♪♪ Bölüm şarkısı:
Rita Sakellariou ~ Sose Me
23. BÖLÜM
Muhtemelen yalnızca saniyeler süren ama bana bir asır uzunluğundaymış gibi gelen sessizliğin ardından, Tekin arkamdan gelerek kendini tanıttı. Elini tüm özgüveniyle babama uzattı ve “Tekin Bozboran,” diyerek konuşmayı başlattı.
Karşısındakini tartan, küçükken asla kaçmayı başaramadığım o keskin bakışlarını Tekin’e diken babam, “Viktor,” dedi kendinden emin tavrıyla Tekin’le tokalaşırken.
Babam kendini tanıtırken soyadını söylemeyi tercih etmeyen bir adamdı. Çünkü Poyrazoğlu soyadını yalnızca yirmi yıl kadar önce almıştı.
Bir zamanlar Viktor Kardaras adıyla bilinen bu adam, babası Adem Poyrazoğlu tarafından büyük aşkı Eva’dan ayrılmasından sorumlu tutularak yıllar boyu inkâr edilmiş fakat genç bir adam olduğunda durum değişmişti. Dedem Adem Poyrazoğlu oğluna bir baba olamadığı için delicesine pişmandı. Ancak Viktor büyümüştü, zaten hayatının hiçbir döneminde de babasının soyadını almak gibi bir arzusu olmamıştı. Ta ki… Bir zamanlar doludizgin bir aşk yaşayıp darmaduman bir ayrılıkla sınandığı ve ondan dört yaşında ikiz çocukları olduğunu öğrendiği Beliz’le evlenebilmesinin tek yolunun Kardaras soyadından vazgeçmek olduğunu fark edene kadar… Beliz, Viktor’un annesi Katerina Kardaras’ın soyadını almayı bunun için sağlam sebepleri olduğundan katiyen reddetmişti. Viktor, Beliz’i o kadar seviyordu ki sevdiği kadını kazanabilmek uğruna babasının soyadını asla almayacağına dair ettiği yeminini bozmaya karar vermişti.
Tıpkı bizim dört yaşına kadar Doğan olan soyadımızın Poyrazoğlu oluşu gibi, o tarihten sonra Poyrazoğlu soyadını alan babam muhtemelen kendini iki tarafa da ait hissetmiyordu. Artık yalnızca Viktor’du ve en resmi ortamlarda bile kendini böyle takdim ediyordu.
Tekin, annemle de tanıştıktan sonra apar topar içeri girecekken köşkün arkamızda kalan demir kapısı babamın adamları tarafından açıldı.
Karşımızdaki babamın Atina’daki güvenlik şefi Galen’di. “Patron!” dedi kırık Türkçesi ve duvar gibi yüzüyle. “İstanbul’daki evin kapısına polisler gelmiş.”
Babam kısa bir süre olan biteni anlamak istercesine bize bakıp ardından Galen’e döndü. Benimse ellerim titremeye başlamıştı, kalbim nefesimi kesercesine sıkışıyordu. Güç almak ister gibi Tekin’e baktım, yüzü ifadesizdi, tepkisiz görünüyordu.
“Ne istiyorlarmış?” diye sordu babam. Annemse panikle babama bakıyordu.
“Arama emirleri olduğunu söylemişler, patron,” diyen Galen elindeki telefonu hoparlöre verdi. İstanbul’daki evimizin kapısında gerçekleşen konuşma anbean burada da işitilmişti.
“Ne için arama emriniz var?” diyordu İstanbul’daki güvenlik şefimiz Volkan. Büyük olasılıkla Galen bizim tarafımızı sessize aldığından İstanbul’dakiler bizi duymuyordu.
“Bunu sizinle paylaşma yetkimiz yok. Savcılığın yazılı emri var. İşimizi yapmamıza izin verin,” dedi birisi. Muhtemelen kapımıza dayanan polislerden biriydi.
