İlk yayınlanma tarihi: 18 Nisan 2024

♪♪ Bölüm şarkıları:

Eleni Vitali ~ Ena Himoniatiko Proi

Leman Sam ~ Yârim

11. BÖLÜM

Bir pusulaya ihtiyaç duyduğum, doğru yönün neresi olduğunu sorguladığım, onu nasıl bulacağıma dair bir çare aradığım saniyeler, Tekin’in sert ve uzun parmakları ayak bileğimdeyken geçip gitti. Yüzlerce mi… yoksa yalnızca tek bir saniye miydi? Zihnim zaman algısını büsbütün yitirmişti.

Verdiği nefes, yırtmacımdan görünen bacağıma çarpınca tenimdeki ürpertiyi bastırmak istedim ama bu, ne yazık ki mümkün değildi. Bir eliyle tuttuğu ayak bileğimi bırakmadan, diğer eliyle dizimdeki küçük yara izine dokunduğunda ise beni yeniden asıl meseleyle karşı karşıya getirmişti.

Tekin’in arabadaki gerçek mi, yoksa kandırmaca mı olduğuna kendimi ikna edemediğim hâlleri…

Kısacık bir an da olsa çıplak tenime dokunan alevden elleri…

Gecenin gri gölgelerinin arasında, gizemli bir adamla konuşurken dile getirdikleri…

Cesur’un buram buram manipülasyon kokan ama ne yazık ki henüz ortaya dökme riskini alamadığım sözleri…

Ve aklımı yeni yeni kurcalamaya başlayan, Cesur’un ima ettiği şekilde Tekin’in benim derdimi kendine yük edinme ihtimali…

Hepsi ama hepsi bir olmuş, benimle çetin bir savaşa girişmişti. Fakat öyle bir savaştı ki bu, cepheler iyiden iyiye silikleşmişti.

Neyin doğru, neyin yanlış olduğunu kestiremiyordum bir türlü. Kadınlık gururumu sarstığından şüphe duymadığım o sözleri sorgulamamın benim için asla oluru yoktu. Bu da yetmezmiş gibi bir şeyler beni Cesur’un davranışını ifşa etmekten de alıkoyuyordu.

Yine de… En azından toplantı bitene kadar zaman vermiştim kendime. Böyle bir konuyu Tekin’den saklayamayacağımı, içimdeki gururu incinmiş o kadın bile çok iyi biliyordu.

Benim meselem değildi neticede. Eve düşen yıldırım olarak anılsam da önemi yoktu. Bu gece ve sonrasıyla ilgili birçok plan yaptığına artık emin olduğum Tekin, eğer kendinden gizlenen, o planları altüst edecek bir şeyler varsa bunu bilmeyi hak ediyordu.

Sesimi zar zor bulabildiğimde, “Tekin, toplantın var,” diye hatırlattım yeniden. Ama yine oralı olmadı.

“Beklesinler,” diye yanıtladı.

Fırtına olmamaya âdeta yemin etmiştim ama içimde bir yerler bunun imkânsız olduğunun da farkındaydı. Üstelik… Bileğimdeki dikkat dağıtıcı parmaklar, bir şeyi daha idrak etmemi sağlamıştı. Dans ederken düşündüklerim başlı başına hatalıydı. Ateş ve barut değildik biz, kor alev ve fırtına sanırım çok daha anlamlıydı.

Kor alevlerin üzerine doğru sert bir fırtına eserse bu onu söndürmez, aksine tüm şiddetiyle daha da harlardı. Belki de bu, ufacık bir dokunuşa kapılmamaya ant içmişken, şimdi bileğime değen parmakların tenimi ürpertmesinin tek açıklamasıydı.

Elbette ben bunu öylece kabullenecek, tek bir dokunuşla erimeyi kendime yedirecek biri değildim; canımı dişime takarak reddetmeye devam edecektim. Hatta reddettiğimi de reddedecek ve hiçbir şey olmamış gibi davranmayı sürdürecektim. O yüzden hızla silkelendim ve en büyük kalkanımın, hırçınlığımın ardına gizlendim.

“N’apıyorsun?” dedim Tekin’in parmakları, ince ayak bileğimde dokunduğu yerlerde ateşten izler bırakırken. Uzun tırnaklarım oturduğum koltuğun kumaşına saplansa da hislerimi asla belli etmedim.

“Bileğini ovuyorum,” dedi arsız arsız. Parmakları hafifçe tenimi ovuşturdu. Ortada burkulan bir bilek yokken, rol yapmaya çalışmak çok zordu. “Burktum dedin ya,” diye devam ettiğinde role girerek yüzümü hafifçe buruşturdum. Sanki acıyan kısma denk gelmiş gibi bir tepkiydi bu ve ben günün sonunda palavralarım yüzünden başıma bir iş açılmamasını umuyordum.

“Niye?” dedim ona sahte bir merakla bakarak. “Doktor musun sen?”

“Değilim.” Pis pis sırıtarak yüzüme baktı. “Ama ilkyardım bilgim iyidir.”

Bu bilgiyi kimlerin üzerinde test ettiği sorusu yüzüme ansızın çarptı. Hiç sarsılmadım tabii. Bu artık benim ilgi alanımın dışındaydı. Kendisini çok hazırcevap sanması ise inadımı kamçılıyordu. Ama karşısında ben vardım. Bu konuda benimle yarışabilmesinin imkânı yoktu.

“Hadi ya!” dedim alay eden bir tonda. “O eğitimi Pelin’le aynı yerden aldıysan, çok da güvenmemek lazım ama.” Ellerinin üzerindeki hâlâ kızarıklığını koruyan yaralara pıt pıt dokundum. “Bak, onun sardığı ellerin hâlâ iyileşmedi çünkü.”

“Pelin neden sarsın benim elimi? Ne alaka?” dedi kaşları çatılırken.

Sözlerine şaşırmadan edemedim. “Sardı ya işte. Senin evinde.”

“Yoo!” dedi Tekin anlamamış gibi. “Kendim sardım elimi.”

Kuşkuyla ona baktım. Kısa bir an düşününce… Pelin’in yalnızca ecza dolabından sargı bezi çıkardığı anı gözlerimin önüne getirebildim. Devamı yoktu, izlemeden odadan çıkmıştım. Sahiden de Tekin kendi sarmış olabilir miydi?

“Onun sardığını sanıyordum,” dedim kendimi tutamadan.

“Yanlış sanmışsın,” diye yanıtladı beni gözlerimin içine bakarak. “Sorsaydın, doğrusunu söylerdim.”

“Ben ne bileyim?” diye diklendim. “Bana sardırmamıştın.”

“Ha sana sardırmayıp, Pelin’e sardırdım yani. Böyle mi düşündün?” Hafifçe güldü. “Yaralarımı kendim sarmaya alışkınım, Hazel,” diye mırıldandı boğuk bir sesle. “O gün yalnızca çok sinirliydim. Üstelik…”

“Üstelik ne?”

“Ellerinin kirlenmemesini tercih ederim.”

Sözlerinden, sesinin erkeksiliğinden etkilenmemeye çalıştım. “Demek kendin sarıyorsun yaralarını?” Merakım cezbedilince dayanamayıp sordum. “Nerede öğrendin peki ilkyardımı?”

“Çok uzak bir geçmişte. Oldukça özel bir yerde,” dedi tok sesiyle. Tek kaşı, dudağının kenarıyla eş zamanlı olarak havalandı. “Merak mı ettin?”

“Nesini merak edeceğim canım?” dedim çenemi dikleştirerek. “Öylesine sordum. Konuyu sen açtın. Ben öyle çok da meraklı biri değilimdir zaten,” diye salladım. Yemiş miydi, bilmiyordum ama çok da umursamadım.

“Ben merak ediyorum ama,” dedi dümdüz bir sesle. Az önce arsızlıkla dolu bakışlarına, ansızın tekinsiz bir öfke yerleşmişti.

Bu ani değişimin nedenini anlayamadığım için neyi kastettiğini sormadan edemedim. “Neyi?”

“O Serkan dallamasının, İstanbul’a kadar gidip babanla ne konuştuğunu!”

“Serdar!” diye düzelttim onu hemen.

Ben öyle deyince çenesi kasıldı, burun kemerini sıktı, boynunu bir sağa bir sola yatırdı. “Her ne sikse!” diye homurdandı.

Bir an kendimi tutamadan elimi ağzına yumuşak bir şekilde vurur gibi dokundurdum. “Üffff! Ne pis ağzın var ya!” dedim kınar gibi. Fakat yaptığım hareketin ne denli hatalı olduğunu ancak dudaklarına dokunan elimi sıkıca tuttuğunda kavrayabildim.

“Öyledir,” dedi bununla övünür gibi. “Çok pistir. Beğenemedin mi?”

Elim hâlâ onun kıskacındaydı ve parmaklarımı dudaklarından uzaklaştırmayı bile denememişti. O konuştukça parmaklarımın dudaklarına değmesi içimi gıcıklasa da gururum ve inadım her şeye baskın geldi.

“Hem de hiç!” diyerek dikleştim. Oturduğum yerde kıpırdanmamak için güçbela duruyordum ama kendimi dizginlemeyi bildim. “Zerre kadar bile! Hiç hoşlanmam böyle kabalıklardan!”

Külliyen yalandı bu. Böyle kaba adamların arasında büyümüştüm. Bu elbette gurur duyulacak bir şey değildi ama en azından kulağa yapmacık nezaketlerden daha samimi geliyordu.

“Kötü oldu bu,” dedi dudakları arsız bir tebessümle kıvrılırken. Diliyle çok kısacık dudaklarını yaladı. “Ağzımın başka yetenekleri de vardır hâlbuki.”

Dilinin ıslaklığı, hâlâ dudaklarından uzaklaştırmama izin vermediği parmaklarıma değince, “Bana ne canım?” dedim. Elimi onun tutuşundan, tıpkı ateşe dokunmuşum gibi çektim. Dokunduğum ateş hem işittiklerimin hem de o küçücük ıslak temasın etkisiyle yanaklarımı ısıtmıştı ama lafı çarçabuk değiştirmeyi de ihmal etmedim. “Hem… Telefonuma program yerleştirmediniz mi?” Gözlerimi onunkilerden kaçırarak alaycılığıma sığındım. “Takip ediyorsundur sen kesin annemle konuştuklarımı.”

“Telefonunu keyfi olarak dinlemiyorum, Hazel,” dedi Tekin tavizsiz bir tavırla. Garip bir şekilde az önceki arsız modu etkisini hızla yitirmişti. Ben elimi çektiğim için miydi? “Beni ilgilendiren bir durum varsa… Ve bu doğrudan ya da dolaylı olarak senin güvenliğinle alakalıysa… Bana söyleyeceğini varsayıyorum.” Kaşları çatıldı. “O herifin senin için herhangi bir tehdit oluşturmadığı kanıtlanmadı henüz.”

Ben ve benim güvenliğim… Her seferinde konu dönüp dolaşıp buraya geliyordu. Ve bunun bana en ufak temasının olduğu anlarda konuşulması ise aklımı bulandırıyordu. Üstelik hemen peşinden takip eden, birilerinden uzak durmamı emreden o sözler, kendimi kötü hissettiriyordu. Fakat bu kez dudakları kıvrılan bendim, Tekin’in beni bu şekilde dokunuşlarıyla manipüle edemeyeceğini artık anlaması gerekiyordu.

“Oluşturduğu da kanıtlanmadı. Hem… Serdar benim için ne tehdit oluşturabilir ki?” dedim gözlerimi kırpıştırarak. “Onun amacı… Hiç de senin sandığın gibi bir şey değil. Hedefi çok başka.”

Tekin tehditkâr bir tavırla üzerime doğru eğildi. Şimdi iki avucu da arkamdaki duvara yaslanmış hâldeydi. “Sana bir şey söyleyeyim mi, Hazel?” dedi. Sesi daha önce Serdar’dan bahsettiği anlara tezat olarak, buzdan değil âdeta alevdendi. Üzerine basa basa, “O herifin…” diye devam etti. “Amacını da hedefini de sikerler!”

“Allah Allah!” dedim bu tehditten zerre etkilenmeden. “Kim yapacakmış?”

“Ben tabii ki!”

“Hiç de bir şey yapamazsın,” dedim ona meydan okur gibi.

“İzle ve gör!” diye yanıtladı beni. Tehdidinin üzerini kapatmaya bile gerek görmemişti. “Bak bakalım, neler yapıyormuşum.”

“Korkmam mı gerekiyor bundan?” diye diklenmeye devam ettim.

“Hayır,” dedi Tekin tek solukta. “Sen ayrıldığın bir adam için… Neden korkasın ki? Serdar senin hiçbir şeyin değil. Öyle değil mi?”

