalini göze alamazdım.
Cesur kucağındaki bilgisayarda bir şeyler yaptıktan sonra saniyeler geçmemişti ki kulağımdaki kulaklıktan önce hafif bir cızırtı, ardından da berrak bir ses yükseldi. “Duyuyor musunuz?” dedi Cesur. Aynı ortamda olduğumuzdan çift taraflı yankı yapsa da sesini tüm açıklığıyla duymuştum. Nitekim yalnızca saniyeler sonra gelen Kıvılcım’ın sesiyse testi tamamlayan son adım olmuştu.
“Temiz,” dedi Kıvılcım. Ardından kulaklıklardaki ses muhtemelen kısa süreliğine kısıldı.
“Kıvılcım mekânda,” dedi Yaman. “Birkaç adamımız daha orada. Fakat Kıvılcım’ı gördüğünde onu tanıdığını belli etmemen gerek. O, catering firmasının bir elemanı gibi görünecek. Herhangi bir sorunla karşılaşırsan ve o sırada Tekin yanında olmazsa diye, Kıvılcım sürekli etrafında olmaya çalışacak.”
Anladığımı belli ederek onu onayladım ama nedense bir an gerilmiştim. “Bu kadar önleme gerek var mı?” dedim daha fazla kendimi tutamadan. “Yani alt tarafı bir davet. Ne olabilir ki?”
Hâlbuki bir davette neler olabileceğini Atina’da başıma gelenlerden dolayı en iyi ben biliyordum. Üstelik bu gece planlanan olası bir suikast söz konusuydu ve bu asparagas bir bilgi miydi, yoksa gerçekti de karaoke bardaki barmene ilettiğim istihbarat sayesinde önüne geçilmiş miydi, emin olamıyordum. Tekin elbette artık şüpheli listemde yoktu. Ancak yine de böyle her adımı hesaplanmış bir operasyona dahil olmak, bana kendimi bir aksiyon filminin parçasıymışım gibi hissettiriyordu.
Cesur henüz yanıt veremeden arabanın kapısı açıldı. Aslında Cihan’ı görmeyi beklemiştim fakat karşımızda ne yazık ki Pelin vardı. Ben yüzümü buruşturmamak için kendimi zor tutarken, Cesur oturduğu yerden kalktı. Pelin onun koltuğuna geçtiğinde, o açık kapının dibinde dikilerek beni yanıtladı.
“İçeride göreceğin adamların bir kısmı,” dedi Cesur. “Gerçek birer kriminal. Birer suç makinesi. Yani pek de alt tarafı bir davet diyemeyiz.”
İçimden, Siz de öyle değil misiniz? diye geçirerek kaşlarımı çattım. Kafamda binlerce soru vardı ve hepsini öğrenmek, tüm boşlukları doldurmak için can atıyordum. Kimdi içerideki bu adamlar? Burada ne işleri vardı? Tekin’in onlarla derdi neydi ya da neyi görüşecekti? Tüm detayları bilmek istiyordum. Tekin’in bana yalnızca öğrenmemi tercih ettiği kadarını söyleyeceğini bilsem de kâfiydi, bu artık kendimi güvenceye almak için elimde koz tutma isteğini de geçmişti.
Ben sessiz kalınca, o ana kadar görmezden gelmeyi başardığım Pelin lafa atladı. “Korktun mu?” dedi yüzünde sinsi bir tebessümle.
Başımı gururla havaya diktim. Tedirgin olmak belki… Ama korku o anda hissettiğim bir duygu değildi. Korksaydım daha dedemden suikast ihtimalini duyduğum anda bu davete katılmaktan vazgeçerdim. Fakat korku çıtam yüksekti artık, oraya ancak o malum gece açık denizin ortasında yaşadıklarımın bir benzeri erişebilirdi.
“Yok canım!” dedim ukala bir tavırla. “Neden korkacakmışım? Şeytanla pazarlığa oturmayı bile göze alan biriyim ben neticede.”
Pelin gecenin tüm sinir bozuculuk kotasını doldurmaya yeminliymişçesine beni yanıtladı. “Buradaki şeytan da…” dedi gülerek. Ardından şuh bir bakışla Tekin’e döndü. “Sen oluyorsun sanırım, Tekin.” Tekin hiçbir şey söylemeyince sözlerini sürdürdü. “Şu durumda ben de şeytanın avukatı mı oluyorum?”
“Sen ne zaman Tekin’in avukatlığını yaptın ki?” diye sordu Yaman. “Daha doğrusu hiç avukatlık yaptın mı?” Bense Pelin’in avukat olduğunu o anda öğreniyordum.
Lazarenko’nun asistanı, Tekin’in doktoru, Tekin’in avukatı… Hanım kızımızın on parmağında on marifet vardı maşallah! Acaba sazan gibi atlamadığı başka rol kalmış mıydı?
“Olsun, canım,” dedi Pelin bozulduğunu saklamaya çalışarak. “Amcam Tekin’in avukatı değil mi sonuçta?”
“Avukatlık saltanat gibi bir şey mi?” diye sordu Tekin. Daha fazla bu saçmalığa katlanamamış olmalıydı. “Noyan abinin görevini sana devretmeye niyetli olacağını sanmam. Ve ben de beni savunma inisiyatifini herkese bahşetmem.”
Pelin, Noyan Bey’in yeğeni miydi? Şoklardan şoklara girdiğim bir gece oluyordu gerçekten de? Bu yüzden mi Tekin’in her daim dibindeydi?
Pelin ağzını açıp cevap verecekken, Tekin buna olanak tanımadı. “Buraya neden geldin, Pelin? Bu evi gizli tuttuğumu bilmiyor musun?”
“Ben…” dedi Pelin bir an tereddütle. Sanki konu onunla da ilgiliymiş gibi Cesur’a baktı. “Buradan birlikte gideriz diye…”
“Ben çağırdım,” dedi Cesur. Kaşlarım hayretle havalandı. Yürek yemiş olmalıydı. “Pelin’den de mi gizliyoruz burayı?”
“Herkesten gizliyoruz! Pelin’in hiçbir ayrıcalığı yok,” dedi Tekin. Sesinden saklı bir öfke yükseliyor, görünen o ki zor baskılıyordu. “Bunu en iyi senin bilmen gerekiyordu. Tüm organizasyonu sana emanet ettiğimizi düşünürsek…”
“Pelin’in güvenilir olduğu konusunda hemfikiriz…” diye yanıtladı Cesur. Benimse başım bir Tekin’e, bir Cesur’a dönüyordu. Bir tenis maçı izliyor gibiydim. Arada heba olanın Pelin olması da ayrıca müthiş bir seyir zevki veriyordu.
“Pelin artık bu işin bir parçası değil,” dedi Tekin bıçak gibi keskin sesiyle. “Buraya gelmemesi gerektiğini de ben söylemeden tahmin etmesi gerekirdi. Atacağınız her adımı aptala anlatır gibi anlatacaksam işimiz var sizinle.”
“Ama…” dedim daha fazla dayanamadan. Sesimden âdeta masumiyet akıyordu. Sahteydi tabii. Bu anı kaçırmak istemeyen sinsi yanım iş başındaydı, ayağına gelen fırsatı değerlendiriyordu. “Pelin dün öğlen de buradaydı.” Gözlerimi kırpıştırdım. “Senin evinde değil miydi?” diye sordum, yüzümdeki şaşkınlık ifadesiyle. Parçaları birleştirmem ve Pelin’in dün söylediklerinin yalan olduğunu anlamam zor olmamıştı.
Tekin ansızın Pelin’e döndü. “Anlamadım?”
“Şey…” dedi Pelin bana kimseye göstermediği öfkeli bir bakış attıktan sonra. “Ben bir dosya getirmeye gelmiştim de sana.”
Tekin başını bıkkın bir tavırla geriye attı. Sıkıntılı nefesini ise dudaklarının arasından dışarı bıraktı. Birkaç saniye kendine sakinleşme imkânı tanıdıktan sonra, “Cihan!” diye bağırdı.
Cihan onu duyar duymaz arabanın açık kapısına yaklaştı. “Buyur abi!”
“Dün Pelin Hanım’ın buraya geldiğinden benim neden haberim yok?” diye sordu Tekin.
“Abi ben söylemeye çalıştım sana,” dedi Cihan şaşkınlıkla bakarken. “Ama sen lafı ağzıma tıkadın. Bana ne Pelin’den? deyip Hazel Hanım’ı sordun.”
Duyduklarım ansızın kalbimi tekletirken, gülüşümü daha fazla tutamadım. Tekin ise kıkırtımı duyduğu anda kısa bir an bana döndü, kor bakışlarını beni baştan ayağa titretecek şekilde üzerimde dolaştırdı. Fakat Cihan’ın sözlerine bir açıklama getirmekten de kaçındı. Az önceki öfkeli hâline dönmesiyse çok zaman almadı.
“Dün buraya gelirken takip edilip edilmediğine dikkat etmemişsin o hâlde, Pelin,” dedi Tekin uyarıcı bir tonda. “O Lazarenko denen şerefsiz, çiçek yollamış buraya. Hazel’e! Sayende evin yerini de öğrenmiş oldu yani.”
Pelin hemen savunmaya geçti. Cihan’ın sözleri, sinirden kıpkırmızı kesilmesine neden olmuştu. “Hazel’in evi devlet sırrı mı?” dedi hırçın bir tavırla. “Belki Güngör Bey’den öğrenmiştir. Hem hoşlanmıştı Hazel’den. Çiçek yollayarak hislerini belli etmek istemiş demek ki.”
“Hiçbir şey hissedemez!” diye âdeta kükredi Tekin. “Onun ecdadını sikerim! Hazel’in üzerine o sikik herifin gölgesi bile düşemez!”
