♪♪ Bölüm Şarkısı:

Tarkan ~ Vazgeçemem

12. BÖLÜM

06 TKN 68 plakalı gri Aston Martin’in ışıkları, önümdeki ağaçlı yolun sonunda ansızın kayboldu. Zihnim o anda ne ayağımı yere sinirle vurduğumu fark ediyor ne de bana doğru yaklaşan adım seslerini duyuyordu.

Gözlerim tüm görüntüleri usul usul geri sardı ve en nihayetinde az önce aracın hareketlendiği noktada durdu.

Hafızamda daha da geriye gitmeye cesaretim yoktu. Çünkü dudaklarım yalnızca ani bir hareketten doğan o belli belirsiz sürtünmenin etkisiyle hâlâ yanıyordu.

Duruşumu dikleştirdim. Çünkü göğsüme küskün bir ağırlık çökmüştü.

Dudaklarımı sertçe ısırdım. Çünkü beni dinlemeyen bir adamın ardından endişe olduğunu kabullenemediğim bir hisle bakarken, kalbim düzensiz bir ritimde atıyordu.

Tüm o yakınlığımıza rağmen nasıl kolayca toparlanıp gidebildiğini düşünmekse, yeniden öfkemi kuşanmama neden oluyordu.

Dişlediğim dudaklarımı serbest bırakıp, kulağımdaki beni rahatsız eden kulaklığı fırlatıp yere attım. “Seni düşünende kabahat zaten! Öküz!” diye söylendiğim sırada, kolumdaki dokunuş beni hazırlıksız yakalayarak sıçrattı. Aynı saniyelerde bakışlarım, az önce tozu dumana katarak önümden geçen arabanın, asfaltta bıraktığı izlerden güçlükle ayrıldı. Fakat aklım için aynı şeyi söylemek zordu, sanki Tekin’in arabasında kilitli kalmıştı. İçimden bir ses, Sadece aklın mı? diye fısıldadı ama neyse ki onu yok sayacak iradem vardı. Lila’nın evin önünden yanıma kadar gelişini dahi fark etmeyişimin başka nedeni olmasa da inkâra sığınmak şimdilik daha kolaydı.

“İyi misin?” diye sordu Lila. Gözlerinde dikkat, merak ve bir parça da endişe vardı.

Derin bir nefes alarak, “İyiyim,” diye yanıtladım. Henüz az önce yaşananların etkisinden kurtulamamıştım ama yine de gülümsemeye çalıştım. “Sen nereden çıktın böyle?” diye mırıldandım nihayet silkelenip ona sımsıkı sarılırken. Bu sırada evin önüne çıkan adamları görmüş, aralarında Cihan’ın da olduğunu son anda algılamıştım.

“Dayanamadım, geldim,” dedi Lila zarif kolları beni sararken. “Merak ettim seni. Gözümle görmek istedim.”

Olduğumuz yerde hafifçe sallanarak sarıldıktan saniyeler sonra birbirimizden uzaklaştık. Ben, “Neden daha önce haber vermedin geleceğini?” diye sorarken, onun dikkatli bakışları hâlâ benim üzerimdeydi.

“Önemli bir geceydi senin için. Erken bitirmeni istemedim. Elias’ı aradım beni havaalanından alması için. Sağ olsun, gelip aldı. Sen gelmeden hemen önce gitti. Adamlar nasılsa kapıda diye…”

Elias’ın evi yakındı. Fakat zaten çok genç, Tekin’in korumalarıyla kıyaslandığında da fazlaca çelimsizdi. Buralarda durmasının anlamı yoktu. Ama emindim ki anlaştığımız gibi, babama bilmesini istediğimiz şekilde rapor geçecekti.

Gerçi hissediyordum, bu yalanların da sonu yaklaşıyordu. Babamın adamları birkaç güne burada olurdu. O zaman ne yapacağımı, Tekin’in varlığını nasıl açıklayacağımı bilemiyordum. Artık her bir palavram boynuma dolanıyor, ailem hiçbir şekilde zarar görüp üzülmesin diye giriştiğim bu macera gitgide boyumu aşıyordu.

“Elias o yüzden mi sordu ne zaman döneceğimi?” diye sordum. Fakat o beni onaylamak için başını salladığı sırada, Cihan’ın kulağındaki, muhtemelen Tekin’den emirler aldığı telefonu kapatıp yanımıza gelmesiyle konuşmamız yarım kaldı. Aynı anda caddede gürültülü bir motor sesi yükseldi fakat ben arkamı dönüp bakamadan Cihan konuştu.

“Hazel Hanım,” dedi Cihan. “Bir isteğiniz olursa ben buradayım.”

“Sağ ol, Cihan,” deyip elbisemin eteklerini topladığım sırada, hemen ileriden tüm hızıyla bize yaklaşan arabayı gördüm. Plakasına baktım, oydu. Kaşlarım çatılırken, “Tekin geri geliyor,” dedim engel olamadığım bir telaşla.

Lila’ya döndüğümde bana başını salladı. “Ben geçiyorum eve,” dedi anlayışlı bir tavırla. “Belli ki zor bir gece olmuş. Halledin siz konu her neyse.”

“Tamam,” deyip elimdeki, ev anahtarımın da içinde bulunduğu çantamla telefonumu Lila’ya verdim. Cihan, Lila’nın bavuluna hızlıca atılıp eline aldığı anda ise gri Aston Martin sert bir fren yaparak tam önümde durdu.

Lila’yla Cihan eve doğru ilerlerken, Tekin motoru çalışır hâlde bırakarak araçtan bir fırtına gibi indi. Neden geri dönmüştü, bilmiyordum ama içimde bir yerler garip bir şekilde heyecanla hareketlendi. Belli etmedim tabii! Dinlemeden, arkasına bile bakmadan gidişi yeterince sinirlendirmişti beni. Fakat inkâr etmem imkânsızdı ki az önceki o küskün ağırlık göğsümü ansızın terk etmişti.

Kollarımı göğsümde bağlayıp duruşumu dikleştirdim. Bana doğru yürürken kaşları çatıktı, anlaşılan o ki az önceki sinirini atması o kadar kolay olmayacaktı.

“Bir şey mi oldu?” dedim dayanamadan. Sesim soğuktu ama içimde kabullenemediğim bir şeyler kaynıyordu. Onun bakışları da benim içimdeki sıcaklıktan farksızdı, alevden bir kamçı gibi üzerimde gezinerek değdiği yeri sanki yakıyordu.

Üzerimdeki cekete -onun ceketine- hafifçe sarındığım sırada bana iyice yaklaştı. Geniş omuzlarının gölgesi, tepemizdeki sokak lambasının etkisiyle üzerime düşerek beni âdeta çepeçevre sardı.

“Nilgün seni toplantıya ne diyerek çağırdı?” diye sordu ansızın. Duymayı beklediğim şey bu değildi. Henüz dakikalar önce Serdar üzerinden gelişen tartışmamızın peşine bu alakasız gelmişti.

Bakışlarımı ondan ayırmadan kısa bir an düşündüm. “Benimle tanışmak istediklerini söyledi.”

“Ve sen de öylece onu takip mi ettin?” diye sordu dişlerinin arasından. Sinirlendiği, sıktığı çenesinden apaçık belliydi.

“Evet,” dedim ben de aynı şiddette bir sinirle. “Ama öyle sandığın gibi fütursuzca yapmadım bunu. Önlemimi almıştım.”

“Öyle mi?” dedi bir elini cebine sokarak. Diğerini hafif bir alayla kıvrılan dudağına götürdü, başparmağını dudağına sürterek kaşıdı. “Merak ettim, nasıl bir önlem almıştın?”

Aklınca benimle alay ediyordu. Bu dünyaya karşı tecrübesiz oluşumu yine ilk fırsatında önüme seriyordu. “Mesaj yazmıştım sana!” dedim dudaklarımı sinirle ısırarak. Şimdi düşününce, ne kadar da etkisiz bir önlemdi bu! “Göndermeden öylece açık bekliyordu ekranda. Senin yanına götürmeseydi beni, hemen gönderecektim.”

Dudaklarımı dişleye dişleye bakışlarımı ondan kaçırdım. Saniyeler geçti, bir şeyler söylemesini bekledim ama tek kelime duyamadım. En sonunda dayanamayıp yüzüne baktım. İfadesinde bir yerlerde, görmek istemediğim o küçümseyici tavrı aradım ama bulamadım. Aksine gördüklerimle dilim damağım kurur gibi olunca etkilenmemeye, etrafıma bir kalkan örmeye çalıştım.

Çok zordu. Hatta imkânsıza yakındı bu.

Bana bakıyordu. Gözleri milim milim yüzümde geziniyor; gözlerim, yanaklarım, saçlarım her bakışından nasibini alıyordu. Fakat o bakışların dudaklarımda bir duraksayışı vardı ki dakikalar öncesini bana hatırlatıyor ve daha fazlasını istememe neden oluyordu.

NE? Ne münasebet? dedim içimden kendi kendime. Böyle bir şey elbette ki istemiyordum. Yalnızca düşüncesiyle bile yanaklarımın ısındığını fark edince karanlıkta oluşumuza şükrettim. Ve hepsini zihnimden kovarak kendime çekidüzen vermeyi denedim.

“Eee?” dedim dayanamayarak. “Yöntemlerimi küçümsemeyecek misin?”

“Hayır,” dedi hiç duraksamadan. “Seni asla küçümsemem. Bunu söylemiştim.”

“Hııı tabii!” diye yükseldim. “Beğenmedin belli. İçinden dalga geçiyorsundur. Tek bir mesajla başıma gelebilme ihtimali olan bir tehlikeyi engellemeyi düşünmem komik geliyordur sana.” Hızımı alamamış gibi saydırdıkça saydırdım. “Bana da öğret o zaman,” dedim kendimi tutamadan. “Böyle dalga geçeceğine, öğret de bileyim.”

Çenemi tutamayıp söylediklerim hoşuna gitmiş gibi baktı yüzüme. “Neyi?” diye sordu.

“Kendimi korumayı,” dedim büyüsünden kaçmaya çalışır gibi. Ona hâlâ deli gibi kızgın olmam gerekiyordu. Fakat hissettiklerim âdeta bir hız treni gibiydi, yetişemiyordum. “Ne bileyim işte! Filmlerde falan öyle oluyor ya…”

Ben duraksayınca o devam etti. “Silah kullanmayı mı mesela?” diye sordu.

Aslında bunda çok da kötü sayılmazdım. Öyle tabii! Tehditçi’nin ayağını aksak bırakmışsın, diye fısıldadı iç sesim ama bunu hızla yok saydım. Bundan Tekin’e bahsedecek hâlim yoktu tabii, o yüzden ağzımın içinde mırıldandım. “Yani… Neden olmasın?”

Bir an bile düşünmeden, “Gerek yok,” diye yanıtladı beni. “Sen eline silah almayacaksın.”

“O niyeymiş?” dedim. “Beceremez miyim?”

“Senin üstesinden gelemeyeceğin bir şey olduğunu düşünmüyorum, Hazel,” derken kaşları çatık, tavrı sertti. Yine sesinde bir emir tınısı, bir başına buyrukluk, aksini kabul etmeyeceğini belli eden bir hava hâkimdi. “Ama eline silah almayacaksın. Bu konuda kararım kesin.”

“Allah Allah!” derken benimse tavrım asiydi. Benimle böyle konuştuğunda ortaya çıkan o inatçı yanım, yine kontrolü ele almak üzereydi. “Bak, ben böyle sebebini belirtmediğin kurallara hiç dayanamam. Hemen çiğnemek isterim.”

“Bilmez miyim?” Ses tonundan belli olduğu üzere bundan hiç hoşnut değildi. Ama sonraki sözleri, sanki değişmesi imkânsız bir gerçeği haykırır gibiydi. “Sebep mi istiyorsun?” diye sordu bana. “Ben varım çünkü. Ben canımı ortaya koymuşken, başka bir şeye ihtiyacın yok. Ne bir silaha… Ne de başka bir insana…”

İçimde ufacık bir yer vardı. İkna edilmeyi istiyor, Sen fırtına değilsin, ona zarar vermezsin, diye fısıldıyordu. Ve Tekin bu ses tonuyla, bu şekilde kendinden emin konuştukça ikna edilmek isteyen o yanım durmadan kendini hatırlatıyordu.

“Bu sebebin aklıma yatması mı gerekiyor?” diye sordum.

“Yatmadı mı?”

“Yani… Bilemiyorum. Zaten babamın adamları gelecek demiştim.” Dakikalar önceki konuşmamızı ona hatırlatıp nabzını ölçmek istedim. “Onlarla devam ederim büyük ihtimalle.”

Alev alevdi bakışları. İçlerinde hükmedici bir öfke saklıydı. “Ben de sana sikerler demiştim!” diye sinirle hatırlattı. “Öyle bir şey asla olmayacak.”

Bu tavrı hoşuma gitmişti ama yine de “İçinde bulunduğum durumu babamdan başka türlü saklayamam,” diye karşıladım sözlerini.