Teyit mi bekliyordu benden? Çok beklerdi! “Yani…” diye mırın kırın ettim. “Bilemedim. Ne derler, bilirsin. Bazı şeyler yarım kalınca…”

“Yook! Yanlışın var senin,” diyerek lafı ağzıma tıkadı. Çoktan diz çöktüğü yerden ayaklanmış, elini saçlarının arasına atarak simsiyah tutamları bastıramadığı bir öfkeyle avuçlamıştı. “Tamamlandı o!” Boynundaki damarlar belirginleşmiş, hatta gerdiği ellerinin üzerindekiler de nehre benzeyen yollar yaratmıştı. Tek bir söz daha söylememe izin vermeden, “Hadi! Kapattık bu konuyu! Serkan, Serdar, Salih, Selim… Her ne haltsa! Bitti, gitti! Ama dur sen!” dedi söylenmeye devam ederek. “Öyle bir kanıt bulacağım ki onunla ilgili…”

Arkasından gelip gelmediğime dahi bakmadan kapıyı açtı. Ben de çantamı alarak oturduğum yerden kalktım.

Bir an kapıya doğru hızlanır gibi olsam da bilek burkma yalanım aklıma gelince yavaşladım. Bu akşam annemden duyduklarım Serdar’la ilgili bir kanıt değildi belki ama babamın şirketini devralmak istemesi beni de kuşkulandırmıştı.

Bunu Tekin’le toplantıdan sonra konuşmayı aklımın bir kenarına yazarak ilerledim. Koridorda bacağını sinirle kıpırdatarak beklediğini gördüğümde ise gülüşümü dizginlemeyi denedim. Yüzümdeki ısınmadan hâlâ kurtulamamıştım ama neyse ki Tekin öyle sinirliydi ki bunu kolayca gizleyebilmiştim.

Delir! dedim içimden. Ama neye delirdiğini ne yazık ki henüz kesin olarak belirleyememiştim. O gizemli adamla konuşmasında duyduklarıma göre kıskançlıktan olamazdı. Ama o zaman sebep neydi? İşte bu ne yazık ki benim için soru işaretinden ibaretti. Bana olan davranışlarıyla o adama söyledikleri büyük bir çelişki içindeydi ve bulunduğumuz şartlarda benim için eylemler kadar kelimeler de önemliydi.

Özel lavabonun bulunduğu koridorda, Tekin’in yanına ulaşıp daha fazla konuşmadan önüne geçtiğim sırada kolumdaki tutuş, adımlarımın duraksamasına neden oldu.

Geriye döndüm, ona baktım fakat o bana değil elindeki telefonun ekranına bakıyordu. Kısa bir an dikkatini ekrandan çekti, etrafını süzdü, bir şey söylemesini bekledim ama karşılaştığım şey elime tutuşturulan telefon oldu. Bakışlarım ışığı hâlâ yanan ekrana sabitlendiğinde, Tekin’in sessizliği seçme nedeni de tüm açıklığıyla karşımda duruyordu.

Arhavi’deki o gecede gördüğüm ancak daha önce kullandığım hiçbir platforma benzetemediğim mesajlaşma ekranının mobil versiyonuydu bu. Yine isimler yerine harfler vardı ve mesajlaşmalar konuyla ilgili hiçbir renk vermiyordu.

F harfi o gece de Tekin’i temsil ettiğine göre, bu kez mesajlaştığı K kod adlı kişinin kim olduğu ise elbette benim için merak konusuydu. Ancak asıl şaşkınlık verici kısım mesajlaşmanın içeriğiydi, Tekin’in hızla aksiyon aldığını gösteriyordu.

F: “Pelin, Hazel’le ilgili ne biliyor?”

K: “Anlamadım?”

F: “Nesini anlamadın? Beş kelime, soru çok açık.”

K: “Tanışmadılar mı zaten? Ne demek ne biliyor?”

K: “Ha! Büyükelçi konusunu diyorsun.”

K: “Hiçbir şey bilmiyor tabii ki. O konu yalnızca bizim çekirdek kadroda. Pelin bu geceki Güngör operasyonundan haberdardı sadece. Yani Güngör’ün odasına dinleyici yerleştirme konusunda Hazel’in sana yardımcı olacağından. Onu da mecburen paylaştık, biliyorsun. Önceki planda Pelin üzerinden yapmaya çalışacağız dediğimiz için.”

K: “Gerçi o planın iptal olması da iyi oldu. Pelin üzerinden imkânsızdı halletmemiz.”

F: “İyi. Büyükelçi konusunda hiçbir şey bilmemeye devam edecek. Risk istemiyorum. Hatta bir süre de buralardan uzakta olsun. Davet bitiminde halledersiniz.”

K: “Eyvallah!”

Açıkçası hem şaşırmıştım hem de içim rahatlamıştı. Pelin’in büyükelçi mevzusuyla ilgili hiçbir şey bilmemesi korkularımı da süpürmüştü. Fakat Tekin’in dinleyici yerleştirme konusundaki önceki planında Pelin’in olması şaşırtmıştı. Mesajları okur okumaz aslında tam Tekin’e bakacaktım ama parmağım bir anda ekranı aşağı sürükledi. Yalnızca birkaç santimdi. Fakat Tekin’in aynı kişiyle bir önceki yazışmasını ortaya sermişti.

İlk mesaj K’dendi, bir süre önce gönderilmişti.

K: “Nihayet amına koyayım! Nihayet söyledin. Yeminle ben rahatladım.”

Muhtemelen bu mesaj Tekin’e ben Lazarenko’yla rahatsız edici bir dansın ortasındayken gönderilmişti fakat görünen o ki Tekin hemen cevap vermemişti. Çünkü onun yanıtı yaklaşık bir saat önceydi ve bu da Gamze ve Doruk’la sohbet ettiğimiz anlara denk geliyordu.

F: “Çok kafa sikiyorsun, uçan kuş!”

K: “Tamam, patron! Sen emredene kadar dilim mühürlü!”

F: “Fazla beklemeye niyetim yok.”

F: “Söylediklerimi unutma!”

F: “Ekibi derhâl gönder!”

Ben okuduklarımın altındaki gizli anlamı kavramaya çalışırken, Tekin benim önceki mesajlaşmaları okuduğumu fark etti ve telefonu elimden hızla çekip aldı. “Meraklı değilim diyorsun bir de!” dedi ama ona baktığımda kızmamıştı.

“Değilim zaten,” diye inkâr ettim. “Öyle elim kaydı, boş bulundum.”

“Aynen!” dedi yemedim der gibi.

Konuyu değiştirmek isteyerek hemen atıldım. “İlk planında Pelin’in olduğunu bilmiyordum,” dedim merakla.

“Öyleydi,” diye yanıtladı beni. “Tek başına halledecekti.” Benim devamını anlatmasını istediğimi bakışlarımdan anlamış olmalı ki sözlerini sürdürdü. “Lazarenko için burada güvenlik kontrolü yapması gerekiyordu. Öyle girecekti çalışma odasına. Fakat o planda birilerinin Pelin’in yanında olma ihtimali çok yüksekti. Üstelik cihazı prizin içine de yerleştiremeyecekti. Yani işlemi tamamlasaydı da sonradan cihazlar bulunabilirdi.”

“O yüzden mi benimle yeni bir plan yaptın?” diye sordum.

“Sebeplerimden biri bu, evet ama en güçlüsü değil,” diye yanıtladı beni. Fakat ne demek istediğini soramadan lafı hızla bambaşka bir noktaya getirdi. “Fotoğrafları istiyor musun?”

Kafam takılmıştı bir kere sözlerine. Öğrenmeden rahat edemeyecektim. “Sebeplerinden en güçlüsü hangisi peki?” diye ısrar ettim.

Derin bir nefes aldı, dudakları hafifçe kıvrıldı. “Seni yanımda tutmak için bir bahanem olsun istemişimdir belki,” diye mırıldandı. “Olamaz mı?”

Aklımdaki çelişkiler yumağına bir düğüm daha eklenirken bu kez ben hızla konuyu değiştirdim. “Hangi fotoğrafları?” dedim az önceki sorusuna yanıt olarak, neyden bahsettiğini anlamamış gibi.

Güldü. Dudaklarını kıvıran ufak tebessüm, birkaç saniyenin ardından küstah bir gülüşe dönüştü. Köpek! Bu gülüşün ona çok yakıştığını adı gibi biliyordu. Benim fikrim değildi tabii bu. Bazı genel geçer kurallar vardı hayatta ve siz benzer bir düşüncede olmasanız da ne yazık ki kabullenmeniz gerekiyordu. Yoksa benim asla ve kat’a Tekin’in gülüşünü beğenmem gibi bir durum yoktu.

“Hangi fotoğraflar olduğunu çok iyi biliyorsun, Hazel.”

“Yoo,” diye inkâr ettim çabucak. “Hiç de bilmiyorum.” Bana Uzatma istersen! der gibi bakınca, daha fazla bu oyunu sürdüremedim. “Ha Gamze’nin çektiklerini diyorsun sen!” dedim sanki jetonum yeni düşmüş gibi. Burun kıvırdım hemen ardından. O fotoğrafları görmek için deliriyordum ama bozuntuya vermedim. “Yani…” diye devam ettim. Sesimde olsa da olur olmasa da der gibi bir ton vardı. “Sen bilirsin.” Aklıma gelenlerle dudaklarım sinsi bir şekilde kıvrıldı. “Benim tek olan fotoğraflarımı atabilirsin.”

Tek kaşını kaldırdı. “Diğerlerini istemiyorsun yani?”

Omzumu silktim cilveli bir edayla. İstiyordum ama burnum yere düşse eğilip alacak değildim. “Sen bilirsin, fark etmez.”

Koridordan çıkıp salona ulaştığımız sırada bana yanıt verecekti ama önümüze çıkan silüetle ikimiz de yavaşlamak zorunda kaldık. Pelin pişkin sırıtışıyla tam karşımızdaydı.

“Tekin?” dedi soru sorar gibi. “Toplantı başlamadı mı?”

“Başlamıştır,” dedi Tekin pervasız bir tavırla. “Seni gördüğüm iyi oldu.”

Tekin öyle deyince hem ben hem de Pelin aynı anda ona baktık. Pelin’in yüzünde cilveli bir zafer ifadesi varken, benimkinde gizlemeye çalıştığım bir şaşkınlık vardı.

“Neden ki?” dedi Pelin.

“Çıkışta,” diye yanıtladı Tekin. “Çocuklar alacak seni.”

“Öyle mi?” Saçını bana attığı küstah bakışla aynı anda geriye attı. “Görüşecek miyiz yoksa davetten sonra?”

“Hayır,” diye cevapladı onu Tekin tek solukta. “Çocuklarla görüşeceksin.” Kirli sakallarını hafifçe kaşıdı. “Hatta bundan sonra tüm görüşmelerini ve raporlamalarını, onlar üzerinden yürüteceksin. Bir süre de buralardan uzak kalacaksın.”

Pelin bir an panikler gibi kıpırdandı. Az önce bana gereksizce attığı zafer bakışlarının yerinde, artık yalnızca soru işaretleri saklıydı. “Neden? Bir şey mi oldu?”

Tekin, “Ben öyle uygun gördüm,” diyerek kestirip attı. “Senin dahil olduğun planı zaten iptal etmiştik,” dedi Güngör Bey’in çalışma odasına dinleyici yerleştirme işlemini ima ederek. “Lazarenko’ya geçici asistanlık yapman da plan içindi. İşlemi biz gerçekleştirdik şimdi. Buralarda olman için bir sebep kalmadı.” Sözlerini tamamladıktan sonra Pelin’in yanıt vermesini bile beklemeden elini belime atarak beni salona yönlendirdi. Pelin iyi bir insan değildi ve onun düştüğü durumu umursayacak saflıkta olduğum da söylenemezdi.

Saniyeler sonra salonun girişinde Tekin bana döndü. “Ben giriyorum toplantıya,” dedi.

Başımı salladım. “Ben de buralarda takılırım.”

“Kıvılcım’ın görüş açısından ayrılma,” dedi.

Etrafıma bakındım. Kokteyl masalarından birinin başında Gamze tek başına dikiliyordu. “Gamze’nin yanında olurum,” diye yanıtladım. Hemen peşinden aklıma gelen şeyi dillendirmeden duramadım. “Dönüşte…” diye mırıldandım. “Cihan’la ya da diğerleriyle dönmesek olur mu?”

Kaşları çatıldı. “Neden?”

Omzumu silktim. “Sıkıldım bu gece bu ortamdan artık. Başka bir sebebi yok.”

Neyse ki fazla üstelemeden, “Söylerim çocuklara, getirirler arabayı,” dedi. Ve “Görüşürüz,” diye ekledikten hemen sonra benim nerede olduğunu bilmediğim toplantı salonuna doğru ilerledi. Bu yolda ona, Güngör Bey’in asistanlarından biri eşlik etmişti.

🌊

Yalnızca dakikalar önce terk ettiğim kokteyl masasına yaklaştığımda Gamze orada bekliyor, elindeki şampanya kadehinden küçük yudumlar alıyordu.