O anda dudaklarımı ısırmamak çok zordu. Kucağımdaki küçük çantamdan güç almaya çalışmak ise boş bir çabadan öteye gidemiyordu. Duyduklarım aslında birkaç gündür aramızda yaşananlardan sonra belki beni sinirlendirmeliydi fakat içten içe hoşuma gittiği gerçeği ne yazık ki tüm kızgınlığımı az da olsa süpürmeyi başarıyordu. Yine de hemen yelkenleri suya indirecek değildik elbette. Tekin Bey’in daha çok ateşlerden geçmesi gerekiyordu.
“Beni ne ilgilendirir, Tekin?” diyerek yükseldi Pelin. Görünen o ki benim yanımda Tekin’den gördüğü bu tavır hiç hoşuna girmemişti. “Hazel’in bekçisi miyim ben senin gibi? Hem belki kendi vermiştir adresini.”
“Yok artık!” dedim daha fazla çenemi tutamadan. Normalde benimle ilgili, ben orada yokmuşum gibi konuşulmasına izin vermezdim. Fakat Pelin’in düştüğü durumdan hoşlandığımı da inkâr edemiyordum. “Bilmek isterseniz diye söylüyorum,” dedim diğerlerine bakarak. “Ev adresim bakanlıkta kayıtlı değil.” Tekin’e baktım. “Ama zaten artık sır da değil,” dedim evime giren adamı kastederek. “Hem… Komşu olduğumuzu da biliyor Güngör Bey.”
“Sadece komşu olduğunuzu,” dedi Yaman. “Ankara’da Tekin’e ait görünen en az on mülk var. Hangisine komşu olduğunu araştırması için ciddi bir mesai harcaması gerekir. Ki o araştırmayı da iki günde tamamlaması imkânsız.” Pelin’e döndü. “Lazarenko gidip Güngör’den Hazel’in adresini isteyecek bir adam değil, belli ki Pelin’i izliyor.”
“Cihan!” dedi Tekin burun kemerini sıkarken. “Pelin Hanım’a mekâna kadar eşlik etsin çocuklar.” Pelin kendini sıka sıka, hiçbir şey söylemeden arabadan indi.
Hemen sonrasında Yaman, “Pelin’in korumasını arttıralım mı?” diye sordu Tekin’e.
Tekin alaycı bir tavırla, arabanın açık kapısında hâlâ dikilmeyi sürdüren Cesur’a döndü. “Cesur karar verir artık ona! Kendisi karar mercii olduğunu sanıyor anladığım kadarıyla.”
“Tekin…” dedi Cesur ama ne yazık ki konuşmasına imkân tanınmadı.
“Yeter! İşine odaklan!” diye kesti onun sözünü Tekin. Ardından Yaman’a döndü. “Seyit’e haber ver. Ekip gelsin buraya.”
“Emin misin?” diye sordu Yaman. Ne ekibinden bahsediyorlardı?
“Evet. Profesyonel olalım dedik, göze batmayalım dedik,” dedi Tekin âdeta burnundan soluyarak. “Ama anlaşılan bize gelmiyor böylesi. Özümüze dönelim.”
“Eyvallah!” dedi Yaman daha fazla sorgulamadan. “Haberleşiriz,” dedikten sonra arabadan inip Cesur’la birlikte uzaklaştı.
Aracın kapısı kapanıp ikimiz yalnız kalınca derin bir nefes alarak arkama yaslandım. “Minibüse dönmüştü araba,” dedim bıkkın bir tavırla. Pelin’den hoşlanmadığımı gizlemeye de gerek duymamıştım. “Nihayet.”
Sanki baş ağrısı varmış gibi alnını hafifçe ovuşturdu. “Her şey çok karıştı,” diye mırıldandı. O sırada Cihan çoktan direksiyona geçmiş, arabayı çalıştırarak yola koyulmuştu. “İlk kez bu kadar çuvallıyorlar,” dedi sanki bana açıklama yapmak istercesine.
“Neden peki?” diye sordum. Canının sıkkın olduğu belliydi ve nedense bunu o anda yok etmek istiyordum. Diğer yandan ise bu kadar işinin arasında bir de benim derdimle uğraşmak zorunda kalması bana kendimi suçlu hissettiriyordu.
“Çok fazla kişi eklendi tabloya. Mustafa, Lazarenko, bu gece göreceğin diğer adamlar, Güngör, seni tehdit edenler, dün akşam peşimize takılanlar…” Aldığı derin nefesle göğsü inip kalktı. “Bugünden sonra bu düzene girmeli. Çok geniş bir alana yayıldık. Bunu daraltmalıyız önce.”
“Nasıl?”
“Bilmiyorum,” dedi yorgun bir tonda. “Bu geceyi bir bitirelim. Oturup konuşuruz ne yapacağımızı.”
“Bahsettiğin ekip… Onlar kim peki?”
Hafifçe gülümsemeye çalıştı. “Bir çeşit ordu.” Güçlü görünen parmaklarıyla sakallarını kaşıdı. “Fazla dikkat çekiyorlardı. Biraz geri plana almıştık. Ama bu saatten sonra önemi yok.”
İyiden iyiye merak etmiştim bu bir çeşit orduyu. Acaba ne zaman gelirlerdi? “Dün akşam peşimize takılanlar… Kim olduklarını biliyor musun?” dedikten sonra ne kadar çok soruyu art arda sıraladığımı fark ettim.
“Tahminim var diyelim.”
“Anladım…” Başımı hafifçe önüme eğip elimdeki çantama odaklandım. Dilimin ucuna kadar gelen, Pelin’le ilgili sözcükleri ise hiçbir şekilde serbest bırakmadım. Fakat benim sessizliğim onun için işaretti muhtemelen çünkü sözlerini duyar duymaz gözlerinin tam içine baktım.
“Pelin’in dün buraya geldiğinden haberim yoktu.” Bana açıklama mı yapıyordu? Neden? “Bütün gece evde yalnızdım. Sabah da erkenden sana bahsettiğim, yeni kurduğum şirkete gittim.”
“Beni ilgilendirmez,” dedim ama kalbimdeki çarpıntı tam aksini söylüyordu. Bırak konuşsun, diyordu içimde bir yerler. Fakat ruhum, Pelin’in onun hayatında bir yeri olmadığını duymaktan daha fazlasını arzuluyordu.
“İlgilendirmez mi sahiden?” diye sordu. Gözlerinde nadiren görünen o ışıltılar oynaşıyordu. Dudaklarının kıyısında belli belirsiz bir kıvrım vardı, bakışlarım her defasında ateşten bir çukuru andıran gözlerine takılıyordu. Düşmek istemiyordum oraya. Beni tecrübesiz, hatta toy buluşunun üzerinden çok zaman geçmemişti daha. İstesem de bana kendimi yetersiz hissettiren o sözleri zihnimin gerilerine itemiyordum. Haddini bildirmek istiyordum söyledikleri yüzünden. Ya da tam tersi olduğumu ona kanıtlamak için deliriyordum.
“Hoşlanıyor senden,” dedim çenemi dik tutarak. “Bu beni neden ilgilendirsin?”
“Çiçek göndermiyor en azından!” dedi dişlerini sinirle sıkarak. Ardından ağzının içinde, “Şerefsiz it!” gibi bir şeyler geveledi. Sözlerinin hedefi elbette Lazarenko’dan başkası değildi.
“Çiçek göndermekten daha cüretkâr şeyler vardır, Tekin,” diye yanıtladım onu. Fakat dakikaların nasıl geçtiğinin farkına varamadan, Güngör Bıçakçı’nın köşküne yanaştığımızı anladım.
Aklıma gelen şey bir an telaşlandırdı beni. Çantamı açıp içine koyduğum küçük metal aleti avucumun içine aldım. “Bunu takmadım,” dedim Tekin’e göstererek. “Nereye takayım?”
Tekin’in bana bakan gözlerine kısacık bir an yırtıcı denecek kadar tehlikeli bir ifade çöktü. Dudaklarını yaladı ve sonra sıkıntıyla sakallarını ovuşturmaya başladı. “Ben nereden bileyim?” dedi etrafına bakınarak. Cihan çoktan arabadan inmişti.
Bir elimdeki alete, bir de elbisemin göğüs dekoltesine baktım. Orada herhangi bir yere iliştirmem imkânsızdı. En mantıklı şey elbisenin sırtında gizli bir yere takmaktı.
“Sırtıma takmak en iyisi,” diye mırıldandım ama sanki sesim içime kaçmıştı. Bunu kendim yapamayacağıma göre, tek seçenek Tekin’in yapmasıydı.
“Tak o zaman,” dedi Tekin.
Sırtıma nasıl uzanacaktım acaba? Gerçekten anlamamış mıydı, anlamazdan mı geliyordu? “Nasıl uzanayım sırtıma? Senin yapman lazım.”
“Ne?” dedi şaşkın bir tonda.
Daha fazla sorgulamasına izin vermeden oturduğum koltukta hafifçe sola döndüm, avucumdaki minik cihazı ona uzattım. Sanki dünyanın en zor işini yapacakmış gibi bir tavırla, karşımdaki koltuktan kalkıp yanıma yerleşti. Sırtıma dökülmüş saçlarımı usulca sol omzuma doğru attığında, kalbim neredeyse ağzımda atıyordu. Neden bu kadar heyecanlanmıştım sanki? Alt tarafı sırtıma pıt diye iliştirecek ve bitecekti. Nitekim öyle oldu. Ya da ben öyle sandım…
“Böyle belli oluyor,” diye mırıldandığında sesi çıplak omzuma çarptı. “Kumaşın içinde bir yere takmak gerekiyor bunu,” dedi ama sözleri neredeyse soluk soluğaydı.
“Yap o zaman,” diye yanıtladım onu. Bana doğru biraz daha yaklaştığını hissettiğim an, istemsizce dudaklarımı ısırdım. Sert parmakları sırtıma değdiğinde irkilir gibi olsam da bunu hızla bastırdım. Parmakları elbisenin fermuar kısmında saniyeler boyu gitti geldi. “Olmadı mı?” diye sordum. Önce ses vermedi, sonrasında ise alevden nefesini boynuma üfledi.