Ben zorlukla, gözlerimi kapatarak arkama yaslandım. Bayılacak gibiydim. Sırtımdan aşağıya buz gibi bir ürperti iniyordu. Her şeyin bittiğini, tüm çabamın boşa gittiğini hissediyordum.
“Hazel…” dedi tanıdık bir ses. Beni kendime getirmeye çalıştığı belliydi. Gözlerim zorlukla açıldığında, iki damla gözyaşı da yanaklarımdan boynuma doğru indi. Çenem titriyordu istemsizce, avuçlarımsa ter içindeydi. “Sakin olur musun?” diye soruyordu Tekin çatık kaşlarının altından bana attığı bakışlarla. Ama sesi kulaklarımda bir uğultu gibiydi.
“Her şey bitti,” diye mırıldandım ağlamaklı bir tonda.
“Hiçbir şeyin bittiği yok,” diye yanıtladı beni. Ve aynı anda Galen’in tuttuğu telefonun diğer ucundan tanımadığımız bir ses işitildi.
“Arama emrinizi kontrol etmemize izin verin,” diyerek polisleri durdurdu o ses.
“Patron, bir de…” dedi Galen yüzünden okunamayan bir ifadeyle. “Evin önünde biri daha varmış. İsminin Akın olduğunu söylemiş. Tekin Bozboran’ın adamıymış.”
Babam Tekin’e bakarken benim de dikkatim ona çevrildi. O sırada İstanbul’daki konuşma devam ediyordu.
“Savcılık emrini mi sorgulayacaksınız?” dedi polislerden biri. “Sorgulayın bakalım neyi sorgulayacaksanız. Ama bu iş bittiğinde sizin de emniyete gelmeniz gerekecek.”
“Kanunlar karşısında boynumuz kıldan incedir, memur bey,” dedi isminin Akın olduğunu henüz öğrendiğim adam. Ses tonundan buram buram alay seziliyordu. “Ama takdir edersiniz ki son zamanlarda çok fazla sahte durumla karşılaşılıyor.”
“Ben destek ekip çağırıyorum,” dedi polislerden ilk konuşan.
İkinci ise cevap verdi. “Beyler savcılık kararını kontrol etsinler bakalım. Ben de geliyorum seninle.”
Volkan polislerin adım sesleri uzaklaşırken bilgi verdi. “Polis aracına bindiler.”
Akın ise devam etti. “Birazdan gaza basıp buradan uzaklaşacaklar.”
Ve en nihayetinde Galen aramanın bizim tarafımızdaki sessizliğini açınca Tekin söze girdi. “Arama emri sahte mi?” diye sordu. Muhatabı kendi adamıydı.
“Sadece belge değil, polisler de sahte, Tekin,” diye yanıtladı Akın.
Tekin öfkeli bir tonda, “Tahmin ettiğimiz gibi,” dedikten sonra emretti. “Takip ettir adamları, Akın. İş biter bitmez de beni bilgilendir.”
“Eyvallah!”
“Kaçıyorlar!” diyerek tüm bu konuşmayı onaylayan ise Volkan oldu. Hoparlör kapanmış, Galen telefonu kulağına götürerek devamını halledeceğini babama verdiği kısa bir baş selamıyla göstermişti.
Benim kalbimse daha fazlasını kaldıracak durumda değildi. Gözlerim karardı, buzdan bir ter sırtımdan aşağı döküldü. Titreyen ellerimle bir yerlerden destek almak istedim ama nafileydi, yaşadığım stres artık vücudumdan taşıyordu.
“Hazel!” diye seslendi Tekin. Ancak yalnızca seslenmekle kalmayacağı bu kez barizdi. Sendelediğimi görmüş olmalı ki birkaç hızlı adımda yanıma yaklaştı ve düşmeme izin vermedi. Tekin tek hamlede beni kucağına aldığında, gözlerimin önü zifirî bir karartıyla örtülmüş hâldeydi. Günler önce davette yaptığım numara resmen gerçeğe dönmüştü, insan belki de hayatına neleri çektiğine dikkat etmeliydi.