Beni görür görmez gülümsedi. “Tekin toplantıya girdi galiba?” dedi soru sorar gibi ama sanırım cevaptan çok da bihaber değildi.

Ne kadar detay bildiğini kestiremediğimden yanıt vermemeyi seçtim. Bunun üzerine yüzü ansızın düşünce, sessiz kaldığım için sandım ancak durum bambaşkaydı.

Elini hafifçe yanağıma koydu. “Ateşin mi var senin?” diye sordu endişeyle karışık. “Yüzün kızarmış.”

O ana kadar farkında değildim fakat o öyle deyince, daha çok kızarır gibi oldum. Kulaklıkların hâlâ kapalı olmasına şükür mü etmeliydim, bilmiyordum. Ama hem Tekin’le lavaboda konuştuklarımızı hem de şu an bunu kimsenin duymamış olmasından içten içe memnundum.

“Ha yok!” dedim kıvırmaya çalışarak. “Başka bir lavaboya gitmek zorunda kaldım da. Orası da çok sıcaktı.” Elimi yüzüme doğru bir yelpaze gibi salladım. “Bastı yani anlayacağın,” dedim ellerimin yarattığı cılız rüzgârın faydalı olacağını umarak. Oysa elmacık kemiklerimi saran ateşin farkındaydım.

“İyi bari,” dedi Gamze. “Hasta olma da.”

“Doruk yok mu?” diye sordum konuyu hızla değiştirme çabasına girişerek.

“Uzun zamandır işle ilgili görüşmek istediği birini gördü. Onunla sohbet ediyordu.” Etrafına bakındı. “Buralardadır, gelir şimdi.”

“Ne iş yapıyordu?” diye sordum tanımak ister gibi.

“Birlikte yapıyoruz aslında,” dedi Gamze. “Tekin’le birlikte…”

Kısa bir an şaşırır gibi olsam da hızlı toparladım. Arhavi’ye gitmeden önce, Tekin’e ulaşmak istediğim günlerde hakkında araştırma yapmaya çalışmıştım. Bu araştırma sırasında karşıma çıkan tek şey, Amerika merkezli bir şirketin en büyük sermaye ortaklığı ve yönetim kurulu üyeliğinden ibaretti. Fakat sitede yazan şirket telefonuna bir türlü ulaşamamıştım.

“Öyle mi?” diye sordum Gamze’ye hitaben. “Bilmiyordum.”

“Hı hı. Genelde niş elektronik ürünler, projeler, bazen de yazılımlar satın alıyoruz. İşin oluşturma değil de fikirleri ya da ürünleri satın alıp büyütme tarafıyla ilgileniyoruz daha çok.” Çok açık olmadığını anlamıştı ki konuşmayı genişletmeye çalıştı. “Aslında şöyle…” dedi derin bir nefes alıp. “Biz mezun olmadan önce, Tekin okulu bıraktığında yani, San Francisco’da bir şirket kurdu. Silikon Vadisi’nde… Doruk’la benim ailelerimizin maddi durumu iyi olsa da orada bir şirket açacak kadar değildi. Öyle bir risk alamazdık yani. Tekin’in ise maddi engeli yoktu. O yüzden bize bir teklifle geldi. Şirketi açacak, yalnızca sermaye ortağı ve yönetim kurulu üyesi olarak yer alacaktı. Biz de onun için şirketi büyütecek, onun ilgi alanına giren ürün, fikir, yazılım her neyse, onları satın almaya, geliştirmeye, büyütmeye odaklanacaktık. Öyle de oldu.” Hafifçe gülümsedi. “Teknolojiyi genelde o takip eder. İlgisini çeken yeni bir şey varsa ya bir benzeriyle ya da daha gelişmişiyle ilgilenir. Şimdilerde de var öyle bir projesi mesela. Bir yazılımın peşinde.”

“Anladım,” dedim renk vermemeye çalışarak. “Sık görüşüyorsunuz o hâlde.”

“Pek sayılmaz,” dedi Gamze. “En son 10 Nisan’da, Tekin’in doğum gününde görüşmüştük. Biz San Francisco’da olduğumuzdan çok sık bir araya gelemiyoruz.”

Demek Tekin’in doğum günü 10 Nisan’dı…

Gamze sözlerine devam etti. “Bir de Doruk ve ben ikinci bir şirket daha açtık. Tekin de sağ olsun epey destek oldu bize. Bu gece de buraya bu yüzden geldik. Genelde kamudan ihaleler almaya odaklıyız.”

“Harikaymış. Hayırlı olsun,” diye yanıtladım. Teknoloji bana çok yakın ya da bilgili olduğum bir alan değildi ama Gamze’yle sohbet etmek güzeldi. Ilımlı ve sıcak bir havası vardı. Tam konuşmaya, daha doğrusu sorularıma devam edecekken, yanımıza yaklaşan kişiyle ortamın samimiyeti hızla etkisini yitirdi. Pelin gelmişti. Üstelik yapmacık neşesi de onunla birlikteydi.

“Gamzeciğim!” dedi Pelin. Gamze’ye doğru yaklaştı, sarılacak gibi öne çıktı ama Gamze’den bir hamle göremeyince tıpış tıpış geri çekilmek zorunda kaldı. Yüzündeki gülüş de aynı şekilde azalmıştı. “Seni görmek ne güzel!”

“Yaa! Öyle mi, Pelin?” dedi Gamze. Pelin’den hoşlanmadığını fazlasıyla hissettiriyordu. Nezaketen, “Nasılsın?” diye sorması belki de bu yüzdendi.

“İyiyim, canım. Nasıl olayım. İş güç!” Bana kısa bir bakış attıktan sonra dudakları yeniden eski neşesine kavuştu. “Cemre de buralardaymış. Aldım haberlerini.” Bunu muhtemelen beni sinir etmek için söylemişti ama bende mimik oynamadığını görünce hızını arttırdı. “Tekin’le görüşecek sanırım. Ay, hadi bakalım!”

“Haberim yok!” diyerek kısa bir yanıt verdi Gamze. Nitekim saniyeler içinde Pelin’in adının seslenilmesiyle eziyetimiz de sonlandı.

Pelin yanımızdan “Gitmem gerek, sonra görüşürüz,” diyerek ayrılır ayrılmaz, Gamze sinirle, “Geri zekâlı!” diye mırıldandı. Ardından derin bir nefes alıp bana döndü. “Hazel… Kusura bakma. Benim senden haberim yoktu. Yoksa Tekin’e asla Cemre’den bahsetmezdim, yanlış anlama beni lütfen,” dedi bu akşamki sözlerini duyduğumu kastederek.

“Anlamadım?” dedim duygularımı belli etmemeye çalışarak. “Neden yanlış anlayayım?”

“İşte…” dedi Gamze. Mahcuptu sesi. “Tekin ve senin…”

“Tekin ve benim aramda senin sandığın gibi bir şey yok. Yanlış anlamış olmalısın. Bahsettiğin kişi de…” dedim sesimi sabit tutmaya çalışarak. “Tekin’in eski sevgilisi sanırım.” Hiç merak etmiyormuş, tüm detayları bilmek için yanıp tutuşmuyormuş gibi soğukkanlılıkla devam ettim. “Görüşmek istiyorsa görüşür. Beni ilgilendirmiyor inan.”

Gamze bir an anlamaya çalışır gibi bana baktı. Fakat sonra ne gördü ya da ne kanıya vardı bilinmez sözü ele aldı.

“Tekin’in Cemre’yle görüşmek gibi bir amacı da isteği de yok. Uzun zaman önce bitti ilişkileri. Bunu kabullenmek istememesi Cemre’nin problemi. Sana söylediğim gibi, Tekin’in peşinde olduğu bir yazılım var. Daha doğrusu o yazılımın benzerini ya da daha iyisini yaptıracak işinin ehli bir yazılımcı arayışında. Henüz birini bulabilmiş değiliz. Cemre de Silikon Vadisi’nde bir şirketin pazarlama yöneticisi. Muhtemelen birini önermeye geldi. Tabii bu işin bahanesi.”

“Anladım,” dedim başımı sallayarak. Duyduklarım hiç hoşuma gitmemişti ama hoşuma gitmemesi benim için artık daha rahatsız ediciydi. “Tekin’in işle ilgili isteğini gerçekleştirip bir şans yakalayacak yani.”

“Öyle bir şansı yok. Eminim buna.”

“Onların özeli tabii. Bizi ilgilendirmez,” diye kestirip attım. Tam o sırada telefonuma gelen mesajla odağım dağıldı. Mesaj Tekin’dendi. Toplantı hâlâ başlamamış mıydı?

Tekin: “Gamze’yle Doruk gittiler mi?”

Hazel: “Hayır. Burada Gamze. Sohbet ediyoruz.”

Tekin: “Ne hakkında?”

Hazel: “Senin dedikodunu yapıyoruz.”

Tekin: “Öyle mi?”

Tekin: “Bana da sorabilirdin.”

Hazel: “Neyi?”

Tekin: “Hakkımda merak ettiklerini.”

Dayanamayıp dudaklarımı ısırdım. Benim onu merak etmemi mi istiyordu, anlamamıştım.

Hazel: “Daha önce de söylediğim gibi… Ben hiç meraklı biri değilimdir. Gamze’ye de ben sormadım ayrıca. O kendi anlatıyor.”

Tekin: “Sen meraklı bir kadın değilsin ama… Al bakalım. Fotoğrafların.”

Tekin: “Diğerlerinden de beni kesip kullanırsın belki.”

Hazel: “Aynen. Öyle yaparım.”

Tam fotoğrafları tek tek incelemeye başlamışken telefonumun ekranının üst kısmından bir e-posta bildirimi geldi. Bu sırada Doruk gelmişti, Gamze onunla sohbet hâlindeydi.

Fotoğraflara bu kadar dikkatli baktığım anlaşılmasın diye hemen kapattım. E-postanın Semra Hoca’dan geldiğini görür görmez hiç bekletmeden açtım. Tezimle ilgili bir konuydu muhtemelen ama yine de okumayı sonraya bırakmadım.

Hazelciğim,

Ben henüz inceleme fırsatı bulamasam da tezin için okumanı istediğim bir kaynak var. Kafanda yeni fikirler oluşturması açısından faydalı olabileceğini düşünüyorum. Fakat ne yazık ki yasaklı bir kitap olduğundan gerçek bir kaynak olarak kullanabilmen mümkün değil. Ankara’daki bir sahafta bulabileceksin yalnızca. Sahafın sahibi bir tanıdığım. Kendisine senden bahsedip e-posta adresini verdim, seni hangi gün gidebileceğinle ilgili mutlaka bilgilendirecek.

Önümüzdeki iki hafta boyunca derslerimiz online yürütülecek. Sınıfa da gerekli bilgilendirme yapıldı. Bu süreçte tezinle ilgili danışmak istediğin bir konu olursa, görüntülü görüşebilir ya da yazışabiliriz. Hızlıca çalışmalarına başlamanı istiyorum. Böylece döndüğümde üzerinden geçebiliriz.

Sahaf seninle iletişime geçtiğinde beni de bilgilendir lütfen.

İyi çalışmalar.

Prof. Dr. Semra Özata

Cevap yazmayı sakin bir ana erteleyerek Gamze’yle Doruk’a dönmüştüm ki telefonum çalmaya başladı. Saçma sapan bir trafik oluşmuştu telefonumda ama ekranda yanıp sönen Elias ismini görmezden gelmem imkânsızdı.

“Efendim, Elias?” diye yanıtladım. Salondaki kısık müzik hâlâ devam ediyordu. “Bir şey mi oldu?”

“Yok, Hazel abla,” dedi Elias sakin bir sesle. “Şu barda çalışan arkadaşın vardı ya?”

Bir an bar kelimesini duyduğum anda aklıma barmen gelince panikledim. Ama elbette Elias’ın ondan bahsetmediğinin bilincine varınca rahat bir nefes aldım. “Ömer’i mi diyorsun?” diye sordum. Onu bir kez arayıp ulaşamamış, sonra yüz yüze özür dilemenin daha anlamlı olacağını düşünerek ziyaretimi davetten sonraya planlamıştım.

“Evet. Ömer. O uğradı da… Haber vereyim dedim.”

“Uğradı mı?”

“Evet. Seni merak etmiş. Daha önce de bir kere uğramıştı bu hafta ama ben evin önünde adamlar var diye oraya yaklaştırmamıştım. Sana söylemeyi de atlamışım. Kusura bakma.”

“Of Elias!” dedim sitemle. Adama ikinci kez çok ayıp olmuştu. Ama Elias’ın suçu yoktu, benim ona tembihlemem gerekiyordu. Fakat benim de kafam ne yazık ki son günlerde birçok şeyle meşguldü. “Tamam, ben ararım,” dedim mecburen. “Başka bir şey var mıydı?”

