Yayınlanma tarihi: 15 Haziran 2025
♪♪ Bölüm şarkıları:
Sezen Aksu ~ Belalım
Savina Yannatou ~ Tin Patrida Mou Ehasa
21. BÖLÜM
27 Ekim 2020, Ankara
Gözlerim alacakaranlık bir gökyüzüne açıldığında, önce bulunduğum yeri kavramaya çalıştım. Kısık bakışlarımla süzdüğüm oda kocaman ve tanıdıktı. Yatağa baktım, rüyalarıma dahi giren o meşhur lacivert çarşaflarla kaplıydı. Tekin’in odasındaydım fakat uykuya daldığım ana inat ıssız bir yalnızlıkla karşılaşmıştım.
Dün yaşananlar peşi sıra gözlerimin önüne dizilirken, elim istemsizce boynuma uzandı. Boynumdaki yara bandı, başıma çok daha kötüsünün gelebileceğinin hatırlatıcısıydı.
O adamın ellerinden kurtuluşum, Tekin’in kollarında buraya çıkarılışım, beni banyosundaki duşun altına sokuşu, ilgilenişi, gözlerindeki pişmanlık ve öfke… Hepsinin hatırası hiç silinmemek üzere aklıma kazınmıştı. Fakat kabullenmeliydim ki Tekin’in pişmanlığı, başıma gelen şeyden daha çok yakmıştı canımı. Ve biliyordum ki olay gerçekleşmeden yalnızca dakikalar önce ettiğimiz kavganın ve bana söylediklerinin bunda etkisi vardı.
Yatakta doğrulup ayaklarımı aşağıya sarkıttığım sırada odada kimsenin olmadığını anlamam da zor olmadı. İçeride çıt çıkmadığına bakılırsa belki de Tekin aşağıdaydı. Önce banyoya gitmeye karar vererek oraya doğru adımladım. İçeri girdiğimde geniş ve ferah bir banyo karşıladı beni. Dün akşam pek inceleyememiş olmama kıyasla, bu kez bakışlarım dikkatle etrafta gezindi. Gri tonlarında dekore edilmiş banyo fazlasıyla moderndi. Kocaman bir duş alanının yanında, ileride duran devasa küvetiyle de eksiksizdi. Dolapları büyüktü, çift lavabolu tezgâh şık mermerlerle kaplıydı. Lavabonun üzerindeki duvarı çok güzel bir antika ayna kaplamıştı. Aynanın önündeki tezgâha bırakılan diş fırçası paketiyle temiz havluları görür görmez banyoyu incelemem de hızla sonlandı.
Önce ihtiyaçlarımı karşıladım, sonra hızlı bir şekilde elimi yüzümü yıkayıp dişlerimi fırçaladım. Bu odada herhangi bir tokam olmadığı için saçlarımı olduğu gibi bırakmak zorunda kalmıştım.
Yatak odasına geri döndüğüm sırada tam odadan çıkıp aşağı inecekken, odanın geniş Fransız tarzı penceresinin önünde bir karaltı kımıldadı. Gözlerimi kıstım. Orada dün gece belki de perdeler kapalı olduğu için farkına varmadığım geniş bir balkon vardı. Fakat şimdi kalın perdeler hafifçe kenara doğru çekilmiş, geride kalan incecik tül dışarıdaki loşluğu da içeri taşımıştı. Tekin ise balkondaydı. Geniş sırtı bana dönük şekilde oturuyor, parmaklarının arasında bir sigara duruyordu. Diğer elinde ise bir fincan vardı. Bu saatte neden uyanık olduğu düşüncesi aklıma sızarken, merakımla endişem o anda zihnimde baskınlık yarışındaydı.
Balkona doğru yöneldiğim sırada Tekin beni görmedi ama elindeki fincanı önünde duran sehpaya bıraktı ve masadaki telefonunu kavradı. Biriyle yazışmaya henüz başlamıştı ki ellerim hiç beklemeden tül perdeyi araladı, kapıyı açtı ve aynı saniye adımlarım da fazlasıyla keyifli görünen balkondaydı.
Tekin beni görür görmez telefonunun ekranını hiç kapatmadan sehpaya koydu, sigarasını küllüğe bıraktı. “Uyandın mı?” diye sordu hafifçe çattığı kaşlarının altındaki bakışları beni süzerken. Ben başımı onaylarcasına sallayınca, “Ben mi ses yaptım, o yüzden mi uyandın?” dedi ses tonundan hissedilen soru işaretleriyle. Hemen peşindense bakışlarına anlam veremediğim bir endişe hâkim oldu. “Yoksa kâbus mu-” dedi ama sözlerini tamamlamasına izin vermedim.
“Yok!” dedim başımı iki yana sallayarak. “Kâbus görmedim. Sen de ses yapmadın. Öyle birden uyandım işte.” Bir şey demeden yüzümü inceleyince dün geceki pişmanlığının hafiflemediğini fark etmiştim. Nedense… Bunu ifadesinden de gözlerinden de silmek istedim. “Geleyim mi?” dedim sevimli bir tonda, hâlâ balkon kapısının eşiğinde olduğumu hatırlatmak istercesine bir öne bir arkaya sallanarak.
Ansızın hâlime güldü. Dudakları iki yana kıvrılmış, düzgün ve bembeyaz dişleri ortaya çıkmıştı. Ve dudaklarının kenarını hafifçe dişleyip bana baktığında ağzından da “Gel, neden soruyorsun?” diye bir cümle fırlamıştı.
“Ne bileyim?” dedim pıtı pıtı onun yanına yaklaşırken. “Biriyle yazışıyordun, rahatsız etmeyeyim dedim.”
“Arhan Aziz’den haber bekliyorum. Pek yazışma sayılmaz,” diye karşılık verdi. Hemen sonra esen rüzgâr kaşlarını yeniden çatmasına neden olunca, “Üşüyeceksin!” diye devam etti.
“Üşümedim!” dedim yalandan ama kabul etmeliyim ki içim titremişti. Tekin de bunu fark etmiş olmalı ki üzerindeki kapüşonlu ve fermuarlı sweatshirtü hızla çıkardı, elime uzandı, beni ikili bambu koltukta yanına çekti ve sweatshirtü birkaç hamlede bana giydirdi. Onun üzerinde kalan beyaz kısa kollu tişörtü görünce, “Sen üşüyeceksin ama!” diye itiraz etmeye çalıştım fakat beni elbette ki dinlemedi.
Bana cevap da vermeden yüzüme baktı ve “Günaydın,” diye mırıldandı.
“Günaydın,” dedim sweatshirte iyice sarınarak.
“İyi uyudun mu?” diye sordu.
“Evet. Kesintisiz,” dedim bundan mutluluk duyarak.
“Aç mısın? Bir şeyler hazırlatayım mı?”
Çarçabuk itiraz ettim. “Yok ben bu saatte bir şey yiyemem. Önce afyonumun patlaması lazım.” Bir an düşündüm. “Sen yedin mi?”
“Bir şeyler hazırlamıştı çocuklar. Çay içiyorum.”
“Nerede hazırlıyorlar ki bu yemekleri?” diye sordum karşı koyamadığım merakımla. “Mutfak evin dışında demiştin buraya ilk geldiğimde.”
“Bak!” İlerideki bir yeri gösterdi. Dün toplantı yaptığı müştemilat benzeri yerin arkasında hemen hemen aynı gibi görünen bir yer daha vardı. İkisi de küçük birer evi andırıyordu. “Mutfak orası,” dedi hemen sonra. “Bir şef, yanında da birkaç kişilik bir ekip var.”
“Yaaa!” Gözlerim hayretle açılmıştı. Hemen sonra emin olmak ister gibi sordum. “Sen sahiden sevmiyorsun yani evin içindeki mutfağın kullanılmasını?”
“Sevmiyorum,” dedi tek nefeste. “Evin içinde kalabalığı da eve sinen yemek kokusunu da.” Birkaç saniye düşünüp sözlerini sürdürdü. “Zaten bir süredir evde yeme fırsatım da olmuyor. Genelde yalnızca çocuklara yemek yapılıyor anlayacağın.”
“Biraz züppe olabilir misin acaba?” dedim dayanamayıp. “Evde yemek pişmesini sevmemek falan!”
“Pişir de yiyelim o zaman, Hazel!” dedi tek kaşını meydan okur gibi kaldırarak. Pişiremeyeceğimi bal gibi biliyordu üstelik.
“Öyle bir yeteneğim yok maalesef. Temel birkaç şey dışında…”
“Mesela?”
“Mesela…” Gülerek yüzüne bakıp cevapladım. “Makarna! Bak onu güzel yaparım.”
“Makarna bir yemek değil,” dedi yüzünü buruşturarak.
“Hihhhh!” Şoka girmiş gibi elimi dudaklarıma kapattım. “Bu dediklerini İtalyanlar duysa var ya! İtalyanlara da gerek yok. Annem duysa seni terlikle kovalardı.”
“Annenin birini terlikle kovalayacak bir kadın olduğunu sanmıyorum,” diye yanıtladı beni. Yürüttüğü bu fikir elbette doğruydu.
“Görünüş olarak asla değil,” dedim kıkırdayarak. “Ama biz küçükken Hazar’a bazen fırlatırdı. İsabet etmezdi tabii.”
“Çok mu yaramazdınız?” diye sordu dakikalar önceki o endişeli ifadesi iyiden iyiye yumuşarken.
“Çok!” dedim. “Hazar yaramazdı daha doğrusu. Ama ben de ondan aşağı değildim tabii. Bensiz bir şey yapmasına izin vermezdim. O yüzden azarı da beraber işitirdik.”
“Makarna yapmayı da annenden mi öğrendin?”
“Cık!” dedim hemen. “Annem de mutfakta pek iyi değildir. Eva’dan öğrendim.”
“Eva’dan mı?” diye sordu. Bağlantı kuramamıştı.
“Evet. Eva’dan.” Derin bir nefes alıp anlatmaya başladım. “Eva… Annemin çalışanıydı,” diye başladım sözlerime ama kitabın ortasından daldığımı fark edince başa sardım. “Daha doğrusu şöyle anlatayım. Eva… Seneler önce İstanbul’dan gitmek zorunda kalıyor. Kendisi dedemin eski sevgilisi… Büyük aşkı daha doğrusu. Neyse işte… Ayrılıyorlar. Eva İstanbul’u terk etmek zorunda bırakılıyor o dönemdeki Rum Tehcirinde. Fakat Yunanistan’a da gitmeyi reddediyor ve kendini İtalya’da buluyor. Senelerce de orada kalıyor. Zaten İstanbul’da da terziymiş, orada da işine devam ediyor. Gel zaman git zaman, yıllar sonra… Biz o zaman dört yaşındayız. Annem, ben, Hazar… Milano’ya yeni taşınmışız. Annem modaevini henüz açmış. Yeni kreasyonu için de nakışta usta birine ihtiyacı var. Eva ile kesişiyor yolları. Böylece dahil oluyor hayatımıza Eva.” Derin bir nefes aldım. “Mutfakta o zaman da çok iyiydi. Zaten bizden önce, çok uzun zamandır İtalya’da olduğu için oranın mutfağını da çözmüştü. Tabii ben o zaman küçüktüm. Hoş, İtalya’da da çok zaman geçiremedik. Babamla tanışınca… Atina’ya yerleştik bir süre. Ama annem yayamla anlaşamadığı için o da çok uzun sürmedi. Bu sefer de İstanbul’a taşındık. İşte yaşımız ilerledikçe… Eva’da da kaldığımız oluyordu. O zaman öğretmişti. Tabii ben öğrettiklerinin içinden en kolayını kapmışım işte. Hazar benden daha beceriklidir mutfakta.”
Beni pürdikkat dinlerken bir anda eli saçlarıma uzandı. Saçlarımı düzeltmeyi tamamen es geçerek dışarı çıktığımı hatırladım. Bir de dün gece taramadan kuruttuğumuzu düşününce, tavus kuşundan hâllice görüntüm pek de seyir zevki vermiyor olmalıydı. “Bir gün…” diye mırıldandı. “Yiyelim bakalım şu makarnanı.”
“Olur,” dedim kısık bir sesle. Eli saçlarımdayken dikkatimi toplamak zordu. “Yaparım.”
“Annenle babanın da değişik bir hikâyeleri var gibi hissediyorum,” dedi Tekin gözlerini gözlerimden ayırmadan. “Dinlemek isterim.”
“Anlatırım. Bir gün,” dedim buruk bir tebessümle. “Ama şimdi değil.”