Tekin kucağında benimle, neredeyse koşar adımlarla evin içine girerken annemin telaşlı sesi duyuluyordu.
“Hazel!” diye adımı sesleniyordu anneciğim. “Viktor bir şey yap!” diyerek babamdan bir çare arıyordu.
Babamsa durmaksızın evin çalışanlarına emirler yağdırıyor, derhal doktor çağırmalarını söylüyordu. “Çabuk doktoru çağır! Hemen gelebilecek durumda mı sor. Değilse hastaneye gideceğiz,” diyerek talimatlar verdiği kişi kimdi, bilmiyordum ama en azından itiraz edecek kadar sesim çıkıyordu.
“Doktora gerek yok, baba,” diye mırıldandım Tekin’in kucağında nereye gittiğimi bilmeden. “İyiyim.”
“İyi falan değilsin!” dedi babam öfkeli bir tonda. Ve saniyeler sonra kendimi bir yere uzanmış hâlde buldum.
Gözlerimdeki karanlık perde biraz olsun açılır gibi olunca, küçük salonda olduğumuzu fark ettim. Tekin bir nefes uzağımdan endişeli bir sesle, “Bembeyaz oldu yüzün,” diye mırıldandı. Kaşları çatıktı, çenesini kasmıştı, durumumdan hiç memnun olmadığı ayan beyan ortadaydı. Elleri yanımızda annemle babamın olduğuna zerre aldırmadan yüzümde gezindi, saçlarımı geriye doğru attı. Dokunuşuna kapılmak çok kolaydı fakat neyse ki babasından çekinen o küçük kız tarafım derinlerden başını kaldırmıştı.
Endişeli bir bakışla annemle babama bakıp kendimi toparlamaya çalıştım. “Tansiyonum düştü galiba,” dedim hem onları sakinleştirmeye hem de Tekin’in yakınlığıyla ilgili dikkatlerini dağıtmaya çalışarak.
O sırada evin çalışanlarından biri koşar adımlarla yanımıza geldi, elinde bir bardak portakal suyuyla minik bir tabak tutuyordu. Annemin yanıma yaklaştığını görür görmez babama yöneldi. “Oríste, kýrie. To éfera. (Buyrun efendim, getirdim),” dedi babama hitaben. Herhâlde getirdikleri annemin isteğiydi.
“Efcharistó (Teşekkürler),” diye yanıtladı onu babam uzandığım yerden doğrulmamı sağlarken. Elindeki portakal suyu bardağının pipetini dudaklarıma dokundurdu. “İç,” dedi çatık kaşları kapkara gözlerini örterken. Tekin bu sırada bir adım geride duruyordu.
“İyiyim ben,” dedim ama dinlemeyip portakal suyu bardağını elime tutuşturdu. Annem bir yandan yanıma oturmuş elimi tutuyor, ellerini yüzümde, saçlarımda, boynumda gezdiriyor, bakışlarından saf bir üzüntü akıyordu. Babam da önümde diz çökmüştü, bir elinde içinde iki tane Kavala kurabiyesinin olduğu tabağı tutuyordu. Diğer eli ise saçlarımı geriye doğru iterken gözlerinden benim için dünyayı yerinden oynatacak kadar gerçek bir öfke seziliyordu. Allah’tan sabah bileğimdeki izi kapatmıştım da kimse bir şey sorgulamıyordu. Üstelik üzerimde de boğazlı bir kazak vardı. Böylece ne bileğim ne de boynumdaki iyiden iyiye silikleşmiş küçük çizik görünüyordu.
“Kurabiyenden ye!” diye buyurdu babam. Bakışlarında itiraza yer yoktu. Fakat benim bir hamlede bulunmadığımı görünce, etrafı pudra şekeriyle kaplı, küçüklüğümün simgesi kurabiyeyi ağzıma yaklaştırdı. “Isır,” dedi kaytarmama izin vermeden.