“Elbisen çok dar,” diye yanıtladı beni. Sesi neredeyse isyan eder gibiydi. “Neden bu kadar dar?”
“Özel dikim olduğu için olabilir mi?” dedim dan diye. Heyecanım tüm benliğimi ele geçirmişti ama hazırcevap çenem etkisini kaybetmemişti.
“Çok gerekliymiş gibi,” diye söylendi. “Daha sıkıcı bir kıyafet seçemez miydin?”
Başımı sinirle yana çevirdim. “Kıyafetime karışma hakkını kim verdi sana pardon?”
“Kıyafetine karıştığım yok! Ama bunu takacak yer de yok burada.”
Cılız bir öfkeyle başımı biraz daha sağa çevirip, onun viski rengi gözlerine baktım. Ne görmeyi beklediğimi bilmiyordum. Belki bıkkın bir tavır ya da bir an önce bitirme isteği… Fakat bakışlarındaki ifade hazırlıksız yakaladı beni. İkimizi de arasına almak isteyen yakıcı bir tutku âdeta göz bebeklerinden taşmak üzereydi.
“Fermuarı aç o zaman,” dedim tüm cesaretimi takınarak. İrademin zincirleri umuyordum ki hâlâ benim ellerimdeydi.
Neredeyse gürültülü bir şekilde yutkundu. Boynundaki âdemelması yukarıdan aşağı kaydığı anda, benim de karnımdan bacaklarımın arasına doğru yabancı bir his yürüdü. Tekin’i tanıyana kadar bir kez bile tecrübe etmemiştim bunu. Sıcak, ıslak, oturduğum yerde kıvranma isteği yaratan bir duyguydu. Bir an önce bitmesini arzu ettiriyordu. Yalan… Sonsuza kadar sürse de olurdu.
İnce, uzun parmakları beklemeden elbisemin fermuarına uzandı. Aşağı doğru çok yavaş bir hareketle indirdiği anda, fermuarın çıkardığı ses arabanın içinde yankılandı. Soluklarım hızlanmış, göğsüm körük gibi inip kalkmaya başlamıştı. Eli, açık fermuarın yarattığı boşluktan içeri sızıp sırtıma dokunduğu anda ise gözlerim tamamen iradem dışında kapanmıştı.
Ellerimle göğsümü örten kumaşı sıkı sıkı tuttum. İri göğüslerimi bu elbisenin içine sığdırmak yeterince zorlayıcıyken, şimdi neredeyse serbest kaldıklarını hissedip sırtımda Tekin’in sıcaklığını duyumsamak nefesimi kesiyordu.
Birkaç saniye uğraştıktan sonra, nihayet cihazı elbisenin iç kısmına takmış olmalıydı ki “Bitti,” diye bilgilendirdi beni.
Başımı telaşla salladım. “Tamam,” demeye çalıştım ama nafileydi, kurumuştu dilim dudağım.
“Kapatıyorum fermuarı,” dediğinde ateşten nefesi enseme ve sırtıma çarptı. İkimizin de solukları saatlerce koşmuşuz gibi hızlıydı. Ya da saatlerce…
Gözlerimi sımsıkı, zihnimde beliren hayalî görüntüleri kovmak ister gibi yumdum. Fermuarın kapanma sesini duymayı bekledim ama hiçbir şey işitmiyordum. Tam yana doğru dönüp ona bakacaktım ki kendimi bir anda belimden kavranmış, geriye doğru ona yapışmış hâlde buldum.
“Sınavım mısın benim?” diye mırıldandı. Kocaman eli belimden okşarcasına geçip ön tarafa, karnıma doğru uzanmış, hatta göğsümün tam altında kendine yer bulmuştu. Fermuarım ise hâlâ açıktı, çıplak sırtım onun alev alev yanan göğsüne değiyordu.
“Tekin…” diye fısıldadım. Ama diğer eli çıplak sırtımda usulca gezindiği anda başım geriye, onun boynundaki boşluğa düştü. Ten uyumu dedikleri bu muydu?
Neredeyse sıyrılmak üzere olan elbisemin göğüs kısmını güçbela tuttum. Kalbim artık heyecanıma, soluklarımın hızına yetişemiyordu. Üstelik… O da benden farklı değildi. Nefesi dişlerinin arasından erkeksi bir gürültüyle çıkıyordu.
Yüzünü saçlarıma yaklaştırdı. Burnunu saçlarıma sürttüğünü anlamam için görmeme gerek yoktu, içine çektiği nefesle ve şakağıma değen sakallarıyla bu aşikârdı.
“Bu kadar güzel olman şart mıydı?” diye sorduğu anda elbisemin kumaşını destek almak ister gibi sıktım. Bir şey söylememeliydim ama içimde daha fazlasını duymak isteyen, benim de henüz yeni yeni tanıdığım bir kadın vardı. Bu kadarı yetmez! diyordu o kadın… Ve ona kulaklarımı tıkamam imkânsızdı.
“Güzel olmam sadece bu elbiseyle mi alakalı yani?” diye sordum cilveli bir tonda. Aslında onu daha da delirtmeyi amaçlamıştım. Fakat içten içe kelimeleri yan yana getirebilmeme ben bile şaşırıyordum.
“Değil,” dedi âdeta inler gibi. “Maalesef değil.” Belimi sıkıca kavrayan elini oradan ayırmamıştı. Az önce sırtımda gezinen parmakları ise ansızın kulağımın arkasından boynuma inmiş, ardından omzuma doğru yakıcı bir yol çizmişti.
“Fermuarımı kapattın mı? Yoksa daha oyalanacak mısın?” diye sordum arsızca. Onu delirtmek hoşuma gidiyordu ama benim de içimde tehlikeli bir arzu başkaldırıyordu. Yatıştırabilmek çok zordu.
“Sabrımı öyle bir zorluyorsun ki…” dedi. Nefesinin değdiği tenim sızlıyordu sanki.
“Merak ediyorumdur belki,” diye yanıtladım onu. Sözler dudaklarımdan güçlükle döküldü.
Şimdiye dek asla hissetmediğim sarsıcı duygular etrafıma ateşten bir çember örüyordu. Gitgide daralıyordu bu çember. Saçılan kıvılcımları hissedebiliyordum. Tutkunun alevli elleri uzanıyordu üzerime. Ve ben nasıl kurtulacağımı bilemiyordum. Hoş… İtiraf etmeliydim ki kurtulmak da istemiyordum. Fakat irademin zincirini sıkı sıkı tutmuştum. Bırakmaya niyetim yoktu.
“Neyi?” diye sordu.
“Sabrın taştığında olabilecekleri,” dediğim anda belimdeki tutuşu sıkılaştı. Fakat tam o anda, yanımıza yanaşan başka bir arabadan yükselen korna sesi ikimizi de sarstı.
“Sikeyim!” diye söylendi Tekin. Bir süre soluklarını düzene soktuktan sonra, elbisemin fermuarını hızla kapattı ama sanki bunu yaparken son derece isteksizdi.
Etrafımızı saran çember gevşemişti. Fakat o yakıcı etkiden kurtulmak, sönmek ya da bir nebze serinlemek benim için hiç kolay değildi. Tekin’in de en az benim kadar zorlandığını görmekse âdeta harlı bir aleve dökülen benzin gibiydi. Sanki yanmak üzereydik ama ne yazık ki yeri de zamanı da değildi.
Ona doğru döndüğümde elini boynundaki papyona attı ve sanki boğuluyormuş gibi gevşetmeye çalıştı. Benimse nefesim hâlâ düzene girmemişti ama kendimi tutamadım.
“Bana bırak,” diyerek papyonuna uzandım ve ellerim neredeyse zangırdarken siyah saten kumaşı çözmeye çalıştım.
Nihayet başarıp papyonu koltuğa attıktan sonra, bakışlarımı Tekin’in yüzüne doğru kaldırdım. Bana bakıyordu. “Düğmeleri de aç,” dediğinde gözlerindeki ateş hâlâ etkisini koruyordu.
Bu kez güçlükle yutkunma sırası bana geçmiş gibiydi ama yeniden kapılmama imkân yoktu. Soğukkanlılığımı geri kazanmaya çalışarak gömleğinin ilk düğmesini çözdüm. Ardından ikinciyle üçüncü takip etti onu. “Yeterli mi?” diye sordum.
“Şimdilik…” dedi. Ben bu tek kelimedeki saklı anlamla oturduğum yerde kıpırdanmamak için zor dururken, onun gözleri kısıldı. “Lazarenko’ya teşekkür falan etmeyeceksin!” diye buyurdu.
“O niyeymiş?” dedim kaşlarımı çatarak. Sorumu yanıtlamaya tenezzül etmedi ama bakışlarındaki küstah parıltılar düşüncelerini ortaya seriyordu. Anlaşılan onun sözünü dinleyeceğimi falan sanıyordu. Dudaklarım pervasız bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Nezaket sahibi bir insanım ben, Tekin. Kusura bakma.”
Elbisemin göğsünü onun gözünün içine baka baka düzeltip kendime çekidüzen verdim. Dudaklarını bir şeyler söylemek için araladı fakat aynı anda ikimizin de o saniyeye kadar kapalı olan kulaklıklarından cızırtılar işitildi. “Giriyor musunuz artık?” diye soran, Cesur’dan başkası değildi.
“Evet,” dedi Tekin bıkkın bir tavırla ve eş zamanlı olarak arabanın kapısı açıldı.
Önce Tekin indi, ceketinin düğmesini ilikledikten sonra elini bana uzattı. Elimi sıcak, az önce kısacık bir süre de olsa çıplak tenime dokunmuş avucuna bıraktım. Nihayet dışarı adım attığımda serin bir Ankara rüzgârı karşıladı beni.
“Söylediklerimi unutma!” dediğinde çenemi inatla havaya diktim.
“Bir kulağımdan girdi, diğerinden çıktı bile,” dedim sevimli bir şekilde sırıtarak.