Saniyeler boyu yüzümü inceledikten sonra, saçımdaki eli boynuma uzandı. Parmakları boynumdaki yara bandının hemen üzerinde dolandı. “Boynun nasıl?” diye sordu. Az da olsa gevşemiş olan kaşları yine çatılmıştı.
“İyiyim,” dedim bu konuyu kapatmak isteyerek. “Küçük bir şeydi zaten. Yara bandına bile gerek yok hatta.”
Ben konuşuyordum ama sanki o beni duymuyordu. Saniyeler önce boynumda olan odağı şimdi bileğime kaymıştı, dikkatli bakışları öylece bileğimde geziniyordu. “Bileğin peki? Acıyor mu?”
“Yok,” dedim ama ne yazık ki yemedi. Başparmağını bileğime hafifçe bastırdığında dudaklarımın arasından çıkan ıslığı andıran ses hislerimi de ele vermişti. “Biraz,” diye toparlamaya çalıştım fakat hızla elini bileğimden çekti.
“Çok daha kötüsü olabilirdi!” dedi bakışlarını da benden ayırırken. Kelimeler dişlerinin arasından öfkeyle firar etmişti. Ama o an anladım ki en büyük öfkesi kendisineydi.
Neden bilmem… Bakışlarını benden çekmesi, bahçeye odaklaması hiç hoşuma gitmedi. Ama asıl hoşlanmadığım şey, kendisine karşı sanki suçluymuş gibi öfke beslemesiydi. Bir elim bunun etkisiyle çok ani hareket etti. Belki istemsizdi. Belki de içgüdülerim yönlendirmişti. Önce parmaklarım, ardından avucumun içi kirli sakallarının gölgelediği yanağına temas etti. “Tekin!” dedim bana bakmasını ister gibi. Yaptığım hareket onu da hazırlıksız yakalamış olsa da toparlanması uzun sürmedi. Bir eli hemen yanağındaki elimin üzerine değdi, sanki dokunuşumu hep orada istermiş gibi elimi ayırmama izin vermedi.
“Söyle,” dedi hafif bir iç çeker gibi.
“Şey…” diyerek kıvırmaya çalıştım.
“Ney?” dedi beni taklit ederek. “Yanlışlıkla dokundum mu diyeceksin?” diye sordu. Tek kaşı hafifçe kalktı, bu kez dudaklarında arsız bir kıvrım vardı. “Yoksa sakalında toz vardı diye bir yalan mı uyduracaksın yine?”
Geçen sabahki bahanemi anladığını fark edince, “Köpek!” dedim yanağındaki elimi sıkıca tuttuğu için boştaki elimle omzuna vururken. “Yalan falan uydurmadım.”
“Uydurdun,” diye ısrar etti.
“Uydurmadım işte!” diye direttim ama asla inanmayacak gibi bakıyordu. Elimi çekmeye çalıştım fakat izin de vermiyordu.
“Dudakların acayip güzel. Ama bir o kadar da yalancı,” diye fısıldayışıyla aynı saniyelerde bir elini belime sararak beni hızla kendine çekmişti, dudaklarımızdan sızan ılık nefesler birbirine çarpıyordu. “Bana dokunmak istediğini itiraf edebilirsin,” dedi bakışları gözlerimle dudaklarım arasında mekik dokurken.
“Kendini inandırdığın bir şey mi bu?” dedim onun arsızlığına hızla ayak uydurarak.
“Hayır. Sen inandırdın. Bana böyle bakarak,” diye yanıtladı beni.
Öyle bir bakıyordu ki gözlerimle dudaklarıma… Direnmek neredeyse imkânsızdı. “Nasıl bakıyorum?” dedim benim de bakışlarım onun dudaklarına kayarken.
“Seni öpmemi ister gibi…”
Omzumu silktim. “Beni öpmek isteyen sensin gibi geldi bana.”
Aramızdaki mesafeyi iyice kapattı. Dudakları neredeyse tenime değecek şekilde boynuma yaklaşmıştı. “Ben bunu inkâr etmiyorum ki,” diye fısıldadı. Boynuma çarpan nefesiyle gözlerim iradem dışında kapanmış, kalbim göğsümü delicesine dövmeye başlamıştı.
“Tekin…” diye fısıldamak istedim ama sesim âdeta dokunuşuyla inler gibi çıktı. Oysa dokunmamıştı bile… Böylesi bir kendini kaybetmişlik bana tamamıyla yabancıydı.
“Söyle…” dedi tıpkı az önceki gibi. Fakat bu defa sesi boğazının gerilerinden, fazlasıyla boğuk şekilde çıktı. “Öpmemi istediğini söyle.”
“Hani… Bir konuda kendi doğruna sahipsen, bunu kimseyle tartışmazdın,” diye mırıldandım yanağındaki elim boynuna kayarken. “Onay mı bekliyorsun şimdi?”
“Onay beklemediğimi sen de çok iyi biliyorsun bence,” dedi beni hızla kucağına çekerken. Dudaklarımdan fırlayan “Ay!” nidası bile onu durdurmaya yetmedi. Bir eli belimi sıkıca sarmıştı, diğeri çenemdeydi. Ve tek kelime daha etmeme izin vermeden dudaklarımı hoyrat bir dokunuşla ele geçirdi.
Bu ani temas âdeta yüreğimi de ağzıma getirdi. Bir an kalbimin gürültüsünü duyacak diye ödüm koptu ama o da kendini kaybetmişti. Alt dudağımı dudaklarının arasında kıstırıp emdiğinde, boğazından da erkeksi, hırıltılı bir inleyiş firar etti. Bu sesin, vücudumun en hassas noktasıyla bir bağı vardı sanki. Kulaklarıma dolduğu anda bacaklarımın arasında hissettiğim sızlamayı başka türlü açıklayabilmem mümkün değildi.
“Aklımı kaybettiriyorsun bana,” diye isyan etti ıslak dudakları yanağımda gezinip oradan boynuma doğru ateşten yollar çizerken. Bu sırada benim de ellerim boynuna dolanmıştı; parmaklarım ensesinde, saçlarının arasında geziniyordu. “Sadece öptüğümde de değil üstelik…” Yüzümü avuçlarının arasına aldı. “Dün gece de kaybettim aklımı. Sana bir şey olsaydı…”
“Olmadı,” diyerek susturdum onu çarçabuk. “Hiçbir şey olmadı. Senin suçun da değildi hem!”
“Benim suçumdu. Daha dikkatli olmalıydım. Adamların her şeyi akıl edeceğini düşünerek rahat davranmamalıydım.”
Daha fazla tahammül edemedim bu tavrına. Boynundaki elimi hızla dudaklarının üzerine kapattım. “Susar mısın?” dedim kaşlarımı çatarak. “Ne çok konuştun?”
Bu tavrım onu ansızın güldürdü. Neyse ki o da en az benim kadar gelgitliydi de bu dengesizliğimiz pek göze batmıyordu. “Susturmanın daha güzel yolları vardır, Hazel,” diye fısıldadı. “Ellerin yerine, dudaklarını kullanabilirsin.”
“Çok beklersin!” dedim ellerim usulca dudaklarının üzerinden ayrılıp göğsüne inerken.
“Beklerim ben. Beklerim,” diye yanıtladı beni, edepsiz bir şeyler vadeder gibi. “Ama ben seni öyle sustururum. Şimdiden bil istedim.”
“Sen önce yemek sözünü yerine getir,” diye bir cümle çıktı ağzımdan apansız. Ve o anda anladım ki o yemeğe çıkmayı çok istemiştim. Aramızda henüz dile getirilmemiş, pusuda bekleyen bir şeyler vardı. Üstelik düşününce… Sahte ilişki teklifi de âdeta yalandan ibaret kalmıştı. Tekin’in kucağındaydım. Dilediği zaman öpüyordu beni. Üstelik bundan rahatsızlık duymaktan da çok uzaktım. Artık buna da sahte dersem çarpılırdım. Ancak yine de önce her şeyin kelimelere dökülmesi ve kesinleşmesi lazımdı.
“Yemek…” dedi kaşları çatılırken. “Bu akşam mı?”
Bunu bana sorması beni ansızın afallattı. Yemeğe çıkmayı teklif eden oydu. Şimdi bu fikrinden caymış mıydı?
“Yoo!” dedim hemen allak bullak ifademi toparlamaya çalışarak. “Ben sen istedin diye…”
Düşen yüzümü saklayamadan çenemden tuttu. “İstiyorum zaten,” diye yanıtladı beni. “Çok istiyorum hem de. Hissetmiyor musun bunu?” Kucağından kalkmaya çalışınca beni daha sıkı sardı ve dudaklarını boynuma bastırdı. “Geri adım atma hemen. İzin vermem buna, Hazel.”
“Tekin…” dedim en nihayetinde açıklamak ister gibi. “Kelimeler… Benim için önemlidir. En az eylemler kadar. İkisini aynı anda isterim ben.”
“Güzel. Aynı fikirdeyiz o hâlde. Çünkü ben de ikisini aynı anda isterim, Hazel. Her şeyini almadan durmam.” Ben dudaklarımı hafifçe ısırınca, başparmağı tam orada, ısırdığım noktada gezindi. “O yemekte… Her şeyi konuşacağız, Hazel. Aramızda artık asılı duran hiçbir şey bırakmam.” Başımı sallayınca, “Döndüğümde…” diye fısıldadı kulağıma. Dudakları şakağımda, yanağımda arsızca, daha fazlasını arzular gibi dolanmayı sürdürüyordu. “Bizim için yepyeni bir başlangıç olacak.”
Aslında son cümlesine odaklanmam lazımdı ama içlerinden tek bir kelimeyle kaşlarım çatıldı. “Döndüğünde mi?” diye sordum kendimi tutamadan. “Bir yere mi gidiyorsun?”
Soruma yanıt veremeden sehpadaki telefonu titreyince bakışlarını o yöne çevirdi. Telefonunun ekranında parlayan Arhan Aziz adı, kafamdaki soru işaretlerini çoğaltmaya yetmişti. Neler oluyordu? Tekin nereye gidecekti?
Ben kafamda kurmaya devam edemeden, Tekin telefonuna uzandı ve süratle yanıtladı. Sesi hoparlöre verdiğinde, Arhan Aziz’in sesi de kulaklarımıza ulaştı. “Beklettim, kusura bakma!” dedi Arhan Aziz gür bir tonda.
“Önemli değil. Öğrenebildin mi?” diye sordu Tekin. Neyden bahsettiklerine dair en ufak bir fikrim bile yoktu.
“Evet. Resul Koçak’tan aldığın bilgi doğru. Ev adreslerinin üçü de aktif. Fakat kendisi sana dördüncü adresten bahsetmeyi herhâlde unutmuş.”
Tekin sinirle güldü. “Tahmin ediyordum ama teyit ettiğimiz iyi oldu.”
“Kadir Mirza şu anda Çatalca’daki evinde. Yani dördüncü adreste.”
“Eminiz, değil mi?” diye sordu Tekin.
“Evet. Yanına soktuğum, şu davetteki saldırı mevzusuyla ilgili bilgi geçen adamım bizzat yanında. Çatalca’da. Kadir’in yakın zamanda evden ayrılmak gibi bir planı olmadığını belirtti. Dördüncü adresi yolluyorum sana şimdi.”
“Teşekkür ederim. Sana borçlandım.”
“Borcunu bana operasyon zamanını söyleyerek öde,” dedi Arhan Aziz gülerek. “Ben de adamıma haber vereyim ki kurşunlardan o da nasiplenmesin. Adamımdan olmak istemem.”
“Dördüncü adrese, yani Kadir Mirza’nın kaldığı eve saldırı şu an olmayacak. Adamın rahat olabilir.”
“Ne zamana planlıyorsun?”
“Bakalım,” dedi Tekin. “Biraz keyiflensinler. Resul de beni kandırdığını düşünsün.”
“Desteğe ihtiyacın varsa…” dedi Arhan Aziz yardım isteğini sürdürerek.
“Kadrom eksiksiz.” Ben kucağından kalkınca Tekin’in bakışları bir an bana döndü ama sonra yeniden konuşmasına odaklandı. “Bu iyiliğini unutmam.”
“Eyvallah!” diye yanıtladı Arhan Aziz. “Leviathan’da bir dost sahibi olmam yeter de artar.”
“Benim de umudum bu yönde.” Tekin konuşmayı sürdürdüğü sırada WhatsApp ekranına girdi. Bu arada Savaş’a ‘Çıkıyoruz!’ diye bir mesaj göndermişti.