İçi bademli kurabiyeden küçük bir ısırık aldıktan sonra, “Gerçekten iyiyim,” diyerek onu ikna etmeye çalıştım.
“Bütün gün bir şey yemedin mi?” diye sordu annem hemen yanımdan.
“Yemiştim aslında,” dedim ama en son yemeğimi yiyemediğim aklıma geldi. Sabah çok erken saatlerde atıştırmıştım ve saatlerdir de açtım, muhtemelen şekerim ya da tansiyonum düşmüştü.
“Pséftis! (Yalancı!)” diye homurdandı babam ağzının içinden. Ve bu bana henüz ufacık bir kızken babamın kucağında oturduğum, o bana Kavala kurabiyesi yedirirken yaptığım yaramazlıklara kılıf uydurduğum anları anımsattı. Kendime engel olamayıp başımı omzuna yasladığımda, o sıcak, güven veren baba kokusu burnumun ucundaydı.
“Babacığım, valla yalan söylemiyorum,” dedim mırıl mırıl bir sesle. “Korktum biraz sadece. Ondan oldu.”
Bir süre öylece babamın omzundan güç aldıktan sonra zaman hızla geçti. Dakikalar boyunca üçü de benimle ilgilendi. Aile evimin çatısı altında olduğuna inanamadığım Tekin’in ise çatık kaşları düzelmişti, değişik, anlamını çözemediğim bakışları yüzümdeydi. Doktora gerek olmadığına üçü de güçbela ikna olduktan sonra bana zorla bir şeyler yedirmeye, tansiyonum ya da şekerim, artık düşen her neyse, onu yükseltmeye çalıştılar. Nihayet oturduğum koltuktan ayaklandığımda üçü de dikkatini bir an bile benden çekmedi. Düşünülmek elbette güzeldi. Fakat benim o anda zihnimde olan tek şey az evvel İstanbul’daki evimizin önünde yaşananlardan ibaretti.
🌊
Buraya varış saatimizden yarım saat kadar sonra küçük salondan çıkıp ana salona geçtik. Yunan mimarisinin bir eseri olan köşk tertemizdi, her tarafı bahçeden toplanmış rengarenk güllerle dolu olduğundan mis kokuluydu ama içeride asla öngöremediğim bir telaş vardı. Salonun orta yerinde bir gelinlik asılıydı. Annemin asistanları oradan oraya koşturuyorlardı. Beni görür görmez samimi bir şekilde kucaklaşsalar da hızlıca işlerine dönmek zorunda kalmışlardı.
Kendimi toparladığım için etrafıma dikkatli bakmamın da etkisiyle, “Neler oluyor?” dedim anlamayarak.
“Tia’nın düğünü var,” diye açıkladı annem. “Gelinliğini otele götürecek kızlar. Telaşın sebebi o.”
“Aaa! Ben onu tamamen unuttum!” dedim şaşkınlıkla. Eva, gidemediği düğünden daha bu sabah bahsetmişti ama benim için o kadar yoğun bir gündü ki bu detay aklımdan uçup gitmişti.
“Unuttuğun belli zaten,” dedi annem. Endişesi az da olsa dinmiş, bakışlarına bu kez cılız bir öfke sinmişti. “Bir an seni karşımda görünce düğün için geldiğini sandım. Yüreğime indirdin, Hazel. Sen öyle fenalaşınca ölüyorum sandım.”
“İyiyim ben, anneciğim. Seni korkutmak istemedim.” Önce göz ucuyla babama baktım. Ardından birileriyle yazışan Tekin’e değdi bakışlarım. Sanki ona baktığımı anlamışçasına bakışlarını telefonundan kaldırdığında göz göze geldik ve ben de hemen telaşla kendimi aileme açıklamaya çalıştım. “Düğüne gelmedim ama. Ne düğünü zaten? Derdim başımdan aşkın benim.”