“Hazel…” dedi dişlerinin arasından. “Beni sınama!”
Gözlerinin tam içine baktım. Elimi gömleğine uzatıp yalandan düzeltmeye çalıştım. “Sınavın olduğum konusunda az önce hemfikir olduk sanıyordum,” diye mırıldanıp onu beklemeden köşke doğru ilerledim. Tekin’in dakikalar boyu söylenmelerini dinledikten sonra, nihayet neler yaşanacağı belirsiz bir geceye adım atmıştım.
🌊
Fazlasıyla şık bir şekilde hazırlanmış salona girdiğimizde, küçük bir kalabalık tarafından karşılandık. Salon kokteyl düzeninde hazırlanmıştı. Belli aralıklarla yerleştirilmiş yuvarlak ve yüksek masaların bir kısmı çeşitli gruplar tarafından sarılmıştı. Erkekler de kadınlar da fazlaca şıktı, belli bir ciddiyet çerçevesinde ama neşeyle sohbet ediyorlardı. Güngör Bıçakçı ortada yoktu. Nilgün Bıçakçı ise yapmacık samimiyetiyle konuklarla selamlaşıyordu.
Bizi gördüğü an yanımıza gelip önce bana sarıldı, ardından Tekin’le tokalaşmak üzere elini uzattı. Fakat Tekin onun elini tuttu ve üzerine ufacık, nazik bir öpücük bıraktı. Tekin’den beklenmeyecek bir hareketti, anlaşılan bu gece şov peşindeydi.
“Ah, çok naziksiniz, Tekin Bey,” dedi Nilgün Hanım. “Kusura bakmayın, Güngör karşılayamadı sizi. Konuklarla ilgili bazı sıkıntılar çıktı. Son anda bir telefon görüşmesi yapmak zorunda kaldı.”
“Önemli bir şey değildir umarım,” dedi Tekin. Sesi sakin ve şaşkınlıktan uzaktı.
“Konuklarımızdan bazıları ne yazık ki katılamıyorlar. Güngör’ün biraz ona canı sıkıldı. Halletmeye çalışıyordu.” Muhtemelen benlik bir durum yoktu. Çünkü bazı konukların özel olduklarından daha önce söz eden Güngör Bey, onların sorumluluğunu kendi üstlenmişti.
“Anladım,” dedi Tekin.
Kulaklıklardan Yaman’ın sesi duyuldu. “Hadi başlayalım.”
Bunun üzerine, “Biz geçelim,” dedi Tekin. “Hazel biraz rahatsız. Fazla dolaşmasın.”
Bir an yüzüne hayretle bakmamak için zor durdum. İnsan böyle bir şey planladığını bana da söylerdi. Adam resmen doğaçlama takılıyordu.
“Ay, geçmiş olsun, Hazelciğim,” dedi Nilgün Hanım. “Ciddi bir durum mu?”
“Çok teşekkür ederim,” dedim aynı yapaylıkla. Allah’tan tıpkı yabancı dil konusunda olduğu gibi, yalanca konuşmakta da iyiydim. “Küçük bir gıda zehirlenmesi. Biraz fazla sıvı kaybetmişim. Sabahtan beri sık sık baş dönmesi yaşıyorum.”
“Hay Allah!” dedi Nilgün. “Çok geçmiş olsun. Kötü hissedersen hemen haber ver bana.”
“Teşekkür ederim,” dedim daha fazla uzatmadan. Böylece bir süre sonra yapacağımız şovun zeminini de hazırlamış olduk. Nilgün yanımızdan ayrılırken, yeniden Yaman’ın sesi duyuldu.
“Güngör ortaya çıkmadan halletsek çok iyi olur aslında. Fırsattan istifade.”
“Eksikler var. Tahmin ettiğimiz kişiler,” diyen Cesur’du bu kez.
Kulağımda bir sürü ses yankılanınca bir an kafam karışır gibi oldu. Tekin anlamıştı bunu. “Kafan mı karıştı?” diye sordu.
“Biraz,” dedim.
Tek solukta, “Gerekmedikçe konuşmayın,” diye emretti.
Kolunu bana uzatınca, gözlerimi gözlerinden ayırmadan koluna girdim. Beni biraz ilerideki, salonun büyük camlarından birinin önüne götürdü. Önümüzde bir kokteyl masası duruyordu. Yanımıza gelen garsonun uzattığı tepsiden ben bir kadeh şampanya aldım, Tekin ise bir kadeh viski aldı. Etrafta gezinen gözlerime bazı tanıdık silüetler çarpıyordu. İçişleri Bakanlığı özel sekreteri, bazı bakanlık çalışanları, iş insanları, artık aktif görevde olmayan bazı eski basın patronları… Fakat hiçbirinin Tekin’in peşinde olduğu adamlar olmadığına emindim.
“Anlatmamı ister misin?”
Tekin’in sesiyle daldığım kalabalıktan çıktım. “Hı? Ne?”
“Bu gece göreceğin kişileri…” dedi Tekin.
“Bana mı anlatacaksın?” diye sordum. Şaşırmıştım.
“Evet. Bilmek istiyorsun diye düşündüm. Öyle anlaşmamış mıydık?” Dudakları çarpık bir şekilde kıvrıldı. “Merakın gözlerinden okunuyor.”
“Yani… Tabii ki bilmek istiyorum. Öyle anlaşmıştık, evet,” dedim.
Tekin viskisinden küçük bir yudum aldıktan sonra, “Bu grup,” dedi ama telaşla sözünü kestim.
“Dur dur!” diye fısıldadım. “Bizi dinlemiyorlardır, değil mi?” Etrafıma bakındım. “Yani salona dinleyici falan yerleştirmiş midir Güngör Bey?”
“Sen Güngör’ü pek tanımıyorsun bence,” dedi Tekin gülerek. “Kendisi bir kontrol manyağı. Her gece temizlik görevlilerine tüm evi didik didik arattırıyor. Çalışma odasıyla yatak odasına zaten sınırlı sayıda insan girip çıkıyor. Herif takıntılı. Merak etme yani, eminiz öyle bir şey yapmaya çalışmadığından.”
Rahat bir soluk aldım. “Tamam o zaman,” dedim. “Dinliyorum.”
“Ne diyordum?” dedi Tekin bir an düşünerek. “Bu ekip… Bir adları olduğunu tahmin ediyoruz ama muhtemelen bu gizemli ismi yalnızca üyeleriyle paylaşıyorlar. Ne zaman kuruldukları meçhul. Bildiğimiz, daha doğrusu varlıklarından haberdar olduğumuz altı üyesi var. Bunlardan biri Lazarenko…”
Etrafıma bakındım. Lazarenko ortalıkta görünmüyordu. Nitekim Yaman’ın herhâlde salonun görüntülerine de erişimi vardı ki neye baktığımı anlamış ve kulaklığımdaki sessizlik kısa süreliğine bozulmuştu.
“Henüz gelmedi,” dedi Yaman, benim tahminimi doğrularcasına. “En az bir yarım saati var gibi.”
Tekin derin bir nefes aldı. “Lazarenko…” dedi sakin bir sesle. “Her ne kadar bir ataşe, saygın bir devlet adamı gibi görünse de aile bağları Rusya’daki Oligarklara* dayanıyor. Fakat bununla sınırlı değil. Rusya’dan Orta Doğu’ya uzanan silah ve mühimmat ticaretinin arkasındaki isimlerden biri…”
Kaşlarımın şaşkınlıkla havalanmaması için ekstra çaba harcamam gerekti. Fakat neyse ki ifadesiz duruşumu korumak benim için o kadar da zor değildi.
“Diğer adamımız…” dedi Tekin. Başıyla karşıdaki grubu gösterdi. Küçük bir gruptu ve yabancı oldukları belliydi. “Şu karşıdaki. Kısa boylu olan. Matthias Langlois…” diye devam etti. “Fransız… Kendisi yakın zamanda Garde Nationale‘deki* görevinden erken emekliye ayrıldı. Ailesiyle Provence’taki çiftliklerinde mutlu bir hayat sürüyor.”
“Yersen…” diye bir ses duyuldu kulaklıktan. Bu Cesur’dan başkası değildi.
Tekin ona aldırmadan devam etti. “İşin aslı, ünlü bir yazılım firmasının görünmeyen yüzü… Gizli bir finansörü… Bu yazılım firması çoğunlukla bazı ülkelerdeki resmî kurumlara hizmet veriyor. En ünlü ürünleri de Scorpius ismini verdikleri bir casus yazılım. Fakat yazılım demeye bin şahit gerek, gerçek bir silah! Geçtiğimiz yıllarda epey gündem olmuşlardı, hatta bu yazılım bir cinayetle anılmıştı. Suudi gazeteci Camal Hossam* cinayeti… Yazılımı telefonuna gizlice yükleyerek adamın günlerce lokasyonunu, konuşmalarını, mesajlaşmalarını takip etmişler, sonunda da infaz etmişlerdi. Duymuşsundur.”
“Elbette duydum,” dedim dizginleyemediğim bir şaşkınlıkla. “Yer yerinden oynamıştı.”
Kısa bir nefes arasından sonra devam etti. “İngiliz arkadaşımız bugün burada değil. Duydun zaten, gelmedi diye Güngör karalar bağlamış. Muhtemelen güvenli bulmadığı için gelmemiştir. Onun da ikinci evi Afganistan. Dünyadaki uyuşturucu ağının büyük çoğunluğu parmaklarının ucunda.” Benim dikkatim tamamen ondayken, o ara vermedi. “Amerikalı arkadaşımız da bugün aramızda değil. Onun sorumluluk alanlarını saymaya kalkarsak gece biter, liste çok uzun. Zaten çıbanın başı da o.”
Karşıdaki gruptan, Tekin’in az önce söz ettiği Fransız’ın bize doğru geldiğini gördüm. Tekin de fark etmişti bunu ve konuşmasına çoktan ara vermiş gibi görünüyordu.