“Biz de saklamayız o zaman,” derken tereddütsüzdü sesi.

“Nasıl yapacakmışız bunu?”

“Düşünürüz. Sen yorma kafanı,” dedi Tekin.

“Vazgeçmeyeceksin yani?” dedim. Sesimi sanki bundan çok da memnun değilmişim gibi bir tonda tutmaya çalıştım ama beceremedim. İçimdeki kıpırtının yansıması sesime de vurmuştu sanki, istesem de gizleyemedim.

“Vazgeçmeyeceğim,” dedi ansızın. “Hâlâ anlayamadın mı bunu?” Bakışları dudaklarıma indi. Bir hatırlatıcı, bir akıl çelici gibiydi ifadesi. Yine dakikalar önceki o tek, ufacık teması aklımın tam orta yerine yerleştirmişti. Onun da aklında mıydı? O da daha fazlasını istemiş miydi?

Sen istedin yani? diye fısıldadı yeni yeni tanımaya başladığım o kadın yanımın sesi. Allah kahretsin ki bu konuda inkâra sığınmak gereksizdi. Ama neyse ki içimdeki çalkantıları gizlemek artık benim için çocuk işiydi.

“İyi! Sen bilirsin,” dedim.

Ben tepkimin dozunu düşürünce o da “Hem…” diye devam etti.

“Hem ne?”

“Bu gece gördüğün herkes şüpheli listemde yerini almışken, aksi ihtimal dahilinde bile değil benim için.”

Kaşlarım çatıldı. “O ne demek?”

“O toplantıda yerin yoktu, Hazel. Dış dünyadan biri… Neden kendini ifşalamaktan deli gibi korkan o kadar adamın içine sokulsun?” Sakallarını hafifçe kaşıdı. Çatık kaşlarının altındaki bakışları hafifçe dalmıştı ama beyninin tüm hızıyla çalıştığı aşikârdı. “Muhtemel yeni üye eşli katılım sağlar dediler ama bu bilgiden haberimiz yoktu. Teyit edeceğim. Ama bu doğruysa bile… Başka bir şey daha var, hissediyorum,” dedi hemen ardından. “Gözümün önünde sanki. Henüz göremiyorum ama… Elbet bulurum.”

Kafam karışmıştı. “Bu eşli katılım kuralı belli bir amacı kamufle etmek için miydi yani?”

“Şüphem bu yönde. Başta sebebinin seni zaafım olarak ortaya atmak istemeleri olduğunu düşündüm. Yansıtmaya çalıştıkları da buydu zaten,” dedi Tekin. “Ama şimdi şu verdiğin not… Kafamı karıştırdı.”

“Neden?”

Hoşuna gitmeyen bir şeyler varmış gibi kısa bir süre düşünüp en sonunda, “Ben tesadüflere inanmam, Hazel!” dedi. “Tıpkı Serdar şerefsizi konusunda tesadüflere inanmadığım gibi!”

Gözlerimi devirdim. “Serdar onu bu kadar yücelttiğini bilseydi, eminim gururdan omuzları kabarırdı,” dedim alay edercesine.

“Kabartacağım ben onun omuzlarını,” dedi dişlerinin arasından öfkeyle. “Elime onunla ilgili kanıtları bir toplayayım. O zaman ikna olursun.” Ağzının içinde homurdandı. “Bu ara seni ikna etmem gereken çok konu olacak anlaşılan.”

Son söylediğini anlamamıştım ama zihnim aşırı doluydu, takılamadım. “O kadar eminsin yani bir şey bulabileceğinden?” diye sordum.

“Eminim,” dedi. “Bu dünyanın içinde hiçbir şey tesadüf olamayacak kadar planlıdır.” Kaşlarını sertçe çattı. “Hadi Serdar’ı geç!” dedi hiddetle. “Herkes aynı anda, aynı yerde! Ne tesadüf ki seni tehdit eden adam, benim gazeteci Akif Kandemir’i ele geçirme planımın başarısızlıkla sonuçlanacağını önceden biliyor.” Gözlerine ansızın gazap çöktü. Güçlükle yutkundu. Bana baktı önce, sonra bakışlarını kaçırdı ama yine dayanamayıp gözlerini gözlerime odakladı. “Ve yine ne tesadüf ki,” dedi boğuk sesiyle. “Mladenov’un ölümüyle ilgili fotoğraflara ulaşmış ve tüm detaylara da hâkim.”

O fotoğrafları hatırlayınca bir an tüylerim ürperdi. Güç almak ister gibi omuzlarımdaki cekete sarındım iyice. Bu onun da dikkatinden kaçmamıştı ama anlam veremediğim garip bir ifade de kor gözlerinde yer edinmişti.

“Yani sen şimdi böyle söyleyince…” dedim dalgın dalgın. “Bana da pek tesadüf gibi gelmedi. Ama tahmin yürütemeyecek kadar da karışığım.”

“Biliyorum,” derken kısa bir an da olsa yumuşamış gibiydi. “Emin ol, ben de henüz tüm ipuçlarını birbirine bağlamış değilim. Ama halledeceğim.” Kolundaki şık saate baktı. “Gitmem lazım,” diye belirtti.

“Nereye gideceksin?”

“Henüz belirsiz,” diye geçiştirdi beni. “Birkaç alternatif var. Bir sıraya koyacağız bakalım.”

“Serdar’ın peşine düşmeyeceksin herhâlde?”

Haksız mı? diye fısıldadı zihnimin mantıklı yanı.

Değildi. Farkındaydım; Serdar, isminin yanına şüphe çeken çok fazla madde ekletmişti. Fakat Tekin bundan daha önemli işlerle meşguldü ve zaten benim de en büyük çekincem onun tarafından bir mecburiyet, bir yük olarak görülmekti.

“Serdar’ın peşine düşmeme gerek yok,” dedi çatık kaşlarının altından attığı sert bakışla. “Serdar beni atlatabilecek biri değil. İstediğim an onu elimle koymuş gibi bulurum zaten.” Hemen ardından kendini dizginlemeye çalışır gibi derin bir nefes aldı. “Görüşmem gereken başkaları var.”

“Tamam,” dedim. Zaten başka ne diyebilirdim? Yorgun görünüyordu ama her şey neredeyse kördüğüm hâlindeyken elimden de bir şey gelmezdi. “Lila geldi,” diye devam ettim.

“Gördüm. Ne kadarını biliyor olanların?” diye sordu.

“Benimle ilgili olanları biliyor sadece o. Bu geceki adamları falan anlatmam. Merak etme.”

“Aksini düşünmemiştim.” Arabasına baktı. “Gidiyorum,” dedi yeniden.

“Git,” dedim ama sonra omzumdaki ceket aklıma geldi. “Aaa! Bir dakika!” Ceketi omzumdan çıkardım. “Ceketini al.”

“Kalsın.”

“Yok. Ben eve giriyorum zaten.”

Ceketi elimden aldı, parmağını yakasına geçirdi ve ceketi rahat bir tavırla omzuna attı. “Bir şey isterseniz, Cihan’a söylersin,” dedi.

“Tamam,” dedim başımı sallayarak.

“Görüşürüz,” deyip başka bir şey söylemeden arabasına yöneldi. Arkasından seslenmek, dikkatli olmasını söylemek istedim ama kelimeler bir türlü dilimden dökülmedi. Ona kızgın olmam, o gizemli adamla konuştuklarına bilenmem, kinlenmem gerekmez miydi? Kızgındım gerçi. Ama kabullenmesi zor bir şekilde kırgınlığımdı asıl bana ağır gelen.

Arabasına binmek üzereyken duraksadı, parmağıyla omzunda taşıdığı ceketi indirdi, hızlı bir hareketle üzerine giydi. Tam o anda ceketin yakasını kokladığını görünce yüreğim ağzıma geldi. Sadece koklamakla da kalmamıştı, resmen soluklanmış gibiydi. Benim kokum muydu içine çektiği? Ceketine sinmiş miydi?

Bir an elim ayağım birbirine dolaşır gibi olunca daha fazla bekleyemedim orada. Adımlarım eve doğru hızlandı. Ben bahçeden içeri girdiğimde Tekin de gazı kökleyip uzaklaşmıştı. Eve ulaştığım sırada aklımda aramızdaki bu savaşı andıran çekişme, göğsümde ise medceziri andıran dengesiz duygular vardı.

🌊

Eve girdiğimde Lila çoktan üzerindeki kabandan kurtulmuş, hatta çay suyunu bile koymuştu. Hiç beklemeden, az önce dışarıda yaşadığım o fırtınalı çalkantıyı geride bırakmaya çalışarak arkadaşıma sarıldım.

“Canım…” dedim. “İyi ki geldin. Çok özlemiştim.”

“Ben de özledim, Heyz’im!” Gülerek sokuldu bana. Bu kızı çok seviyordum. “Çok uzun kalamayacağım ama,” diye sözlerini sürdürdü. “Dönüş biletim pazartesi.”

“Neden o kadar kısa?” diye hayıflandım.

“Ben bir garip köleyim. Ay pardon, stajyer hekimim, canım. Maalesef ancak bu kadar boşluk yaratabildim.”

Ayağımdaki topukluları hızlı hamlelerle çözüp çıkardım. “Şu elbiseden kurtulayım da bir şeyler hazırlayalım,” dedim Lila’ya.

“Babaannem bir sürü börek çörek gönderdi.” Ocağı işaret etti. “Çay da koydum.”

“Tamam. Ben üzerimi değiştireyim o zaman.”

“Ay dur dur!” dedi telaşla. “Önce bir fotoğrafını çekeyim. Dudakları sinsi bir şekilde kıvrıldı. “Naz’a göndeririz.”

Hâline dayanamayıp güldüm. “Var fotoğrafım, merak etme,” dedim bu gece çekilenleri kastederek.

“Uuu! Heyecanlandım. Hadi soyunup dökünelim o zaman.”

Bavulunu aldı ve birlikte merdivenleri tırmanmaya başladık. Kızlar buraya geldiklerinde, her ne kadar evin içinde misafir odaları olsa da daima benim giyinme odamı kullanırdık.

Yatak odama girdiğimizde ben çoktan elbisemin fermuarına uzanmıştım. Fakat ne yazık ki onu tek başıma açamayacağımın da farkındaydım.

Giyinme odama adım attığımızda, “Fermuarımı açsana,” dedim Lila’ya. Lila hiç ikiletmeden birkaç hamlede açtığında, aklım gecenin başında arabada yaşananlarla dolup taştı. Fakat kendime bunu düşünme fırsatı vermeden hemen silkelenip toparlandım. Hiç sırası değildi, şimdi yeniden o anın yarattığı hislerle kuşatılamazdım. “Ben önce bir duşa girsem aslında,” dedim bir şeylerden kaçarcasına. Suyun beni içimdeki bu hislerden de arındıracağına inanmıştım.

“İyi hadi gir sen,” dedi Lila bavulundan çıkardığı krem rengi taytla, onun takımı olan crop atleti giyerken. “Ben de o sırada yiyecek bir şeyler hazırlayayım.”

Elbisemin göğsünü düşmesin diye sıkıca tuttum. “Sen de girersin duşa istersen.”

“Yatmadan önce girerim ben artık.”

“Tamam,” deyip banyoya yöneldim. “Ayaklarım ölmüş, bitmiş,” dedim isyanla. “Çok rahatsızmış ayakkabılar. Elbiseye uysun diye işkence çektim resmen.”

“Olsun değmiş,” dedi Lila. Hepimiz kokoştuk ama o içimizde en renkli olanımızdı, o yüzden ondan farklı bir yanıt beklenmezdi. “Taş gibi olmuşsun,” dedikten hemen sonra ekledi. “Dur ama bu konuyu aşağıda konuşacağız,” dedi boyunun ölçüsünü alacağım der gibi. Kurtuluşumun olmayacağını bildiğimden hiç sesimi çıkarmadım. Onu geride bırakıp banyoya girerken, içeride arabada olanları düşünmemeye kararlıydım.

🌊

Verdiğim kararları uygulamakta çok da başarılı olamadığım, suyun altında geçirdiğim dakikalar boyu bu gece yaşananları düşünmemden belliydi. Neyse ki Lila da neden kırklanır gibi dakikalarca yıkandığımı sormamıştı.

Saçlarımı kuruttuktan sonra, üzerime lacivert renkte crop ve tayt takımı giyip aşağı indiğimde Lila çoktan yiyecek bir şeyler hazırlamıştı. Hatta kendi bilgisayarını açarak Naz’ı Facetime’la aramış, sohbete bile başlamıştı.

“Heh!” dedi Lila beni görür görmez. “Gündemimiz de geldi!”

“Nazo’m!” dedim masadaki bilgisayarın ekranına bir öpücük atarken. “Keşke sen de burada olsaydın.”

“Offf! Keşke! Çok istedim şu anda!” Sarı saçlarını tepesinde dağınık bir topuzla topladı. “Ama sınavım var ya! Milim kımıldayamam.”