“Gel de anlat bakalım şu derdini,” diye seslendi babam önünde durduğu çalışma odasını işaret ederek. Dakikalar önce endişeyle tutuşan öfkesi, yerini bambaşka bir şeye bırakmış gibiydi. Bakışları benimle Tekin arasında mekik dokur hâldeydi. Tekin ise hemen salonun girişindeydi, az önceki yazışmasını bitirmişti ve muhtemelen ne yapacağını da bilememişti. Daha doğrusu o hep ne yapacağını biliyor, her zaman bir adım önde olmayı başarıyordu ama bu sefer galiba ilk açıklamayı bana bırakmayı tercih etmişti.
Dakikalar sonra babamın çalışma odasına girdiğimizde mutfaktaki çalışanlar hepimize çay ve az önce yediğim, evimizde daima pişen Kavala kurabiyesinden ikram ettiler. Köşkün ön tarafı da neredeyse boşalmıştı, muhtemelen rahatça konuşalım diyeydi. Fakat buna tezat olarak odaya bir sessizlik hâkimdi. Babam en nihayetinde buna dayanamamış olmalı ki parmaklarını masaya pıt pıt vurduğu sırada dile geldi. “Evet,” dedi tahammülsüzce. “Sizi dinliyorum.”
“Babacığım,” diye başladım söze. “Benim sana çok önemli şeyler anlatmam gerek. En başından.” Tekin’e baktım. “Ama vaktimiz var mı, bilmiyorum,” dedim hâlâ içten içe korku duyarak. Evet, az önceki arama emri sahteydi ama ya gerçeği de varsa diye korkmadan edemiyordum.
Tekin bu endişemi hızla yanıtladı. “Kimse kimseyi tutuklamayacak, Hazel. Rahat ol artık.” Hâlâ inanamadığımı anlamış olmalı ki oturduğu yerden kalktı. Cebinden telefonunu çıkardı ve bir şeylere bastı. Ortadaki sehpaya koyduğu telefon bir müddet sonra son dakika haberleriyle karşı karşıya kalmamızı sağlamıştı.
“Öncelikle milletimize geçmiş olsun dileklerimi iletmek istiyorum,” diyordu İçişleri Bakanı Kozak. “Hain saldırının, Rusya yanlısı yasa dışı bir örgüt tarafından gerçekleştirildiğini tahmin ediyoruz. Fakat elbette kapsamlı bir araştırmayla nihai sonucu da öğreneceğiz. Bu saldırıda herhangi bir can kaybımızın olmaması en büyük tesellimiz.”
Bakan konuşmasını tamamlayamadan muhabirlerden biri hızla sordu. “Büyükelçi suikastının bir yansıması mı bu, sayın bakanım? Sebepleriyle ilgili bir tahmininiz var mı?”
“Öyle olduğunu düşünüyoruz,” diye yanıtladı bakan. “Fakat bildiğiniz üzere, merhum büyükelçi Sergei Petrov suikastını geçtiğimiz günlerde Çeçen bir örgüt zaten üstlenmişti. Dolayısıyla bugünkü saldırının ülkemizde gerçekleşmiş olması bundan sonrasında daha sert önlemler alacağımızı ortaya koyuyor.”
“Sizin düşünceleriniz neler, başkanım?” diye sordu diğer bir muhabir. Mikrofonunu bir başkasına uzatmıştı.