Adam yanımıza yaklaştı, yüzünde yapmacık bir gülümseme vardı. “Tekin! Seni görmek ne güzel. Hoş geldin,” dedi Fransız aksanlı İngilizcesiyle.
Yaman kulaklıktan konuştu. “Sinsi herif! Sanki bayılıyor da Tekin’e.”
“Asıl sen hoş geldin,” diye yanıtladı Tekin adamla tokalaşırken. “Hazel’le tanıştırayım sizi,” dedi hemen ardından, akıcı İngilizcesiyle. Amerikan aksanıyla konuşuyordu ve benim onun bu aksanı nasıl kazandığına dair merakım gitgide artıyordu.
Adama elimi uzatıp hızlıca tokalaştım. “Çok memnun oldum,” dedim gülümseyerek. Ve Tekin adamla sohbetine devam ederken, zihnimde az önce anlattıklarının yankıları eşliğinde etrafı izlemeye koyuldum. Çok garip, karmaşık şeyler dönüyordu ve ben tamamını öğrenmek için deliriyordum.
Tekin saniyeler sonra Fransız’la vedalaştı. Adam bizden uzaklaşırken, yine camın kenarında ikimiz kalmıştık. Salondaki müziğin tınısı hafifçe yükselmişti, âdeta konuşmalar üzerinde örtü görevi görüyordu.
“Nerede kalmıştık?” diye sordu Tekin az önceki sakinliğini bozmadan. “Beşinci Güngör Bıçakçı…” dedi. Sanırım söylediklerinden beni en çok şaşırtan da buydu. Nitekim Tekin de anlamıştı bunu. “Evet, doğru duydun.” Viskisinden bir yudum içti. “Henüz grup içindeki rolü, görevi nedir, bilmiyoruz. Gerçekten ekipte mi, yoksa birini mi temsil ediyor, bunlar soru işaretleri. Yakında öğreniriz. Ama Güngör eziğinin tek başına bu ekipte varlığını sürdürebilmesi imkânsız. O yüzden birinin maşası olarak orada olduğu ihtimali daha kuvvetli.”
Kendime bir süre düşünme, öğrendiklerimi sindirme zamanı tanıdıktan sonra nihayet konuştum. “Altı kişi dedin…” dedim şampanyamdan içmeden önce.
Tekin, “Ne?” diye sordu. Ama ben tekrarlayamadan Cesur benim yerime yapmıştı bunu.
“Altı kişi dedin,” dedi Cesur. “Beş oldu.”
Tekin yanıt vermedi. Onun yerine, “Evet!” dedi Yaman gülerek. “Altıncı kişi sizlere ömür! Bulgar’dı kendisi. Ivan Mladenov. Yakın zamanda hakkın rahmetine kavuştu diyelim.”
“Acılı bir ölümdü,” diyen bu kez Kıvılcım’dı. Sözcükler dudaklarından Mladenov ile kişisel bir husumeti varmış gibi çıkmıştı.
“Hem de ne acı!” diye yanıtladı Yaman. “Kendisi dünyadaki fuhuşu yöneten sayılı isimlerdendi. Fakat bu fuhuş ağının sıradan tarafının yanında bambaşka bir yönü daha var. O kısımda kadınlar eğitimlidir ve genelde güçlü siyasilere, iş adamlarına, toplum üzerinde etkisi olan kişilere gündeme yön verebilmek adına istediklerini yaptırmak amacıyla kullanılırlar.”
“Bal tuzağı…” dedim dudaklarımdan çıkanlara mâni olamadan. Fakat anlaşılan diğerleriyle birlikte Tekin’i de şaşırtmıştım. “Ya da diğer bir adıyla Sekspiyonaj…” dediğimde Tekin bana bakıyordu.
“Sen bal tuzağını nereden biliyorsun?” diye sordu Tekin. Neler bildiğimi bilseydi, ağzı uçuklardı. Hafif erotizm soslu aşk romanlarını boş zamanlarımızda okuyorduk herhâlde, son altı yılım siyaset kitaplarıyla iç içe geçmişti.
“Neden?” dedim bozuntuya vermeden. “Bilemez miyim?”
“Bilebilirsin elbette.”
“Biraz hafife alıyor olabilir misin sen beni?” diye sordum.
“Ant içmiş,” dedi Cesur alay eder gibi. “Tekin’in canına okuyacak.”
Hiç umursamadan Tekin’le konuşmayı sürdürdüm. “Galatasaray Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okudum ya ben hani…” dedim. “Lisans bitirme tezimin konusu Uluslararası Güvenlik Politikaları’ydı. O dönemde yaptığım araştırmalarda öğrenmiştim,” diyerek geçiştirdim. Bununla ilgili fazla bilgili görünmek istemiyordum. Yüksek lisans tezi konumu ise bilmesine gerek yoktu. Neden bilmiyordum ama içimden bir ses şimdilik bunu herkesten gizlemem gerektiğini söylüyordu.
“Anladım,” dedi Tekin. “İyiymiş.”
“Eee?” Merakla az önceki konuya döndüm. “Mıstık’ın Arhavi’de uyguladığı ucuz yöntemlerinin akıl hocası bu Ivan Mladenov muydu yoksa?” dedim alay ederek.
“Tam üzerine bastın,” dedi Yaman.
Şaşkınlıkla Tekin’e baktım. “Sahiden mi?”
“Sahiden,” dedi, ses tonunu alçak tutmaya özen gösteriyordu. “Musti’ninkiler epey ucuz tabii. Ama doğru tahmin. Mladenov’un Türkiye’deki adamıydı Musti. Gücünü kaybetti şimdi. Çeçenlere yapılacak silah satışı emrini de Mladenov’dan almıştı muhtemelen ama yerine getiremedi. Silahlar Mladenov’un ilgi alanı değil tabii. Bunu ondan Lazarenko’nun istediğini tahmin ediyorduk. Fakat Lazarenko benim ekipte olmamı istiyor gibi görünüyor. Rol yapmıyorsa. O yüzden bu tahmin de çürüdü gibi. Araştırıyoruz.” Ben onun ekibe gireceğine ansızın şaşırırken, o kısa bir an düşündü. “Çeçenler Suriye’de yeni yeni adı geçen bir örgüte yapılan silah satışında tek aracı… Bu birlik de orada olmak istiyor. Ama Çeçenlerle araları iyi değil.”
“Peki senin iyi mi?” diye sordum.
“Hem de fazlasıyla iyi!” diye yanıtladı.
Öğrenmek için yanıp tutuştuğum çok fazla detay vardı fakat ben soramadan Yaman yeniden sohbete katıldı. “Mladenov’dan bir boşluk açıldı. Artık öncelikli amaçları ondan boşalan bu yeri doldurmak.”
“Ve biz de…” dedi Cesur. “Bunun Tekin’le olmasını umuyoruz.”
“Ama Mladenov’un sorumlu olduğu alan…” dedim kaşlarımı çatarak.
Tekin kafamdaki soru işaretini anlamıştı. “Bahsettiğimiz fuhuş bataklığını Mladenov’un oğulları devam ettiriyor,” diye yanıtladı. “Zaten bu, ekibin içindeki en zayıf ve en istenmeyen konuydu, pek önemsemiş görünmüyorlar. Hatta işlerine geldi bile diyebiliriz. Mladenov ellerinde ekiptekilerin de kozlarını tutuyordu çünkü. Üstelik Mladenov daha yeni öldü, bizim görüşmelerimizse çok önce başlamıştı.”
“Yani aslında çok daha güçlü birine ihtiyaçları var,” dedi Yaman.
Tekin’in bu denli karanlık bir gruba dahil olmak istemesi beni korkutmalıydı belki. Fakat içimde bir yerlerde, bunun gerisinde bambaşka bir motivasyon yattığına inanıyordum. Gizli bir gündemi, bilinmesini istemediği bir amacı vardı sanki. Ancak bir gün bunu benimle paylaşacak mıydı, emin olamıyordum. Belki bu zamana kadar meşgul olduğum araştırma konularının da etkisiyle, acabalarım oluşmaya başlamıştı. Fakat tüm bunları konuşacak kadar uzun bir süre yan yana olacak mıydık, işte onu bilmiyordum.
Bakışlarımı salondaki masalarda dolaştırırken karşıdan gelen Nilgün Hanım’a takıldı gözlerim. “Güngör Bey hâlâ yok,” dedim Tekin’e hitaben. “Bu fırsatı değerlendirsek mi artık?”
“Emin misin?” diye sordu Tekin. Dikkatli bakışlarını benden ayırmadı. “Bunu yapmak zorunda değilsin,” dedi endişeli bir tonda.
“Yok artık, amına koyayım!” diye atıldı Cesur. “O kadar plan yaptık.”
“Kapa çeneni!” dedi Tekin dişlerinin arasından. Yeniden bana döndü. “Hemen vazgeçebiliriz.”
Ta en başında böyle anlaşmıştık zaten ama anlaşılan Tekin şimdi bu konuda endişe duyuyordu. Başımı iki yana salladım usulca. Ardından yapmacık bir tavırla yüzümü buruşturdum. Role girmem çok kolay olmuştu. Bu tarz oyunlar DNA’mda vardı. Gözlerimi kapattım sanki başım dönüyormuş gibi. Elimdeki yarısı boşalmış şampanya kadehini düşürdüm fakat küçük çantamı düşürmemek için ekstra çaba harcıyordum. Kadeh şangırdayarak yere düşüp kırıldığında, Tekin’in kollarına sıkı sıkı tutundum.
“Oscarlık!” dedi Cesur. “Tekin’in çekeceği var!”
Umursamadım. Fenalaşır gibi kendimi Tekin’in kollarına bırakırken, onun elinden de viski kadehi düştü. Beni tek hamlede kucakladı. Kucağında benimle salonu hızlı bir şekilde adımlarken, karşımıza muhtemelen Nilgün Bıçakçı çıktı. Etrafımızda endişeli uğultular duyuluyordu.