“Patron adamlarını birkaç güne göndereceğini söyledi bugün,” dedi Elias. Sonra hemen devam etti. “Seni aramış mıydı?”

Hayır, babam beni elbette aramamıştı. Paniklememeye çalışarak derin bir soluk aldım. Bazı şeylerden kaçış yoktu, daha fazla direnmem anlamsızdı. “Hayır, aramadı. Ama şaşırmadım. Tamam, Elias. Teşekkür ederim.”

“Şey… Ne zaman gelecektin sen?”

“Bilmiyorum,” diye yanıtladım. “Henüz bitmedi davet. Sen bekleme beni. Git evine istersen.”

“Tamam, abla. Görüşürüz o zaman,” dedikten saniyeler sonra telefonu kapattı.

Kısacık anda, aklımdan tonla düşünce geçti. En baskını ise bunu Tekin’e söyleyerek onun nabzını ölçmekti. Kendime bu fikri fazlaca değerlendirme, sonucunda da vazgeçme fırsatı tanımadan hemen WhatsApp’ı açtım, Tekin’in ekranına girdim ve Elias’tan duyduklarımı hızla yazdım.

Hazel: “Kesinleşmiş. Babam adamlarını birkaç güne gönderiyormuş.”

Cevap çok bekletmeden geldi.

Tekin: “Öyle mi?”

Hazel: “Evet.”

Bu kez beni yanıtsız bırakınca, olduğum yerde huzursuzca kıpırdandım. Bu durum işine gelmiş olabilir miydi? Bir sürü dert vardı başında ve belki de benim sorumluluğumu üzerinden atmanın en iyisi olacağına inanıyordu. Birkaç saniye daha hiçbir cevap gelmeyince dayanamayıp yeniden yazdım.

Hazel: “Onlarla devam ederim artık herhâlde. Sen de kendi işlerinle daha rahat meşgul olursun böylece.”

I-ıh! Yok! Tık yoktu! Mesajlarımın hepsi mavi tik olmuştu ama tek kelimelik bile cevap gelmiyordu. Bu durum iyiden iyiye huzurumu kaçırır gibi olsa da Gamze’yle Doruk’un ses tonlarının değişmesiyle benim de odağım onlara döndü. O sırada içim içimi yiyordu ve bunu çaktırmamaya çalışmak çok güçtü.

Gamze’nin telefonla hararetli bir görüşme yaptığını görünce benim de kaşlarım çatıldı. Nitekim görüşme birkaç saniye içinde sonlanmış, ikisinin de bakışları bana odaklanmıştı. “Bakıcı aradı,” dedi Gamze telaşla. “Ateşi çıkmış Bade’nin.” Bade muhtemelen kızlarıydı.

“Aaa!” dedim ben de gerçek bir üzüntüyle. “Ne olacak peki? Gidin hemen!”

“Sen yalnız kalacaksın,” dedi Doruk.

“N’olacak canım!” dedim onları yatıştırma isteğiyle. “Gidin, kızınızla ilgilenin. Zaten çok uzun sürmez toplantı. Ben beklerim Tekin’i.”

Doruk bir an tereddüt etse de karısının paniğine kayıtsız kalamadı ve yalnızca dakikalar içinde her şeylerini toparlayıp Tekin’e de durumu söylememi isteyerek salondan ayrıldılar.

Bense bu sırada daha korunaklı bir alandaki kokteyl masasının boşaldığını görünce, o tarafa doğru yöneldim. Adımlarımı hızlandırdığım sırada, salonun terasa açılan kuytu köşedeki kapılarından biri çekti dikkatimi. Perdenin oynaştığını fark edip yeniden telefonuma bakacakken, bir şeyler beni frenledi.

Ansızın hayal mi, yoksa gerçek mi olduğunu anlayamadığım bir şey gördüm. Tek bir görüntü… Bum! Geçmiş kapısının tam eşiğinde duruyordum.

Yalnızca ensesini görebildiğim bir adam başını hafifçe sağa yatırdı. Kulağının bitiminden arkasına doğru uzanan bir yara izine sahipti. İki elinde deri eldivenleri, başında ise bir beyzbol şapkası vardı. Terasa adım atar atmaz yere tükürdüğünü gördüğüm anda, elim istemsizce bulanan midemi yatıştırmak ister gibi karnıma uzandı. Bu hareket ve o yara izi beni apansız o lanet gemiye taşımıştı. Tehditçi… Buradaydı.

Açık kapıdan bir rüzgâr esti üzerime doğru. Burnuma çok uzaklardaki açık denizin tuzlu kokusu doldu. Tıpkı o geceki gibi buzdan bir ürperti kapladı tüm vücudumu ve bunun bu gece Tekin bana bir nefes kadar yakınken hissettiğim ürpertiyle en ufak bir benzerliği yoktu.

Yüzünü göremediğim o adamın yürüyüşü dikkatimi çekince, ansızın kaşlarım çatıldı. Tek ayağı aksıyordu. Ve muhtemelen bunun sorumlusu, haftalar önce, açık denizin tam ortasındaki o yük gemisinde, benim tuttuğum silahtan çıkan kurşundu. Daha ölümcül bir yerine ateş etmeyi, adamlarından biri üzerime atılıp hedefimi değiştirince becerememiştim ama görünen o ki az da olsa verdiğim zararı üzerinde taşıyordu. Sahiden o muydu? Yoksa aklım bana oyun mu oynuyordu?

Bunu öğrenmenin tek bir yolu olduğu kafama dank edince ayaklarım istemsizce ileri doğru atıldı. Sık hissettiğim bir duygu değildi korku ama o anda tüm ruhumu kıskıvrak yakalamıştı.

Sağduyum beni tamamen terk edip giderken, kendimi terasa açılan kapının eşiğinde buldum. Ankara’nın karanlık gecesi çok soğuktu ama yarattığı ürpertiye adrenalinin ateşi de karışıyordu.

Gözlerim hızla terası taradı ama ne yazık ki az önceki silüetten eser yoktu. Elimde sıkı sıkı tuttuğum telefondan bir mesaj sesi geldiğini duyar duymaz Tekin olduğunu sandım ama karşımda bambaşka bir manzara duruyordu.

Bir WhatsApp mesajıydı bu. Rehberimde kayıtlı olmayan ama zihnimin karanlık dehlizlerine kazınmış bir numaradan geliyordu. Açmakla açmamak arasında gidip geldim fakat az önce gördüğümü sandığım kişinin tam da üzerine bu mesajın gelmesi tesadüflere çok da yer bırakmıyordu.

Bir saniye daha düşünmeden mesajı hızla açtım. Yine haftalar önceki tehditlerini sürdüren bir şeyler yazdığını sanmıştım ama karşımda dört adet fotoğraf vardı. Dakikalar önce Tekin’den gelen fotoğraflarla tek ortak noktası ise elbisemin rengi olan kırmızıydı.

Bu kez gelen fotoğraflarda, yerde yatan yaşlı, göbekli bir adam vardı. Adamın vücudu, yüzü, yattığı beton zemin… Her yer kıpkırmızı kanla kaplıydı. Adamın üstü çıplaktı ve teninin neredeyse her miliminde bıçak izleri vardı. Bu yavaş yavaş, acı çeke çeke öldüğünün kanıtı mıydı? Kimdi bu? Tanımıyordum. Ama yanıt çok geçmeden tarafıma ulaştı.

“Ivan Mladenov’la tanışmış mıydın?” yazmıştı ilk mesajında. Gönderen kişi beni gemide alıkoyan, tehdit eden, büyükelçinin ölümünden sorumlu o kişiydi. Tehditçi’ydi. “Sence bu gördüklerin, kimin eseri?” diye de devam etmişti.

Teras kapısının pervazına destek almak ister gibi tutundum. Ekrandaki fotoğraflara daha fazla bakmayı reddederek konuşma ekranını kapatsam da telefonumun çalmasıyla anlamıştım ki bundan ne yazık ki kurtulamayacaktım.

“Ne istiyorsun?” diye açtım telefonu. Sesim de ellerim, hatta tüm bedenim gibi titriyordu ama aldırmadım. Ondan ve tehditlerinden bıkmıştım. Üstelik artık Tekin vardı, her ne olursa olsun, neyle tehdit edilirsem edileyim korkmayacaktım.

“Almışsın mesajımı…” dedi o mekanik sesiyle.

Bu aramanın, kulaklıkların kapalı olduğu ana denk gelmesi muhtemelen benim talihsizliğimdi. Fakat bir yandan da toplantıyı riske atmamış olmak iyi gelmişti. Bu kalabalık salonda, Kıvılcım buralarda bir yerlerdeyken bana kimsenin bir şey yapamayacağından emindim. O yüzden soğukkanlılığımı bir zırh gibi giyinerek, hiç düşünmeden, “Aldım,” diye yanıt verdim. “Mesaj atacağına, yüzünü gösterseydin keşke.” Ona diklendikçe kendimi daha iyi hissediyordum. “Ama pardon! Sen yüzünü ancak kimse görmüyorken gösterirsin. Beni ararken bile sesini değiştiriyorsun. Gerçekten bu kadar cesaretsiz misin?”

“Ah! Fark ettin beni demek! Tahmin etmiştim,” dedi alay edercesine. Bu leş tavrı gemide yaptıklarının bir eşiydi. “Zeki bir kadınsın sen! Ama denize düşen yılana sarılır sözünü benimseyeceğini düşünmemiştim hiç. Bu çok talihsiz oldu senin için, Hazel! Oysa günler önce kimseden yardım almaman konusunda seni uyarmıştım.”

“Tehditlerin bende hiçbir etki yaratmıyor, inan bana! Elinden geleni ardına koyma!”

“Merak etme! Tehditler gerçeğe dönünce, üzerinde inanılmaz etkiler yaratmış olacağım.” Sinir bozucu bir şekilde güldü. “O silahı balistikten çalmanız büyük hataydı. Ama ne yapalım… Bunun elbette bir bedeli olacak.” Kulağıma vızıltıya benzeyen bir ses doldu. “Terasa çıkmak üzeresin, görüyorum,” dediğinde panikle etrafıma bakındım ama kimse yoktu. “Çok yakında, Hazel… Yeniden görüşeceğiz. Bu seferki senin istediğin şekilde… Yüz yüze olacak. Ama şimdilik…” deyip sözlerini sürdürdü. “Mektubumla yetinmen gerekecek. Görüşeceğimiz ana kadar…”

Yukarıdan, tam gözlerimin önüne doğru uçan droneu gördüğüm anda istemsizce geriye doğru adımladım. Droneun pervanelerinden birinden düşen şeyi ise asla beklemiyordum. Dörde katlanmış gibi görünen beyaz kâğıt, topuklu ayakkabılarımın tam ucuna düşmüştü, öylece duruyordu. Rüzgâr onu yerinden oynatır gibi olunca, kimse görmeden eğilip aldım. Ellerim titriyordu ama aldırmadım. Hışımla kâğıdı açıp o lanet cümleleri ortaya çıkardım.

“Duydum ki Tekin Bey’in içeride sergileyeceği bazı şovlar varmış. Bir tanesini, daha doğrusu en önemlisini, ne yazık ki gerçekleştiremeyecek.

İstediğin her yardımda, tıpkı bu geceki gibi zarar vereceksin ona, Hazel.

Ayrıca… Sana gönderdiğim fotoğraflara çok iyi bak. Onların hepsi Tekin’in eseri. Güvendiğin, yardım istediğin o adam… Amaçları uğruna bunları yapabilecek biri.

Seni son kez uyarıyorum. O dosyayı bana teslim et! Ve yol yakınken kurtar kendini.”

Az önce onunla telefonla konuştuğum sırada hissettiğim kendine güven duygusu hızla yerin dibini boylarken dudaklarımı ısırdım. Sözde neyle tehdit edilirsem edileyim, yanımda Tekin olacağı için korkmayacaktım. Ama Tekin’in planları ve hedeflerinin gerçekleşmemesiyle tehdit edilebileceğimi hiç düşünmemiştim. Ben şimdi ne yapacaktım?

Henüz ne elimdeki kâğıtta yazanların anlamını çözmüş ne de az önce gördüğüm fotoğrafların etkisinden sıyrılabilmişken, yanıma telaşla yaklaşan kadınla nereden geldiğimi şaşırdım.

“Hazelciğim,” dedi Nilgün Hanım yüzünde biraz tedirgin ama daha çok plancı bir ifadeyle. “Bizi bekliyorlar toplantı salonunda.”

“Neden?” diye sordum. Ama içten içe bu durumdan Tekin’in haberi var mı diye düşünüyordum. Bakışlarım etrafta Kıvılcım’ı arasa da ne yazık ki göremiyordum.

“Seninle tanışmak istiyorlar.”