“O zaman haberleşiriz,” dedi Arhan Aziz ve birkaç vedalaşma kelimesinden sonra arama sonlandı. Aynı saniyelerde de Tekin’in bakışları benim soru işaretleriyle dolu bakışlarımdaydı.
“Neler oluyor?” dedim endişeyle. Bir şeyler anlamıştım ama tahminimin doğru olmamasını diliyordum.
“Kadir’e küçük bir ön gösterim yapacağız,” diye yanıtladı beni oturduğu yerden ayaklanırken. Ben de aynı hareketi tekrarlayınca, balkon kapısından içeri girdi. Sanki itiraz edeceğimi bildiğinden olsa gerek, hareketleri fazlasıyla seriydi.
Ben peşinden giderken Tekin giyinme odasına girdi. Kenara atılmış bir bornoz vardı, anlaşılan gece duş da almıştı. Raflardan çektiği siyah bir boğazlı kazağı üzerine geçirdiğinde o ana kadar hazır beklediği gerçeği de yüzüme çarptı. Altında zaten kotu vardı. Gece ya hiç uyumamış ya da sandığımdan da erken uyanmıştı.
“Sen gece hiç uyumadın mı?” diye sordum beynim sorular tarafından esir alınırken.
“Uyuyacak durumda değildim,” diye yanıtladı. Giyinme odasının ortasında ada şeklinde bir dolap vardı. Giysileriyle alakalı olduğunu sansam da parmağını dokundurarak açtığı küçük kapak, gizli bir kasayı da ortaya çıkarmıştı. Parmak iziyle açtığını kavramaksa kolaydı.
Kasadan çıkardığı iki tane silahı beline yerleştirdi ve ben kasada başka ne olduğuna bakamadan hızla kapattı. Kapak anında kilitlenmişti.
Benim hâlâ bir cevap beklediğimi görmüş olmalı ki açıklamaya girişti. “Gece Resul Koçak’ı aradım. Kadir’in ev adreslerini hemen istediğimi, aksi hâlde anlaşmamızın iptal olacağını söyledim,” dedi Tekin. “Aslında iptal olmasını istiyordum da. Kızının katilinin peşine düşecek hâlim yoktu. Üstelik zaten bu adresleri Arhan Aziz’e sormak gibi de bir planım vardı.” Derin bir nefes aldı. “Şerefsiz, yarım saat içinde üç adresle dönüş yaptı. Ama birini eksik vererek tarafını da belli etmiş oldu. Kızının katilini de Kadir’e aratır artık.”
“Eeee? Bunların hiçbiri sorularımı cevaplamıyor, Tekin.”
“Ne sormuştun ki?” dedi kıvırmaya çalışır gibi. Tek kaşımı kaldırınca pes edercesine, “Kadir’in evlerine baskın düzenleyeceğiz,” diye sözlerini sürdürdü. “En iyi adamlarından birkaçını indireceğiz. Senin için görevlendirdiği her adama karşılık en kıymetli on adamı… Başka şeyler de var planlarımda ama ona daha zaman var.”
“Saçmalama, Tekin!” dedim işittiklerimin yarattığı korkuyla. “Böyle bir şey yapmayacaksın.”
“Yaptıklarını cezasız bırakacak değilim, Hazel!” dedi dişlerinin arasından öfkeyle. Öfkesi kendine miydi, yoksa Kadir’e mi? “O herif tam dört kez canını yakmaya çalıştı senin.” Hızını alamamış gibi saydırdı. “Önce evine adam soktu, seranda sana ateş ettirdi. Sonra davette… Güngör ve Matthias’la bir olup seni toplantıya aldırdı, yine bir silahın hedefine koydu.” Sakallarını sinirle ovuşturdu. “Ardından kulüpte ve burada…” dedi ama onu çarçabuk susturdum.
“Tekin…” dedim sesimden sezilen bir endişeyle. “Hepsi bitti gitti. Üstelik başıma bir şey de gelmedi. Amacı muhtemelen yalnızca beni korkutmak, sana gözdağı vermekti.”
“Sikeceğim onun gözdağını ben,” diye tısladı. “Gözdağı nasıl verilirmiş, göstereceğim ona.”
“Senin işin mi bu?” dedim hızla bu bahaneye sarılarak. “Emrinde çalışan tonla adam var. Sen neden gidiyorsun? Onlar halletsin o zaman, madem intikam peşindesin.”
“Ha sonra burada adammışım gibi dolaşayım, öyle mi?” dedi sinirli bir gülüşle. “Bence bu kadar tanımışsındır beni artık, Hazel! Böyle bir şeye asla izin vermeyeceğimi bilmen gerek.”
“Ne alakası var? Daha stratejik olmaktan bahsediyorum,” diye diklendim. “Keskin nişancılarını falan gönder, ne bileyim?”
“Bu benim meselem, Hazel!” dedi kor rengi bakışları alev alev yanarken. “Ve bu meselede stratejik hareket etmem. Satranç değil bu! Ben de şah değilim!” Askıdan kaşe bir kaban alıp üzerine giydi. “Ayrıca… Bil diye söylüyorum. Keskin nişancılardan birisi zaten bizzat benim.”
“Nasıl yani?” diye sordum hayretle. “Onlar gibi… Öyle uzaktan… Hedefi vurabiliyor musun?”
“Niye şaşırdın bu kadar?” dedi gülerek. “O ekibi eğitenlerden birisi de benim.”
“Ama yine de…” diye mırıldandım. Fakat bahanem kalmamıştı. Tekin’i nasıl vazgeçireceğimi bilmiyordum. Üstelik vazgeçiremeyeceğimin de içten içe farkındaydım. “Benim yüzümden…”
“Senin yüzünden değil!” dedi ansızın çatılan kaşlarının altından attığı bakışlarla. “Senin uğruna! Bunu hâlâ anlamadıysan… Daha başka nasıl anlatılır, bilmiyorum, Hazel.”
“Anlamıyor değilim,” diye itiraz ettim. Fakat hemen sonra sesim ansızın düştü. “Sadece…” Gözlerine baktım. O da bana bakıyordu. Az önce balkonda, eylemler kadar sözcükleri de istediğimi söylediğimde, her şeyini almadan durmam deyişi kulaklarımda çınlıyordu. “Korkuyorum,” diye mırıldandığımda ise elleri hızla yüzümü buldu.
“Korkma!” Dudaklarını alnıma dokundurdu. “Birkaç güne işim bitmiş olur. Hemen döneceğim.”
Ne dersem diyeyim fikrini değiştirmeyeceğini kabullenince, pes edercesine konuştum. “Kendine dikkat edecek misin?” diye sordum sesimin titreyişini engelleyemeden. “Sana bir şey olmayacak, değil mi?”
“Hayır,” diye yanıtladı beni. Sesi de tıpkı dokunuşu gibi güven vericiydi. “Olmayacak.”
“Söz mü?”
“Söz,” dedi dudakları hafifçe kıvrılırken. “Kendime dikkat edeceğim.” Kısacık bir an duraksadıktan sonra dudaklarını boynuma bastırdı. “Hazel…” dedi boğuk bir sesle.
“Efendim?” dedim ellerim gerginlikle üzerindeki kabanın yakasına yapışırken.
“Ben yokken…” diye mırıldandı. “Burada, benim odamda uyu. Benim yatağımda… Dün gece seni bıraktığım yerde…”
Duyduğum sözlerle sanki kalbim ansızın durdu, ardından gümbürdeyerek yeniden atmaya başladı. Hissettiğim heyecan kan gibi damarlarımda akarken, sesim de ne yazık ki zorbela dudaklarımdan çıktı. “Neden?”
“Yatağımda olduğunu, kokunun oraya sindiğini bilirsem…” dedi boğuk, buram buram tutku tüten sesiyle. “Sana daha hızlı dönmek için her yolu deneyeceğim.”
Cevap vermeme fırsat kalmadan telefonu çalmaya başladı. Benden uzaklaştı, telefon ekranına baktı. Savaş’ın ‘Harekete hazırız!’ mesajı ekranda parlarken, Tekin de daha fazla uzatmadı.
“Gitmem gerek,” dedi peşinden. Başımı sallayınca bana baktı. Önce bana doğru bir adım attı. Hemen sonra durdu. Bir eli sakallarını ovuştururken kararsızlığı gözlerinden okunuyordu. Fakat bu kararsızlığın kendine dair olduğu apaçık belli oluyordu. Sanki bir kez daha öperse beni, gitmenin daha da zorlaşacağını o da biliyordu.
Ancak bu defa ilk adımı onun atmasını beklemeyecektim. Kalbimin tam ortasında korkunun tutuşturduğu bir kıvılcım yanıyordu. Üstelik yapmayı planladığı şey de benim yüzümden… Hayır! Üstünü çiz! Benim uğrumayken, bu şekilde gitmesine izin vermeyeceğimi çok iyi biliyordum.
“Kendine dikkat et!” dediği anda tam bir adım geri gitmişti ki âdeta ona doğru atıldım. Ellerim kabanının yakasına yapıştı, onun elleriyse benim belimi hiç bırakmak istemez gibi sardı. Dudaklarım dudaklarını bulduğunda, boğazından da az önce balkonda, bacaklarımın arasıyla haberleşme yeteneği olduğunun farkına vardığım o inilti çıktı. Alt dudağım onun dudakları arasında sıkıştı, dili ıslak ağzımın içine kaydı. Tekin’le öpüşmek böyleyse… Sevişmek herhâlde kalbimi yerinden çıkarırdı.
“Sağ salim dönmen için,” diye fısıldadım nefes nefese, dudaklarımı onunkilerden koparırken. “Hissedilebilir bir şey daha teşvik edici olur bence.”
“Düşünme şeklini sevdim,” dedi hızlanmış solukları benimkilere karışırken. “Ama ben arsız bir adamım, Hazel! Döndüğümde bundan daha fazlasını isteyeceğim.”
Bir şey demedim. Döndüğünde her şeyin planladığımız gibi gitmesini diliyordum yalnızca. Aynı anlarda bahçedeki araçların lastik sesleri artınca, “Seni bekliyorlar!” diye hatırlattım. Başını salladı, kollarını zorlukla benden uzaklaştırdı, kendisine bekleme fırsatı tanımadan odadan çıktı, ben de onu takip ettim ama tam yatak odasının kapısında beni durdurdu.
“İnme aşağıya!” diye bir istekte bulundu. “Burada kal.”
İtiraz etmek istedim ama bakışlarından kararlılık okunuyordu. “Tamam,” dedim hemen peşinden.
“Saat daha çok erken. Biraz daha uyumaya çalış. Birkaç saate ararım seni.”
Planının ne olduğunu bilmiyordum ama sormadım. “Tekin…” dedim dudaklarımı ısırarak. “Lütfen dikkatli ol!”
“Hiç merak etme,” dedikten sonra dudaklarını alnıma bastırdı ve küçük bir öpücük bıraktıktan sonra süratle odadan çıktı.
Hızlı adımlarla balkona koştum. Ayaklarımı sabırsızca kıpırdatarak Tekin’in dışarı çıkışını görmek için beklemeye başladım. Beklediğim görüntü dakikalar sonra gözlerimin önüne serilirken, onun balkona bakıp bakmayacağının merakıyla öylece duraksadım.
Escalade kapıya yanaştı, herhâlde diğerleri çoktan binmişlerdi çünkü bahçede sessizlik hâkimdi. Tekin arabanın hemen yanında durduğunda üzerindeki kabanı çıkarıp koltuğa bıraktı ve zaman geçip giderken bakışları sanki orada olduğumu bilircesine balkona sabitlendi. İz bırakan, nedenini bilmediğim bir şekilde boğazımı düğümleyen birkaç saniyeydi. Elini kaldırdı, bana doğru salladı. Ben de aynısını yapınca arabaya bindi, kapı da arkasından kapandı. Yatak odasına geri döndüğümde önce üzerimdeki sweatshirtü çıkarıp koltuğa koydum, sonra ise adımlarım telefonumu almak üzere kendi odama doğru hızlandı.
Endişe, bir kâğıdın ucunun tutuşması gibi önü alınamayan bir histi. Fakat Tekin’in gücünden şüphem yoktu, her şeyi planladığı gibi halledecek ve sapasağlam da dönecekti. O andan sonra vaktin nasıl geçeceğini bilmiyordum ama kabullenemediğim, kendime dahi itiraf edemediğim yakıcı bir his, belki de Tekin’in söylediği gibi onun yatağına yatmamın asıl sebebiydi.