“Ay!” dedi Nilgün Bıçakçı. “N’oldu?”
“Başı döndü,” dedi Tekin. Sesinde yalnız benim anladığım sahte bir telaş vardı. Bense bu sırada tamamen kendimden geçmiş gibi davranmıyordum tabii. Bayıldım diye bulunduğumuz yere doktor göndermelerini göze alamazdım. “Biraz dinleneceği bir yer var mı?” diye sordu Nilgün’e. Tavrı, kadının üzerinde çabuk olması için baskı kuruyordu.
“Burada mı?” diye sordu Nilgün. Muhtemelen panikle etrafına bakınıyordu. “Yani Güngör’ün çalışma odası var uzanıp dinlenebileceği aslında ama…”
Sahiden de öyleydi. Bu katta davetin de organize edildiği büyük bir salon vardı. Bu salona Güngör Bey’in çalışma odasıyla birlikte dört tane arşiv odası açılıyordu. Arşiv odaları ise tamamen birbiri ardına dizilmiş sıkışık raflarla doluydu. Dolayısıyla geriye yalnızca çalışma odası kalıyordu. Planı iyi yapmışlardı, Nilgün’e fazla seçenek kalmamıştı.
“Gösterebilir misiniz?” dedi Tekin tavizsiz bir şekilde. “Biraz dinlensin.”
“Tabii,” dedi Nilgün eli mahkûm. Saniyeler sonra bir kapının anahtarla açılma sesi çalındı kulağıma. Bu sırada Nilgün, “Bir ihtiyacınız olur mu?” diye sordu.
“Sağ olun.” Tekin beni çalışma odasındaki koltuğa yatırdı. “Biraz kendine gelmesini istiyorum sadece.”
“Tabii tabii! Bir ihtiyacınız olursa haber verin bana lütfen,” dedi Nilgün. Saniyeler sonra ise kapının örtülme sesi odada yankılandı.
Tek gözümü açtım hızla. Tekin bana bakıyor, yüzünde kınayıcı bir ifade ağırlıyordu.
Gözlerimi devirdim. “Şöyle ayıplayarak bakacağına,” dedim çabucak koltuktan kalkıp ayaklanırken. “Biraz takdir et!”
Tekin, “Bravo!” dedi sinirle. “Yeteneklisin. Maalesef hiç hoşlanmadığım bir yetenek bu.”
“Allah Allah! Hoşlanmazsan hoşlanma. İşe yaradı ama bak!”
Tekin söylenerek ceketinin cebinden bir şeyler çıkardı. Küçük bir tornavidaydı bu. Birkaç tane de minik çipe benzeyen alet vardı. Bazıları muhtemelen kameraydı. Ne yapacağını merakla izlerken, iki tane minik çipi odayı en iyi görecek açılara bulunamayacak şekilde yerleştirdi. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmeyecek yerlerdi.
Hemen peşinden koltuğun bitişiğindeki elektrik prizine doğru eğildi. İnanılmaz hızlı hareket ediyordu. Tek dizinin üzerine çöktü. Küçük tornavidayla prizin kapağını açtı. Tornavidayı hiç tereddütsüz prizin içinde dolaştırırken dudaklarımdan bir panik nidası çıktı.
“Ay! Dikkat et!” dedim kendimi tutamadan. “Çarpılma sakın.” Tekin bana sinirli bir bakış attı. Bu sırada Cesur ve Yaman’ın gülüşü kulaklarımıza doldu. Niye gülüyorlardı canım? “Yardım etmem valla çarpılırsan. Uyarayım da.”
“Ya sabır!” dedi Tekin. Ve yeniden işine devam etti. Azıcık rol yaptık diye o nazik hâli silinip gitmişti. Gerçekten de kadir kıymet bilmeyen biriydi.
“O ne?” diye sordum bu kez.
Tekin cevap verdi. “Dinleme cihazı.”
“Diğerleri de kamera mıydı?” diye fısıldadım.
“Evet.”
Tam o sırada, “Hassiktir!” dedi Yaman. “Çabuk ol!” diye de uyardı. “Nilgün geri geliyor.”
“Çakal bu kadın, çakal!” dedi Cesur.
Ne yapacaktık? Panikle tırnağımı ısırdım. “Tekin!” diye seslendim ama beni umursamadı. Prizin kapağını geri takmakla uğraşıyordu.
“Yaklaşıyor,” dedi Yaman. Bu kez sesi sakindi ama benim telaşımı bastırmama yetmemişti.
Tekin prizin kapağını sağlam bir şekilde nihayet taktı, tam ayaklanmış fakat elindekileri saklayamamıştı ki kapının kulpundan tıkırtılar gelmeye başladı. Bir an aklıma başka bir çare gelmedi. Bir kapıya, bir Tekin’e baktım. O da bana bakıyordu. İkimiz de aynı şeyi düşünmüş olmalıyız ki Tekin hızla kolumdan tuttu, beni vücuduna doğru çekti. Kendisi koltuğa oturup elindekileri arkasına saklarken, beni de hışımla kucağına yerleştirdi. Her şey kapının açılmasıyla aynı anda gerçekleşmişti.
Sırtım kapıya dönüktü, Tekin bana bakıyordu, elbisemin yırtmacı savrulmanın etkisiyle boydan boya açılmıştı ve aramızdaki kısacık mesafenin kapanmasına ramak kalmıştı.
“Şşştt… Sakinleş,” diye fısıldadı. Kucağındaydım, bedenindeki tüm gücü hissedebiliyordum, sakin olabilmem imkânsızdı.
Aynı anda kulaklıklarımızdan Cesur’un, “Siktir, n’apıyorsunuz?” deyişi yankılandı.
Benim göğsüm bir körük gibi yükselip alçalırken, az önce hafifçe aralanmış kapı da sessizce kapatıldı. “Gitti,” dedi Yaman ve tam “Çıka…” demişti ki aynı anda Tekin kulağındaki kulaklığa dokundu. Bir anda tüm sesler susmuştu.
Tuttuğumun farkında olmadığım soluğumu bıraktım. “Bu…” dedim neredeyse fısıldayarak. “Dün arabada olanların rövanşı mıydı?” Dünkü takip sırasında kucağına düşmemden söz ediyordum.
“Öyle olsaydı bunu mutlaka anlardın,” diye mırıldandı dudaklarıma doğru. Yüzlerimiz karşı karşıyaydı, dudaklarımızdan sızan kesik soluklar birbirine karışıyordu.
Birden Tekin’in sol eli saçlarımın arasına daldı, sağ eli ise boydan boya açılmış yırtmacımın geride bıraktığı boşluğa, çıplak bacağımın üst kısmına okşarcasına dokundu. Elim iradem dışında yükselerek Tekin’in boynuna temas ettiğinde bakışları kısıldı, dudaklarını yaladı, bana biraz daha yaklaştı. Boğazının derinlerinden tek kelime çıktı. “Hazel…”
“Efendim?” diye yanıtladım onu. Bir milim kıpırdasam dudaklarımız birbirine dokunacaktı. Ama çok beklerdi, böyle bir anı Güngör Bıçakçı’nın boktan çalışma odasında yaşayacak hâlim yoktu.
İhtirasla boğuklaşan sesiyle, “Seni burada öpmeyeceğim,” diye fısıldadı.
Çekiciydi ama küstahtı. Benimse bu gece onu kudurtmaya andım vardı. “Beni öpmeni istediğimi de nereden çıkardın?” dedim bakışlarımı ondan ayırmadan. Tavrım alaycıydı. Kalbim göğsümü delecekmiş gibi atıyordu ama bunu hissettirmemek için canımı dişime takmıştım. “Öyle bir şey söylediğimi hatırlamıyorum.”
“Dudaklarının söylemesine gerek yok,” dedi bacağımdaki elini çekip belime sararken. “Gözlerin yapıyor bunu onların yerine.”
“Rüya görüyorsun bence sen…”
“Ona ne şüphe!”
“Gözlerin dilini öğreneceğine,” dedim gülerek. “Rusça öğrenseydin keşke. O gece Lazarenko’nun bana ne dediğini anlayabilirdin.” Kendimi kaptırmamaya kararlı bir şekilde hızla kucağından kalktım. “Hadi,” dedim saçlarımı geriye savururken. “Daha fazla şüphe çekmeden çıkalım.”
Tekin gözlerinden bu kez hiddetle beslenen ateşler çıkararak ayaklandı. Koltuğa attığı aletleri yeniden iç cebine sakladı. Ben tam arkamı dönmüşken hızla kolumdan tuttu, beni onunla göz göze gelmeye zorladı.
“Lazarenko’yla…” diye mırıldandı. Sesinde uyarıcı, hatta tehditkâr bir ton vardı. “Konuşmayacaksın, Hazel.”
“Neden?” diye sordum bir adım atıp ona iyice yaklaşırken. “Bana tek bir neden söyle…”
Bir an düşündü. Bakışları yüzümde, dudaklarımda geziniyordu. “Lazarenko tehlikeli bir adam,” diye yanıtladı. Ama bunun yeterli olmadığını o da biliyordu.
“Sen de öylesin,” dedim hiç tereddütsüzce. “O zaman senden de uzak durmalıyım.”
Dişlerini sıktı. Çenesi neredeyse kaskatıydı. “O herif büyükelçi mevzusunun peşine düşecek,” diye devam etti. “Buraya gelme sebeplerinden biri de bu.”
“Ve hiçbir şey bulamayacak,” dedim. Bu seferki sözlerim kendime değil, Tekin’e olan güvenimin göstergesi gibiydi. “Her şeyi halledeceksin,” dedim planı hatırlatarak.
Sunduğu nedenlerin yeterli bir bahane yaratmadığını anlamış olmalı ki belimden hafifçe tuttu, beni iyice kendine yaklaştırdı. Koklar gibi bir tavırla derin bir nefes aldı. “Kokum üzerine sinmiş,” diye fısıldadı. “Bu da mı yeterli değil?”