“Ay ben size ne diyeceğim?” dedi Lila masaya geçerken. “Havaalanında aşırı uyuz olduğumuz birini gördüm. Tahmin edin bakalım kim?”

Naz dayanamayıp kıkırdadı. “Aşkım, bizim uyuz olduğumuz o kadar çok insan var ki. Liste uzun. Nasıl tahmin edelim?”

“Doğru diyorsun,” dedi Lila. “Bizim de sınavımız buymuş. N’apalım? Herkes bizim kadar sevilesi olamaz.”

Bu sefer dayanamayıp kıkırdayan ben oldum. “Eee? Kimi gördün? Merak ettim.”

“Özge’yi!” diye yanıtladı pat diye. Yüzünde memnuniyetsiz bir ifade vardı.

“Iyyyyyy!” diye yükseldi Naz. “O seni gördü mü?”

“Görmez mi?” dedi Lila. “Ne kurnazdır o, bilmiyor musun?”

“Yarın boktan Instagram sayfası HighSocietyMag’da seni paylaşırsa şaşırmam,” dedi Naz.

“Hiç şüphem yok,” dedim ben de. “Takıntılı manyak.”

Bahsettiğimiz Özge, benim üniversiteden eski bir sınıf arkadaşımdı. Uzun bir süre yakındık ama sonra uzaklaşmıştık. O günden beridir de beni ve çevremi kendine takıntı hâline getirmiş, seneler önce Instagram’da açtığı magazin sayfasında da defalarca haberimi yapmıştı.

Dakikalar boyu hep birlikte sohbet edip bir şeyler atıştırdık. Hatta Naz bile bize eşlik etmek için kendine yiyecek bir şeyler hazırladı. Lila buraya gelişini nasıl planladığından, Naz ne zaman Türkiye’ye gelmeyi düşündüğünden söz ettiği sırada son lokmamı da yutup arkama yaslandım.

“Çok yedik,” dedim karnımı tutarak. Lila ve ekrandaki Naz da aynısını yaptı. Onların aksine, benim göbeğimde piercing vardı; isyankâr ergenliğimden kalmaydı. Bana ne söylenirse inadına tam tersini yaptığım o dönemlerin hatırlatıcısıydı. Son zamanlarda Artık kaç yaşına geldim, çıkarttırsam mı? diye geçiriyordum içimden. Ama yine son zamanlarda inat uğruna yaptıklarımı düşününce, aslında karakterim pek de değişime uğramamıştı. “Şu piercingi çıkarttıracağım ben galiba ya,” dedim kararsız bir şekilde.

“Neden? Rahatsız mı ediyor?” diye sordu Naz.

“Yani…” dedim kararsızca. “Çok küçük zaten, öyle ağrı acı falan yapmıyor ama… Ne bileyim?”

“Ha Karadenizli adama piercing uymaz diye düşünüyorsun o zaman sen,” dedi Lila alay edercesine.

“Eyvaaahh! Kaçın kaçın!” diye bağırdım.

Cevap vermeden çarçabuk mutfağa tüyecektim ama gitmeme izin vermeden kolumdan tuttu. “Dur bakalım! Nereye kaçıyorsun? Dökül her şeyi,” dedi bakışlarımda yanıt ararken. Genelde birbirimizin ruh hâlini bir çırpıda anlardık. “Bir şeyler olmuş bu gece, belli.” Gözleri kocaman açıldı. “Hihhhhh! Öpüştünüz mü yoksa?” diye sorup ekrandaki Naz’a baktı. “Naz! Sen de bir şey söylesene!”

“Ay hayır!” diye çıkıştım. “Ne öpüşmesi? Öpüşme falan yok.” İkisi de O zaman ne var? der gibi tek kaşlarını kaldırdılar. “Tamam, anlatacağım. O kadar çok şey oldu ki bölünmesini istemiyorum. Önce halletmem gereken bir şey var.”

Masada duran telefonumun saatine baktım. Gece yarısını geçmişti, unutmadan aklımdaki şeyi yapmalıydım. Ama önce, bu telefondan kurtulacaktım.

Dış kapının girişindeki dresuara doğru ilerleyip çekmecesini açtım. Çekmecede Hazar’ın yedekte tuttuğu, yine hiçbir şekilde dinlenmemek üzere ayarlanmış yeni bir telefon vardı.

Kutuyu açıp yepyeni telefonu çıkardım. Telefonuma Tekin’in evinde yükledikleri program dışında tüm bilgilerimi geri yükledim. İşim bittiğinde Lila’ya baktım. O da güzel bir müzik açmıştı, yaptığı çayı yudumlayarak Naz’la sohbet ediyordu.

Önce hızla dedemin numarasını buldum rehberden. Merak içimde sıkışmıştı, hesabımı sormazsam uyuyamazdım. Sözde bu gece Güngör için planlanan olası suikast girişimi önlenecekti fakat dedem Adem Poyrazoğlu her ne işler çeviriyorsa bunu önlemekte yetersiz kalmıştı.

Telefonu neredeyse otomatik mesaj sesini duyana kadar çaldırdım. Ama ne yazık ki yanıt yoktu. Hayal kırıklığıyla yüzüm düşse de kızların sohbete devam etmesini fırsat bilip aklımdaki diğer şeyi yaptım.

“Ömer’i aramam gerek,” diye seslendim kızlara. Ettiğim ayıbı onlar da biliyorlardı.

Lila merakla bana baktı. “Geç olmadı mı?”

“Barda çalıyorlar ya. Oradadır şimdi. Onun için geç değil yani.”

Bu sefer de rehberden Ömer’i bulup aradım. Birkaç çalıştan sonra açılan telefon bana Ömer’in donuk sesini taşımıştı.

“Efendim?”

“Ömer, selam!” dedim mahcup bir şekilde. “Eve uğramışsın ama Elias bana söylemeyi unutmuş. Şimdi haberim oldu. Kusura bakma lütfen.” Etraftan müzik sesleri gelince bir duraksadım. “Müsait değil miydin?” diye sordum. Telefonu açtığına göre molada falan olduğunu sanmıştım.

“Birazdan sahneye çıkacağız, Hazel,” dedi tahammülsüz bir tonda. “Keman akordu yapıyorum. Müsait değilim.” O zaman neden açmıştı? “Daha sonra arar mısın?” Bir an durdu. “Unutmazsan tabii.”

Laf sokuyordu bana. Ama haklıydı. Çocuğu Arhavi’ye kadar çağırıp, sonra orada unutarak fazlasıyla ayıp etmiştim zaten. Alttan almaktan başka bir şey yapamazdım.

“Yarın barda olacaksan uğrayayım yanına,” dedim son çare.

“Sen bilirsin,” dedikten sonra gürültüler arttı. “Sonra görüşürüz.”

Ben, “Görüşürüz,” diye yanıtlar yanıtlamaz telefonu kapattı. Bunun etkisiyle asılan yüzümü henüz düzeltemeden telefonum çalmaya başladı. Ekranda Hazar’ın ismini gördüğüm anda, hiç düşünmeden parmağım açma tuşunda hafifçe kaydı.

Facetime‘dan aradığı için birkaç saniye içinde ekranda Hazar’ın yakışıklı yüzü belirdi. “Hazar?” diye seslendim. Bu sırada Lila ve Naz da konuşmaya ara vermişlerdi. Naz hâlâ ekrandaydı ama herhâlde Hazar’ın aradığını duyar duymaz sessiz kalmayı seçmişlerdi.

“Ooooo Truvalı Helen! Nerelerdesin?” Kaliforniya’nın göz alıcı güneşinin altında parlayan koyu mavi gözlerini kıstı. “Evdeymişsin. Güzel,” dedi tüm öküzlüğüyle. Simsiyah saçları dağılmış, birkaç tutamı alnına düşmüştü. Üzerinde beyaz keten bir gömlekle lacivert bir jean vardı. Teni daha da esmerleşmişti. Deniz kenarındaydı, bir kafede oturuyordu. Uzun zamandır yalnızca telefonda konuştuğumuz için yüzünü görmek iyi gelmişti. Ama bunu belli etmedim tabii.

“Herhâlde evdeyim, Zadegân!”* dedim onun bana hitap ettiği isme sinirlendiğimi belli etmeden. “Nerede olacağım başka?”

“Geçen karaokedeymişsin ya! Twitter‘a bile düşmüşsün. Yanındaki lavukla… Ne ayak?”

“Söyledim ya!” dedim ona attığım mesajı hatırlatarak. “Kalabalık bir grupla gittik okuldan. Özel kimse yoktu yanımda.”

“İnşallah öyledir,” dedi beni uyarır gibi.

“Ay, triplere gel!” diyerek hemen üste çıktım. “Alt tarafı bir karaokeye gittim, olay oldu. Sen önce kendine bak ya! Biz senin gibi Kaliforniyalarda sürtmüyoruz.”

Neyse ki diklenmem işe yaradı. Hazar da inanmış görünüyordu. “Bak bak! Kültür mantarı! Bir bakışta anladı nerede olduğumu.” Gür saçlarını çapkın bir tavırla geriye attı, yanından geçen mini elbiseli kızlardan birini baştan ayağa süzdü. Gözlerimi devirdim. Hiç utanması da yoktu. “N’apalım, kızım? Hayat bize güzel.”

“Bir sene sonra İTÜ’den, ‘Makine Mühendisliği Bölümü öğrencimiz Hazar Poyrazoğlu’nun okulumuzla ilişiği kesilmiştir,’ belgesini aldığında da hayat sana güzel olur,” dedim üniversitede altıncı senesinde oluşunu kastederek.

Bıkkın bir şekilde ofladı. “Çok uzun cümle kuruyorsun. Saniyesinde kafa açtın.”

Kaşlarımı çatarak ona baktım. O da bana aynı şekilde bir bakış attı. Küçükken de böyle yapardı. Ama o zaman alttan alan hep ben olurdum. Görünen o ki şimdilerde bu kalpsizin bana karşı birazcık da olsa yüreği yumuşamıştı. “Her şey yolunda mı?” diyerek ilk adımı attı.

“Yolunda,” dedim hafifçe burnumu çekerek. Neden böyle duygulanmıştım şimdi bu cehennem zebanisini görünce? Özledin… diye fısıldadı iç sesim. İlk kez bu kadar uzak kalıyorduk birbirimizden, ne yazık ki bunu reddedemezdim. “Senin?”

“Benim de her şey yolunda.”

“Ne zaman geliyorsun?”

Bakışlarını kaçırdı. “Biraz daha işim var.”

“Ne bitmek bilmeyen işmiş bu ya?” diye patladım. “Ne yapıyorsun bunca zamandır orada?”

“Allah Allah!” diye üste çıktı. “İşimizde gücümüzdeyiz, kızım.” Pis pis güldü. “Özledin mi yoksa beni? Oy abisini de özlermiş!”

“Ne abisi be? Üç dakika erken doğdun diye!” Çenemi hafifçe dikleştirdim. “Hem… Sen beni özlemedin mi?”

“Özlemişimdir belki biraz,” dedi hödük.

“Doğum günümüze yetişir misin?” diye sordum dayanamayarak. Bana anlatmak istemediği şeyler vardı, bu gerçeği artık kavramıştım. Neler olduğunu deli gibi merak ediyordum ama ben de ondan tonla şey saklarken daha fazla hesap soramazdım. Yüz yüze konuşmalıydık. Çünkü yaptıklarımı öğrendiğinde köpüreceğinin çok net farkındaydım. Hazar döndüğünde tüm sorunun çoktan çözülmüş olmasını dilemekten başka şansım yoktu. Ancak o şekilde olan biteni onunla paylaşabilirdim.

“Yetişmemem imkân dahilinde bile değil. Bilirsin.”

“İyi bari,” dedim rahatlayarak. İlk kez bir doğum günümüzü ayrı geçireceğimizden endişelenmiştim. “Sevindim.”

“Eee? Ne yapıyorsun evde?” Bana anlamadığım garip bir bakış attı. “Elias’la çıkıyorsun değil mi dışarı?” diye sorduğunda, kısa bir an bir şey biliyor mu diye şüpheye düştüm ama Hazar fevri ve sabırsızdı. Gerçekleri bilseydi asla kendini tutamaz, çoktan kapıma dayanırdı. Üstelik gemideki tüm adamların o patlama sonucunda öldüğünü düşünüyordu, Tehditçi’den haberi yoktu. Zaten bu yüzden korumalardan bunaldım şovumu rahat karşılamıştı.

“Evet. Bir yere gittiğim yok zaten. Okul ve staj. Kırk yılda bir karaokeye gittim işte arkadaşlarla geçenlerde. O kadar.” Telefonumun ekranını Lila’ya çevirdim. “Lila geldi. Onunla takılıyoruz.”

“Ooooo! Bu ne ya? Neredeyse her ay gerçekleşen Şer İttifakı Tutulması mı?” Sırıtışı genişledi. “Sarı belanız nerede? O yok mu?”

Telefonu masada duran bilgisayara çevirdim. “O da online olarak aramızda,” dedim gülerek.