İtiraz ederek dikkat çekmek istemediğim için, telefonumun ekranını açtım ve Tekin’e göndermek üzere bir mesaj yazdım. Odağını dağıtmak istemediğim için gönder tuşuna basmadan, öylece Nilgün’ün adımlarını takip ettim. Neredeyse kör bakışlarla uzun bir koridordan geçtim. Bu sırada zihnimi ne yazık ki gördüğüm fotoğraflara ve okuduğum o nota teslim etmiştim.

Bir yanım fotoğraflardaki adamın iğrenç bir yaratık olduğunu bana durmadan hatırlatırken, diğer yanım birini infaz etmenin daha temiz yolları da olabileceğini savunuyordu. Elbette Tekin patrondu ve bu onun eseri değildi ama yine de o görüntüden haberdar olduğunu bilmek bile gerektiğinde ne kadar acımasız olabileceğini gösteriyordu.

Bir de avucumun içinde sıkı sıkıya tuttuğum o küçük kâğıt parçası vardı tenimi yakan. Hiçbir şeyi saklama niyetinde değildim elbette ama planlarının benim yüzümden altüst olduğunu ya da olmasına ramak kaldığını Tekin’e nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum.

Fırtına gibisin, demişti bana… Bunun doğruluğu, omuzlarıma taşıması benim için zor bir yük bindiriyordu. Üstelik… Kabullenmesi çok güçtü ama elimdeki tüy hafifliğindeki kâğıtta yazanların doğuracağı sonuç, beni gördüğüm fotoğraflardaki dehşetten daha çok korkutuyordu.

Nilgün Bıçakçı, dar bir koridorda önümden yürürken, etrafı bile inceleyebilecek durumda değildim. Ortadan kaybolduğumu anlamış olmalıydılar ki kulağımdaki minik kulaklıktan cızırtılar işitilmişti. Fakat henüz oradan herhangi birinin sesini duyamadan geniş bir kapının önünde durmuş, kapı açılır açılmaz ise seri adımlarla içeri girmiştik. Bense eş zamanlı olarak elimde buruşturduğum kâğıdı çantama atabilmiştim.

İçeri girdiğimizde tüm başlar bize döndü. Güngör Bıçakçı tekli koltuklardan birinde oturuyordu. Yüzündeki gergin ifade, karısının yanında beni görünce sakinler gibi olsa da benim bakışımı fark ettiği anda hızla toparlandı.

Lazarenko geniş odanın camının önündeydi, elinde bir votka kadehi tutuyordu. Duruşu dik ama yüzü ifadesizdi, biz gelene kadar neler konuşulduğuna dair bir ipucu vermiyordu.

Fransız, yuvarlak orta sehpanın en yakınındaki ikili koltuğa oturmuştu. Ara ara tam karşıdaki büyük televizyon ekranına bakıyor, bir yandan da Tekin’i kesiyordu.

Tekin ise neredeyse başköşe denecek bir koltuğa kurulmuştu. Bir elinde kahverengi bir puro tutuyor; puronun ucunda tıpkı gözleri gibi kor rengi bir ateş yanıyordu. Diğer elindeki kristal viski kadehini ise benim odaya girdiğimi gördüğü an önündeki sehpaya bıraktı. Allak bullak bir ifade, kısa süreliğine yüzünü esir aldı. Hızlıca toparlansa da çatık kaşlarını düzeltmeyi atlamıştı. Benim neden orada olduğumu anlamaya çalışır gibi bir hâli vardı. Ayağa kalkışı içerideki herkesin dikkatini fazlasıyla çekse de umursamayıp, “Neler oluyor?” diye sordu.

Davetin başında tanıştığım Fransız, dudaklarında sinsi bir gülüşle Tekin’i yanıtladı. “Muhtemel yeni üye ilk toplantıya -eğer varsa- daima eşli gelir, Tekin. Bildiğini sanıyordum.”

Güngör hemen lafı ele aldı. “Nilgün sizi görünce…” dedi imalı bir tonda. “Birlikte olduğunuzu anladık. O yüzden davet ettik Hazel’i de. Yanlış mı düşündük yoksa?” Nilgün Bıçakçı’nın bizi çalışma odasında basmasından söz ediyordu. “Eğer üye olursan… Bundan sonra sık sık görüşeceğiz. Elbette Hazel’le de…”

Tekin çatık kaşlarının altından diğerlerine baktı. Ardından bana döndü. Sorularına yanıt vermemişti ama çok sinirlendiği belli oluyordu. Benimse o berbat fotoğraflara ev sahipliği yapan telefonumu kavrayan ellerim, gizlemeye çalışsam da titriyordu. Toplantının bir an önce bitmesini dilerken, o mesajla kâğıdı Tekin’e göstermek, Cesur’la olanları ise tüm gerçekliğiyle anlatmaktan başka bir hedefim yoktu. Birkaç saat daha… diye telkin etmeye çalıştım kendimi. Bu lanet gecenin bitmesine çok az kalmıştı ve yalnızca birazcık daha sabretmem gerekiyordu.

“Toplantınızın detaylarının bilinmesinden çekinmiyorsunuz yani?” dedi Tekin dişlerini sıkarak.

“Bu toplantıyla ilgili kimse herhangi bir kanıt sunamaz, bunu sen de çok iyi biliyorsun,” dedi Fransız. “Sunsa da kimse buna inanmaz. Ama böyle bir durumda kendisinin başına neler gelir?” Başını iki yana sahte bir korkuyla salladı. “Düşünmek bile istemiyorum.”

Tekin, Fransız’ın sözleriyle iyice çileden çıkarken, kulaklıklardan Yaman’ın sesi duyuldu. “Sakin ol, Tekin!” dedikten sonra Tekin derin bir nefes aldı ve elini bana uzattı. Beni kendine çektikten sonra az önce oturduğu koltuğun yanındakini bana gösterdi. Ben de oraya yerleştim. O da yeniden koltuğuna oturmuştu ve nedense bu, odanın içinde gerçek bir hâkimiyet gibi hissedilmişti.

“Herkes burada olduğuna göre,” dedi ekrandaki adamlardan biri. İngiliz olandı bu muhtemelen, aksanından belliydi. Zoom üzerinden kurulan bağlantıdaki fotoğrafının altında David yazıyordu. “Devam edebiliriz sanırım.”

“Aslında,” dedi Güngör oturduğu yerden hafifçe hareketlenirken. “Bir görüntülü bağlantımız daha olacak.”

“Öyle mi?” dedi Lazarenko apaçık görülen bir heyecanla. “Patronun sonunda yüzünü göstermeye mi karar verdi yoksa?”

“Hayır,” dedi Güngör. “Patronumla aramızdaki iletişimi sağlayan kişi… Kendisinin sağ kolu…”

“Patronunuzun yüzünü siz de daha önce hiç görmediniz sanırım,” dedi Tekin. Ses tonu soru sorar gibi olsa da muhtemelen yanıttan emindi. Nitekim Güngör Bey’in rahatsızlığı hafif tombul suratının her miliminde belirmişti.

Neredeyse tüm duvarı kaplayan ekran aniden üçe bölündü ve görünen yüzler ikiden üçe çıktı. İngiliz ile Amerikalının yanında, şimdi bir adam daha yerini almıştı. Bağlandığı yer bir ofis gibiydi ama elbette dünyanın herhangi bir yeri olabilirdi.

“İyi akşamlar,” diye seslendi. İngilizcesinde hafif bir aksan seziliyordu. “Ben Arhan Aziz,” dediğinde ise bu tescillenmiş oldu. Adam Türk’tü. Bu, Güngör’ün asıl patronunun da Türk olduğu anlamına mı geliyordu? “Biraz geç kaldım, kusura bakmayın lütfen. Hepinizi gördüğüme sevindim.” Tekin’e hitaben sözlerini sürdürdü. “Tekin Bey’i aramızda gördüğüme ise ayrıca çok mutlu olduğumu söylemeliyim.”

“Henüz aranızda değilim,” dedi Tekin. Tavrı Bu karar yalnızca bana ait! der gibiydi. “Sizinle tanışıyor muyuz?” diye sormadan da geçmedi.

“Hayır,” dedi Arhan Aziz. “İlk kez karşı karşıya geliyoruz. Ama ben uzun zamandır aramızda olmanızı istiyordum.” Lazarenko’ya çevirdi dikkatini. “Lazarenko’nun sizinle bağlantıya geçmesini de ben sağlamıştım.”

“İsmimi nereden duymuştunuz?” diye sordu Tekin rahat bir tavırla.

“Çeçenler…” dedi Arhan Aziz. “Onlarla sağlam bir iş birliğiniz var.”

“Doğru,” dedi Tekin dudaklarında çarpık bir gülüşle. “Sizin ve Rus dostlarınızın aksine!”

“Kesinlikle! Onlarla iletişim kurmayı çok denedik. Fakat ne yazık ki başarılı olduğumuz söylenemez. Sizin de hem onların üzerindeki hem de bizim güçlenmek istediğimiz bölgelerdeki gücünüzden haberdar olunca, aramızda olmanızı çok istedik.”

“İstediniz?”

“Ben ve patronum…”

Fransız, Tekin’i öven bu sohbetten sıkılmış olmalı ki hemen söze karıştı. “Artık asıl konumuza dönebilir miyiz?” diye sordu. Soru orta yere atılmış olsa da muhatabı Tekin gibi duruyordu.

“Asıl konunuz ne?” dedi Tekin. Yüz ifadesi tehditkâr, ses tonu ise karanlıktı.

“Mladenov’un…” dedi Fransız sözün nihayet ona gelmesinden duyduğu memnuniyetle. “Ölümünün arkasında senin olduğun söyleniyor.” Ya da bu memnuniyet, bu soruyu Tekin’e yönelttiği için de olabilirdi. Benim hislerim ise memnuniyetin tam tersiydi. Mladenov ismini duyduğum anda tırnaklarım elimde sıkı sıkı tuttuğum çantamın saten kumaşına geçmişti.

Bir an suskunluk olunca İngiliz lafa karıştı. “Bir açıklama yapmayacak mısın?” diye sordu.

Tekin’in tek kaşı küstah bir tavırla havalandı, dudakları ise sağa doğru aynı ukalalıkla kıvrıldı. “Açıklama?” dedi alay eder gibi. “Size bir açıklama borcum olduğunu sanmıyorum.” Purosundan bir nefes çektikten sonra dumanı ağır ağır üfledi. Fransız’a döndü. “Ama çok merak ediyorsan eğer, Matthias…” diye devam etti. “Mladenov’dan pek hazzetmezdim.”

“Her hazzetmediğin adamın akıbeti Mladenov gibi olacaksa, biz de risk altındayız demektir. Bize de bayıldığını sanmıyorum çünkü.” Matthias kırlaşmış sakallarını hafifçe kaşıdı. “Ölmek istemem açıkçası.”

“Kazık çakacak, amına koyayım!” diye terslendi Yaman. Normal zamanda bu söz beni güldürürdü. Fakat tüm sinirlerim yay gibi gerilmişti, o anda herhangi bir şeye gülebilmem çok güçtü.

Görüntüyle bağlananlardan bir diğeri devam etti konuşmaya. Muhtemelen Amerikalı olandı, onun görüntüsünün altında ise Chris ismi vardı. “Kendine yer açmak için mi Mladenov’un infazına karar verdin?” diye sordu.

Bunu duyan Tekin’in bakışları ansızın sertleşti. Bir elinde tuttuğu kristal viski kadehini sert bir şekilde önündeki sehpaya bıraktı, parmaklarının arasındaki puroyu ise küllüğe aynı sertlikle söndürdü. Oturduğu yerden ayaklanırken, Cesur’un da kulaklıkta sesi duyuldu. “Çıkacak mı? Hay sikeyim!”

Odanın konuşma dili ansızın Türkçeye dönünce, hepsi oturdukları yerde rahatsız bir şekilde kıpırdandı.

“Hiç birbirimizi kandırmayalım,” dedi Tekin Türkçe konuşmaya başlayarak. “Hepiniz dilimizi gayet akıcı bir şekilde konuşuyorsunuz. Bu coğrafyadaki aktif faaliyetlerinizi göz önüne alırsak bu işi şova çevirmeniz gereksiz.” Az önceki o puro içen centilmenden, hızla gerçek Tekin hâline büründü ve cebinden bir sigara çıkarıp dudaklarının arasına götürdü. “Şimdiye dek,” dedi sigarasını yaktıktan hemen sonra. “Hiçbir konuda kendime yer açmam gerekmedi. Hele birilerini ortadan kaldırarak, asla!” Tek elini pantolonunun ceplerine sokup rahat bir tavırla konuşmayı sürdürdü. Öylece duruşuyla bile etrafına müthiş bir özgüven saçıyordu. Geniş omuzlarının gölgesi ortadaki sehpaya düşmüştü, sert bakışlarında işittiği ithamdan hoşlanmadığını gösteren bir öfke fokurduyordu. “Aylarca bana ulaşmaya çalışan…” dedi Lazarenko’ya bakarak. “Sizdiniz. İçinizden biriydi. Üstelik az önce öğrendiğimize göre, bunun için yine içinizden bir başkası epey bir çabalamış. Şimdi kalkıp ben sizin peşinizdeymişim gibi davranmanızı hiç tavsiye etmem.”