🌊
Ne kadar olduğunu bilmediğim bir zaman sonra gözlerimi araladığımda, Tekin’in odasının kapısı da eşzamanlı tıklanıp açıldı. Gelenin Tekin olmayacağını bilsem de bir an heyecanıma engel olamadım fakat baktığımda kapının eşiğinde bir başkası vardı.
Kıvılcım oradaydı. Meraklı gözlerle bana bakıyor, bir yandan da iyi olup olmadığımı anlamaya çalışıyordu.
“Günaydın,” diye mırıldandı hafifçe gülümseyerek.
“Günaydın,” diye yanıtladım onu yatakta doğrulurken.
“Nasıl hissediyorsun?” dedi ağır adımlarla içeri girerken.
“İyiyim. Epey uyumuşum.”
“Olsun, dinlenmiş hissediyorsundur.”
“Hı hı. İyi geldi gerçekten de.” Onun bir şeyler söylemesini bekledim ama beklediğim sözler gelmedi. Öyle olunca, “Tekin aradı mı?” diye sorarken buldum kendimi.
“Beni arayıp sana bakmamı söyledi ama uyuyordun. Uyandırmamı istemedi. Mesaj atacakmış, öyle demişti,” diye yanıtladı Kıvılcım.
Yatağın içinde telefonumu bulduğumda ekranda bir sürü mesaj gördüm ama Kıvılcım konuşmayı sürdürdüğü için detaylı bakamadım.
“Kahvaltı hazırlamıştım aşağıya,” diye devam etti. “Bir şeyler yer miyiz birlikte?”
“Tabii!” dedim dudaklarımda minik bir tebessümle. “Şimdi giyinip inerim aşağıya.”
Kıvılcım tatlı bir tavırla gülümseyerek odadan çıktı. Peşinden telefonuma baktığımda Tekin’den gelen mesajı gördüm.
“Uyanınca yazar mısın bana?” diyordu. Dudağımı büzdüm hayal kırıklığıyla. Kıvılcım yerine beni arasa zaten uyanırdım. Ama yine de mantıklı olmaya çalışarak, fazla beklemeden mesajına cevap yazdım.
Hazel: “Uyandım.”
Kısa bir süre cevap gelecek mi diye bekledim ama mesajım okunmadı. Ben de telefonumdaki diğer mesajları kontrol ettim. Elias’ın yazdığına göre her şey yolundaydı, babam yalanıma inanmış görünüyordu. Naz’ın attığı mesaja göreyse annemle babam onu aramış, New York’ta dikkatli olmamız konusunda tembihte bulunmuştu. Babamın bana yazdığı mesajsa tek cümleydi, “Emrivakilerden hoşlanmadığımı biliyorsun,” diyerek aslında bu duruma kızdığını ortaya seriyordu. Annemden de ayrıca bir mesaj gelmişti, çok dikkatli olmamı ve Naz’la çok dağıtmamamı söylüyordu. En son gördüğüm mesajsa Lila’dandı, dün gece atılmıştı ve eve geldiğini haber veriyordu.
Hepsine tek tek yüzeysel cevaplar yazdıktan sonra üstümü giyinmeye odaklandım. Fakat eşyalarım benim için hazırlanmış diğer odada kalmıştı, çok oyalanmadan oraya yöneldim. Nihayet dakikalar sonra üzerime krem rengi bol bir pantolonla aynı renkte bir kazak giymiştim.
Elimde telefonumla aşağıya indiğimde Kıvılcım mutfakta yalnızdı. Endişeli bir yüz ifadesiyle birisiyle yazışıyordu. Benim geldiğimi fark edince, telefonunu bıraktı ve oturduğu sandalyede gülümseyerek arkasına yaslandı. “Sahanda yumurta yapmıştım,” diye açıkladı hemen peşinden. “Sever misin bilemiyorum. Başka bir şey de hazırlayabilirim. Börek de yapmışlar mutfakta. Onu da kaptım hemen.”
“Severim. Ellerine sağlık,” dedim ben de karşısındaki sandalyeye oturup telefonumu tabağımın yanına bırakırken. Kahvaltı, dün Lila’yla oturduğumuz yuvarlak masaya hazırlanmıştı. “Hani yemek hazırlamakla aran iyi değildi?” diye sordum masayı süzerek. Buraya ilk geldiğimde kış bahçesindeki sözlerini hatırlamıştım.
“Bu kadarını da yapabiliyorum, canım,” diye yanıtladı. “Kahvaltıda fena değilim. Ama yemek. I-ıh!”
“Ben de maalesef,” dedim gülerek. “Yalnız değilsin.”
“Tekin abim mesaj atmış mı?” diye sordu bu kez. Sık sık telefonuma baktığımı yakalamış olmalıydı.
“Atmış,” dedim mırın kırın ederek. “Cevap yazdım ama görmedi herhâlde.”
“Muhtemelen,” dedi ama gidecekleri yere varıp varmadıklarını açıklamaya gerek görmedi. Ben de sormadım, Tekin’den duymak en iyisiydi.
“Kimse kalmadı mı evde?” Önümdeki tabağımı kahvaltılıklarla doldurdum. Gerçekten acıkmıştım. Dün akşam da bir şey yemediğimi göz önünde bulundurursam bu doğaldı.
“Olur mu?” dedi Kıvılcım. “Ekibin bir kısmı burada. Dışarıdalar. Tekin abimle birlikte Yaman, Cesur ve Savaş abim gitti. Bir de Sedat abiyle ekibin kalanı tabii.”
“Seni neden götürmediler peki?” dedim merakla. Yaman ve Cesur dışındaki herkese abi dediği dikkatimi çekmişti.
Omzunu bıkkın bir tavırla silkti. “Ben fasulyeyim hâlâ gözlerinde!” dedi ama sesinden bundan pek de hoşlanmadığı belli oluyordu. “Zaten uzak atışlarda da pek iyi değilim.”
“Uzak atış?” dedim anlamaya çalışarak. Nasıl bir operasyondan bahsettiklerini zihnimde şekillendirmeye çalışıyordum.
“Yakın temas gerektirecek bir şey planlanmadı. Keskin nişancılar üzerinden küçük çaplı bir şov yapacak Tekin abim.”
“Onları eğitenlerden birisinin de kendisi olduğunu söyledi,” dedim merakla. “Bu ne demek?”
“Tekin abimle Savaş abim, Sedat abimle birlikte eğittiler o ekibi. Ekip ikiye ayrılıyor. Bir kısmı keskin nişancılar. Onları pek görmeyiz zaten. Diğeri de Sedat’ın ekibi diye tanıdığın kısım. Onlar yakın dövüşte iyilerdir. Hepsi özel eğitimli.”
“Onları kim eğitti peki?”
“Tekin abim, Sedat abim ve Yaman…”
Bu, Tekin’in hem yakın dövüş konusunda hem de keskin nişancılıkta iyi olduğunu mu gösteriyordu? Merak ettiğim o kadar çok şey vardı ki… Sorular zihnimde çok karmaşık bir düzende akarak ilerliyordu.
“E seni neden eğitmediler?” diye sordum bu kez.
“Kısa sürede olacak bir şey değil maalesef,” dedi dudaklarını bükerek. “Bahsettiğim iki ekip de çok uzun zaman önce kuruldu. Bense çok yeni dahil oldum aralarına. Hâlâ aktif olarak her şeyde yer alacak durumda değilim anlayacağın. Dövüşmekte fena sayılmam gerçi,” dedi gülerek.
“Yaa merak ettim bak şimdi!” dedim hevesle. “Neden yeni dahil oldun ki? Birlikte büyümemiş miydiniz?”
“Evet ama ben onlardan yaşça epey küçüğüm. Beni bir yetişkin yerine koymaları zaman aldı anlayacağın.”
“Neden sadece Yaman ve Cesur’a isimleriyle hitap ediyorsun? Diğerlerine abi dediğini fark ettim.”
“Onlarla aynı yetimhanedeydik ya!” dedi açıklamaya çalışarak. “Daha yakındık. Ben peşlerinden ayrılmıyordum gerçi. O yüzden dilime öyle yapışmış.”
“Ha o yüzden seni sonradan dahil ettiler ekibe! Kız kardeş gibi gördüklerinden…” dedim ne tepki vereceğini merakla bekleyerek. İçten içe Kıvılcım’da bir şeyler olduğunu anlamıştım. Üstelik davet gecesinden önce ben buradayken Yamanla aralarındaki elektriği hatırlamam da çok sürmemişti.
“Maalesef!” dedi ağzının ucuyla.
“Öfff klasik erkekler!” dedim memnuniyetsiz bir tonda.
“Aynen,” dedi Kıvılcım sesi az da olsa düşerken. “Bazı şeyleri kabul etmeleri zor oluyor.”
“Yaman da pek istemiyor galiba senin bu işlere dahil olmanı?” dedim ağız arar gibi. “Davette olmanı da istemiyordu sanki?”
“Evet!” diye yükseldi. “Özellikle de o!”
Şimdi anlamıştım derdini. Anlaşılan Kıvılcım, Yaman’ın kafasının bir şeylere basmamasından pek de memnun değildi. Bu konudan daha emin olmayı sonraya bıraktım ve o dakikadan sonra kahvaltımız sohbet ederek geçti. Kıvılcım içten bir kızdı, sohbeti de keyifliydi. Elbette çok dikkatli olarak merak ettiğim şeyleri de bana anlatıvermişti.
“Ne yapmak istersin bugün?” dedi bir müddet sonra.
“Açıkçası biraz çalışmam gerek artık,” dedim tezimle ilgili çalışmaya başlayacağımı hatırlayarak. “Bu hafta dersim online. Hoca yurt dışında. Ama benim tezim için artık bir adım atmam gerek.”
“Belli mi tez konun?” diye sordu içten bir merakla.
“Yok,” dedim gözlerimi istemsizce kaçırarak. Bundan bahsetmek istemiyordum. “Seçeceğim bir şeyler, bakalım.”
İyice karnımızı doyurup birlikte masayı topladıktan sonra, ben Tekin’in çalışma odasına gitmeye karar verdim. Kıvılcım da dışarıdaki korumaları kontrol edip yanıma geleceğini söyledi. Kısa bir süre dizüstü bilgisayarımda önce haberleri kontrol etmeye verdim kendimi. Büyükelçi suikastını Çeçenlerin üstlenmesiyle ilgili çıkan haberleri tararken ters bir durumla karşılaşmamak rahat hissettirmeliydi. Üstelik… Tehditçi de tek bir mesajla yetinmiş, aramamıştı beni. Normalde dün haber çıkar çıkmaz telefon eder, tehditlerini savurur ve bir sonraki hamlemi bekle derdi. Fakat… Neden bilmiyorum ama bu durum fırtına öncesi sessizlik gibiydi. Düşünmemeye çalışsam da korku içimde bir yerlerdeydi ve daha kötü bir şeylerin gelebileceği endişesi tarafından kıskıvrak yakalanmıştım sanki.
Kötüyü çağırmamaya karar vererek kafamdan bu düşünceleri hızla attım ve nihayet tezimle ilgili çalışmaya başladım. Bilgisayarımda kullanabileceğim bazı kaynakların kopyaları vardı. Masanın bir köşesinde ise Semra Hoca’nın geçen gün bana verdiği Fransızca kitap duruyor, üzerinde altın yaldızlarla Liberté, Égalité, Fraternité yazıyordu. Özgürlük, eşitlik, kardeşlik anlamına gelen, Fransız İhtilali’nin simgesi bir özdeyiş olması nedeniyle kitap, içeriğiyle ilgili dışarıdan pek de ipucu vermiyordu. Fakat aslında bu kitapta benim tezim için çok önemli bir yapılanmanın tarihi, kuruluşu ve farklı ülkelerde ortaya çıkışı anlatılıyordu.
Uzunca bir süre kaynaklarımı toparladım, gelişigüzel tarayıp kullanacağım kısımları işaretledim, ardından tezin gidişatıyla ilgili bir yol haritası çıkardım. Ana başlıklarımı da hazırladığımda neredeyse havanın kararmaya yüz tuttuğunun farkına vardım. Masanın üzerindeki telefonum çalmaya başladığında dikkatimi bilgisayarımdan çekip aldım. Ekranda Tekin’in adı vardı, üstelik görüntülü arıyordu.