“Aksini asla düşünmemiştim zaten.” Kaşlarını çattı Naz’a. “Neredesin sen, sarı kafa?”

“New York’tayım tabii ki. Neden sordun?” dedi Naz.

“Bilmem. Uğrarım belki.” Sinsi bir şekilde kirli sakallarını kaşıdı Hazar. “Bu ihtimal seni biraz diken üstünde tutsun bakalım.”

“Hiç çekemem seni,” diye söylendi Naz. “Sakın kapımın önünden bile geçme. Kuzen falan dinlemem, abimin adamlarına engellettiririm evime girişini.”

Hazar sinsi sinsi sırıttı. “Abinin şu atlatmakta ustalaştığın adamlarından mı bahsediyorsun?”

“Hazar!” diye uyardı Naz onu. “İyi ki bir kaçırdım ağzımdan ya? Bak, olur da bunu abime söylersen seni asla affetmem.”

“Offf! Senin affın da çok umurumdaydı, Nazo!” Kendine bir sigara yaktı. Devamında bir şey söylemedi ama kimseye tek kelime anlatmayacağının Naz da farkındaydı. Tüm patavatsızlığına rağmen Hazar sağlam sır tutardı. Lila’ya döndü bu sefer. “Sen n’apıyorsun, doc? Okul nasıl? Köleliğe devam mı?”

“Maalesef. Pediyatri stajına başladım,” dedi Lila bıkkın bir nefes alarak. Tıp Fakültesi’nde okuyordu. “Yani ölüm gibi bir şey ama kimse ölmüyor.”

“Niye ya? Bebekler mebekler? Agucuk gugucuk?” diye dalga geçti Hazar.

“Hıııı tabii!” dedi Lila itiraz tonlamasıyla. “Bebekler ve çocuklar değil zaten sorun olan. Aileleri!”

Hazar oturduğu yerde hafifçe dikleşti, elindeki boşalmış kadehi karşısındaki birine uzattı ve bardağı dolu olarak geri aldı. “Sen yalnız değil misin?” dedim merakla.

Lila’yla ikimiz yan yana oturuyor, telefonun ekranından Hazar’a bakıyorduk. Fakat Hazar’ın telefon ekranını ansızın döndürmesiyle hiç beklemediğimiz bir şey oldu.

“Yoo, yalnız değilim. Bro’m burada!” diyerek gösterdiği kişi tam karşımızda duruyordu. Bir diğer kuzenimiz Baran’dan başkası değildi bu.

“Yecüc ve Mecüc’ün ayrı olduklarını düşünmek hata olurdu zaten,” dedim ikisinin yediklerinin içtiklerinin ayrı gitmeyişiyle dalga geçerek.

Baran rahat bir tavırla koltukta oturuyordu. Koyu renk saçları yine üç numaraydı, küpesi yine kulağındaydı, boynunda yine o meşhur kolye vardı, bir elinde sigara, diğerinde içki kadehi tutuyordu. Ayaklarını önündeki geniş sehpaya uzattığı için siyah postalları görüş açımızdaydı, koyu gri tişörtünden kollarındaki dövmeler belli oluyordu. Gözündeki güneş gözlüğü sayesinde ise nereye baktığı pek anlaşılmıyordu. Fakat Lila’nın hazırlıksız yakalanarak ekrandaki Baran’a bakakaldığı belliydi. Oysa birkaç saniye bile sürmemişti. Lila yerinden sinirle kalkarak, “Ben bir kahve yapayım,” demiş, ekranın görüş açısından hızla kaçmıştı.

Baran’ın dudaklarından ise homurtuyla karışık, “Bir saniye bile gösterme yüzünü bana, kaç hemen!” cümlesi çıktı. Hemen peşindense gür sesiyle bağırdı. “Ben de seni çok özledim, bal!”

Hazar telefonu kendine çevirdiğinde, az önce esen Lila’yla Baran adlı soğuk rüzgârın şiddetini azaltmak için hemen atıldım. Lila ağzının içinden sinirle söylenirken, “İyi oldu aradığın,” dedim Hazar’a. “Moralim düzeldi.”

“Moralin mi bozuktu ki?” diye sordu Hazar.

“Ya Ömer’e ayıp etmiştim de biraz…” diye geveledim.

Tek kaşı merakla kalktı. “Hangi konuda?”

“Önemli değil,” dedim. “Yani önemli de… Neyse işte. Haklı olarak soğuk davrandı şimdi bana.”

“Ne dedi?”

“İşte konuşmak istemiştim. Kemanının akorduyla uğraşıyormuş, sonra arayacakmışım.”

Hazar sigarasından derin bir nefes çektikten sonra cevabı yapıştırdı. Ne yazık ki Ömer’den hazzetmiyordu. Zaten düşününce, Hazar genel olarak yakınlarımız dışında insan sevmiyordu.

“Ben onun kemanının teline değen yayına sokayım! Bak bak triplere bak, amına koyayım!” diye söylendi. Gözlerimi devirdim. “Hayır, keman çalıyorsun da ne oluyor? Müslüm Gürses – Kısmetim Kapanmış introsunu mu çaldın, hayırdır yani?” diyerek arabesk sevdasını ortaya seren bir kıyaslamada bulundu. Sinirle saçlarını geriye attı. “Sen de beni sinirlendirme, Hazel! Burnu sikinden büyük Ömer yarrak kafalısı için üzülmek de ne demek?”

“Öf tamam abart! Üzülmedim. Arkadaşım sonuçta.”

“Sana âşık bir herifle, eğer sen de ona âşık değilsen arkadaş olmamalısın.”

Böyle bilge bilge konuştuğu zaman onu boğasım geliyordu. “Hangi çağın kanunu bu ya? Senin bir türlü çıkamadığın Orta Çağ’ın herhâlde. Çocuk böyle bir şeyi dile getirmedi bile ayrıca. Ne diyeceğim? Sen bana âşıksın gibi hissediyorum, o yüzden seninle arkadaş olamam mı? Daha ukala bir tavır olamaz yani.”

“Ben en azından Orta Çağ’dayım. Sen kendine Taş Devri’nden birini bul da o zaman göreyim seni.” Cevap vermek için ağzımı açmıştım ki tek kelime daha etmeme izin vermedi. “Neyse kapat, tamam,” dedi ama Baran’ın ayaklandığını ekrandan gördüğüm için belli ki bu davranışı benimle ilgili değildi. “Hadi görüşürüz!” dedikten hemen sonra, yanıtlamamı bile beklemeden aramaya bir son verdi. Kim bilir neyin peşine düşeceklerdi?

Telefonu kapattıktan sonra yeni doldurduğu kahvesini yudumlayan Lila’ya baktım. Ardından bilgisayar ekranına döndüm. Naz elini dudaklarına kapatmıştı, gülüşünü zor tutuyordu.

Elimi salladım. “Tutma kendini, tutma!” dediğim anda Naz âdeta püskürdü.

“Burnu sikinden büyük nasıl bir küfür ya? Hahahahaha!”

“Hazar ve saçma sapan küfürleri işte!” Dayanamayıp kıkırdadım. “Salak ya!”

“Neyse…” dedi Naz, gülüşü hâlâ hafiflememişti. “Bu Tekin için geçerli değildir bence. Değil mi, Hazel?”

Bu sefer gülme sırası Lila’ya geçmişti. Üstelik onunki kıkırdama bile değildi, dudaklarından küçük bir kahkaha yükselmişti.

“Ben nereden bileyim?” dedim kızarıp bozararak. “El âlemin adamının…” Oturduğum yerde kıpırdandım. “…şeyini ya!”

“Arabası ne markaydı?” diye sordu Naz. Daldan dala atladığında bu kızın hızına yetişmek imkânsızdı. Şimdi araba ne alakaydı?

“Escalade…” dedim nedense Aston Martin’i hiçe sayarak. O dev gibi mağara adamı arabasını aslında içten içe seviyor olamazdım.

“Tamam! Tahmin yürütmek zor değil,” dedi Naz çok iş bilirmiş gibi. “Şu yolladığın WhatsApp fotoğrafından gördüğüm kadarıyla, bir kere burnu… Bir Karadenizliye göre fazla düzgün.” Parmağını düşünür gibi çenesine koydu. “Bir de… Bilirsiniz işte. Hani şu…” dedi kaşlarını edepsiz edepsiz indirip kaldırarak. “Büyük arabalar ve erkekler arasındaki meşhur ilişkiyi… Ne kadar büyük araba… O kadar büyük…”

Lila’nın küçük kahkahası büyüdü, büyüdü, kocaman bir hâl aldı. “O ayaklar ve eller için geçerli değil miydi?” diye sordu nefes nefese.

“Fark etmez, hepsi aynı kapıya çıkıyor,” dedi.

Bense domates gibi kızarsam da ne yazık ki kendimi tutamadım. “İğrenç bir insansın!” dedim kahkahamı serbest bırakarak. “Yemin ediyorum, Hazar’ın dişi versiyonu olduğunu düşünüyorum bazen.”

“Kan çekiyor, kan!” dedi Lila. Hemen ardından hızla gecenin kritiğinin yolunu açtı. “Eee? Anlat bakalım artık bu gece olanları. Çatladım meraktan.”

“Hangi birinden başlayayım ki?” dedikten hemen sonra derin bir nefes alıp anlatmaya başladım. Arabada olanlar, davet, çalışma odası, gizlice duyduklarım, tehdit notu… Hepsi dilimden peşi sıra dökülünce resmen rahatladım. Fakat ikisinin de ilk dikkat ettiği şey tehdit mevzusuydu tabii. Az önceki neşeli duruşları bile değişmişti, tedirgin bakıyorlardı. Oysa onlara ne bu gece tanıştığım o karanlık mafya konseyini ne de patlayan silahları anlatmıştım. Tehdit notunun Tekin’le ilgili olan kısmını ise kendime saklamıştım.

“Bok vardı geldin Ankara’ya!” dedi Lila sinirle.

“Başına gelmeyen kalmadı,” diye onayladı Naz onu. Fakat benim de endişemi katladıklarını anlamış olacaklar ki Lila hemen usta bir manevrayla konuyu bambaşka bir noktaya taşıdı.

“Neyse… Tekin faktörü bir nebze hafifletiyor sana olan sinirimi.”

“Allah Allah!” dedim ama bir yandan da ne düşündüğünü merak etmiştim. “Adamı görmedin bile,” dedim ağzını arar gibi.

Koyu karamel rengi saçlarını savurdu. “Gönül gözümüz var çok şükür. İnsan sarrafıyım bebeğim ben. Bir bakışta şıp diye anlarım.”

“O insan sarraflığın bir kendine çalışmıyor o zaman,” dedi Naz gülerek.

“Sus şimdi, karıştırma onu. Hem terzi kendi söküğünü dikemez.” Lila bana döndü. “Ay ama ne boylu poslu adamdı!” dedi birkaç saniyeliğine de olsa dışarıda görüşünü kastederek. “Upuzun, devasa bir boy. Geniş omuzlar. Uçak pistini andıran bir sırt. Heybetli. Görkemli. Yemin ediyorum, tam senin kalemin ya!” Rahat bir tavırla koltukta bağdaş kurdu. “Nihayet seninle ilgili de durdu durdu turnayı gözünden vurdu diyebileceğiz.”

“Başka kimin için dedik?” diye sordum.

“Henüz hiçbirimiz için maalesef,” diye atıldı Naz. “İşte sen önümüzden yürü, kraliçe! Bizim de ayağımız alışsın.”

“Geri zekâlı!” dedim gülerek. “Hem ne alakası var? Bizim yok öyle bir şeyimiz…” Bakışlarımı kaçırdım. “Aramızda yani. Yok öyle bir şey.”

“Hııı aynen!” Lila’nın dudaklarına imalı bir gülüş yerleşti. “Bu gece için de hiç öyle özenmiyordun üstüne başına!”

“Aaa fotoğraf yok mu, Hazel?” diye sordu Naz.

Beni rahat bırakmayacaklarını bildiğimden, WhatsApp grubumuza bu geceki tüm fotoğrafları yolladım. Tek olduklarımın yanına, Tekin’le olanları da eklemeyi atlamadım. Ben bile inceleyememiştim henüz, neyse onlar kritik yaparken ben de iyice bir bakardım. Bu sırada annemin talimatını yerine getirmeyi atladığımı fark edince, tek olduğum fotoğraflardan elbisemin en güzel görünenini ona da yolladım. Saat epey geç olduğundan muhtemelen yarın görürdü. Ayrıca elbisem zaten onun tasarımıydı, beğenmemesi ihtimal dahilinde bile değildi.

“Of Hazeeeelll! Çok yakışmışsınız kızım, bu ne yaa?” dedi Naz hevesle. “Yani ben ki esmer hiç sevmem, bilirsiniz. Ama yiğidi öldür, hakkını yeme. Adam cidden çok yakışıklı.”