İstihbarat Başkanı Çelebi Özsoy kendinden emin bir tavırla sözü aldı. “Bakanımızın sözlerine katılmakla birlikte, daha sert önlemler alacağımızı ben de bir kez daha vurgulamak isterim. Can kaybı yaşamamamız elbette tesellimiz fakat bu bir gevşeme sebebi olamaz. Türkiye Cumhuriyeti kimsenin babasının sirki değildir. Hele hele yabancı devletlerin savaşacağı bir arka bahçe hiç değildir. Ne yasa dışı örgütler ne de bireysel hırslar peşindeki bir avuç serseri bizi korkutabilir. Bundan böyle tüm ülke çapında güvenlik önlemlerimizi arttırıyor, milletimizden de bu önemli süreçte bizlere yardımcı olmalarını rica ediyorum. Tek önceliğimiz vatandaşlarımızın hayatı ve vatanımızın bekasıdır. Hepimize çok geçmiş olsun.”
Tekin telefonun ekranını ansızın kapattığında, “Ama… Nasıl yani? Ruslara mı atıldı suç?” diye sordum.
“Öyle,” dedi Tekin. Fakat devamında herhangi bir açıklamada bulunmadı. Oysa ben detayları merak ediyordum, her şeyi anlatsa olmaz mıydı?
Babam kendi aramızda konuşmamıza katlanamayınca elini masaya vurdu. “Baştan anlatın şu işi bana!” diye buyurdu. Nitekim o saniyeden sonra kaçışım maalesef yoktu.
Kaçırıldığım bilgisini elbette itiraf edemeden, otoparkta maskeli adamlar tarafından tehdit edildim yalanıma sadık kalarak anlatmaya başladım. Tehditlerin o geceyle sınırlı kalmadığından, artık tüm bunlara dayanamayıp ismini Elias’tan duyduğum Tekin’e gidişimden ve ben henüz Arhavi’de Tekin’le görüşemeden büyükelçinin öldürüldüğünden bahsederken ne babamla ne de annemle göz göze gelmeye cesaret edebildim. Tekin’in ettiği yardımları paylaşmayı da elbette atlamadım. Ve en sonunda anlatacaklarım bittiğinde, derin bir nefes alarak babamdan yiyeceğim azarı beklemeye başladım.
Dirseklerini çalışma masasına yaslamış şekilde, ifadesiz bir yüzle duran babam, ben sözümü bitirir bitirmez ayağa kalktı. Birkaç adımda annemin yanına geldi, saçlarının arasına küçük bir öpücük bıraktı. “Melek…” diye fısıldadı. Bu, babamın anneme hitap şekliydi ve yıllardır hiç değişmemişti. Fakat melek sözcüğü başkalarının yanında kullandığı bir lakaptı, asıl baş başa kaldıklarında anneme ‘Angelos’[1] diye hitap ettiğini duymuş ve senelerce bunun sebebini de hikâyesini de merak etmiştim. Babamın anneme yalnızca baş başa kaldıkları anlarda neden hırsız bir tanrıçanın adıyla hitap ettiği konusu bambaşka, fazlasıyla çarpıcı bir hikâyeydi. “Siz Hazel’le birlikte hazırlanın.” Kısa bir anlığına dağılan dikkatimi duyduklarımla çarçabuk toparladım. Neye hazırlanacaktık? Anlamamıştım. “Biz de Tekin’le konuşalım.”
Ben, “Ama-” diyerek itiraz edecekken babam süratle lafımı kesti.
“Aması yok!” diye sesini yükseltti. “Anneni duydun. Tia’nın düğünü olduğunu söyledi. Hazırlanın.” Saatine baktı. “Sekiz gibi çıkarız.”
“Ne düğünü, baba?” diye itiraz ettim gözlerim şaşkınlıkla kocaman açılırken.
“Ne düğünü, Viktor? Delirdin mi sen? Kızımın başına neler gelmiş? Az önce fenalaştı gözümüzün önünde. Bir de düğüne mi gideceğiz şu hâlde?” diyerek katıldı annem bu isyanıma. “Katılamayacağımızı söyleriz. Tia anlayacaktır bizi.”