“Bu bir tehdit mi?” diye sordu Fransız. Saatler önce, salonda Tekin’e coşkuyla yaklaşması anlaşılan sahteydi. Tekin’den hoşlanmadığı her zerresinden belli oluyordu. Fakat belli ki sözü de tek başına yetersizdi çünkü sözünü diğerlerine geçirebilecek olsa çoktan bir şeyleri veto edecekmiş gibi duruyordu.

Tekin’in dudakları küstah, ona çok yakışan bir gülüşle kıvrıldı. Gücünün farkındaydı ve o an anlıyordum ki bu, diğerlerini somut olarak hissedilebilir derecede geriyordu. Korkuyorlardı Tekin’den. Sebebini kestiremediğim bir şekilde diken üstündeydiler ve bunun kaynağının ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu. O kâğıtta yazanlarla mı alakalıydı bu?

“Seni tehdit edersem, Mathias,” dedi Tekin, buram buram güç tüten bir tonda. “Bunu mutlaka hissedersin. Hayatının her alanında!”

Fransız’ın gerginliği iyiden iyiye artmıştı. “Bu birliğin kuralları vardır, Tekin. Bunu sen de çok iyi biliyorsun.”

Tekin elindeki sigaradan sert bir nefes çektikten sonra, az önce kalktığı koltuğa yeniden oturdu. Sigarası bir elindeydi, diğer eli ise bir bacağının üzerine rahat bir tavırla attığı bacağında duruyordu. Bana bakmadığı hâlde nerede durduğumun farkındaydı ve keskin gözleri odanın dört bir yanını hafızasına alıyordu. O ana kadar sergilediği, Tekin’le çelişen o yapay tavır hızla etkisini yitirmişti; nihayet özüne döndüğü duruşundan hissediliyordu.

“Aynen!” dedi alay eder gibi. “Duymuştum.” Bakışlarını tek tek, toplantıya yeni katılan kişi de dahil olmak üzere hepsinin üzerinde dolaştırdı. “Kurallarınız varmış.” Dalga geçer gibi sırıttı. “Kurallar benim pek sikimde olmaz!” Lazarenko’ya baktıktan sonra omuzlarını gerdi. “Örgütünüzde,” dedi üzerine basa basa, az önceki birlik lafına ithafen. “Birbirinize ve sınırlarınıza karşı hoşgörü en önemli şartmış. Ben kendi çizgilerimden başka bir sik tanımam!” Mathias’a baktı gülerek. “Birbirinize zarar vermez, tehdit de etmezmişsiniz. Bak işte bu konuda hemfikiriz, Mathias. Çünkü ben tehditlerin arkasına sığınmam.” Hafifçe güldü. “Tehdit sizi yaşanacaklara hazırlar,” dedi iş bilir bir tavırla. “Bense hazırlıksız yakalamayı severim.” Telefonunu eline aldı. “Ve çizgilerim aşıldığında, bunu karşılıksız bırakmam.”

O anda, Lazarenko’nun dans sırasında Tekin’le ilgili söyledikleri zihnimde yankılandı.

“Affetmek nedir bilmez. Kural tanımaz. Planları ve tuzaklarıyla ünlüdür, insan o tuzaklara nasıl düştüğünü genelde anlamaz.”

Tüm bu sözlerin kanıtı gibiydi Tekin’in tavrı ve Lazarenko’nun oturduğu yerde gergin bir şekilde dikleşmesine neden olmuştu. “Bu ne demek?” diye sordu Lazarenko.

Tekin, Lazarenko’ya bakmadan Amerikalıya döndü. “Kobani’den (Ayn al-Arab) Türkiye’ye silah yüklü tırlar geçecekmiş bu gece.” Tek kaşını sahte bir şaşkınlıkla kaldırdı. “Senin kontrolünde?” Güldü. “Chris… Bu imkânsız!” dedi alay eder gibi sarkastik bir tonda. “Çünkü Suriye’den Türkiye’ye benim haberim olmadan bir kuşun kanadı bile düşemez, o bölgenin tüm kontrolü bende.” Kolundaki şık saate baktı. “Arayın adamlarınızı,” dedi yeniden Amerikalıya hitaben. “Teyit etsinler,” diye devam etti. Kendinden son derece emindi. “Tırlarınız, benim adamlarımın elinde.”

Odada deli dehşet bir sessizlik oldu. Amerikalının önce beti benzi atmış, ardından neredeyse öfkesinden patlayacak kadar kızarmıştı. Fakat hezimetini belli etmemek için duygularını dışa vurmamaya çalıştığı sıktığı çenesinden, panik gezinen bakışlarından ve diğerlerinden destek bekleyen duruşundan aşikârdı. Ancak beklediği olmadı, odadaki herkes sessiz kaldı. Çünkü Tekin’in elindeki tek koz bu değildi, belli ki dahası vardı. Fakat benim merak ettiğim, çantama attığım notta belirtildiği üzere hangisinin başarısızlıkla sonuçlanacağıydı.

Herkes suspus olmuş, odadan tek çıt çıkmıyorken Tekin’in telefonu çaldı. Açmasını beklememiştim ama anlaşılan bu da şovun bir parçasıydı.

“Evet!” dedi taviz vermeyen tonda. “Güzel. Sadece Karaçi Limanı’nda mı?” diye sordu. Ben hiçbir şey anlamamıştım ama anlaşılan İngiliz’in bir fikri vardı. “İran üzerinden bir de ikinci bir sevkiyat… Harika!” dedi Tekin bastırmaya gerek dahi duymadığı bir zafer ifadesiyle. “Boşaltıyorlar mı yani gemiyi şu an?” Bir an duraksadı. “İran yolundaki? Yağmalandı! Ne güzel haberler veriyorsun, amına koyayım! Keyfimi yerine getirdin,” dedi her kiminle konuşuyorsa. “Tamam, hadi kapat.” Alay edercesine etrafına baktı. “Ağaç oldu insanlar burada bak. Müjdeyi vereyim de sevinsinler.”

“Tohumlar ekildi,” dedi Yaman gülerek. “Bu herifler güce o kadar tapıyorlar ki bu gösteriden sonra Tekin’in üyeliğine ret oyu vermeleri imkânsız!”

Demek tüm bunların tek amacı karşı tarafın elini kolunu bağlamaktı…

Tekin telefonu kapatır kapatmaz, büyük bir zafer hissiyle arkasına yaslandı. Odadaki herkes sanki kabullenilmiş bir sessizlik içindeydi, bir sonraki hamleyi bekliyordu. “Bu başlangıçtı,” dedi Tekin. Hafifçe öne eğilip kollarını bacaklarına dayadı. “Şimdi gelelim asıl meseleye…”

Bakışları Güngör’e döndüğünde, adamın gerildiği bir metre öteden bile belliydi. “Güngör Bey…” dedi hiç de güven vermeyen bir gülümsemeyle. “Benim bu örgütün içinde olmamı istemeyenlerin başındaydı. Fakat son zamanlarda bu kararın değişmeyeceğinden emin olmak isteyenler olmuş.” Soru sorar gibiydi ama elbette cevabı biliyordu. “Güngör Bey’in veto etmesini isteyen biri…” Fransız’a döndü. “Mathias…” Burnunu çekti. “Anlaşılan Mathias, Güngör Bey’in düşüncesinin bu şekilde kalmasını garanti altına almak için kendi içinde birtakım operasyonlara girişmiş. Komik tabii! Daha bir önceki vukuatında o meşhur yazılımı epey konuşulmuştu.” Yeniden arkasına yaslandı. “Gazetecilerle bir husumeti var herhâlde kendisinin! Şimdiki hedefi de Türk bir gazeteci. Akif Kandemir…” Bu ismi duyduğu anda Güngör Bey’in rengi attı. Karısı Nilgün Hanım ise tüm gerginliğiyle kocasına bakıyordu. Ben de biliyordum bu ismi. Korkusuz, müdanası olmayan bir gazeteciydi. Fakat yalnızca gazetecilik faaliyetleriyle duyurmamıştı adını. Akif Kandemir, geçmişte karısı ve çocuğunu feci bir şekilde kaybetmiş, bu kayıp televizyonlarda ve gazete manşetlerinde uzun bir süre yer almıştı. “Akif Bey’in elinde, kapsamlı bir yolsuzluk dosyası bulunuyor. Dosyanın en tepesindeki isimlerden biri de… Güngör Bıçakçı…”

“Yalan bu!” dedi Güngör ama kimse ona aldırmadı.

“Mathias da Akif Kandemir’i aradan çıkararak dosyaya ulaşmaya çalışmış. Böylelikle de Güngör Bey’in iplerini eline almayı amaçlamış.”

“Doğru mu bu?” diye sordu Güngör, Mathias’a bakarak. Ama kendisine yanıt verilmedi.

“Şimdi Mathias’ın fedaileri, Akif Kandemir’i bulmuşlar. Öldürmek üzereler.” İçeride uğultular başladı. Tekin yeniden telefonunun ekranını açtı. “Hatta bakayım!” dedi ama tahminimden daha uzun süre duraksadı. Kaşları çatılır gibi olsa da hızlı toparladı. Bu sırada hem odadaki uğultular artmış hem de kulaklıklardan Cesur’la Yaman’ın telaşlı sesi duyulmaya başlamıştı.

“Akif Kandemir bulduğumuz yerde yok,” dedi Yaman. “Mathias’ın adamları almış olabilir.”

“Tekin!” dedi Cesur. Sesi telaşlıydı. “Bir çözüm düşün!”

Anlaşılan Akif Kandemir’i Tekin’in adamları ele geçirecekken, bu mümkün olmamıştı. Bu muhtemelen çantamdaki notta yazan, gerçekleşemeyecek olan plandı. Tırnaklarımla çantamın kumaşını kazımaya, istemsizce dudağımı ısırmaya başladım. Tekin’in güç gösterisi en zirveye ulaşacakken, ne yazık ki yarım kalmıştı.

Aynı anlarda, Tekin telefonundan hızlı hızlı bir şeyler yapmaya çalıştı. Ve Yaman’ın, “Siktir! Ne alaka?” deyişi kulağıma dolduğunda merakla oturduğum yerde kıpırdandım.

“Arhan Aziz’den bir mesaj gelmiş Tekin’e,” dedi Yaman. O muhtemelen kulaklıklara erişimi olan Kıvılcım’ı bilgilendiriyordu ama böylece ben de her şeyi öğreniyordum. “Akif Kandemir ve dosyası benim elimde. Matthias’ın adamları tarafından öldürülmek üzereyken aldım kendisini. Lütfen toplantıdan sonra benimle özel olarak görüşmeyi kabul edin, ikisi de sizin olsun.”

Yaman mesajı okuduğunda, benim bakışlarım Tekin’in üzerindeydi. Vereceği cevap, bu gecenin üzerinde kurduğu hâkimiyetin seyrini değiştirecekti. Ya kabul ederek o hâkimiyeti sağlamlaştıracak ya da reddederek diğerlerine anlık bir rahatlama bahşedecekti. Anlaşılan Tekin çok fazla düşünmeye niyetli değildi.

“Evet,” dedi dudakları hafifçe kıvrılırken. Ama nedense durumdan memnun olmadığı sıktığı çenesinden belliydi. Arhan Aziz’e koz vermiş olmayı yediremiyordu muhtemelen ve bunun benim yüzümden gerçekleştiğini bilmek de içimi ezici bir huzursuzlukla çevreliyordu. “Akif Kandemir…” dedi hafifçe öksürüp sesini tazelerken. “Benim elimde.”

Ekranını diğerlerine doğrultup, gazetecinin bir arabanın içinde, yanında başka adamlarla olan bir fotoğrafını gösterdi. Nitekim Mathias da haberi almış olmalıydı, elindeki telefondan hararetli bir yazışmaya girişmişti.

“Tüm bunları… Ne zaman planladın?” dedi Lazarenko. O tüm bunlardan diğerleri kadar olumsuz etkilenmemişti.

“Kısa bir süre önce,” dedi Tekin.

“Artık…” dedi Arhan Aziz lafa karışarak. “Güngör’ün fikrinin de sanırım bir önemi kalmadı.” Bakışları sertleşmişti. “Zaten patronun düşüncesi de Tekin’in aramızda olması yönündeydi. Güngör’ün bizden bağımsız oy verebileceğini düşünmesi de komik.”

“Neyse,” dedi Tekin kestirip atar gibi. “Oylamanızı bensiz yaparsınız. Ben de aranıza katılıp katılmayacağımla ilgili kararımı size bildiririm.” Bana baktı. “Artık her şeyi konuştuğumuza göre…” diyerek oturduğu yerden ayaklandı. Ben de onun hareketini tekrarlayınca, Amerikalının sesi tarafımıza ulaştı.