Ben yanıt vermeyince Lila hemen atıldı. “Bizim kızımız da bir içim su valla,” dedi fotoğraflara bakarken. “Böbreğine kadar açtığı yırtmaçla epey kaynar bir su olmuş gerçi.”

“Ne var canım?” diye itiraz ettim. “Elime öyle… Bu elbise geldi. Bir daha nerede giyeceğim diye düşünüp giyiverdim işte. Elbiseye de anlam yükleyecek değiliz.”

“Biz yüklemiyoruz ama o yüklemiştir belki,” diye yanıtladı Naz. “Adamın aklı uçmuştur, aklı. Kimin olsa uçar tabii!”

“Kimin olsa uçar, evet. Öyle genel… Herhangi bir kadın da giyse bu elbiseyi, akıl uçurtur. Öyle bir elbise bu,” dedim. Sözler ağzımdan bir çırpıda çıkıvermişti.

“Ha sen aklı sadece sana uçsun istiyorsun?” diye sordu Lila.

“Ne alakası var! Bir şey istediğim yok benim,” diye reddettim. “Hem… Bu kadar belanın içinde, sence buna vaktim mi var?”

“Saçma saçma konuşma, Hazel,” dedi Naz. “Oldu. Başımız belada diye bütün hayatımızı da askıya alalım. Hoşlanıyorsan hoşlanıyorsundur. Bu ertelenecek bir şey mi?”

“Ne hoşlanması?” dedi Lila bilir kişi gibi. “Bana biraz aşk yoluna girilmiş gibi geldi.” O bet sesiyle, “Şehirlere bombalar yağardı her gece, biz durmadan sevişirdik!” diye şarkı söylemeye başladı.

“Ne aşkı be? Ne aşkı?” dedim Pargalı İbrahim tonlamasıyla. “Âşık falan değilim. Bu kadar çabuk aşk mı olur ayrıca? Saçmalamayın.”

“Kızım, anlattık ya!” dedi Lila. “Aşk dediğin ilk görüşte olur zaten.” Geçen günkü konuşmamızı kastediyordu. “Öylesi daha gerçekçi. Plansız. Kontrolsüz. Tutkulu. Ateşli.”

“Tutkulu, ateşli dedin, bak aklıma ne geldi?” dedim Lila’ya tripli bir ifadeyle. Hemen yerimden fırlayıp hızla merdivenleri tırmandım. Birkaç dakika sonra komodinimin çekmecesinden malum erotik romanı almış, yeniden salona ulaşmıştım. “Senin oku oku diye başımın etini yediğin bu kitap yüzünden rezil kepaze oldum elin adamına!” Geçen günkü görüntülü konuşmamızda onlara bu konudan bahsetmeyi atlamıştım.

Lila kitabı elimden aldı. “Uuuu… İskoç Gülü güzel kitaptır.” Tek kaşını kaldırıp bana baktı. “Nasıl rezil oldun?”

Hemen kitaptaki ilgili sayfayı açtım. “Şu sayfa yüzünden,” dedim sinirle. “Bu sayfayı böyle çarşaf gibi açık bırakmışım. O da gördü.” Silahı çekmeceye bırakırken gördüğü detayını atladım. Benim için daha fazla endişelenmelerini istemiyordum.

“Ayraç kullansaydın, canım,” dedi Lila ukala ukala. Sonra sayfada yazanları okumaya koyuldu. Başını bir sağa bir sola eğdi. Düşünür gibi dudaklarını dişledi. “Yani…” dedi hemen sonrasında. “Anatomik olarak pek mümkün bir pozisyon değil tabii ama… İnsan kitaplarda böyle şeylerin imkânsızlığına bakmıyor pek. Seksiymiş. Unutmuşum ben bu Edward’la Veronica’yı. Bir ara re-read yapayım.”

“Of ben ne diyorum, sen ne diyorsun Liloş?” diye söylendim.

“Ben senin ne dediğini çok iyi anladım, canım!” deyip derin bir nefes aldı. “Sen bu herif sana toy moy dedi diye bilendin. Sonra arabada yaşadıklarınızın üzerine bir de şu gizemli adamla konuştuklarını duydun. Ee zaten sonuçta sadece yardım istemek için gitmiştin adama. Şimdi hiç kapılmak falan istemiyorsun,” diyerek durumu özetledi. Bu kadar basit değildi tabii. Ama yine de başımı sallayarak onay verdim.

“Neyse işte! Olaylar bunlar. Serdar’ın peşine de düşecek gibi,” dedim. Bir esneme bastırdı ama uyumamın kolay olmayacağının bilincindeydim.

“Haksız sayılmaz. Düşsün peşine. Biz hafife almışız o sümsüğü. Varsa bir falsosu, çıksın ortaya,” dedi Lila. Aslında konuşacak çok şey vardı, sohbetlerimiz normalde bu kadarla kalmazdı. Her şey tüm inciği cıncığıyla masaya yatardı. Ama benim yorgun olduğum herhâlde ikisinin de dikkatinden kaçmamıştı. “Uyuyalım artık. Daha çok vakit var, konuşuruz,” diye öneride bulundu Lila. Bunun üzerine Naz da saat farkımız dolayısıyla Facetime’ı kapatmak zorunda kaldı.

Lila’yla birlikte merdivenlerin altındaki dolaptan yorgan ve yastık çıkarırken, “Uyuyabilir miyim, bilmiyorum,” diye itiraf ettim. “İki kadeh bir şey içseydik bari.”

“Allah Allah! Alkolik misin sen?” diye kızdı. “Uyku ilacı almayı denesen daha akıllıca olmaz mı sence de?”

“Sevmiyorum ilaç içmeyi,” diye mızmızlandım. “Çok sersemleştirir şimdi o beni.”

“Sigaraları püfür püfür içmekte sakınca görmüyorsun. İlaç içmeye gelince mi bilinçli kesildin başıma?” diye tiradına başladı. “Hafif bir şey içersin, hiçbir şey olmaz,” diyerek elindeki yorganı salondaki geniş koltuğa bıraktı. Ardından kapıya yürüdü. “Kapıdaki çocuklar eczaneye giderler, değil mi?”

“Yani… Giderler sanırım,” dedim ben de onu takip ederken.

Lila hızlı adımlarla kapıya ulaşıp açtı, Cihan zaten hemen bahçedeydi, kapının açıldığını gördüğü an elindeki sigarayı söndürüp hızla yanımıza geldi.

“Bir şey mi oldu, Hazel Hanım?” diye sordu.

Ben yanıt veremeden Lila girdi söze. “Eczaneden bir şey isteyecektik. Ben ilacın ismini yazsam, nöbetçi eczaneden bulabilir misiniz?”

“Tabii!” dedi Cihan. “Alır çocuklar hemen.”

“Harika! Reçetesiz zaten,” dedi Lila ve kapının yanındaki dresuarda duran küçük not kâğıdına hızlıca ilacın ismini karaladı. Kâğıdı Cihan’a verip teşekkür etti. Kapıyı kapatıp içeri geçtiğimizde ise masanın üzerinde duran bilgisayarı kucağına aldı. “Hadi,” dedi. “Çıkalım odaya. İlaç gelince içersin hemen.”

Hiç ikiletmedim. O kadar yorgundum ki bir an önce uzanmaktan başka bir isteğim yoktu. Elimde telefonumla Lila’nın peşinden yukarı çıktım. Onun elinde de yastıkla yedek yorgan vardı.

Dakikalar geçip gitti… Biz yatmaya hazırlandığımız sırada Cihan geri gelince, Lila ilacı almaya aşağı indi. Ben de bu arada dayanamayıp telefonumdan WhatsApp’a girdim. Tekin’le olan konuşmamızı açtım. En son bana gönderdiği fotoğraflar vardı ekranda. Bir süre onlara baktım. Sonra bir şey yazsam mı diye düşünmeye başladım.

Parmaklarım bir müddet gidip geldi klavyede. Ama kelimelerin bir türlü yan yana gelmelerini sağlayamadım. Fakat en sonunda endişemle merakım baskın gelince, zihnimdeki tek soruyu hızla yazıp yolladım.

Hazel: “Neredesin?”

Birkaç dakika boyunca cevap bekledim ama bir şey gelmedi. O sırada Lila dönmüş, elindeki minik ilacı bana koca bir bardak suyla içirmişti ve sonunda yatağa geçip uzanmıştık. Benim elimde telefonum vardı. Lila ise bilgisayardan bir şeyler açmakla meşguldü.

“Biraz dizi açalım bari. Uykuya dalmana yardımcı olur,” dedi. “Ne açsak?”

“Fark etmez.”

“Aaa!” dedi hemen sonra. Yan yana yastıklarda uzanıyorduk. “Buldum!” Dudakları şeytani bir gülüşle kıvrıldı. “Buffy the Vampire Slayer olsun.”

Kaşlarım çatıldı. “Hiç çekemem şimdi vampir falan,” dedim ama bu benim aslında en sevdiğim diziydi.

“Neden ya? Orada da erkeğimiz Angel, Buffy’den yüzlerce yaş büyük.”

Ben kaşlarımı çatarken o büyük bir keyifle kıkırdadı. Sinirim onun umurunda bile değildi. Yelloz! Böyle dalga geçmelere bayılırdı. Ama dur sen! dedim kendi kendime. Gün gelir, elbet devran dönerdi.

“Ya da dur dur!” dedi. “Buldum. Sex and the City! Mr. Big’e de itiraz etmezsin. Hoş… O da Carrie’den epeyce büyüktü.” İyice arsızlığı eline almıştı, coştukça coşuyordu. “Aaa vazgeçtim dur. Şeyi açacağım,” diye yükseldi.

Daha fazla dayanamadım. Kafamı koyduğum yastığı hızla alıp yanımdaki arsız yellozun suratına bastırdım. “Boşuna dememişler,” diye bağırdım. “Düşman kör nişancıdır ama dost bilir nereden vuracağını, diye!” Yastıkla saçlarını iyice dağıttım. “Yeter dalga geçtiğin! Boğacağım şimdi seni hee!”

“Ay tamam! Tamam! Nefes alamıyorum!” diye bağırdı palavracı oradan oraya çırpınırken.

Yastığı yüzünden çekip yeniden kendimi yatağa bıraktım. Ama belli ki erken davranmıştım. “Grey’s Anatomy’i açalım,” diye bağırdı Lila. “Şey bölümü ama… Little Grey Lexie’nin kendisinden yaşça epey büyük McSteamy’miz Mark Sloan’un kapısında soyunarak ‘Öğret bana!’ dediği kısmı.”

Söylediklerini duyduğum an kıpkırmızı kesildim. Benim de kapıda Tekin’e Öğret bana! deyişim aklıma gelince ne yapacağımı bilemedim. Benimkinin içeriği bu değildi tabii ama yine de Lila’ya bundan bahsedemedim. “Pislikleşme,” diyerek aklımdakileri gizlemeye çalıştım. “İyi ki bir anlattım yani neye sinirlendiğimi.”

“Ee salaksın!” dedi tek nefeste. “Normalde zekâ fışkırıyor beyninden ama bir aptallaştın mı sen, n’oldu, ben anlamadım valla.” Cevap vermeyince devam etti. “Kızım taş gibisin. Çıtırsın. Toy bulmasının nesi kötü? Ayrıca şu gizli kapaklı konuşmanın altında da başka bir şey var bence. Demişti dersin.”

“Ne gibi?” dedim merakla. O an fark ettim ki ikna edilmeye ihtiyacım vardı.

Elini telefonuma attı, önce galerimi, sonra Tekin’le olan fotoğraflarımızdan bir tanesini açtı. Birbirimize baktığımız bir fotoğraftı. Tekin’in dudaklarında arsız ve çapkın bir kıvrım varken, benim kaşlarım çatıktı. Muhtemelen “…bu hırçın hâlin… Sanırım yalnızca bana özel,” dediği anlarda kadraja alınmıştı.

“Sence bu bakış, normal bir bakış mı?” diye sordu Lila beni düşüncelerimden kopararak.

“Yani… Bilmem,” diyerek omzumu silktim. “Değil mi?”

“Aklını kaybetmişsin sen bence. Anlama yetilerin sıfırlanmış,” diye azarladı beni. “Bu bakış alev alev bir bakış.” Parmağını yaladı. Komodine sürdü. “Heh, bak, buraya yazıyorum,” dedi haminne edasıyla. “Ama inşallah yarın gelir Tekin de… Ben de sizi yan yana görüp karar veririm.”

“Sen karar versen n’olacak?” dedim başımı gururla havaya dikerek. “Sanki ben ilgilenecek miyim?”

“Ee herhâlde süründüreceksin. O gizemli adama söylediklerinin bir intikamı olmalı elbet.”

“Aynen öyle.” Küçük bir esneme kaçtı dudaklarımdan. “Kinciyim. Biliyorsun.”

“Biliyorum, canım. Kinci olmanın yanında nazından da usandırırsın.”