Kısacık bir an gerilip heyecanlanarak kendime çeki düzen vermeye çalıştım ve fazla bekletmeden aramayı yanıtladım. Saniyeler sonra Tekin’in yüzü karşımdaydı. Heyecanımı bastırmaya, kalbimin atışını yavaşlatmaya çalıştım ama çok zordu. Kor bakışları sanki canlıymışçasına gözlerimin en içindeydi, henüz sözcüklere dökmeden nasıl olduğumu soruyordu.
“Hazel…” dedi yalnızca birkaç saniye geçmişken. “Nasılsın?”
“İyiyim,” diye yanıtladım. “Sen nasılsın?”
“İyiyim,” dedi sıkıntıyla etrafına bakarken. Nerede olduğu anlaşılmıyordu. “Haber veremedim sana.”
“Evet, vermedin. Kıvılcım’ı aramışsın.”
“Uyuyordun. Uyuduğunu tahmin etmiştim. O yüzden onu aradım.”
“Uyandırabilirdin.”
“Kıyamadım,” diye mırıldandı. Kalbim çırpınırken alt dudağımı ısırdım ama ben cevap vermeyince Tekin devam etti. “Dünden sonra… Dinlenmeni istedim biraz. Sabah da bölünmüştü uykun.”
“İyiyim ben,” diyerek bakışlarındaki endişeyi çekip almak istedim. “Bir şeyim yok. Dün de bitti gitti işte. Düşünmeyelim artık.”
Elini saçlarının arasına atıp hafifçe çekiştirdi. “İmkânsız bu dediğin.”
“Sen neredesin?” diye sordum merakla. “Ne zaman bitecek işin?”
“Bilmiyorum,” diye yanıtladı beni. “Kadir’in Çatalca’daki evine yakınım. Fakat evde bir hareketlenme oldu. Geceyi bekleyeceğiz büyük ihtimalle. Öyle görünüyor. Ama yarına da kalabilir, göreceğiz.” Derin bir nefes aldı. “Üç evi var. Üçüne de aynı anda bir baskın planladık. Aynı anda olmalı çünkü birbirlerine haber uçurmalarını istemiyorum. O yüzden doğru zamanı kollayacağız şimdilik.”
“Uzun sürebilir mi yani?” dedim sesimin moralsiz çıkmasını engelleyemeden.
“Uzun sürmemesi için elimden geleni yapacağım.” Dudakları çapkın bir şekilde kıvrıldı. “Hem… Yemek rezervasyonu yaptırdım.” Dudaklarımı büzerek ne zaman geleceğinin belli olmadığını söyleyecektim ama konuşmama izin vermedi. “Bu hafta içi her güne… Artık işim ne zaman biterse…”
Yaptığı şeyden etkilendiğimi belli etmemek için gülüşümü bastırmaya çalıştım. Bunun için en iyi yol dudağımın kenarını ısırmaktı. “Gidebileceğimize inanıyorsun yani?” diye sordum.
“Sen inanmıyor musun?”
“Yani… Belalar peşimizi bırakmadığı için çok emin olamıyorum açıkçası,” dedim gülerek.
Birkaç saniye yüzüme baktı. Bakışları ansızın değişmiş, kor parçalarındaki yükselen alevleri saklamamıştı. “Sen de başa bela bir kadınsın.”
Sözleriyle kaşlarım ansızın çatıldı. “Şikâyetçi olduğunu bilmiyordum.”
“Şikâyetçi olduğumu söylemedim.” Başparmağını hafifçe alt dudağına sürttü. “Ben hâlimden memnunum.”
Ağzı da çok iyi laf yapıyordu. Ama bunu belli edecek değildim tabii. Bu yüzden çarçabuk alaycılığıma sığındım. “Asıl sen fazlasıyla belalı bir adamsın, Tekin Bozboran.” Cave’deki toplantıyı hatırlatmadan duramadım. “Baksana, Çeçenler bile emrinde bekliyor. Kimsenin haberi de yok tabii bundan. Ben de boşuna endişelenmişim.”
Ateşten bir uçurum gibiydi gözleri. Ağır ağır içine çekiyordu beni. Erkeksi gülüşü, güldüğünde gerilen boynu insanın aklına bambaşka şeyler sokuyordu. Çene hattı belirgindi, burnu fazlasıyla düzgündü, dudakları biçimliydi. Ya Allah’ın şanslı kuluydu ya da sağlam bir genetikti onunki. Kirli sakallarının gölgelediği sert yüzündeki ifade ise o anda neşeliydi.
“Boşuna endişelenmişsin, evet,” dedi gülerek. “Endişenin bu olduğunu bilseydim, sahip olduğum gücü daha önce sererdim gözlerinin önüne.”
“Neyse… Geç olsun, güç olmasın, canım!” diye yanıtladım şımarık bir tonda.
“Geç de olmasın güç de!” diye cevap verdi karşılığında. Fakat benimle aynı şeyden bahsetmediğine dair hafif bir kuşku duydum. Aramızda kısa bir sessizlik olunca sözlerini sürdürdü. “Evle ya da başka bir şeyle ilgili herhangi bir ihtiyacın olursa, Kıvılcım’a söyleyebilirsin. Aldırır çocuklara.”
“Teşekkür ederim,” dedim nazikçe. “Ama ben bir online alışveriş bağımlısıyım, Tekin. Evini kargo kutularıyla doldurmaya başlarım bir iki güne. Sen hiç merak etme.”
“Güzel. Evimi istediğin şeyle doldurabilirsin,” deyip bir an etrafına bakındı, sonra yeniden dikkatini bana verdi. “Ben dönünce… O yemeğe çıkacağız, Hazel.” Yüzü iyice ekrana yaklaştı, sesi boğazının derinlerinden erkeksi bir tonda çıktı. “Her şeyi konuşacağız… Ama özellikle Cave’de ve senin evinde yaşananları.”
Başımı çarçabuk salladım. “Tamam.”
“Gitmem lazım şimdi,” dedi etrafındaki gürültü artınca.
Kapatmadan telaşla atıldım. “Tekin!” dedim endişeyle. “Seni bekliyorum.” Dudaklarımı engelleyemediğim bir nazla kıvırdım. “Sağ salim dön.”
“Döneceğim.” Oturduğu yerde ayaklandı. “Kendine dikkat et ve dışarı yalnız çıkma,” dedikten saniyeler sonra telefon kapandı. Aynı dakikalarda çalışma odasının kapısı da tıklatılınca ben de sandalyemden kalktım.
Kıvılcım içeri girmişti, bakışlarında imalı bir ifade vardı. Tekin’le konuştuğumu anlamış mıydı?
“Tekin abimle mi konuşuyordun?” diye sordu gülerek.
“Hı hı,” dedim hislerimi perdelemeye çalışarak. “Sen nereden biliyorsun?”
“Yaman söyledi,” deyip kıkırdadı. Saatine baktıktan sonra, “Oooo, yemek saati yaklaşmış,” diye mırıldandı. “Hadi kendimize bir makarna yapalım da sen de kendini daha detaylı anlat bana, Hazel. Aşırı merak ediyorum.”
Aslında o anda fiziksel olarak yorgun hissetmeme rağmen Kıvılcım’ın neşesine kapılmamak da çok zordu. Üstelik içimde bir yer onunla sohbet ederek kafamı dağıtmak da istiyordu. Yoksa biliyordum, Tekin’le ilgili düşünceler zihnimde pusuda bekliyordu.
Nihayet dakikalar sonra Tekin’in yemek pişmesinden hiç de hazzetmediği mutfak tezgâhına yaklaştık. Gerçek bir kız yemeği olan bol salçalı spagettiyi yapmaya koyulduk. Bu sırada kendimize beyaz şarap bile açmıştık, resmen keyif yapıyorduk. Tekin’in ne zaman döneceğini bilmiyordum ama en azından Kıvılcım bana arkadaşlık ettiği için o anda huzurluydum. Hem yeni bir arkadaş kazanmanın hem de Tekin’le yaptığımız konuşmanın heyecanıyla günü bitirdiğimde, Tekin’in yatağında, onun çarşaflarının arasında, onun kokusunun sindiği yastıkta uykunun beni teslim almasını bekliyordum.
🌊
30 Ekim 2020, Ankara
Geride bıraktığım iki gün boyunca bir daha Tekin’le ne görüntülü ne de normal konuşabilmiştim. Fakat bir kez mesajlaşmış, birbirimizden haberdar olabilmiştik.
Bu sırada dün Kıvılcımla birlikte, elbette Cihan ve diğer korumaların eşliğinde kuaföre gitmiştik. Saçlarımızı biraz uçlarından kestirmiş, manikür pedikür yaptırmış, bakımlarımızı tamamlamıştık.
Tekin hâlâ İstanbul’daydı, henüz işi bitmemişti. Dünkü mesajında söylediğine göre bugün akşama doğru dönecekti, akşam iptal olan yemek planımız gerçekleşecekti ve yarın da vakit kaybetmeden Arhavi için yola çıkacaktık. Ben de bu arada tezime yoğunlaşmış, iyiden iyiye yol katetmeye başlamıştım. Ve o anda da dün gelen e-posta üzerine Semra Hoca’nın bahsettiği sahafın yolundaydım.
Sahaf dün attığı e-postada Semra Hoca’nın bahsettiği kitabın bir başkasında olduğunu ve bugün içinde getireceğini, dolayısıyla da gelip alabileceğimi söylemişti. Bunun üzerine, yarından sonra birkaç gün kitabı almam mümkün olmayacağı için vakit kaybetmek istememiş ve Cihan’la birlikte erkenden yola çıkmıştım, sahaftaki işim bitince de Kıvılcım’la bir şeyler yapmak ve akşamki yemek için hazırlanmam gerekeceği için çok geç olmadan eve dönmek üzere sözleşmiştik.
Escalade Ankara trafiğinde ilerlerken, benim bakışlarım telefonumdaydı. Tekin’le olan dünkü mesajlaşmalarımızı okuyordum bir kez daha baştan aşağı.
Tekin: “N’apıyorsun?”
Hazel: “Çalışma odanda ders çalışıyorum. Sen?”
Tekin: “İş güç.”
Hazel: “Bitmedi mi daha?”
Tekin: “Bitti sayılır. Yarın akşama doğru döneceğim gibi görünüyor. Gelir gelmez yemeğe çıkacağız. Unutmadın umarım.”
Hazel: “Unutmadım.”
Tekin: “Güzel. Hafızanı tazelemek zorunda kalacağımı sanmıştım.”
Tekin: “Ne yaptınız Kıvılcım’la?”
Hazel: “Hiç. Evdeydik hep. Ben biraz tezimle ilgilendim. Bugün kuaföre gittik. Saçlarımı kestirdim uçlarından. Bir de manikür pedikür. Kız kıza makarna şarap keyfi bile yaptık geçen gün. Hem de senin şu el değdirmediğin mutfağında. Zaten sürekli yemek yedik gibi bir şey. Biraz yemek kokusu sindi mutfağına ama idare edeceksin artık.”
Tekin: “Senin kokun sinmiştir yalnızca.”
Hazel: “Nasıl ki benim kokum?”
Tekin: “Çarpıcı.”
Bu mesajından sonra uzunca bir süre yanıt verememiştim. Ve nihayet bir şeyler yazabildiğimde Tekin’in yatağında, sırtım yastığa dayanmış hâldeydim.
Hazel: “Tekin?”
Tekin: “Verecek bir cevap bulabildin mi?”
Söylediği tek bir sözcükle nutkumun tutulduğunu anlamış olacak ki benimle dalga geçiyordu. Fakat benim hazırcevaplığımı da hep hafife alıyordu. Nitekim gönderdiğim fotoğrafla bu kez nutku tutulan o oldu. Çünkü tek karelik o fotoğrafta üzerimde geceliğim vardı ve Tekin’in yatağında yatıyordum.
Hazel: “Bu yeterince iyi bir cevap mı senin için?”
Tekin: “Siktir!”
Tekin: “Hazel!”
Tekin: “Yatağımda mı uyudun?”
Tekin: “Hem de o hâlde!”
Hazel: “Öyle yapmamı söylememiş miydin?”
Tekin: “Sen söz dinlemez bir asisin. Dinleyeceğinden emin değildim.”
Hazel: “Sen gittiğinden beri burada uyuyorum.”
Tekin: “Bense yanından gittiğimden beri gözümü kırpamıyorum.”
Hazel: “Neden?”
Tekin: “Seni düşünmekten.”
Hazel: “İyiyim ki ben.”