Annemin sözlerini hızla, bir kaçış yolu bulmuşçasına onayladım. “Evet. Düğüne gelmedim ki ben. Oldu olacak sirtaki de oynayalım bu gece!” dedim babamın teklifine inanamazken. “Hem…” Tekin’e baktığımda saatler önceki tartışmamız gözlerimin önündeydi. Cemre’yi görüşüme dair kırgınlığım cılızlaşmış gibiydi ama hâlâ oralarda bir yerdeydi. Fakat asıl zihnimde kahkahalarla cirit atan detay Tekin’in evindeki merdivenlerin başında beni sertçe öpüşü ve sözlerinden ibaretti. Beni sahiplenmesini deli gibi istediğim bir kadını ilk kez öpüyorum, deyişinin anlık hatırası bile içimi yeniden titretmeye yetmişti. “Tekin’in de işi vardır eminim. Bize ayak uyduracak değil,” dedim nabız ölçmek ister gibi.
“Yoo,” dedi Tekin pişkin pişkin. Oturduğu koltuğa rahatça yayılmış, bir de arkasına yaslanmıştı. “Hiçbir işim yok. Zaten buraya senin için geldim.” O da saatine baktı. “Takım getirmedim yanımda, isteteyim,” diyerek telefonunu çıkarıp bir şeyler yazdı, ardından bakışlarını bana odakladı. “Sen düğüne katılabilecek kadar iyisin herhâlde,” dediğindeyse ağzım açık bir şekilde öylece kalakaldım.
Evet, iyiydim, bir şeyim yoktu ama yine de “Kafayı yemişsiniz siz!” diye yükseldim ansızın. Anneme döndüm. “Anne, sen de bir şey desene!”
“Ne diyeyim, kızım? Ben babana akıl sır erdirebiliyor muyum? Ona söz dinletebiliyor muyum ki?” Koluma girip beni odadan çıkarırken elini başına attı. “Bir Türk kahvesi içelim, gerginlikten başım ağrıdı.”
Gözüm arkama dönük hâlde, sersem gibi annemle birlikte yürüdüm. Babamla Tekin’i çalışma odasında bırakmak tüm benliğimin bir korku ağı tarafından sarılmasına neden olmuştu. Ne konuşacaklardı? Babam mutlaka ki Tekin’i sorgulayacaktı. Annem mutfağa ilerlerken antrede bir yerlere bıraktığım çantamı aramaya koyuldum. Bulduğumda ise içinden telefonumu çıkarıp Tekin’e mesaj yazdım.
Hazel: “Lütfen benim o gemide olduğumdan bahsetme babama.”
Dakikalarca bekledim. Mesajımı gördü ama yanıt vermedi. Ben dudaklarımı dişleyip panikle tırnağımın kenarını ısırırken mutfaktaki işini bitirmiş görünen annem bahçeden seslendi.
“Hazel! Buraya gel bakayım.”
Tıpış tıpış bahçeye yürüdüm. Annem ikimize Türk kahvesi yapmıştı, etrafı Yunan esintileri taşıyan beyaz sütunlarla çevrili bahçemizdeki bambu koltuklardan birine oturmuştu, hesap soracağını belli eden bir tavırla bekliyordu. Yandaki villalardan birinden Yunan müziğinin kıvrak ezgileri yükseliyordu. Stelios Kazantzidis’ten Efige Efige çaldığı sırada annem kaş göz yaparak hemen yanına, koltuğun minderine eliyle vurdu. O saniyeden sonra ne yazık ki oraya oturmaktan başka seçeneğim yoktu.
Önce dakikalarca neden tüm bu sıkıntıları onlara anlatmadığımı sorguladı durdu. Tek başıma bunlarla boğuşmama kızdı, yabancı bir adamdan yardım istememe ise inanamadı. Ve fazlaca uzun süren sorgu sonrası konu o yabancı adama geldiğinde gözleri kuşkuyla kısıldı.
“Sizin…” dedi şüpheci bir tonda. “Bir şey mi var aranızda?”