“Usanırsa usansın. Çok da umurumda!” dediğim sırada Lila bilgisayarı kenara bıraktı. Ben de yatağa iyice yerleştim. Uyku ilacı henüz bir etki göstermemişti, bakışlarım telefon ekranımın üzerindeydi. Hâlâ bir cevap gelmemişti. Fakat bunu aklımdan geçirişimden yalnızca saniyeler sonra telefon ekranıma bir mesaj düştü.

Kendime engel olamadan heyecanla yatakta doğrultum. “Tekin yazdı,” dedim Lila’ya. Onun da dikkatli bakışlarıyla beni izlediğini biliyordum.

“Neden uyku ilacı içtin?” yazıyordu mesajda. Hiç beklemeden parmaklarımı klavyede gezdirip yanıtını gönderdim.

Hazel: “Yeni içtim daha. Hafif bir ilaçmış.”

Tekin: “Etkisini göstermedi daha yani?”

Hazel: “Hayır. Neden ki?”

Telefonum ansızın çalmaya başladığında, “Hihhh! Görüntülü arıyor,” diye bağırdım. Lila hemen yataktan kalktı. Herhâlde ona zaten her şeyi anlatacağımdan emin olduğu için beni yalnız bırakmaya kararlıydı.

“Aşağıdayım,” diye fısıldadıktan sonra, ben telefonu saçlarımı düzeltip yanıtladığım sırada odadan çıktı.

Ekranda Tekin’in görüntüsü belirdiği anda az önceki heyecanlı hâlim hızla söndü. Bıkkın ve öfkeli bir tavırla yüzünü sıvazlıyordu. Nedenini bilmediğim bir şekilde allak bullak olmuş bir ifadesi vardı. “Bir şey mi oldu, Tekin?” diye sordum dayanamayarak. Uğursuz bir önsezi tüm vücudumu sarmıştı.

“Hazel?” dedi neredeyse gazap dolu bir sesle. “Şu dosya…” Derin bir nefes aldı. “Sende olduğunu iddia edip peşine düştükleri…”

“Evet,” dedim ama kalbim göğüs kafesimden çıkmak istercesine bir hızla atmaya başlamıştı. “Ne olmuş ona?”

“O dosya gerçekten sende değil, değil mi?” diye sordu çarçabuk. Aramızda soğuk bir ekran vardı ama cehennem ateşi gibi yanan hiddetli gözleri tam gözlerimin içine bakıyordu.

“Bu… Ne biçim bir soru? Tabii ki bende değil.” Kelimeler panikle dudaklarımdan çıkıyordu. “Öyle olsa neden tutayım elimde? Başıma gelmeyen kalmamışken üstelik.”

Tekin etrafına bakındı. Nerede olduğu seçilmiyordu ama herhâlde bir arabanın yanındaydı. Neredeyse çaresiz bir tavırla saçlarını çekiştirip, “Biraz dışarı çıkabilir misin?” diye sordu.

“Dışarıda mısın sen?” dedim telaşla pencereye yaklaşırken.

“Hayır, uzaktayım.” Sesindeki enerji neredeyse çekilmişti. “Oradaki korumaların ayrılmalarını istemiyorum. Arkadaşın orada. Başka birini yollasam seni alması için?

“Olur,” diye kabul ettim. “Bir yere mi gideceğiz?”

“Konuşmamız lazım,” dedi Tekin. Anlaşılan görüntülü konuşmada anlatamayacağı kadar önemliydi.

Kalbim korkuyla göğüs kafesimde dört dönerken onayladım onu. “Tamam. Hazırlanayım ben,” dedikten yalnızca saniyeler sonra ekran kapandı. Lila’ya haber veremeden hemen giyinme odasına girip hızlıca giyindim. Üzerime siyah bir kot, krem rengi bir kazak geçirmiştim. Bej renkli kısa kabanımı ve siyah çapraz çantamı da alır almaz odadan çıktım.

Aşağıya indiğimde Lila mutfaktaydı, elinde bir fincan vardı, muhtemelen bitki çayıydı. Beni görür görmez fincanı ada tezgâha bıraktı, şimdi bakışlarında meraklı bir ifade vardı. “Hayırdır?” diye sordu.

“Tekin çıkabilir misin dedi. Bir şey konuşması lazımmış,” diye yanıtladım onu.

“Kötü bir durum mu var?”

“Bilmiyorum ki. Anlamadım. Birini gönderecekmiş şimdi.” Çantamı tezgâha bıraktım. “Diğer adamlar kapıda olacaklar. Korkmazsın değil mi, Liloş?”

“Korkmam tabii ki. Sen düşünme beni,” dedi ama bu benim için imkânsızdı.

Neden bilmem, konuşmaya devam edemedim. İçim sıkılmıştı ve bunu nasıl değiştirebileceğimin bilincinde değildim. Fakat çantamın kordonuyla gergin bir şekilde oynadığım sırada Lila’nın dudaklarından dökülen sözcükler hareketimi engelledi.

“Değişiyorsun,” dedi Lila. Tek kelimeyle sanki bir gerçeği dile getirmişti. “Normalde olsa… Bu geceden sonra çok başka davranırdın.”

“Sekiz günde değişir mi insan?” diye sordum.

“Bir gecede bile değişirsin.” Benden iki yaş küçüktü ama o anda sesine bilge bir ton hâkimdi. “Sabah bir uyanırsın, bambaşka birisin.”

Sana öyle mi olmuştu? diye sormak istedim ama yapamadım. Lila için dikenli tellerle çevrili yasak bir bölgeydi bu, önünde ise kocaman BARAN tabelası vardı. Arkadaşıma saygım sonsuzdu, canını yakacak bir şeyi asla yapmazdım.

Yanıt vermeyeceğimi anlayınca yanıma geldi, başını omzuma yasladı ve benimle birlikte öylece bekledi.

Söylediklerini, doğru olup olmadığını düşündüm kısa bir anlığına. “İki kişiliğin karşılaşması, iki kimyasal maddenin bir araya gelmesi gibidir. Bir tepkime olursa, ikisi de dönüşür,” diyordu Jung.

Bundan günler önce Arhavi’ye gittiğimde, karşısına çıkmak için canımı dişime taktığım adamın yalnızca ailemi kurtarmama yardım edecek bir aracı olduğunu sanıyordum. Karanlık, tekinsiz, mafyaya karışmış bir adamla bir araya geleceğimin elbette farkındaydım. Ama bu kor bakışlı yabancının üzerimde böylesi bir etki yaratacağını bilmiyordum.

Kin tutan, kendisine yapılanı hiç unutmayan, affetme erdemine pek de sahip olmayan biriydim fakat onu tanıdığım andan beri bana yanlış görünen, kişiliğimle örtüşmeyen her davranışına bir kılıf arıyordum. Bu gece, o gizemli adamla hakkımda konuştuklarını duyduktan sonra her şeyi hiçe sayarak çekip giderdim önceden olsa. Ama ben kabul etmek istemesem de yalnızca, bir açıklaması var mı, bunu merak ediyordum. Birine yük, dert ya da kambur olacağımı anladığım anda arkama bile bakmadan uzaklaşırdım ben. Şimdiyse bu endişem karşısında kalbimi rahatlatacak bir karşılık görmeyi ama en çok da Hayır, sen asla bir yük değilsin! cümlesini işitmeyi diliyordum.

Dönüşmek miydi bu, bilmiyordum. Tepkime denilen şey tek taraflı gerçekleşir miydi, tahmin yürütemiyordum. Ama ne kadar inkâr edersem edeyim benzer bir değişimin, hatta çok daha fazlasının Tekin’de de gerçekleşmesini arzu ediyordum içten içe. Bunu bana gecenin başında aramıza karışmış o kıpkırmızı tutku dışında bir yolla belli etmesini ise her şeyden çok istiyordum.

🌊

Tekin’in yollayacağı adamı beklememin onuncu dakikasında telefonum çaldı. Önce Tekin olduğunu sandım ama baktığımda ekranımda Serdar’ın ismi vardı.

“Offf!” diye bağırdım bıkkınlıkla. Davet sırasında attığım mesaj için arıyor olmalıydı. Açmazsam birkaç kez daha arayabileceğini düşündüğümden, Tekin’in adamı gelmeden bir an önce Serdar’la konuşup başımdan savmak istedim. Lila’nın da ifadesi bıkkındı, herkese Serdar’dan gına gelmişti.

“Efendim, Serdar?” diye yanıtladım telefonu. O dakikadan sonra onun söylediklerine odaklanmaya çalıştım. Fakat kafam öyle meşguldü ki bu mümkün olmadı. Serdar dakikalar boyu babamın yanına neden bana haber vermeden gittiğini anlattı durdu. Ancak söylediği tek bir kelime bile benim için bir şey ifade etmiyordu. Tekin kadar ben de şüpheleniyordum artık Serdar’dan. Buna rağmen elbette ki bunu Serdar’a belli etmemem gerekiyordu.

Kapının çaldığını duyduğum anda, Lila’ya doğru yalnızca dudaklarımı oynatarak, sesim Serdar’a gitmeyecek şekilde konuştum. “Tekin’in yolladığı adamdır,” dedim. Serdar’ın kimden bahsettiğimi sorgulamasını göze alamazdım.

Serdar karşı tarafta bir şeyler söyleyip, bahanelerine bahane katmayı sürdürürken kapıyı açtım. Karşımda bulmayı beklediğim kişi Cihan ya da bir başkasıydı. Fakat yanılmıştım. Tekin oradaydı. Adam göndereceğini söylemişti ama öylece kapımdaydı.

Bakışım yüzündeki ifadeye takıldı. Yüzü kaskatı, neredeyse gazap doluydu. Görüntülü konuşmamızda da fark ettiğim üzere saatler önceki öfkesinden çok farklıydı. Bakışlarında ise kontrol etmekte zorlandığı bir şeyler saklıydı.

Kulağımda Serdar’ın sesini duyduğum anda telefonda kimin olduğunu ansızın hatırladım. Tekin’e baktım, önce çaresizce ne yapacağımı düşündüm, hemen sonra ise hiçbir şekilde kıvıramayacağımı anladım. “Serdar, ben seni sonra ararım,” der demez, herhangi bir karşılık vermesini beklemeden telefonu yüzüne kapattım.

Tekin, Serdar ismini duyar duymaz bakışlarındaki kontrolü âdeta kaybetti. Kaşları gözlerini örtecek kadar çatıldı, çenesi kaskatı kesildi. Fakat Lila’nın arkamdaki varlığını fark etmiş olmalı ki ansızın yüzünü mesken edinen bu hiddetli ifadesini maskeledi.

Hızlıca Lila’yla tanıştı. Korkmamasını söyledi, kapıdaki adamların varlığını hatırlattı. Kısacık bir konuşmaydı zaten, ikisi de muhtemelen bundan bir şey anlamamıştı.

O sırada spor ayakkabımı giyip kısa kabanımı üzerime geçirdim, Lila’yı öpüp evden çıktım. Tekin adamların hepsine bir ton talimat verip kuş uçurtmamalarını emrettikten sonra arabaya ilerledik. Arka koltuğuna oturduğum anda, Tekin de tam karşımda yerini aldı. Şoförü tanımıyordum ama herhangi bir emir beklemeden çoktan arabayı çalıştırıp gaza basmıştı.

Merakımı birkaç saniye dahi dizginleyemeden zihnimdeki soru dudaklarımdan fırladı. “Nereye gidiyoruz?” diye sordum ama oralı olmadı. Kaşları çatıktı ve bunun sebebi şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktı. Çünkü evin kapısını açıp karşımda onu gördüğüm ilk anda bakışlarında katıksız bir endişe vardı. Fakat Serdar’ın ismini duyduğu andan itibaren endişe geride bir yerlere saklanmış, yerini ise öfke almıştı.

“O herif mi aradı?” diye sordu benim soruma yanıt vermek yerine. Telefonu elindeydi, son model cihazı biraz daha sıkarsa kıracaktı.

“Evet,” dedim ama anlaşılan yanıtım Tekin için yetersizdi.

“Sebep?”

Gözlerimi devirdim. “Davetteyken ben mesaj atmıştım. Onun için aramış.”

Burnunu sinirle çekti, boynunu bir sağa bir sola eğdi. Ardından dayanamayıp elini ensesine götürdü. “Sen mesaj attın?” derken sesinde bir soru tonlaması hâkimdi. Yanıt vermeyişimin etkisiyle, “Sikeceğim o herifin ecdadını!” diye küfretti. “Bu gece odağım dağıldı ama dur sen! Döneceğim ben ona.” Ben bir şey söyleyemeden elinde tuttuğu telefonu ansızın çalmaya başlayınca ekrana baktı, gördüğü isim kaşlarını çatmasına sebep oldu. “Efendim, Gamze?” diye yanıtladı. Duyduğum isim benim de algılarımı açmıştı. “Bir şey mi oldu?”

“Yok yok,” dedi Gamze. Sesi dışarıya kadar geliyordu. “Uyumuyorsundur diye düşündüm ama yanılmadım inşallah.”

“Uyumuyordum. Hayırdır?”