“Biz orada olmasak da bir şampanya patlatın bari,” dedi Amerikalı. “Tekin’in başarısını kutlamış kadar olalım.”

Az önce Tekin tarafından hezimete uğrayan o değildi sanki. Yaman gerçekten de haklıydı, bu adamlar bir güç seviciydi. Güngör ise Lazarenko’nun eşliğiyle, az önce yaşananların etkisini henüz üzerinden atamadan şampanyayla uğraşmaya girişmişti.

O sırada büyük odanın teras kapıları açıldı. Gecenin buzdan serinliği içeri dolarken, Tekin benim yanımdaydı. “Üşüdün mü?” diye sordu ama başımı iki yana salladım. Bir an önce gitmekten başka bir isteğim yoktu.

Teras kapısının eşiğindeyken, Lazarenko yanımıza geldi. “Tekin!” dedi. Ses tonu sanki birbirlerinden çok hoşlanıyorlarmış gibi sakindi. “Şu büyükelçi olayını konuşamadık seninle.”

“Gündem yoğundu. Konuşuruz,” diyerek geçiştirdi Tekin.

“Aslında pek de konuşacak bir şey kalmadı gibi. Dava için Rusya’dan bir heyet geliyor,” dedi Lazarenko. “Epey kalabalık. Fakat iki ülkenin ilişkilerinin zedelenmemesi adına, buradan da danışmanlık verecek bir avukat görevlendirmiş Dışişleri Bakanlığı’nız.” Boynunu ovuşturdu. “Belki tanıyorsundur.”

“Kim?” diye sordu Tekin.

“Serdar Akdağ…”

İsmi duyduğum anda ne yazık ki tepkimi engelleyemedim. O ana kadar Lazarenko’ya odaklamadığım bakışlarım, ansızın yaşadığım şokun etkisiyle ona çevrildi. Nitekim o da tepkimden anlamış, Tekin’in yanıt vermesini bile beklemeden sözlerine devam etmişti.

“Anlaşılan Hazel Hanım tanıyor,” dedi. Bakışlarında kısacık bir an zaferi andıran bir ışık yanıp sönse de hızla etkisini yitirdi.

Önce inkâr etmek aklımdan geçse de bu anlamsızdı. Maalesef verdiğim tepki yüzünden her şey apaçık ortadaydı. “Tanıyorum, evet,” dedim hızla kabul ederek. Tekin’in sıkılan çenesinden ise kendisinin hoşlanmadığı biri olduğu anlaşılmıştı.

“İyi bir avukat mıdır?” diye sordu Lazarenko.

“Uzmanlık alanım hukuk değil,” diye yanıtladım bir an bile düşünmeden. “O yüzden bu alandaki birini değerlendirecek yetkinliğim yok. Dışişleri görevlendirdiyse, herhâlde öyledir.”

“Çok yakın tanımıyorsunuz şu durumda,” diye ısrarcı oldu Lazarenko.

“Ne yapacaksın?” dedi Tekin tahammülsüz bir sesle. “Tanımış tanımamış, bu senin için neyi değiştirecek?”

“Bir şeyi değiştirmeyecek elbette. Bizim heyet bildiği şekilde çalışmaya devam edecek.”

“Eee? O zaman? Hazel’in söyleyeceklerinin de senin için bir önemi yok o hâlde!”

O ana kadar sessizliğini koruyan Mathias Langlois ansızın lafa karıştı. Sanki bir şey yakalamış gibi kurnazdı bakışları. “Tekin, Hazel Hanım konusunda biraz tahammülsüz anlaşılan,” dedi pis bir gülüşle. Aklınca az önceki yenilgisinin intikamındaydı. “Oysa yakın zamanda birlikte bizi ağırlarsınız diye düşünmüştük.”

Amerikalı bulunduğu soyut kareden hemen lafa atıldı. Kendisi burada değildi ama her konunun içindeydi. “Evet,” diye devam etti. “Bir sonraki toplantımıza senin de bildiğin gibi henüz vakit var. Sen aramıza katılmadan önce, bizi evinde ağırlamanı isteriz.”

“Eğer aranıza katılmaya karar verirsem ağırlarım,” dedi Tekin.

“Hangi evinde?” diye sordu İngiliz.

“Burada. Ankara’da.”

“Biz Arhavi’deki evini düşünmüştük,” diye devam etti Amerikalı.

“Ve elbette, Hazel Hanım’ın da orada olmasını çok isteriz,” diye üsteledi Fransız.

“Hazel’in orada işi yok!” dedi Tekin. Fakat eş zamanlı olarak kulaklıklardan Cesur’un sesi geldi.

“Tekin!”

Tekin hiç umursamadan devam etti. “Çok misafir olmak istiyorsanız ben ağırlarım.”

Cesur susunca bu kez Yaman’ın sesi duyuldu kulaklıklarda. “Bu hiç iyi olmadı,” derken sanki adamlardan gelecek bir sonraki hamleyi çok iyi biliyordu.

“Anlaşılan,” dedi Güngör Bey pişkin pişkin sırıtarak. Görünen o ki tüm güç Tekin’e geçince korkmuştu ama yine de bir yerlerden bir koz yakalamaya çalışıyordu. “Hazel, Tekin’in zaafı. Zaten Nilgün’den de almıştım haberini ama… İnanmamıştım.”

Çalışma odasında numaradan basılmamızdan söz ediyordu yine. Yalnızca yakalanmamak uğruna gözler önüne serdiğimiz o kare, şimdi bir silahın namlusu gibi Tekin’e dönmüştü; benim üzerimden verilen gözdağıyla uğraşmak zorunda kalıyordu.

Lafa girerek Sorun değil. Ben de katılabilirim! demek üzere ağzımı açmıştım ki Tekin’in uyarı dolu bakışıyla susmak zorunda kaldım. Ağzından tek kelime çıkmamıştı ama ben mesajı çok iyi almıştım. Oysa sadece planlarının benim yüzümden herhangi bir şekilde altüst olmasını engellemeyi amaçlamıştım.

“Bunu öğrendiğimiz iyi oldu,” dedi ansızın Fransız. Fakat bu ne yazık ki hayatının hatası oldu. Davete silahsız katılma şartı vardı ancak anlaşılan bu Tekin için herhangi bir sorun teşkil etmiyordu. Fransız’ın yakasına yapıştı ve bir eliyle boynundan tutup başını köşkün tam karşısındaki ağaçlık alana çevirmesini sağladı. Her şey odanın hemen önündeki terasta gerçekleşiyordu.

“Şuraya iyi bak!” diye tısladı Tekin dişlerinin arasından. “Ne görüyorsun?”

“Hi-hiçbir şey!” diye fısıldadı Fransız.

“Eğitimsizsin çünkü,” dedi kükrer gibi. “Eğer bu örgüt için yeterli donanımın olsaydı, orada bir keskin nişancı ordusunun konumlandığını çok iyi bilirdin.”

“Ke-keskin nişancı mı?”

“Aynen!” dedi Tekin tek solukta. “Keskin nişancı!” Bahsettiği adamlardan yalnızca biri çok kısacık bir an kocaman ağaçların arasından sıyrılıp elinde özel silahıyla kendini belli ettiğinde dudaklarım şaşkınlıkla açıldı. Fakat Tekin durmadı. Anlaşılan Fransız, akşamın başından beri uğraşarak nihayet Tekin’in damarına basmıştı. “Bir daha!” dedi Tekin delibozuk bir öfkeyle. “Beni, yanımdaki kadın üzerinden tehdit etmeye kalkarsan… Seninle birlikte bütün ailenin Tekin Bozboran’la tanışmasını sağlarım.” Fransız cevap vermeyince adamı sarstı. “Duydun mu beni?”

Lazarenko, Tekin’in omzuna dokundu. “Duydu bence!” dedi sakinleştirmeye çalışır gibi.

Fakat Tekin henüz adamın yakasından ellerini çekemeden Güngör Bey yanıma geldi, elinde bir şampanya şişesi tutuyordu. Ve zaten her ne olduysa, o andan sonra oldu.

“Bu gece gereksiz düşmanlıklar doğmasına izin vermeyelim,” dedi Lazarenko. Ortamı yumuşatmaya, Tekin’i karşısına almamaya çalışıyordu. “Malum… Birbirimize zarar vermeyeceğimize dair bir anlaşma içindeyiz bu örgütte.”

Fransız nihayet Tekin’in ellerinden kurtuldu. Öksürerek bir köşeye ilerledi. Ekrandaki üç kişi hâlâ bağlantılarını sonlandırmamışlardı, olan biteni izlemekle meşgullerdi.

Bense bir an önce her şeyin bitmesini ve çekip gitmeyi umuyordum içten içe. Fakat o anda yaşananlar, insanın ne istediğine dikkat etmesi gerektiğinin kanıtı gibiydi.

Tekin’in adamlarının konumlandığı yerin tam tersinden bir adamın fırlayışı, aynı saniyelerde gerçekleşti. Adamın elinde bir silah vardı, hemen yan yana olduğum Güngör Bıçakçı’yla bulunduğumuz yöne doğru doğrultulmuştu.

Korumalardan biri, “Dikkat edin!” diye bağırdı.

Tekin ise adamı gördüğü anda, “Hazel!” diye kükreyip üzerime kapandı fakat ne yazık ki olan Güngör Bey’e oldu.

Silahın namlusundan kurtulan tek kurşun, Güngör Bıçakçı’nın omzunu sıyırıp geçtiğinde adamın ağzından acı dolu bir inleme çıktı. Görünen o ki dedem bahsettiği saldırıyı engellemeyi başaramamıştı. Fakat bu olayın hemen yanı başımda gerçekleşmesi benim de tahminlerimin dışındaydı.

Herkesin korumaları doluşmuştu terasa, içlerinden biri silahlı adamı yaka paça zapt etmeye çalışıyordu. Nilgün Hanım ise kocasının yanı başındaydı, ismini sayıklayıp duruyordu.

O sırada Tekin, “İyi misin?” diye sordu.

Değildim. Âdeta şoka girmiş gibiydim ama sersem gibi yalnızca başımı sallayabildim.

Vücudumun titrediğini anladığı için olsa gerek, seri bir hareketle üzerindeki smokinin ceketini çıkarıp omuzlarıma attı. Elimden tutup, köşke yeniden girmemize gerek kalmadan bizi arabalara götürecek teras merdivenlerine ilerletti. Tekin’in adamlarının bir kısmı bizim etrafımızı sarmış, bir kısmı da arabaları çalışır hâle getirmişlerdi.

Koşar adımlarla Tekin’in kendi arabasına, gri Aston Martin’e yanaştık. Binmek üzereyken yanımıza telaşla Cesur geldi.

“Tekin bu arabayla gidemezsiniz, saçmalama!” dedi. Tekin’in yararını düşündüğünün o anda farkına varmıştım ama üslubu o denli yanlıştı ki yine geri tepmişti.

“Sana mı soracağım ne yapacağımı?” diye sordu Tekin. “Çekil!” deyip Cesur’u uzaklaştırdı.

Beni yolcu koltuğuna oturttu ve yalnızca saniyeler sonra şoför koltuğunda yerini aldı. Kucağımdaki küçük çantama sıkı sıkı sarılmışken, az önce yaşadığım şokun yarattığı titreme artmıştı.

Tekin motoru çalıştırıp araba tüm hızıyla kilometreleri yutmaya başladığında, önümüzde Tekin’in konvoyunun bir kısmı, arkamızda ise kalanı vardı ve bizi neredeyse ablukaya almışlardı.

Tekin bir kez daha, “İyi misin?” diye sordu.

Derin nefeslerle kendimi sakinleştirmeye çalışmam biraz işe yarar gibi olunca, sözcükler nihayet dudaklarımdan kurtuldu. “İyiyim,” dedim neredeyse soluk soluğa. “Güngör Bey miydi hedefteki?”

“Umarım öyledir,” dedi Tekin hiç tereddüt etmeden. Bakışları bir yolda, bir benim üzerimdeydi. Fakat o, şoku çabuk atlatmıştı. Beş ya da on dakika yol gidip benim evime neredeyse yaklaştığımız sırada, arabanın ön paneline koyduğu telefonundan Cihan’ı arayışı fazlasıyla hızlı gerçekleşmişti.

Birkaç çalışta Cihan telefonu açtığında, Tekin’in dudaklarından hiç beklemediğim bir isim firar etti. “Sana vereceğim ismi Savaş’a ilet. Bana adresini derhâl göndersin.”

Cihan, “Kim abi?” diye sordu.

“Serdar Akdağ!” dedi Tekin tek solukta. “Savaş araştırma yapıyordu zaten. Adresini yollayın bana hemen!”