Bir an olduğum yerde sendeler gibi olunca, onun kaslı kollarına tutundum. Ama ikna olmaya niyetim yoktu, bunun için önce duymayı arzuladığım gerçek düşüncesini itiraf etmesi gerekiyordu.
Alay eder gibi bir tavırla kendi omzumu kokladım. “Ben kendi kokumdan başka bir koku alamıyorum,” dedim gülerek. “Hem… Bir başkasının kokusu, öyle kolay siner mi insanın üzerine?”
“Bunun ne kadar kolay olabileceğini tahmin bile edemezsin,” diye yanıtladı beni. Sözlerinin ardında sanki bambaşka bir sır gizliydi. Gözlerine baktım bir anlam ararcasına. Ama görünen o ki bana istediğimi vermeyecekti. Bulmaca çözmek istemiyordum ben. Tekin ise tam tersiydi.
“Seni neden ilgilendiriyor benim kiminle görüşüp görüşmediğim?” diye sordum ansızın. “Serdar’la görüşmem ilgilendirmiyordu. Bana ne? diye bağırmıştın hatta.” Onun kollarından uzaklaşarak bir adım geri gittim. Kinci bir insandım, o gün söylediklerini unutmamıştım. “Gerçi sonra onun bana attığı mesajı okumuşsun.”
“Mesajını falan okumadım o herifin!” dedi öfkeyle.
Hiç ısrar etmedim. Okuduğunu biliyordum. “Neyse…” dedim etkisi çoktan hafifleyen anın büyüsünden kaçarcasına. “Çıkalım artık.” İtiraz etmesine fırsat bırakmadan kapıyı açtım ve kendimi dışarı attım.
Nihayet çalışma odasını geride bıraktığımızda kulaklığımız hâlâ açılmamıştı. İşime geliyordu çünkü az önce yaşananları Yaman ve Cesur’un tahmin etmiş olduklarını bilmek çok da iyi hissettirmiyordu.
Salona doğru ilerleyeceğimiz sırada, ansızın önümüze bir çift çıktı. Pelin, Lazarenko’nun koluna girmişti; eğlenerek bir şeyler anlatıyordu. Bizi gördükleri anda Pelin’in bakışları Tekin’e, Lazarenko’nunkiler ise bana odaklandı.
“Aнгельская красота,” (Meleksi güzellik) dedi Lazarenko elime uzanırken. Pelin ise pişkin pişkin sırıtarak Tekin’in iki gündür öğrenmek için can attığı şeyi tercüme etti.
“Ay ne kadar doğru bir laf, Lazarenko!” dedi İngilizce. “Hazel’in gerçekten de meleksi bir güzelliği var.”
Tekin’in sinirle çenesini sıktığını bilmek için ona bakmama gerek yoktu. Duruşundan, bedeninin kaskatı hâlinden buram buram hissediliyordu bu. Lazarenko yine o akşamki gibi elimin üzerine küçük bir öpücük bırakırken, Pelin’in dudaklarından küçük bir kahkaha döküldü.
“Tekin papyonundan kurtulmuş bile,” dedi gülerek. “Hiç gelemez böyle boğucu şeylere.”
Tekin’i ne de iyi tanıyordu! Ve bunu her fırsatta belli etmekten de geri kalmıyordu. Bense söylediği her şeyde bir anlam bulmaya, hareketlerinden bir çıkarım yapmaya çalışıyordum kendime. Oysa içten içe tek kelimesinden ne demek istediğini ya da tek bir bakışından gerçekte ne hissettiğini anlamak istiyordum.
Tekin hiçbir cevap vermeden, hatta Lazarenko’yla bile tokalaşmadan telefonuna bir mesaj geldi. Ekranına baktı. “Benim kapıdaki adamlara bir bakmam gerek,” dedi. Kaşlarımı çatmamak için zor durdum. Beni burada bırakmaya gönüllü olması çok mantıklı gelmemişti. Fakat aynı anda biraz ileriye kısacık bir an baktığını gördüğümde, Kıvılcım’ın orada olduğunu fark ettim. Anlaşılan yalnız kalmama izin vermeyecekti.
“Döndüğünde sana danışmak istediğim bir konu var,” dedi Lazarenko.
“Nedir?” diye sordu Tekin.
“Şu bizim öldürülen büyükelçi,” dedi tek solukta. Olduğum yerde öylece kalakaldım. Bu sefer yüzümü ifadesiz tutmak o kadar kolay değildi. Fakat yine de en azından çabaladım.
“N’olmuş ona?” dedi Tekin.
“Hükümetinizden bilgi akmıyor adamakıllı. Süreçle ilgili detaylı bilgi almam gerek.”
“Seni bu yüzden mi gönderdiler?” diye sordu Tekin. Odadaki tahmini doğru çıkmıştı.
“Temelde evet… Ama hızlıca yeni bir büyükelçi göreve başlayacak elbette.”
“Tamam,” diye onayladı Tekin. “Birazdan gelirim. Konuşuruz.”
Tekin tam bana dönüp bir şey söyleyecekken Pelin lafa atıldı. “Biz de bu arada Hazel’le sohbet ederiz,” dedi. “Lazarenko başımın etini yedi valla!” Tekin’in tereddütte kaldığını görünce beni sinir edecek sözleri söylemeden de durmadı. “Hadi Tekin! Merak etme, Hazel bizim korumamız altında!”
“Aynen öyle, Tekin,” dedim hiç sorgusuz. “Sen işini hallet.” Lazarenko’ya döndüm. Dudaklarımın kıyısına, Tekin’i daha da çıldırtmak için şuh bir gülüş oturtmuştum. “Zaten ben de Lev’e çiçekler için teşekkür etmek istiyordum.”
Tekin bana baktığında, gözlerindeki öfke benim için artık tanıdıktı. Fakat onu, papyondan kısa sürede rahatsız olduğunu bilecek, evindeki her bir eşyanın yerini eliyle koymuş gibi bulabilecek kadar iyi tanıyan bir kadın vardı. Belki bir şeyi değildi ama sürekli etrafımızdaydı. Bana sinirlenmeye ne hakkı vardı?
Sen de Tekin’in hiçbir şeyi değilsin ki! diye fısıldayan iç sesim ise haklıydı. Çenemi havaya dikip bakışlarımı Tekin’den çektiğimde, beni Lazarenko’nun tedirginlik veren gülüşü karşıladı. Arkamı dönüp Tekin’e son bir kez daha bakmadan onlara katıldığımda ise içimi anlamlandıramadığım bir huzursuzluk kaplamıştı.
🌊
Yalnızca bir-iki dakika yanlarında kaldığım Lazarenko ve Pelin’i lavaboya gidiyorum bahanesiyle geride bıraktım. Salonun ilerisine doğru yöneldiğimde Kıvılcım’ın bakışları üzerimdeydi, etrafımda olabilmek adına boş boş dolanıyordu. Bu hâli beni güldürmeliydi aslında ama nedense boğucu bir huzursuzluk hissi boğazıma dizilmişti.
Lavaboya doğru ilerledim seri adımlarla. Tam kapısına doğru yaklaştığım sırada, köşkün arka bahçesine açılan, lojistik kapısına bir adam yaklaştı. Adamı gördüğüm anda kaşlarım çatıldı, avuçlarımın içini ter bastı.
Bu, karaoke bardaki barmenden başkası değildi. Görevi yalnızca istihbarat ulaştırmaktı sözde, burada ne işi vardı?
Adam lojistik kapısından hışımla çıktığında, onu takip etmek üzere bir adım atmıştım ki arşiv odalarının birinden Nilgün Hanım fırladı. Nefes nefeseydi, beni gördüğü anda ifadesi rahatladı.
“Ay Hazel!” dedi. “Seni Allah gönderdi.”
“Bir şey mi oldu?” diye sordum. Bakışlarımı az önce barmenin çıktığı kapıya çevirmemek için zor duruyordum.
“Güngör bir belge arıyor. Çok acil,” deyip belgenin ne olduğunu söyledikten sonra, “Sen bulabilir misin?” diye ekledi.
“Oradaki arşivde değildi,” dedim tedirginlikle. Arkamdaki diğer arşiv odasını gösterdim. “Burada olmalı.”
“Sen alıp bana getirir misin?” diye sordu telaşla. “Ben misafirlerin yanına dönmeliyim.”
Ne yazık ki itiraz edemedim. Bu gece aksi gibi görünse de neticede burada stajyerdim. “Tabii,” dedim istemeye istemeye. Ve arkamdaki arşiv odasının kapısını açarak içeri girdim. Kıvılcım’ın benim nereye girdiğimi gördüğünü ümit etmiştim.
Arşiv odasına girdikten birkaç saniye sonra, içimden küfrederek Nilgün’ün istediği belgeyi aramaya koyuldum. Sanki tam sırasıydı! Güngör Bey’in davetin orta yerinde belge göresi tutmuştu.
D harfinin yer aldığı rafta aradığım şeyi nihayet bulduğumda, arşiv odasının zeminine yakın olan ufak camın hafif aralık olduğunu fark ettim. Tam örtmek için elimi uzatacaktım ki dışarıdan gelen sesleri duydum.
“Şu dünkü herifler,” dedi bir adam. Kim olduğunu anlamamıştım. Önemsemeden kendi işime dönecektim ki Tekin’in sesini duymamla öylece kalakaldım.
“Belli oldu mu kim oldukları?”
“Mladenov’un akrabaları. Tahmin etmiştik zaten. Herifin infazının arkasında senin olduğunu anladılar.”
Dudaklarım şokla aralandı.
“Anlasınlar,” dedi Tekin. Sesinde bıraktığımdan daha farklı, gazap dolu bir öfke vardı. “Korkacak değiliz!”
“Korkacak değiliz ama daha dikkatli olmalıyız,” diye yanıtladı diğer adam. Tekin’in dün telefonda konuştuğu, iş yüküm artıyor diyen adamın sesine benziyordu.