“Ya Bade’nin ateşi çıkınca apar topar ayrılmak zorunda kaldık. Sinmedi içime, çok ayıp oldu Hazel’e. Sosyal medyadan da ekleşmemişiz. Sana soracaktım.”

“Yanımda Hazel,” dedi Tekin ansızın. Telefonu hoparlöre verdi. “Kendisine sor.”

Bakışlarım Tekin’deyken konuşmaya başladım. “Merhaba, Gamze!”

“Merhaba, Hazel! Ya kusura bakma. Öyle apar topar çıktık.”

“Hiç önemli değil. İyi mi Bade şimdi?”

“İyi iyi. Düştü ateşi. Biraz mızıldandı, uyudu.”

“Çok sevindim.”

“Tekin telefon numaranı yollasa bana, senin için de sakıncası yoksa…”

“Tabii ki.”

“Instagram kullanıyorsan oradan da takip edeyim seni.”

“Kullanıyorum,” dedim yüzümde hafif bir gülümsemeyle. “Hazel Poyrazoğlu kullanıcı adım. Dümdüz, birleşik.”

“Bir saniye,” dedi Gamze. O sırada Instagram’da beni arıyordu muhtemelen. Aradığını bulmuş olmalıydı ki “Heh! Hemen takip ettim,” dedi. “Ne kadar çok takipçin varmış!”

Ben de telefonumu çıkarmıştım. Bildirimlerde Gamze’nin adını görür görmez geri takip ettim. “Ben de takip ettim seni. Numaranı Tekin’den alırım.”

“Harika! Araşırız, yazışırız. Hatta biz gitmeden belki görüşürüz de uygun olursanız.”

“Ne zaman dönüyorsunuz?” diye sordu Tekin.

“Uçağımız cumartesi.”

“Zor. Arhavi’de olacağız büyük ihtimal,” dedi. Bundan benim elbette haberim yoktu. “Bir dahaki gelişiniz yakın ama. O zaman ayarlarız bir şeyler.”

“Anlaştık. Harika olur. Haberleşiriz o zaman,” dedi Gamze coşkuyla. Tekin’in tavrına hiç de alınmış gibi değildi. Herhâlde iş için olabileceğini anlamıştı. “Görüşürüz Hazel!” diye seslendi bana. “Çok öpüyorum.”

Tekin gizliden hiddetli sesiyle “Kapat, Gamze!” dediği anda yanımızdan birbirinin benzeri simsiyah araçlar hızla geçti. Arkamıza baktım, diğerleri de iyice yaklaşarak bizi çevrelemişlerdi.

Ben daha Gamze’yle vedalaşamadan ve ne olduğunu anlamadan şoför Tekin’e seslendi. “Abi!” dedi sanki bir şey bekler gibi.

“Kim?” diye sordu Tekin telefonunu kapatırken. Tavrı soğukkanlıydı ama bakışlarında tekinsiz bir öfke ucu tutuşmuş kâğıt gibi alevlenmişti. Belli ki dizginlenemeyecekti.

“Mustafa!” diye yanıtladı onu şoför. “Yedi araç! Kendisininki dahil.”

Tekin burnundan öfkeli bir nefes çekti. Başını bir sağa, bir sola yatırdı; ardından dudaklarına tehlikeli bir gülüş yerleşti. “Kaç saniye?” diye sorduğu anda, Tekin’in sorusuyla aynı anda şoförden de “Son 30!” bildirimi yükseldi.

“Yavaşla!” diye emretti Tekin. Gülüşü ansızın silindi, oturduğu koltukta tam ortada duran kolçağı hızla kaldırdı, içinden anlam veremediğim bir şey çıkardı ve bir an bile beklemeden bana doğru eğildi. O kadar hızlı ve ustaca hareket ediyordu ki ayak uydurmaktan başka seçenek söz konusu değildi.

Kabanımı hafifçe omzumdan sıyırdı, az önce açtığı kolçağın içinden çıkardığı şeyi gövdeme sardı. Onun özel yapım bir çelik yelek olduğu gerçeği dank eder etmez engel olamadığım bir panik de tüm bedenimi kapladı.

“Her ihtimale karşı!” dedi Tekin çelik yeleğin son dokunuşlarını yaparken. “Sakın korkma!”

“Korkmuyorum,” dedim ama bu elbette düpedüz yalandı. Gözlerime baktı. Bakışlarımız buluştuğu anda boğazımı yabancısı olduğum korku dolu bir düğüm sardı.

“Korkma!” diye buyurdu bir kez daha. Ama ne yazık ki bu, irademin dışındaydı. Kocaman elleriyle hızla yüzümü kavradı. Birbirimize doğru iyice yaklaştığımız için aramızda kısacık, neredeyse nefeslik bir mesafe kalmıştı. Ve ansızın beklemediğim o hareketi yaparak, alnını alnıma yasladı, kısa bir süre soluklandı. “Hiçbir şey olmayacak! Ben varım yanında!” diye fısıldadı. Başımı telaşla salladım. Dilim damağım kurumuş, verecek cevap bulamamıştım. “Yalnızca konuşacağız,” dedi Tekin bana garanti vermek ister gibi. Hafifçe uzaklaştı. “Her zamanki Mustafa! Kuru sıkı! Bir bok yapamaz.”

“Kalabalık gelmiş ama!” dedim mahzun bir tonda.

“İsterse ordu taksın peşine!”

“Nasıl bu kadar emin konuşabiliyorsun?” diye sordum. Musti dengesiz bir embesildi, ona güvenilmeyeceğini Arhavi’de saçma sapan güç gösterisi yapmak ister gibi Tekin’in evinin önünde havaya ateş ettiğinde anlamıştım. Ne gereksiz ve korkakça bir hamleydi, şimdi düşününce aslında Tekin’den ödünün koptuğu aşikârdı. Ama yine de sağı solu belli olmazdı. “Nasıl güvenebilirsin ki ona?”

“Ona güvendiğimi kim söyledi?” dedi Tekin. Ben kabanımı düzeltirken, o az önce çelik yeleği çıkardığı kolçağın içinden bir silah çıkardı, beline taktı. “Ben kendime güveniyorum.” Ardından aynı yerden çıkardığı ikinci ve daha farklı görünen bir başka silah için de aynı şeyi tekrarladı. Arabaları maşallah İsviçre çakısı gibiydi, önüme top tüfek de serse beni şaşırtamazdı.

O sırada telefonuna bir arama düşünce hızla açtı ama herhangi bir şey söylemedi. “Beş dakikaya oradayız!” dedi tanımadığım bir ses. Belli ki Tekin’in beklediği bir şeydi. Nitekim hiçbir şey söylemeden telefonu kapatıp derin bir nefes aldı.

Araba çoktan durmuştu. Dışarıya kulak kabarttım. Herhangi bir silah sesi duyulmuyordu. Belki de Tekin’in çıkmasını bekliyorlardı, hiçbir şey anlaşılmıyordu.

“Fatih!” diye seslendi Tekin.

“Buyur abi,” diye yanıtladı şoför. İsmini o anda öğrendiğim adam, Cihan gibi cüsseliydi.

“Hazel dışarı çıkmayacak!” diye emretti Tekin. “Bir aksilik olursa da hızla gaza basacaksın!”

Bakışlarım şaşkınlıkla kocaman açıldı. “Ne?” dedim ama hiç oralı olmadı.

“Baş üstüne, abi!” dedi Fatih. Benim ne düşündüğümü kimse sormayacak mıydı?

“Ben burada kalmam,” diye direttim. Tekin bu kez öfkeyle baktı bana. Aramızdaki her şey öyle değişken, öyle gelgitliydi ki az önceki yakınlığından eser kalmamıştı.

“Saçmalama, Hazel!” diyerek itirazımın önünü kesmeye çalıştı. “Burada kalacaksın.” Ağzımı açıp tek kelime etmeme izin vermeden Fatih’e hitaben konuştu. “Kıyamet de kopsa bu kapı açılmayacak!” diye kükredi. O anda ona karşı gelmemden, diretmemden hoşlanmadığı belliydi. Fakat benim zihnim ne yazık ki buna dikkat edememişti. Tek bir cümleyle tüm manzaram değişmişti.

Arabanın içinde değildim şimdi. Gemideydim, maskeli bir adam vardı ötemde. “Kıyamet de kopsa, bu kapı açılmayacak!” diye seslendi. Demir kapıya eliyle vurdu ve saniyeler sonra kapı gıcırtılar çıkararak örtüldü.

“Duydun mu, Fatih?” diye bağırdı Tekin. Bu bağırışı, beni geçmişten çekip alarak ansızın kendime getirdi.

Silkelen, diye fısıldadım içten içe kendime. Yeri değildi. Denizin ortasından, o gemiden çok uzaktaydım, kimse bana zarar veremezdi. Ama o anda… Üzerime tekrar bir kapının kilitlenmesine izin vermek benim için seçenek değildi.

“Duydum, abi!” dedi Fatih ve ansızın kapı açıldı, Tekin dışarı adımını attı. Yalnızca birkaç saniyem vardı. Bir an bile düşünmeden, kapı onun arkasından henüz kapanamadan hızla dışarı fırladım.

Ben dışarı fırlar fırlamaz artık her şey için çok geçti. Musti ve adamları tüm kalabalıklarıyla karşımıza serilmişlerdi.

“Hazel! Ah, Hazel!” dedi Tekin dişlerinin arasından. Fakat kontrollüydü, dışarıya hiçbir şey belli etmemişti. Elimden tuttu, beni arkasına çekti. “Sakın arkamdan tek bir milim bile kıpırdama!” diye emretti. İşte bu sözünü dinlerdim. Kilit altında olmayışım bana yeterdi.

“Ooooo!” diye bağırdı Mıstık. Yüzü gözü geçen gün Tekin’den yediği dayak yüzünden morluk içindeydi ama sesindeki pişkinlik yerli yerindeydi. “Gözümüz yollarda kaldı, Bozboran! Nerelerdesin?”

“Beni özlediğini bilseydim,” diye bağırdı Tekin ona. “Seni evinden özel olarak aldırırdım, Musti.”

“Evde değildim maalesef,” diye yapmacık bir üzüntüyle yanıtladı Musti. “Kapıda kalırdın.”

Tekin dizginlemeye çalıştığı sinirle güldü. “Ben kapıda kalmam. Seni girdiğin her delikten elimle koymuş gibi çıkarırım.”

“Yok ya! Kadir abimin her mekânının adresi var mı sende?”

Tekin bir an duraksadı. Kimden bahsettiklerini bilmiyordum ama anlaşılan duyduğu isimden hiç hoşlanmamıştı. Fakat tereddüdü kimse anlamadan silindi, karşısındakini sözlerle bile yenilgiye uğratmakta ustaydı. “Kadir abin misafir ağırlayabiliyor mu ya? Yatak döşek yatıyor, kalkamıyor diye duyduk.”

Mıstık ona cevap vermedi. Tekin’in arkasında beni görmüş olmalıydı ki öne doğru bir adım ilerledi. Tekin elini arkasından hiç ayırmadı, parmaklarını parmaklarımın arasından geçirdi. Elimi ilk kez böyle tutuyordu. Bu, Korkma! demek miydi? Gariptir ki korkmuyordum. O an anladım ki her şeye rağmen Tekin’in varlığı benim için güvencelerin en büyüğüydü. Kilitli bir kapının ardında, zırhlı bir aracın içinde değil, onun yanında olmak bana kendimi güvende hissettiriyordu.

“Bu geceki aksiyon son bulmuş anladığım kadarıyla,” dedi Mıstık. “En ön sıradan izlemeyi çok isterdim, Tekin. Ama malum! Konsey’e giriş biletimizi sen aldın elimizden.”

“Sen mi girecektin, amına koyayım?” diye hırladı âdeta Tekin. “Kadir’e mi güveniyordun?” Bu Kadir dedikleri kimdi? Beynim çorbaya dönmüştü.

“Kadir’e güvenmeyip ne yapacağım Tekin ya? Bak, eliyle koyduğu gibi buldu senin zaafını.” Mıstık’ın bakışları ansızın beni buldu. Benim de tek bir kelimeyle dikkatim ona çevrilmişti. Beni mi kastediyordu? Hem… Zaaf meselesini o nereden biliyordu? “İyisinizdir inşallah, Hazel Hanım!” diye seslendi. “Çocuklara sadece korkutsanız yeter demiştik aslında ama! Biraz ipin ucunu kaçırmışlar.” Pis pis sırıttı. “Kusura bakmayın. Çok korkutmamışızdır umarım sizi.”

Neyden bahsettiğini asla anlamasam da altta kalacak değildim. Hiç kimse beni küçük göremezdi. “Tekin yanımdayken beni korkutabileceğinizi düşünmeniz çok komik, Mıstık Bey,” diye yanıtladım onu. Sözlerim hedefi tam on ikiden vurmuş olmalıydı ki Mıstık’ın gülüşü kayboldu. Tekin’e döndü. Ben de Tekin’e baktığımda dudaklarının kıyısında duyduklarından memnun bir tebessüm oturuyordu.