Tekin: “İyi olduğunu biliyorum. Ama ben iyi değilim.”
Tahmin ettiğim şeyden mi bahsediyordu, bilmiyordum ama mesajına cevap verebilecek cesaretim o anda yoktu. Öpüşmelerimiz ve yakınlaşmamızla ilgili o da benimle aynı şeyleri mi hissediyordu? Yaşananlar onun da gözlerinin önünde miydi? O da daha fazlasını arzuluyor muydu benim gibi?
İlk adım ondan gelmeden hiçbir şey konuşmayacağımı, bu konuyu asla açmayacağımı biliyordum. Heyecanım beni ele geçirmişti, evet ama gururumun da elini asla bırakmıyordum.
Sahafa giden yol boyunca mesajları kaç kez okudum sayamadım. Fakat o anda ansızın gelen başka bir mesaja hazırlıksız yakalandım. Gönderen Serdar’dı.
Serdar: “Hazel selam. Nasılsın? Bu akşam Ankara’dan İstanbul’a dönüyorum. Bahsettiğim dava karıştı, danışmanlıktan çekilmeye karar verdim. Gitmeden önce seni görmek istiyorum. Bugün müsait misin?”
Uzun tırnağımı endişeyle dişlerimin arasında sıkıştırdım. Davada ne olmuştu da karışmıştı, anlamamıştım. Çeçenler suçu üstlenmişti işte, balistikten çıkacak rapor da bunu doğrulayacaktı. Kurcalanan başka şeyler mi vardı? Panik ansızın beni ele geçirince Serdar’a yanıt vermeye niyetlendim ama bir şeyler elimi kolumu bağladı. Önce Tekin’le konuşmak, ona danışmak istiyordum, artık ondan habersiz ve pervasız davranmak benim zararımaydı.
Araba, adresini öncesinde verdiğim sahafın önünde durduğunda düşüncelerimden sıyrıldım ve Cihan’ın kapıyı açmasını beklemeden indim. “Birazdan gelirim, Cihan,” dedim hiç içeriyi kontrol etmek istemesine fırsat tanımadan.
Zihnimde buradaki işim biter bitmez Tekin’le konuşmak varken, koşar adımlarla sahafın ağır kapısını açıp içeri girdim. İçeride yalnızca kitapseverlerin anlayabileceği güzel bir kâğıt kokusu vardı. Rafların neredeyse tamamı eski kitaplarla doluydu. “Merhaba!” diye seslendim ama çıt çıkmıyordu. Birkaç saniye boyunca rafların arasında dolaşmıştım ki dükkânın o sırada fark ettiğim arka kapısı usulca açıldı.
“Hoş geldiniz!” dedi sesin sahibi.
Nedense sahaf denince aklımda yaşlı biri canlanmıştı. Fakat karşımda benim yaşlarımda genç bir kadın duruyordu. Elinde bir koli vardı, onu yere bıraktıktan sonra bana baktı.
“Merhaba,” dedim gülümseyerek. “Hazel Poyrazoğlu ben. Semra Hoca göndermişti beni.”
“Ah! Evet,” dedi genç kadın. Elini uzatıp benimle tokalaştı. “Verda Izabel ben de.”
“Izabel mi?” dedim şaşkınlıkla. “Çok değişik. Buralı değil misiniz?”
“Babam Türk. Annemse Kübalıydı,” dedi minik bir tebessümle. “Izabel oradan.”
“Harikaymış,” diye yanıtladım onu.
Seri bir şekilde kapattığı konuyu, “Semra Hoca sizden çok bahsetmişti,” diyerek bana çevirdi.
“Öyle mi? Umarım iyi bahsetmiştir.”
“Kesinlikle. En parlak öğrencisiymişsiniz.”
“Yani…” dedim buna hâlâ inanamazken. “Beni mi kandırıyor bilmiyorum ama bana da aynısını söylemişti.” Sohbetimizi çok uzatmadan hemen konuya girdim. “Kitap geldi mi acaba?”
“Maalesef,” diye yanıtladı beni. Ben bir an şaşırır gibi olunca açıklamaya girişti çünkü attığı e-postada bugün geleceğini söylemişti. “Kitabı getirecek kişi gecikti. Muhtemelen birkaç günü bulur. Sizin için sorun olur mu?”
“Yok, sorun değil,” dedim kibarca. Bugün alsaydım aslında iyi olurdu ama yapacak bir şey yoktu. “Yalnız bir dahakine kesin geldiğinde haber verebilir misiniz? Ben de ona göre uğrayayım.”
“Tabii,” dedi hiçbir alınganlık belirtisi göstermeden. “Ben sizden telefon numaranızı alayım. Geldiğinde mesaj atarım, olur mu?”
“Çok iyi olur,” dedikten sonra telefon numaramı masadaki kağıtlardan birine yazdım. “Teşekkür ederim,” dedim hemen ardından. “Kesin gelecek, değil mi?” diye de ekledim.
Semra Hoca’nın söylediğine göre bahsedilen kitap yasaklı bir kitaptı ve muhtemelen bu, bulup bulabileceğimiz tek kopyasıydı. O yüzden getirecek kişinin vazgeçmesinden çekiniyordum.
“Evet,” dedi Verda kendinden emin bir tonda. “Kesin getirecek, merak etmeyin.”
“Teşekkür ederim.”
“Rica ederim. Çok memnun oldum, Hazel Hanım,” dedi dudaklarında minik bir tebessümle.
“Ben de memnun oldum,” dedikten hemen sonra fazla oyalanmadan sahaftan çıktım. Zihnimde Verda Izabel ismi varken arabanın sokağın köşesinde park ettiğini gördüm. Bu yaştaki biri neden sahafta çalışır ki diye düşündüğüm sırada, hızlıca Tekin’e mesaj yazdım.
Hazel: “Müsait misin?”
Bir süre kapının önünde cevap gelmesini bekledim ama ne yazık ki ses çıkmadı. Bugün halletmem gereken başka bir iş daha vardı. Günlerdir dedeme ulaşmaya çalışmış ancak yanıt alamamıştım. Aklım bugün ona suçüstü yapma fikri tarafından esir alınmıştı ama Serdar’ın mesajının içimde yarattığı kuşkuyu da yok sayamazdım. Ne yapacaktım?
Derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım ve her şeyi sırayla halletme kararı aldım. Rehberden ismini bulup Evangelia’yı aradım. Dedemin artık telefonlarıma kasıtlı olarak çıkmadığını anlamıştım. Cihan’ın sokağın köşesinde, arabanın hemen yanında beklediğini görünce elimi, ‘Bir dakika!’ der gibi kaldırdım. Herhâlde görmüş olmalı ki bana doğru ilerleyen adımları duraksadı. Zaten o sırada Eva da telefonumu çoktan açmıştı.
“Alo, Evamou?” dedim rahat çıkmasına özen gösterdiğim sesimle. “Nasılsın?”
“İyi diyelim, iyi olsun, canim,” diye yanıtladı beni. Ama sesi durgun gibiydi. “Sen nasilsin?”
Ona yanıt vermeden endişeyle sordum. “Bir sorun mu var?”
“Mekânin mutfağinda küçük bir yangin çikti,” dedi bir çırpıda. “Onu hallettik. Ama batti tabii her yer. Duvarlar is içinde kaldi.” Derin bir nefes aldı. “Eve geldim şimdi. Yarın ustalar gelecek mekâna. Böyle olunca da Tia’nın düğününe gidemiyorum işte.”
“Aaa! Kimseye bir şey olmadı, değil mi?” diye sordum.
“Tanri’ya şukür!” diye yanıtladı beni. Hemen sonra çok uzatmadan sordu. “Sen neden aramiştin, canim? Bir şey mi oldu?”
O sorunca ben de dayanamayıp esas konuya geldim. “Evamou, ben senden bir şey rica edecektim. Biliyorum, işin başından aşkın ama…”
“Söyle, canim!” dedi gülümseyen bir tonda.
“Ben bir süredir dedeme ulaşamıyorum. Telefonlarımı bilerek açmadığını düşünmeye başladım. Ve bugün içinde de mutlaka kendisiyle görüşmem gerek.” Kısacık soluklandım. “Ben de dedim ki… Dedem Evamou’nun telefonunu iki eli kanda olsa açar. Sen arayıp çağırsan da ben de kendisine suçüstü yapsam, ne dersin?”
“Neden?” dedi hafifçe endişeli bir tonda. “Bir şey mi yapti, boyu devrilesice?”
“Önemli bir şey değil. Ama hesap sormazsam da içimde kalacak. Çatlayacağım.”
“Tamam, louloúdi mou. Sen merak etme. Hemen ariyorum.”
“Harikasın!” diye cıvıldadım. “Ben senden dönüş bekliyorum. Ona göre neresi diyeceksen direkt oraya geleceğim.”
“Hemen mesaj atacağim sana.”
“Öpüyorum o zaman,” diyerek telefonu kapattım. Dudaklarımın kıyısına bir zafer gülüşü yerleşince, belli etmemek için yok ettim hemen. Kimsenin bir şey anlamasını istemiyordum. Adem Poyrazoğlu her ne çeviriyorsa önce benim öğrenmem gerekiyordu.
Vakit kaybetmeden Cihan’ın kullandığı arabaya bindim. Aracın motoru çalıştıktan yalnızca bir dakika sonra Eva’dan mesaj geldi.
“Benim evime geliyor,” yazmıştı. Dudaklarımda az önceki zafer hissine tezat buruk bir tebessüm oluştu. Kısacık bir an yanıldığımı ummuştum aslında. Dedemin gerçekten de meşgul olduğuna, ben davette kurşunların hedefi hâline gelmişken torununu başıboş bırakmayacağına inanmıştım. Ama gerçek tam önümdeydi işte. Babamın yıllar boyunca haklı olduğunun kanıtıydı. Adem Poyrazoğlu aile nedir bilmeyen, bencil bir adamdı. Fakat yine de onunla konuşana kadar beklemem gerektiğini fısıldayan iyimser sesi susturmak çok güçtü.
🌊
Eva’ya uğrayacağımı söylediğim Cihan, tarif ettiğim evin önünde durduğunda telefonunda bir şeyler yazıyordu. Tekin’e rapor geçip geçmediğini bilmiyordum ama Tekin benim mesajıma hâlâ yanıt vermediğine göre belki de düşündüğüm gibi değildi durum.
Saniyeler sonra Cihan’ın kapısını açtığı arabadan inip Ümitköy’deki iki katlı evin kapısına yaklaştığımda Cihan da aracın yanında bekliyordu. Çaldığım kapı yalnızca birkaç saniyenin sonunda açıldı. Hiç ses çıkarmadan içeri girdim ve Eva’ya sarıldım. “Arkadaki kış bahçesinde,” dedi Eva.
“Teşekkür ederim,” diye yanıtladım onu.
Yalnızca dakikalar sonra kış bahçesine adım attığımda, Adem Poyrazoğlu’nun gülümseyerek etrafı izleyen ifadesi yüzünde ansızın dondu. “Hazel?” dedi kaşlarını çatarken. Karşımdaki adam babamın iyice yaşlanmış bir kopyası gibiydi fakat karakteri ona pek de benzemiyordu.
“Evet. Benim, dede!” dedim çenemi hırçın bir tavırla havaya dikerken. “Günlerdir hiçbir aramasına yanıt vermediğin torunun.”
“Önemli bir şey mi vardı ki?” dedi çatılmış kaşları gram düzelmeden. “Hem sen benim burada olduğumu nereden biliyorsun?”
“Ben çağırdım seni buraya çünkü!” diye yükseldim. “Bana bir açıklama borçlusun!”
“Eva bu yüzden mi çağırdı beni buraya yani?” dedi bu ihtimalden hiç de hoşlanmamış gibi. “Sen istedin diye mi?”
“Evet,” dedim buruk bir tebessümle. “Hayal kırıklığına uğradığın için üzgünüm.”
Beyaz bıyıklarını duruşundan buram buram sezilen bir öfkeyle parmaklarının arasında sıkıştırıp burdu. “Seni dinliyorum,” dedi pişkin pişkin. “Neymiş yana yakıla benimle görüşmek isteme sebebin?”
“Bir de soruyor musun, dede?” dedim. “Beni o aptal barmene gönderdin. Güngör’e suikast düzenlenecek, barmen engel olacak dedin.”
“Eee?”
“Eeesi hiçbir şeye engel falan olamadı.” Kaşları çatıldı. “Omzundan vuruldu Güngör Bıçakçı.”