“İyi ya işte!” dedi Tekin. “Ekibi göndermenizi söyledim. En iyilerini seç, hepsini yolla.”
“Sadece bununla bitecek yani…”
“Başka ne olmasını bekliyorsun?”
“Bilmem, sen söyle!”
“Ne diyorsun, amına koyayım?” dedi Tekin tahammülsüzce. “Geldiğinden beri verdiğin haberlerle tepemin tasını attırdın zaten. Siktirtme imalı laflarını! Açık konuş!”
“O içeride yaptığın şey de neydi?”
Derin bir nefes çekti Tekin. Muhtemelen sigara içiyordu. “Ne yapmışım?”
“Sen biliyorsun ne yaptığını,” dedi diğer sesin sahibi. “Saçmalıyorsun, Tekin! Diğer kulaklıkta benim olduğumu bile unuttun.”
Neyden bahsediyorlardı? Tekin’in iki kulaklığı mı vardı?
“Ne zaman açtın onu?” diye sordu Tekin.
“Siz mekâna girdiğiniz andan beri sol kulağında ben vardım.”
“Ses çıkarsaydın sen de amına koyayım! Sinsi sinsi dinliyorsun bir de oradan.”
“Sen de daha dikkatli olsaydın!”
“Senden mi öğreneceğim neyi nasıl yapacağımı? Yerini hatırlattırma bana! Öyle gerekiyordu.”
“Öyle gerekiyordu?”
“Evet,” dedi Tekin.
“Hazel’le o şekilde yakınlaşman şarttı yani çalışma odasında.”
Elimi şaşkınlıkla dudaklarıma kapattım.
“Evet, şarttı.” Tekin sigarasından bir nefes daha çekti. “Ne bakıyorsun? Lazarenko’nun ona yaklaşmasına izin mi verseydim yani? Herif büyükelçi mevzusunu kurcalamaya başlamış bile. Sence Hazel’in olan biteni belli etmesi ne kadar zaman alır? Bu dünyaya karşı ne kadar yabancı, görmüyor musun? Ne yapmamı bekliyordun?”
Gözlerimi kısa bir an kırpıştırdım. Hayal kırıklığı, ateşten bir giysi gibi sardı etrafımı, kurtulamadım. Dudağımın kenarını ısırdım hırsla fakat onlar konuşmaya devam ettiğinden kendime duygularıma esir olma fırsatı tanımadım.
“Bunun başka yolu yok mu yani?”
“Yok!” diye âdeta kükredi Tekin. “Söz verdim ulan! Kılına zarar gelmeyeceğine söz verdim.” Sigarasından öfkeli bir nefes çekip üfledi. “Ve sözümü tutacağım. Ne pahasına olursa olsun.”
Vücudumun iki yanındaki yumruklarımı sıktım. Tırnaklarımın avuçlarımın içine geçtiğinin ise farkına varamadım.
“Sadece bu kadar mı yani?” diye sordu diğer adam.
“Ne duymak istiyorsun?” dedi Tekin öfkeyle.
Ancak ben konuşmanın devamını dinleyemeden arşiv odasının kapısının açıldığını anladım. Çok sessiz bir fısıltıyla, “Hazel!” diye seslendi biri. Kıvılcımdan başkası değildi. Bir şey duyduğumun farkına varmasın diye hızla toparlandım ve elimdeki belgeyle çantamı sıkı sıkı tutarak kapıya yanaştım.
“Geldim!” dedim yüzümde tamamen rolden ibaret, bıkkınlık ifadesiyle. Az önce işittiklerimin bende uyandırdığı hislere ise şimdilik geçit vermedim. “Saçma sapan bir belge arayışına düşürdü beni Nilgün Hanım,” dedim sessizce. Kapıyı arkamdan kapattım ve Kıvılcım’ı tanıdığımı belli etmemem gerektiği için ağzımın içinden konuşmaya çalıştım. “Şunu verip hemen lavaboya gireceğim.”
Kıvılcım başını salladı ve elindeki tepsiyi kaldırarak ileriyi gösterdi. “Şuradayım.”
Birkaç saniye sonra Nilgün Hanım’ı bulup belgeyi eline tutuşturdum. Beni lafa tutmaya çalıştı ama izin vermeden lavaboya koştum. Tekin muhtemelen dışarıdaki konuşması duyulmasın diye kulaklıkları hâlâ açmamıştı ve bu benim işime geliyordu. Kendimi nihayet lavaboya atabildiğimde ise içerisinin boş olması rahat bir soluk almama sebep oldu.
Musluğa yaklaşıp çantamı mermere bıraktım, ellerimi yıkadım, ardından kuruladım. Aynaya bakmaya korkuyordum. Görüntümde bir sorun yoktu, biliyordum ama kendime baktığımda içeride duyduklarımla da yüzleşecektim sanki, bundan çekiniyordum. Fakat kaçmak pek benlik değildi. Bakışlarımı nihayet aynadaki aksimle buluşturduğumda, titreyen çeneme lanet ettim. Gözlerim kapandı istemsizce. Ellerim tamamen iradem dışında belime gitti. Arabada belimi sarışı, saçlarıma karışan nefesi, sözleri… O an başımı döndürmüş, ayaklarımın altındaki yeri çekip almıştı sanki ama şimdi düşününce bütün değerini yitirmişti.
Anlaşılan Tekin, bu ufak yakınlaşmalarla yalnızca aklımı karıştırmayı hedeflemişti, beni Lazarenko’dan uzak tutmak için her yolu deniyordu. Oysa ben aptal gibi onun da tıpkı benim gibi kontrolünü kaybettiğini sanıyordum. Arabadaki sık nefesleri, çalışma odasında seni burada öpmeyeceğim deyişi… İradesinin zincirlerinden boşaldığını değil, bir manipülasyonu temsil ediyordu. Her ne amaçla olursa olsun kimse bana bu şekilde hissettiremezdi. Buna asla izin vermeyeceğimi onun da öğrenmesi gerekiyordu.
Birkaç dakika boyunca sakinleşmeye çalıştıktan sonra, aynanın karşısında duruşumu dikleştirdim. Görüntüm düzgündü, saçlarım dalgalar hâlinde sol omzumdan sarkıyordu. Makyajım yerindeydi, elbisem ince vücudumu, dolgun göğüslerimi kusursuz bir şekilde sarıyordu. Hafifçe gülümsedim. Şimdi dudaklarım sinsi bir gülümseme ağırlıyordu. Gözlerimeyse hırs çökmüştü. Lavabodan çıkıp salona ulaştığımda, içimden bir ses gecenin hiç de sakin bitmeyeceğini söylüyordu.
Her insanın içinde, gücünü hayal kırıklıklarından alan bir Truva Atı vardı. Eskilerden kalmaydı, belki de çok erken yaşlarda oraya yerleşip pusuya yatmıştı. Çok küçükken öğrenmiştim, benimkinin adı intikamdı. Hissettiğim her hayal kırıklığı, yetersizlik, eksiklik, zayıflık, savunmasızlık duygusunda karşımdakiyle inatlaşmak, hatta canını acıtmak üzerine programlanmıştı. Zaman zaman müşfik bir dosttu bana, beni koruyup kolluyordu. Bazen de ne yazık ki azılı bir düşmandı, beni daha büyük bir mutsuzluğa sürüklüyordu. Ve biliyordum ki en vahşi hâline, sevilmediğimi ya da istenmediğimi hissettiğimde bürünüyordu.
O anda… Bu duygunun bir dost mu ya da düşman mı olduğunu değerlendirebilecek sağduyum ne yazık ki ellerimden uçmuştu. Bunun en büyük kanıtı ise tam karşımda duruyordu.
Elini uzatmıştı bana. Buram buram Slav aksanlı İngilizcesiyle, gülümseyerek, “Bu gece dans edemeyeceğimizi düşünmeye başlamıştım,” diyordu.
Kalbimdeki kırığı, hiddetle örülü bir sis perdesiyle saklamıştım şimdi. En az benimki kadar soğuk bir avuca teslim ettiğim elim, bu perdenin ardından hayal meyal görünüyordu.
“Ben de sana yeniden teşekkür etmek için doğru zamanı bekliyordum,” diye yanıtladım ama sesim sanki bana bile yabancıydı. Fakat biraz ileriden, salonun girişinden üzerime alev saçan kor bakışlar mıhlanmıştı. Zaten sırf o bakışlara inat, yanında baştan ayağa tedirgin hissettiğim Lazarenko’nun koluna girmiştim; ayaklarım ise dans pistine doğru kontrolsüzce ilerliyordu.
O bakışların kıskançlıkla tutuşmadığından emindim artık. Tekin Bozboran bir görev adamıydı, yalnızca kendisinden yardım isteyen bir kadını ne pahasına olursa olsun hayatta tutmaya çalışıyordu. Aramızda sadece ikimizin çıkarlarına da hizmet eden bir anlaşma vardı, kısacık bir an bunun altında başka anlamlar aramak benim aptallığımdı. Bunu bana erkenden hatırlattığı için belki de minnettar olmam gerekiyordu. Fakat yabancı bir adamın kollarındaydım şimdi. Yalnızca dakikalar önce Tekin’in üzerime sindiğini söylediği kokusu, bambaşka bir şeyle örtülüyordu.
🌊
* Oligark; bir ülkenin veya bir bölgenin siyasi ve ekonomik kararlarını etkileyen güçlü kişiler veya aileler anlamına gelir.
* Garde Nationale (Ulusal Muhafızlar); Fransız Kolluk Kuvvetleri’dir.
* Camal Hossam cinayeti ve Scorpius yazılımı konusu, 2018 yılında Suudi Arabistan’ın İstanbul Başkonsolosluğu’nda gerçekleşen Cemal Kaşıkçı cinayeti ve Pegasus casus yazılımına bir ithaftır. İsimler değiştirilmiştir.
🌊🌊🌊