Gözlerim şokla kocaman açıldı. Tekin telefonu kapatır kapatmaz ben panikle ona döndüm. “Saçmalama!” dedim içimi kaplayan bir korkuyla. “Ne yapacaksın Serdar’ı?” derken titreyen ellerimi, bacaklarımı örten kumaşa gömdüm.

“Eğer senin başına gelenlerde başından beri parmağı varsa…” dedi Tekin delirmiş gibi. “Hiç acımam! Sağ bırakmam o herifi!”

O anda deli gibi korktum. Serdar için değildi korkum ama birilerinin benim yüzümden can yakmasını ya da benim uğruma canının yanmasını istemiyordum. Üstelik… Tekin’in zaafı olarak anılmak da hoşuma gitmemişti ve aramızda sandıkları gibi bir şey yokken böyle görülmeyi de reddediyordum. Başka şartlarda olsak bu hoşuma gider, hatta gururumu okşardı belki ama o anda bunun yalnızca Tekin’e zarar vereceğini öngörebiliyordum.

“Zaaflar… Bir erkeği yücelttiği gibi, ona diz çöktürebilir de!” demişti babam bir keresinde. Bizim durumumuzda ben yalnızca Tekin’in hedeflerini bozuyordum. İstemiyordum bunu ve Tekin’in de bunu fark edebilmesi için ne gerekirse yapacağımı biliyordum.

“Zaafınmışım gibi görüyorlar beni!” diye bağırdım düşündüklerimin etkisiyle daha fazla dayanamayarak. “Fikrimi sordun mu bana? Ben kimsenin zaafı falan olmak istiyor muyum acaba?”

“Bu konuda ne istediğinle değil, hayatta olmanla ilgileniyorum, Hazel!”

Duyduklarımla âdeta burnumdan soludum. “Oldu olacak elinde hiçbir kanıtın yokken öldür Serdar’ı!” dedim dişlerimin arasından. “Hatta Mladenov üzerinde gerçekleştirdiğin o yaratıcı teknikleri denersin!”

Sözler ağzımdan çıktığı anda geri almak istedim ama imkânsızdı. O fotoğrafları gördüğümü belli etmenin daha uygunsuz bir anı olamazdı. Nitekim söylediklerim Tekin’in dikkatinden de kaçmamış olacak ki son hızla giden arabanın aniden frenine bastı. Lastiklerin asfaltta çıkardığı ses gecenin sessizliğini yırtarken, benim dudaklarımdan da duruşumuzun etkisiyle küçük bir çığlık fırladı. Tekin’in bakışlarındaysa yalnızca öfkeyle tutuşan alevler vardı.

“Anlamadım?” diye tısladı. “Sen… Mladenov’un ne şekilde öldüğünü nereden biliyorsun?” Saniyeler boyu sessiz olmama katlanamamış olmalı ki neredeyse kükreyerek sorusunu tekrarladı. “Sana soruyorum, Hazel! Nereden biliyorsun?”

“Gördüm çünkü!” diye bağırdım daha fazla dayanamadan. “Fotoğraflarını gördüm!”

“Nerede gördün?” dedi sesini hiç alçaltmadan. Cevap sürem uzadığı anda elini bana uzattı ve “Telefonunu ver!” diye hırladı.

“Hayır,” dedim ama beni dinlememeye kararlıydı.

“Telefonunu ver dedim, Hazel!” İnat etmeye devam edince kendi telefonuna sarıldı. “Beni telefonuna gizlice bakmaya zorlayacaksın illa, değil mi?” derken sesi sabırsız, tekinsiz ve ürkütücü bir karanlıkla kaplıydı. Ancak ne yazık ki tehdidiyle direncimi sonlandırmayı da başarmıştı.

“Tamam, al!” diye bağırıp çantamdan hışımla telefonumu çıkardım. Galerimdeki fotoğrafları bulur bulmaz telefonumu avucuna bıraktım. Saniyelik bir bakış attıktan sonra telefonumda bir şeyler yaptı ve ben engel olamadan fotoğrafların kaynağına, yani WhatsApp yazışmasına ulaştı.

“Seni tehdit eden herif mi gönderdi bunları?” diye sordu. Sözler dişlerinin arasından cehennemi andıran bir sesle çıkmıştı.

“Evet,” diye yanıtladım.

“Ne zaman oldu bu?” dedi telefonumu bana geri verirken.

“Toplantıya, senin yanına gelmeden hemen önce!”

Gözlerini tahammülsüzce kapatıp açtı. “Taksit taksit anlatma şunu, Hazel!”

“Gamze ve Doruk gittikten sonra…” dedim çarçabuk. “Telefonuma mesajla bu fotoğraflar geldi. Sonra ben daha onları sindiremeden aradı.” Bir yalan, başka bir yalanı doğuruyordu. Tehditçi’yi salonda gördüğümü söyleyemiyor olmamın sebebi de buydu. Tekin’e otoparkta yalnızca tehdit edildiğimi, tehdit edenlerin yüzlerinin de maskeli olduğunu söylemem şu anda elimi kolumu bağlıyordu. Tehditçi’yi orada gördüm desem, adamı nasıl tanıdığımı sorgulayacaktı çünkü. “Bir de… Telefonda terasa çıktığını görüyorum falan dedi bana. Belki kendisi de oradaydı ama öyle bile olsa anlayamazdım tabii.”

“Ve sen bunları bana şimdi mi anlatıyorsun?” dedi dizginsiz bir hiddetle.

“Toplantıdaydın!” diye cevapladım onu. “Ya ne yapsaydım?”

“Sikerim toplantısını! O herif salonda elini kolunu sallayarak gezmiş, senin yakınına gelmiş olabilir ve sen kalkmış bana toplantı diyorsun!” Elini saçlarının arasına daldırıp çekiştirdi. “Delireceğim ya! Delirteceksin beni!”

“Delirmişsin zaten. Serdar’ın böyle ustaca bir planı yapabileceğine inanmandan belli!”

“Sence masum mu?” diye bağırdı elini direksiyona geçirerek. “Atina’da başına gelmeyen kalmıyor. Orada olduğunu bilenlerden biri Serdar! Büyükelçi cinayeti araştırılıyor, Rus hükümetiyle buradan bir avukat çalışıyor. Kim? Serdar? Masum mu bu herif sence? Bu denk gelişlerin hepsi bir tesadüf mü?”

“Masum olduğunu iddia etmiyorum!” diye bağırdım. “Ama bu kadar akıllı değil, anlıyor musun? Bunca kötülük, fazla kurnaz bir zekâ gerektiriyor.”

“İyi!” dedi Tekin bir nebze bile sakinleşmeden. “Ben de sana o herifin nasıl bir çakal olduğunu kanıtlayacağım işte!”

“Hangi yolla?” diye sordum. “Konuşarak değil herhâlde!”

“Ne sanıyordun, Hazel?” diye kükredi. Bu seferki az öncekilerden farklıydı, bakışlarına kaynağını kestiremediğim bir gazap yerleşmişti. “Benim nasıl bir adam olduğumu sanıyordun? Çocuk oyunu mu bu? Arhavi’ye geldiğinde bilmiyor muydun neye bulaştığını? Seni başındaki beladan illegal yollarla kurtarmam için gelmedin mi zaten bana? Şimdi kalkmış benim yöntemlerimi mi sorguluyorsun?”

“Biliyordum.” Sesimin tonu biraz düşmüştü ama öfkesinden bir şey kaybetmemişti. “Ama o seni tanımadan önceydi. Şimdiyse…”

“Beni zaten tanımıyorsun!” diye çarptı gerçeği suratıma. “Benimle ilgili hiçbir halt bildiğin yok senin!”

Evimin iki yüz metre kadar yakınında olduğumuzu fark ettiğim an söyledikleriyle tepem attı. “Doğru! Bilmiyormuşum,” diye bağırdım. “Ben sandım ki!” dedim ama sözlerime devam etmeyecektim. Bir an bile düşünmeden arabanın kapısını açıp dışarı fırladım.

Omzumda onun ceketi, elimde telefonumla çantam, elbisemin kumaşı bacaklarıma dolana dolana yürümeye çalıştım. Sertçe kapanan araba kapısını işittiğim anda ise peşimden geldiğini anladım.

“Sen ne sandın?” diye bağırdı arkamdan neredeyse koşar adımlarla yaklaştığını duyduğumda. Kolumu tutan elle ise saçlarım rüzgârda savrularak ona doğru dönmek zorunda kaldım.

Hareket aniydi. Bu şekilde olması, muhtemelen kimse tarafından öngörülemezdi. Fakat hızlı dönüşümün, bir de üzerine ayağımdaki yüksek topukluların etkisiyle yüzlerimiz öyle yakın bir şekilde karşı karşıya geldi ki aradaki mesafeden bir nefes bile geçemezdi. Üstelik… Dudaklarımızın belki bir saliselik kısacık bir zaman diliminde birbirine sürttüğünü hissetmek, ikimizi de neredeyse uçurumun kıyısına itmişti.

Tekin, uçurumun kenarından, “Siktir!” diye hırlayarak kurtulabilmişti. Benimse tüm vücudum artık soğukla alakası olmayan bir sebepten titrese de hırçınlığım yerli yerindeydi. Bunu sezmiş olmalı ki “Ne sandın?” dedi. Birkaç saniye önce sesine sinen hiddet, kısa bir an yatışmış gibiydi.

Tutkunun tutuşturduğu bir kıvılcımdı o anda aramızdaki. Belki de bir yangındı. Benimse aklımda iki şey vardı. Birisi az önce yaşanan o küçük temas, diğeriyse Tekin’in hayatında meydana gelebilecek fırtınalardı.

“Barbarın tekisin!” diye cevap verdim anın büyüsünden sıyrılmaya çalışarak. “Hiçbir şey sandığım yok! Oldu mu?”

“Söz konusu sensen, benden sakın nazik davranmamı bekleme!” Eli hâlâ bileğimdeyken, beni biraz daha kendine çekti. “Ayrıca… Sen de hiçbir söz dinlemeyen, inatçının tekisin!

“Öyleyim, evet!” diye diklendim. “Babamın adamlarıyla devam edeceğim bundan sonra,” diye de inat ettim.

“Sikerler! Buna izin verecek değilim!” Yüzüme doğru eğildi. “Ben sana… Arhavi’deki otelde benden söz vermemi istediğinde, ne cevap vermiştim?”

“Bir söz verdiysen tutarsın,” dediğim anda o da devamını getirdi.

“Bir kez söz verdiysem, kimseyi yarı yolda bırakmam! Bu barbarın böyle prensipleri var! Kabullensen iyi olur!”

Bileğimi onun tutuşundan sıyırıp hışımla çantamı açtım. “İyi! Al o zaman! Bak!” dedim çantamın içindeki buruşmuş kâğıdı ortaya çıkarırken. Beyaz kâğıdı sinirle onun avucuna bıraktım. “Benim de tek derdim bu kâğıtta yazanlar!” diye bağırdım. “Bu söz dinlemeyen inatçının da bu kâğıtta yazanlar gibi korkuları var. Sen de bunu kabullensen iyi olur!”

Kısa bir süre kâğıtta yazanları okuduktan sonra, kaşları çatıldı, çenesi kasıldı, kor bakışları ise neredeyse cehennem ateşi gibi harlandı. “Nasıl ulaştı bu kâğıt sana?” diye sordu dişlerinin arasından.

“Tehditçi dronela gönderdi,” diye mırıldandım.

Elini kirli sakallarına attı, öfkeyle ovuşturdu. “İyi!” diye kükredi âdeta. “Bu siktiğimin kâğıdında yazanların yanlış olduğunu kanıtlayayım o zaman sana!”

Bir sıcak çatışmaydı o anda aramızdaki. Belki de bir savaştı. Üstelik ikimiz de aynı cephede savaşıyorduk, yalnızca amaçlarımız farklıydı.

Ben bir şey söyleyemeden çatışma arkamızdan gelen sesle kesildi. “Hazel!” diye seslendi biri. Benim için tanıdık seslerden biriydi ve o anda Tekin’le aramızdaki hiddet tüten gerilim için bir ateşkesti.

Başımı çevirdim hızla. Evimin kapısının önüne baktım. İnce bir silüet, elinde bavuluyla oradaydı. “Lila?” diye fısıldadıktan hemen sonra, Tekin’e döndüm. Bir şey söylemesini, hatta gitmemesini diliyordum ama içten içe onun daima kendi yolundan ilerleyeceğini de biliyordum. Üstelik… İkimizin de kâğıtta yazan apayrı satırlardan bahsettiğinin farkında değildim henüz. Anlayacaktım elbette ama o anda aklım yalnızca ona benim yüzümden zarar gelmemesine odaklıyken, arabasına hışımla binip evin önünden gazı kökleyerek geçişini alıngan bir öfkeyle izliyordum.

🌊🌊🌊

Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;

Instagram: burcubuyukyildizz

Tiktok: burcubuyukyildizz

guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
error: İçerikler Korumalıdır!