“Ölmediyse engellenmiş demektir!”
Dayanamayıp bu tavrına güldüm. Fakat alay doluydu gülüşüm. “Ölmedi, evet!” dedim bağırarak. “Silahın hedefindeki o değildi çünkü. Bendim!”
“Anlamadım?” dedi oturduğu yerde hafifçe doğrulup öne doğru eğilirken.
“Duydun işte! Ben varmışım silahın hedefinde.”
“Sen nereden öğrendin peki bunu?” dedi tehlikeli bir tonda.
“Bir arkadaşım sayesinde…” diye geveledim.
Dudakları hafifçe kıvrıldı. “Arkadaşın…” diye mırıldandı. “O arkadaşın Tekin Bozboran olabilir mi?”
Tahmininin doğruluğuyla gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı. “Sen…” dedim ama cümlem tamamlanmadı.
“Nereden mi biliyorum bunu?” diye sordu tehditkâr bir tavırla. “Ben her şeyi bilirim, Hazel Hanım.”
“Hedefte benim olduğumu bilmiyordun ama!” diye diklendim. Hâlâ beni tatmin edecek, içime su serpecek bir yanıt alabilmiş değildim.
“Küçük bir istihbarat eksiği diyelim,” diye yanıtladı beni. Bu umursamazlığı tepemi attırıp içimi hayal kırıklığıyla doldurunca daha fazla dizginleyemedim sözlerimi.
“Senin Arhan Aziz’le ne bağlantın var?” diye bağırdım ansızın. “O barmen, Arhan Aziz’in adamıymış. Sen de onu tanıdığına göre…”
“Sakın!” diye tısladı oturduğu yerden ayağa fırlarken. İşaret parmağını uyarır gibi üzerime salladı. “Bunu sakın hiçbir yerde dillendireyim deme.”
“Doğru mu bu?” dedim şokla karışık korkuyla.
“Saçmalama! Ben yalnızca tek başıma çalışırım. Bahsettiğin kişiyi de tanımıyorum.”
“İllaki öğrenirim, dede,” diyerek ona gözdağı vermeye niyetlendim. “Bana sakın yalan söyleyeyim deme.”
“Senin babana ayaküstü kırk tane yalan söylemen gibi mi?” dedi burnundan soluyarak. “Tekin Bozboran’ın evinde kaldığını biliyor mu baban?”
“Sen…” dedim endişeyle. Benim Arhavi’ye Tekin’den yardım istemek için gittiğimi de biliyor muydu? Bunu istesem de teyit edemezdim. Bu gerçeği bilip bilmediğini sormam, kendimi ifşa etmem demekti çünkü.
“Her şeyi bilirim, demiştim,” dedi kış bahçesinin kapısına yaklaşırken. “Tepemi çok attırırsan da hepsini babana bir bir söylerim.”
“Sen beni tehdit mi ediyorsun?” dedim düştüğüm duruma inanamayarak. Ben ona hesap sormaya gelmişken o beni tehdit ediyordu şimdi.
“Tehdit etmiyorum, uyarıyorum,” diye düzeltti. İkisi birbirinden çok farklıydı sanki. “Barmen mevzusunu kurcalamayacaksın.” Zihnimdeki planı çoktan anlamış gibi devam etti. “Bir daha o bara gitmeyeceksin. Adamı bulmaya çalışmayacaksın. Zaten arasan da bulamazsın çünkü artık orada değil.” Kaşları, kapkara gözlerini örtecek kadar aşağı indi. “Arhan Aziz konusunu da bir daha hiçbir koşulda dillendirmeyeceksin.”
Kollarımı göğsümde sinirle bağladım. “Başka arzun?”
“Var,” dedi hiç utanmadan. “Madem yanındasın, Tekin Bozboran’ın bütün planlarından beni haberdar edeceksin o hâlde?”
“Ne?” diye bağırdım şokla. “Sen beni ne sanıyorsun ya? Muhbir miyim ben? Nasıl bekleyebilirsin böyle bir şeyi benden?”
“Sen bilirsin,” dedi rahat bir tonda. “O zaman baban da Tekin Bozboran ile birlikte, onun evinde kaldığını öğrenir.”
“Öğrensin,” dedim blöf yaptığına inanarak. Bunu yiyecek değildim. Üstelik onun kabahati benimkinden katbekat büyüktü, boyun eğmeyecektim.
“Karar senin,” dedi bahçenin kapısına yaklaşırken. “Söyleyeceklerin bittiyse ben gidiyorum.” Dışarıya bakındı. “Sen şimdi Tekin’in şoförüyle gelmişsindir buraya. Bana da arka kapıdan çıkmak kaldı.” Fötr şapkasını seri bir hareketle başına taktı. “Eva’ya gittiğimi söylersin. Bir dahakine kendi görmek istediğinde arasın beni ama.”
Ağzım bir karış açık vaziyette öylece gidişini izledim. Ne benden bir özür dilemiş ne benim için ufacık bir endişe hissetmiş ne de nasıl olduğumu merak etmişti. Silahın hedefinde benim olduğumu söylemiştim ona ama karşılığında alabildiğim tek şey tehditleriydi.
Üstelik hem Tekin’i hem de Arhan Aziz’i tanıdığı belliydi. Tekin’in planlarıyla ilgili duyduğu merak da Arhan Aziz’le birlikte çalışıyor olabileceği ihtimalini güçlendirmişti. Ne yapacaktım bu bilgiyle ben şimdi? Dedem neyin içindeydi ya da beni neyin içine çekmeye çalışıyordu bilmiyordum ama benden istediği şey midemi altüst etmişti. Tekin öğrenirse olabilecekleri düşünmekse içimdeki korku denizini iyiden iyiye derinleştirmişti.
Kış bahçesinden çıkmak için arkamı döndüğüm anda Eva’nın orada olduğunu gördüm. Muhtemelen konuştuklarımızı duymuştu, gözlerinde biraz empati, çokça endişeyle bana bakıyordu. Bir yabancıydı Eva oysa, bu endişenin benzerini asıl dedemin gözlerinde görmem gerekiyordu.
Düşünmemeye çalışarak salona girdiğimde, evin içinden kısık sesli bir müzik yükseliyordu. Sözlerini de hikayesini de çok iyi bildiğim bir şarkı, acılı bir ağıttı bu.
“Tin patrída m’ échasa. Éklapsa kai pónesa,”* diyordu güzel bir kadın sesi… “Tá tafía m’ échasa. Nt’ éthapsa ki enéspala,” diye devam ediyordu.
Yurdundan sürülmüş, sevdiklerini kapkara toprağın altına gömmek zorunda kalmış bir kadını anlatıyordu. Eva’nın hikâyesine benzetiyordum bu şarkıyı. Ama birçok açıdan da farklılık taşıyordu. Salondaki konsolu kaplayan eski fotoğraflar, Eva’nın geçmişte ne kadar farklı bir hayatı olduğunu ortaya seriyordu. Başkası olsa bu fotoğrafları yırtar, yakar, yok ederdi belki ama belli ki Eva yediği kazığı son nefesine kadar hatırlamak istiyordu.
Fotoğraflardaki genç Eva mutluydu. Kimsesi yoktu ama kardeş gibi sevdiği, çok yakın bir kız arkadaşı vardı. Üstelik henüz gencecikken yakışıklı bir Türk teğmene deliler gibi âşık olmuş, bu mutluluğu da sonsuza kadar sürecek sanmıştı.
Hayatında hepi topu iki kişi vardı.
Kız kardeşi gibi sevdiği, Pera’nın meşhur güzeli Katerina Kardaras…
Sonsuz aşkı olduğuna inandığı, vatansever Teğmen Adem Poyrazoğlu…
Eva basit bir terziydi, kazancı cebini zor dolduruyordu. Ama neyse ki yalnız değildi de yüreği aşkla ve kardeşlikle dopdoluyken para derdine düşmeye sıra gelmiyordu. Sanki hayat ondan yetimliğinin acılarını almış, yerine kalbinde apayrı yerlere sahip bu iki kişiyi oturtmuştu.
Oysa hiçbir şey sonsuza dek sürmüyordu. Hayatla oturulan her pazarlık, senden mutlaka bir şey koparıyordu. Her zaman çok da acılı olmuyordu bu ama Eva’nın payına en beteri düşmüştü. En yakın arkadaşıyla sevdiği adamın ihanetine uğramak yetmemişti, bir de arkadaşının sevdiği adamın bebeğini taşıdığına şahit olmuştu. Çok zaman geçmeden yurt bildiği İstanbul’dan sürülmüş, senelerce bir ruh gibi yaşamış ve bu yaşına kadar hayatına hiç kimseyi almadığı gibi, ömrünü mahveden iki insanı da affedememenin yükü altında ezilmişti.
Eva hayata yenilmişti. Bir arkadaş ve bir sevgili gömmüştü kalbinin derinlerine. Ama bu da yetmemiş, anbean eksilmişti. Hâlâ nasıl ayakta durabildiğine, gülebildiğine, sevgi besleyebildiğine şaşıyordu insan. Tüm bunları bir başkası yaşasa ya yanarak küle döner ya da taş kesilirdi.
Yayamı neden affetmediğini anlıyordum en başından beri. Ama içimde, Eva’nın tamamlanmamış aşkını hayatının kalanında biraz da olsa yaşamasını isteyen çocuksu bir yer, dedemi affedebilmesini dilemişti. Fakat artık görüyordum su götürmez gerçeği… Şu anda ne çevirdiği belli olmasa da Adem Poyrazoğlu bir zamanlar bir görev adamıydı, vatanseverdi, senelerce ülkesine hizmet etmişti. Başka hiçbir şeyi de vatanı ya da görevi olduğuna inandığı sanrıları kadar sevmediği ve sevmeyeceği göz ardı edilemez bir gerçekti. Kendi oğlunu, yani babamı bile senelerce -ta ki pişmanlıkla sınanana kadar- inkâr etmişti. Şimdi onun bencilin teki olduğunu görmek beni de şoke etmemeliydi. Fakat insan bazı şeyleri yaşamadan göremiyordu. Benim de seneler boyu zihnimde oturtamadığım bu durumu, silahların gölgesi üzerime düştüğünde anlamam gerekiyordu.
“Hazel…” diye mırıldandı Eva ses tonundan hissedilebilen bir endişeyle. Fakat onun sorularına yanıt verebilecek takatim o anda yoktu.
“Özür dilerim, Eva,” dedim bir nefeste, ansızın.
“Ne için, louloúdi mou?”
“Seni onunla karşı karşıya getirdiğim için,” dedikten sonra konsoldaki fotoğraflara bakarak ekledim. “Yaşadıkların için. Babam ve biz sana her daim bu yaşadıklarını hatırlattığımız için.”
“Nereden çıktı bu şimdi, canim?” dedi Eva titreyen sesiyle. “Sizi çok seviyorum, biliyorsun bunu.”
“Biliyorum,” dedim buruk bir tebessümle. “Ama yine de şaşırıyorum.” Çarçabuk ekledim. “Dedem… O bile önemsemiyor bizi. Yayam zaten nefret ediyor bizden.”
“Yayan…” dedi Eva kaşları çatılırken. “Onun herhangi bir kişiye sevgi besleyebildiğini sanmıyorum.”
“Sana karşı da mı öyleydi?” Güçbela yutkundum. “Eskiden… Siz arkadaşken…”
“Değildi. Neşeliydi, cilveliydi, girdiği her ortamda dikkatleri üzerine çekerdi.” Elini konsolun üzerinde, resimlerle dolu çerçevelerin önünde gezdirdi. “Beni de bu yüzden tutuyordu yaninda. Çok sonra anladim bunu. Ben o kadar aşaği bir seviyedeydim ki onun gözünde, bu kendisini daha yüksekte hissetmesini sağliyordu.”
“Ta ki…”
“Ta ki…” diye devam etti. “Teğmen Adem Poyrazoğlu ona değil de bana âşık olana kadar.” Derin bir nefes alarak daldığı geçmişten sıyrıldı. “Yani demem o ki canim… Yayan Katerina Kardaras için duygular önemsizdir. O yalnızca kazanmaya bakar. Hep ama hep, her konuda üstün olmaya.”
Babamın adını belki de bu yüzden Viktor* koymuştu. Kazanmak ya da üstün olmak onun için o kadar önemliydi ki en yakın arkadaşım dediği kadının sevgilisini ayartmış, bir de üstüne üstlük ondan hamile kalmıştı. İkisi de suçluydu. Dedem de yayam da… Bu olayda yalnızca iki kişi masumdu, onlar da Eva ve babamdan başkası değildi. Belki Eva da bunu bildiğinden hem babamı hem de bizi çok başka bir yerde tutuyordu.