“Tam kendine göre bir kadın bulmuşsun,” dedi Mıstık. “Tebrikler!”

“Sadede gel, lan sikik!” diye bağırdı Tekin. “Sabaha kadar seni mi bekleyeceğiz burada?” Bana baktı. Hava soğuktu, üzerimde kısa ve ince bir kaban vardı. Çelik yelek dışarıdan görünmüyordu ama çok sıkıydı ve nefes almamı iyiden iyiye zorlaştırmıştı. “Hazel biraz daha burada senin yüzünden üşürse… Olacaklardan ben sorumlu değilim,” diye uyardı Mıstık’ı.

“Ne diyeyim Kadir’e? Yedili’ye haberin ne zaman gelir?” diye sordu Mıstık. Konu o kadar hızlı değişiyordu ki yetişemiyordum. Ne haberiydi? Yedili neydi?

“Canım ne zaman isterse!” diye bildirdi Tekin.

Tam o anda, bulunduğumuz daracık caddenin iki yanındaki ormandan neredeyse bir ordu adam çıktı. Hepsi siyahlar içindeydi ve hepsi ağır silahlıydı. Mıstık’ın adamları apar topar silahlarına davranıp ateş moduna geçtikleri an, Tekin’in adamları da aynı şeyi tekrarladı. Tekin beni hızla arkasından çekti, arabaya yasladı ve üzerime eğildi. Tüm gövdemi kendi gövdesiyle âdeta ablukaya almıştı; o anda bana kimsenin gözü değemez, tek bir şey bile dokunamazdı.

“Çelik yelek giydirdin ya zaten!” diye söylendim. Kendisini korusa olmaz mıydı?

“Tek kelime etme!” diye tısladı. “Bu yaptığının hesabını vereceksin.”

Başımı dikleştirip ona baktım. “Çok korktum!” diye mırıldandım. Etrafımız kalabalıktı. Biraz ileride Tekin’in düşmanı sayılabilecek bir adam ve onun koruma ordusu vardı. Fakat bizim bakışlarımız neredeyse iç içeydi, dudaklarımızın arasında ise kısacık bir mesafe kalmıştı.

Bir eli kabanımın içinden belime uzandı, çelik yeleği buldu, hafifçe orada oyalandı. En sonunda ise iki avucu aynı anda soluğumu boğazıma dizerek, içimdeki kısa kazağın açıkta bıraktığı bel oyuntuma kapandı.

Ellerim tamamen iradem dışında göğsüne tırmandı. Hâlâ akşamki gömleği giyiyor olmasının etkisiyle sıcaklığını, kasılan kaslarını hissedebiliyordum; kalbinin atışı ise avucumun içine güm güm vuruyordu. İki eli de belimi öyle bir kavramıştı ki sımsıkı tutuşu kurtulmanın imkânsız olduğunu kanıtlıyordu. Soluklarımız çarpıyordu birbirine. Gözleri gözlerimde bir şeyler arıyor, ardından dudaklarıma inerek sanki aradığını orada bulacakmış gibi bakıyordu.

Belki de aradığını bulmuştu. Öpmeyi arzular gibi bakışının altında bu sebep mi yatıyordu? Ya da belki de… Ben o anda bunu öyle çok istiyor, o kadar delicesine hayal ediyordum ki düşe benzeyen bir sanrının içinde öylece savruluyordum. Ama hayır! diye fısıldadım içimden kendi kendime. Ona dair zihnimdeki tüm soru işaretleri yanıtlanmadan böyle bir isteğe teslim olamayacağımı biliyordum.

Tekin tam bir şeyler söylemek üzere dudaklarını aralamışken, birbirine geçen sık nefeslerimize aynı anda duyulan kaba bir ses karıştı. Ne yazık ki bu, aramızdaki o yersiz, zamansız büyüyü de sonlandırmıştı.

Zifozi!”* diye bağırdı biri.

Tekin, önce derin bir nefes aldı, ardından dudaklarını yaladı, en son benden hafifçe uzaklaştı. “Geç kaldın!” diye yüksek sesle yanıtladı.

“Trafik vardı!” dedi adam ona cevaben, alaycı bir tavırla. Az önce ormanın içinden çıkan siyahlar içindeki adamlardan biriydi. En az Tekin kadar iriydi. Birkaç adımda yanımıza kadar gelmişti.

“Haydaaaa!” diye seslendi bir anda Mıstık. İlgi arsızı bir adamdı. Dikkatler ondan başka bir şeye çevrilince hemen kendini ortaya atıyordu. “Vahşiler mağaralarından çıktılar mı?” Az önce ormanın içinden çıkan adamlardan mı söz ediyordu? Yoksa… Tekin’in bahsettiği, gelsinler diye emrettiği meşhur ekip miydi bu?

“Aynen!” dedi Tekin. “Böyle haber uçur o sikko Kadir abiciğine.”

“Pardon!” diye devam etti Mıstık. “Asıl mağara adamının sen olduğunu hep unutuyorum be Tekin!” Bana döndü bir an. “Hazel Hanım da biliyor mu senin ne medeniyetsiz bir herif olduğunu? Belki yol yakınken kaçmak ister.”

“Bir kez daha…” dedi Tekin hiddetinin buram buram hissedildiği sesiyle. Aynı anda da ekibin tam teçhizat silahları Mıstık’a doğru havalandı. “Hazel’in adını anarsan… Buradan sağ çıkamayacaksın!”

Bu Mıstık’ı biraz olsun tedirgin etmiş olmalıydı çünkü yüzündeki o pişkin ifade nihayet silinir gibi olmuştu. “Haberini bekliyoruz, Tekin,” dedi Mıstık. “Ve o ana kadar…” diye üzerine basa basa konuştu. “Dokunulmazlık devrede değil!” dedi bana bakarak.

Tekin’in tek cümleyle ansızın gözü döndü. Aracın kapısını hızla açtı. Ardından az önce yanımıza gelen siyahlı adamına baktı. Adam sanki bu gizli iletişimi hemen anlamıştı.

Dakikalar önce beline yerleştirdiği silahlardan birine uzandı, ışık hızıyla çıkardı ve hiç düşünmeden, neredeyse nişan almaya bile gerek duymadan Mıstık’a doğru ateş etti. O andan sonra birbiri ardına sıkılan silah sesleri etrafımızı çevrelemişti. Fakat ben abluka altındaydım ve bana herhangi bir şeyin ulaşması sanki her yönden engellenmişti.

Tekin neler olduğunu görmeme izin vermeden beni arabaya bindirdi, kendisi de kapının hemen önündeydi, bakışları ise biraz ileride, omzunu tutan Mıstık’ın üzerine sabitlenmişti. “Bir daha!” diye âdeta kükredi. “Beni bu konu üzerinden tehdit etmeye kalkarsan…” diye devam etti gazap tüten sesiyle. “Sana borcum olan o iki kurşunu ödeyeceğim!” Arhavi’deki konuşmadan söz ediyordu sanırım. O gece Mıstık’a günü geldiğinde onu iki kurşunla öldüreceğini söylemişti.

Arabaya geçer geçmez çatışma sesleri duyarım sandım ama devam etmedi. Anlaşılan Mıstık’ın adamları da kendisi gibiydi, horozlanmayı iyi biliyorlardı ama devamına gelince usta oldukları şey kuyruklarını kıstırarak kaçmaktı.

Tekin siyahlı adama bir şeyler söyledikten sonra arabaya bindi, her zamanki yerine geçti. Şoförün de koltuğuna geçmesini bekledim ama beklediğim gerçekleşmedi. Escalade’in kapısı üzerimize kapanır kapanmaz, Tekin’in bakışları âdeta hedefine kilitlenen bir bomba gibi benim üzerime sabitlendi. Kaçacak yer aradım kendime ama ne yazık ki bu mümkün değildi. Bileğime uzandı ve hızla beni kendisine, tam kucağına çekti.

“N’apıyorsun?” dedim şaşkınlıkla titreşen sesime engel olamadan. Yüzlerimiz arasındaki mesafe neredeyse yok gibiydi.

“Başa belasın!” dedi dişlerinin arasından.

“Sensin asıl o!” diye yanıtladım onu. “Niye beni yalnız bırakıp inmeye kalkıyorsun ki?”

“Sana bir şey olmasına izin vermezdim. Fatih direksiyonda kalacaktı. Ters bir şey olduğu anda seni oradan çıkaracaktı.”

“Ben onu mu diyorum?” Ben kucağındayken oturduğu yerde hafifçe kımıldandı. Önce sesim gitgide azaldı, ardından çatık kaşlarım bu hareketin etkisiyle gevşedi. Fakat bedenim için aynı şey söylenemezdi. “Adamlar gelecek şimdi,” dedim ama bu sözlerimle hiç ilgilenmedi. Avuçlarım terlemişti, parmak uçlarıma yabancısı olduğum bir sızı yerleşmişti. Ona dokunmak için miydi? Hayır… Hiç sırası değildi.

“Kıyamet de kopsa içeri ben emretmeden kimse gelemez.”

Endişeme hitaben söyledikleri beni yeniden kendime getirmeye yetmişti. “Az önce de Hazel çıkamaz demiştin. Ama çıktım,” diye belirttim. Yaptığım şeyle elbette gurur duymuyordum ama o şekilde bekleyemezdim.

“Doğru. Senin kural tanımazlığını her defasında göz ardı ediyorum,” dedi. “Hazel de kendini korumak ister diyorum.” Gözleri gözlerimdeydi. Sıcaklığı, bedeninin heybeti, gücü ise âdeta tenimde, her yerimdeydi. “Lazarenko’yla dans edecek kadar fevri davranmaz diye düşünüyorum mesela,” dedi. Konu hangi ara Lazarenko’ya gelmişti? “Ya da dışarıda eli silahlı dangalaklar varken dışarı çıkmak gibi bir hata yapmaz diye teselli ediyorum kendimi. Ama ne oluyor, biliyor musun?”

“Ne oluyormuş?” diye sordum. Sesim titremeden konuşmayı başarabilmiştim.

“Her seferinde sinirden beynim uyuşmuş şekilde buluyorum kendimi. Şu anda olduğu gibi.”

“Allah Allah! Neyim ben? Emir erin mi?” diye diklendim. “Senin her buyruğunu koşulsuz şartsız dinleyeceğim fikrine nereden kapıldın acaba?”

Kısacık bir an duraksadı. Bakışları yüzümdeydi, kaşları çatıktı, çenesini neredeyse kıracak kadar kasmıştı. Önce gözlerini yumdu, içinden sabır çektiği aşikârdı. Fakat hemen peşinden kendini dizginlemeyi başaramamış olmalı ki görünmez bir zincir âdeta kırıldı. Eli saçlarımın arasına daldı, elleri sertti, dokunuşu hoyrattı ama garip bir şekilde tüm bunlar bana rahatsızlık vermekten çok uzaktı. “Çok konuşuyorsun!” diye hırladı. Sözcükler dişlerinin arasından neredeyse bir ıslık eşliğinde çıkmıştı.

Çenem onun tutuşu sayesinde hafifçe havalanmıştı. Ama bana boyun eğdiremezdi, bu imkânsızdı. “Sustur o zaman,” diye yanıtladım. Ona karşı gelişim bu kez dudaklarının tehlikeli bir gülüşle kıvrılmasına sebep olmuştu.

“Ben sabırlı bir adam değilim, Hazel,” diye fısıldadı. Arabanın içindeki hava ansızın kurşun kadar ağırlaşmıştı. “Ama seninle ilgili… Gerçekten sabrediyorum. Eğer susturursam…”

“Senden korkmuyorum,” dedim. Her diklenişim onun için bir sabır testi gibiydi. Ama Tekin de anlayacaktı, beni hiçbir koşulda dizginleyemezdi.

“Susturma yöntemlerimin korkutucu olduğunu sanmıyorum,” dedi. Söyledikleri kısacık bir an içinde kafama dank edince, tüm yüzüm âdeta kıpkırmızı kesildi. Tekinsizliği yetmemiş gibi bir de… Edepsizdi! Kaçar gibi kucağından karşı koltuğa attım kendimi. Dudaklarımı ısırdığım an Tekin de elleriyle yüzünü sıvazlayarak kendini sakinleştirmeyi denedi.

“Sakin… Sabır… Az kaldı,” diye mırıldandı. Neyden bahsettiğini anlamasam da sormadım. Anın etkisinden henüz kurtulamamıştım. Kalbim göğsümün içinde neredeyse dört dönerken, az önceki yakınlığın kıskacıyla kendimi her defasında daha fazlasını isterken bulduğum gerçeği arasında sıkışıp kalmıştım.

🌊

* Soylu kesim olarak adlandırılan Zadegân; aynı zamanda argoda ‘Şımarık, zengin çocuğu’ anlamına gelmektedir.

* Zifozi; Lazcada ‘Fırtına’ anlamına gelmektedir.

🌊🌊🌊

guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
error: İçerikler Korumalıdır!