“Ben gideyim,” dedim daha fazla uzatıp dedemle ilgili düşüncelerde boğulmak istemediğim için. “Babam beni New York’ta sanıyor, Eva. Sana güveniyorum. Lütfen beni gördüğünden bahsetme onlara.” Kapıya yürüyecektim ama Eva’nın uyarısı beni aniden kendime getirdi.
“Hazel…” dedi elimi tutarak. “Başinda her ne sorun varsa… Bunu kendi kendine halletmeye çalişma, canim.” Ben zorlukla yutkunurken o devam etti. “Baban var senin. Hem de kapi gibi arkanda. Bir Yardım et, baba! demene bakar. Çok seviyor seni, sizi… Ölür bile sizin için. Sen sadece bir şey saklama ondan.”
“Biliyorum,” dedim gözlerim dolu dolu olurken. “Bizi çok sevdiğini biliyorum.” Burnumu çektim. “Baş belası olarak görüyordur kesin ama arada sırada.”
“Eh, o kadar da olur.”
Eva haklıydı. Benim artık bir şeyleri babama söylemem gerekiyordu. Üstelik Tekin mevzusunu dedemden öğrenirse çok kırılır, üzülürdü. Dedem şu anda serseri bir mayın gibiydi hayatımın ortasında, ne zaman patlayacağı belirsizdi. Tekin’e sığınmıştım, evet ama büyükelçi konusu bir sonuca varmak üzereyken de daha fazla saklamamın anlamı yoktu. En kısa sürede babamla konuşup anlatmalıydım olan biteni, Tekin’in de bunu destekleyeceğine güvenim tamdı.
“Teşekkür ederim her şey için, Evamou,” dedim ona içtenlikle sarılırken. “Yine ararım seni, olur mu?”
“Olur. Ara mutlaka.” Beni sıkıca sararken kıkırdadı. “Hatta şu genç adami da getir bir dahakine yine.”
“Tekin’i mi?” dedim şaşkınlıkla.
“Hı hı!” İç çekti. “Ah, çok da yakişikliydi canim. İnsanin gözü gönlü açiliyor.”
Dayanamayıp kıkırdadım. “Tamam, getiririm,” diye yanıtladım. Haklıydı, çok yakışıklıydı, bunu inkâr etmeye bile kalkmadım.
Dakikalar sonra Eva’nın evinden dışarı çıktığımda Kıvılcım’ın da sözleştiğimiz üzere oraya geldiğini fark ettim. İkinci bir araba eklenmişti arkaya, o aracın şoförüyle Cihan sohbet ediyorlardı. Kıvılcım ise öndeki arabanın yanındaydı, arkası bana dönüktü, hararetli bir şekilde telefonla konuşuyordu.
“Cave’de misiniz?” diyordu her kiminle konuşuyorsa. “Ben de geleyim mi? Tekin abime sorsaydın. İhtiyaç varsa geleyim.”
Sokağa çıkan merdivenleri tırmanmayı bitirdiğim sırada duyduklarımla ansızın durdum. Tekin Cave’de miydi, ne zaman gelmişti? Kaşlarım çatılmış, uğursuz bir önsezi tüm vücudumu sarmıştı. Yok, canım. Olamazdı. Daha dün mesajlaşmıştık, bugün akşama doğru geleceğinden bahsetmişti bana, Kıvılcım muhtemelen duyduklarını yanlış anlamıştı.
Telefonu nihayet kapattığında sıkıntıyla etrafına bakındı ve yalnızca saniyeler sonra arkasına dönüp benimle karşı karşıya kaldı.
“Tekin geldi mi?” diye sordum bir an bile beklemeden.
“Şey…” dedi ama hiç kıvıramadan bıkkın bir tavırla nefeslendi. “Gelmiş.”
“Ne zaman?” dedim elim çantamın sapını sıkıca tutarken.
“Sabaha doğru…”
“Sabaha doğru?” dedim kaşlarım hayretle havalanırken. Saatlerden beridir Cave’de miydi yani? Bana neden haber vermemişti? Ya da neden direkt olarak eve gelmemişti? Nedenlerini bilmiyordum ama göğsüme hem kırgın hem de kızgın bir ağırlık çökmüştü. Benden bir şey sakladığı belliydi ve bunu hemen öğrenmezsem içim asla rahat etmeyecekti. “Beni oraya götürür müsün, Kıvılcım?” diye rica ettim ondan. “Lütfen kimseye bir şey söyleme ama.”
“Hazel…” diye itiraz etmeye başlayacaktı ama izin vermedim.
“Cihan sorgulamaz ya da Tekin’e haber vermez, değil mi?”
“Benimle gidersen haber vermez. Ama-” dedi fakat sözünü kestim.
“Lütfen…” dedim sesimi çok sakin tutmaya çalışarak. Hesap soracakmışım gibi anlaşılsın istemiyordum. Çünkü eğer öyle anlarsa, Kıvılcım’ın Tekin’e haber vereceğine inanıyordum. Tekin’in Ankara’ya erken varışını benden gizleme sebebi her neyse bunu benim gelişimden haberdar olmadan kendim görmek istiyordum.
Nihayetinde yola çıktığımızda ben arka koltukta, Kıvılcım ise karşımdaydı. Escalade kilometreleri acımasızca yutarken, benim bakışlarım Kıvılcım’daydı. Telefonunu eline almamış, kimseye bir şey yazmamıştı. Göğsümde bir şeyler çalkalanırken anbean mantığımı da kaybetmek üzere olduğum gerçeği bir tokat gibi yüzüme çarptı. Ne göreceğimi bilmiyordum ama Tekin’in benden yine bir şeyler saklamasından hoşlanmamıştım. Sağlam bir sebebi olsa iyi olurdu, yoksa bu defa hesap da sormayacak ve kulaklarımı her şeye tıkayacaktım.
🌊
Cave’in ilk kez gördüğüm arka kapısından Kıvılcım’la birlikte girdiğimizde kimse bize hesap sormadı. Özel bir asansöre binip üst kata çıktığımızda karşımızdaki koridorda huzurlu bir sessizlik vardı. Hızlı adımlarla yürüdüğümüz sırada koridordaki büyük aynaya, daha doğrusu yansımama gözüm takıldı. Siyah mini eteğim düzgündü, üzerindeki siyah boğazlı kazağım şık bir görüntü katıyordu. Siyah çizmelerim ve çikolata kahvesi kabanımla tamamladığım kıyafetim, kahverengi küçük çantamla birleşince kusursuz görünüyordu. Ama nedense ben öyle hissedemiyordum. Sebebini bilmediğim bir değersizlik hissi kuşatmıştı etrafımı, bununla nasıl başa çıkacağımı bilmiyordum.
Üstelik… Bunun için henüz bir sebebim bile yoktu. Tekin’in burada olduğunu neden bana söylemediğini öğrenmediğimi hesaba katarsam, böyle hissetmem de saçmaydı. Ancak daha günler önce birbirimizden sakladığımız şeyler için kavga etmişken yeniden benzer bir şeyle karşılaşmak kabul etmeyi reddetsem de beni incitiyor, incittikçe de öfkelendiriyordu.
Büyük bir kapının önünde durduğumuzda Kıvılcım bana baktı. “Burası ofis kısmı,” diye mırıldandı. “Tekin abimin ofisi bu oda.”
“İçeride mi?” diye sordum istemsizce.
Başını onaylarcasına salladı. “İçeride.”
Nereden bildiğini anlamasam da sormadım. Kıvılcım yanımdan seri adımlarla uzaklaşırken, ben kendime düşünme ya da vazgeçme şansı tanımadan, neyle karşılaşacağımı kestiremeden hızla kapıyı açıp içeri daldım.
Tekin masanın kenarına arkası dönük bir şekilde yaslanmıştı. Üzeri çıplaktı, kazağı çalışma masasının başındaki koltuğa fırlatılmıştı. Eliyle bir şeyler tuttuğu belliydi ama ne olduğunu görebilmem o anda imkânsızdı.
“Getirdin mi?” diye sorup arkasına döndü ve gelenin ben olduğumun farkına varır varmaz yaslandığı yerden hızla doğruldu, “Hazel?” dedi neredeyse şoka girmişçesine bana bakarken. Fakat asıl şoku yaşayan o anda bendim. Çünkü Tekin’in elinde tuttuğu şey her bir yanı kıpkırmızı olmuş kanlı bir bezdi ve karnının sol tarafındaki yaradan sızan kan esmer tenine bulaşıyordu.
🌊
* Savina Yannatou’nun Tin Patrida Mou Ehasa adlı Rumca şarkısından. Bu şarkı Kazım Koyuncu’nun Ben Seni Sevduğumi adlı şarkısıyla aynı melodiye sahiptir.
* Viktor ismi çeşitli dillerde bulunmakta ve hepsinde ‘galip gelen, zafer elde eden, fatih’ anlamına gelmektedir.
🌊🌊🌊
Haydaaaa! Bunlar baya baya cilveleşiyorlar, farkında mısınız? Neyse biraz fitne sokalım… 🤓 Malum… Alev ateş sahneler yaklaşıyor. 🔥 Öncesinde ortalık bir tutuşsun… İyi bile durdu Tekin ve Hazel. Beklemede kalınnnnn. ❤️
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz; ❤️
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz
Twitter: burcubykyldz

Offff bu bölüme ne desem eksik kalıyor cidden. Cilvelerine mi düşsem, Tekin’in kusursuz aşık olmasına mı bayılsam bilemedim. Ayrıca dedenin bizi tehdit etmesi????? Yaya ve Adem’in yediği halt… Allah’ım Eva için ne büyük acılar… 😭😭😭 Bölüm sonu ayrıca bende hazırlıksız yakalandım.
şimdi kaos zamanı ajsnajbdhavdhgav
Offf bölüm sonu yine ters köşe oldum ya ben
ay ay ay
Şu yemeğe sağ salim bir çıksak hersey konusulsa gizem kalmasa vuslata Ersek cokmu şey istiyorum acaba yazarcim🔥🔥❤️❤️
ahahahahahahahha o iş bendeeee
Yine bir solukta okuduğum muhteşem bir bölüm ve sürpriz bir son😍😍
yaaa beğenmene çok sevindim canımmm
Aklımdan geçmedi değil Tekinin yaralandığı. Efsane bölümdü.
Ay düştük düştük neydi bu böyle yeni bölüm sabırsızlıkla bekleniyor 🥰 bu arada site hayırlı olsun ☺️
çok teşekkür ederim hepimize hayırlı olsun 😍
Hazel o kadar korktu ki başına geldi işte 💔💔💔bir sonraki bölümde detayları okumak için sabırsızlanıyorum ☺️☺️
Yemeğe bir çıksalar da rahat etsek gerçekten 😂
O kadar olay oluyor ki bi yemeğe çıkartamadık bizimkileri 🥹 hazel de içten içe nasıl bekliyormuş kıyamammmm bu olaylar bitmez hazelcim, ipleri kendi eline alman lazımdır belki de
Yemin ederim yemek olayı çıktığından beri hevesle bekliyorum 😂 diyorum bir şeyler daha net şekillenecek ama yok illa bir kaos bir aksiyon 😂 ay bir de sevmediğimden de değil kaos en sevdiğim ama insan bekliyor işte 😞 Tekin’in keskin nişancı yönünü daha çok okumak istiyorummmm
Dedeye çok şaşırdım bu arada gerçekten. Bizim çiftin belaları yetmiyor gibi bir de aileleri de bambaşka çıktı. Her şeye rağmen Hazel, Tekin’in yanında kalabilecekse gerçekten aşkı için de mücadele etmiş olacak aynı zamanda sanıyorum ki…
Ya bence hazel tekinden dedesini saklamasın sonra yok sen bana nasıl söylemezsin nasıl saklarsın kavga kıyamet aksnoaajalak
Çok güzel bir bölüm olmus ellerine emeğine yüreğine sağlık çiçeğim
Kitaplarını da artık yasaklar olmadan özgürce okuyabilmek beni çok mutlu ediyor
Sitede tek sıkıntım var.Rengini daha açık tonlarda yapsak olur mu?
Kitabı okurken belli bi süre sonra gözlerim çabuk yoruluyor
Zevkle tekrar tekrar okumak istiyorum
maalesef değişiklik mümkün değil. sevgiler