“Saçmalama, anne!” dedim itirazla. Gözlerimi hızla kaçırmayı da atlamadım. Yaşadıklarımı anneme anlatamazdım. “Ne alakası var?”
“Ben bilmem alakasını falan.” Sırtını yasladığı koltukta hafifçe doğrulup kalçama ansızın sert bir çimdik attı. Benim, “Ay!” diye çığlığı basmama ise aldırmadı. “Sen anlatacaksın. Neyin nesi bu adam? O nasıl bir kucaklayıştı öyle, kızım? Hazar nereden tanıyormuş onu hem?”
“Onu oğluna soracaksın,” dedim popomu ovuştururken. Kucaklama kısmını ise yanıtsız bıraktım. “Hazar’ın Tekin’in hayatını kurtardığını biliyorum yalnızca. Tekin de ona borçlanmış işte böylece. Ben de adamın kapısına dayanıp borcu tahsil ettim.”
“Ne ayıp şey?” diye kınadı annem beni.
“Ne yapsaydım, anne? Kaderime razı mı olsaydım?” Nihayet sakladıklarımı paylaşmanın -en azından bir kısmını- rahatlığıyla söylendim durdum. Babamla Tekin’in bir saate yakın süredir konuşuyor oluşunun yarattığı gerginliği gizlemeye çalışıyordum. “Öyle şeylerle tehdit ettiler ki beni. Yok babanı vatan haini diye damgalayacaklar da! Hazar’ın da şirkette imza yetkisi var, yasa dışı silah ticaretinden yargılanacak da! Annen mahvolacak da! Şirketiniz batacak, her şey tepetaklak olacak da!”
“Sen neresindeydin bu tehditlerin?” diye soran kişi babamdı. Sesi salonun bahçeye açılan kapısında yankılanmıştı.
Arkama döndüm, Tekin’le konuşmaları nihayet bitmiş gibiydi fakat babamın bakışları gazap doluydu. Oturduğum yerden kalkarken, “Nasıl yani?” dedim babama hitaben.
“Seninle ilgili bir tehdit yok muydu?” dedi bıçak gibi keskin sesiyle. “Yalnızca biz mi vardık seni korkutmak için kullandıkları bu argümanlarda?”
Omzumu silktim. “Bilmem ki. Dikkat etmedim.” Sahiden de etmemiştim. Belki benimle ilgili de bir şeyler vardı ama ben hepsine kulaklarımı tıkamıştım. Başından beri önce Hazar’ı ve ailemi her şeyden uzak tutmak istemiş, sonrasında ise Tekin’in planlarına zarar vereceğim diye endişelenmeye başlamıştım.
Babam tehditkâr bir tavırla yanıma yaklaştı. Tam karşımda durdu ve hemen peşinden beni azarlamaya başladı. “Önce kendini düşüneceksin!” dedi dişlerinin arasından.
“Niye kızıyorsun bana?” dedim kırgın bir nazla. Kaçamak bakışlarım Tekin’e değince mahcup bir tavırla babamı uyardım. “Yalnızken azarla bari azarlayacaksan.” Tekin’in yanında çocuk gibi azarlanmayı tercih etmezdim.
“Yardım istemek için Tekin’e giderken iyiydi,” dedi babam kızgınlığı biraz olsun dinmeden. O da Tekin’e bir bakış atıp bana döndü. “Tekin bizim meselemize fazlasıyla dahil olmuş zaten. Şimdi azarı işitince mi benimle yalnız kalmak istiyorsun?”
Babam sözlerinde haklıydı. Ama onları korumaktan başka bir isteğim de olmamıştı. Dudaklarımı ısırdım endişeyle. “Sizi korumak istemiştim sadece,” dediğimde dolan gözlerim muhtemelen babamın da dikkatinden kaçmamıştı.
Babam birkaç saniye yüzüme baktı, hemen ardından ise çatık kaşlarını düzeltmeden kocaman kollarıyla beni sımsıkı sardı. “Koruma,” diye mırıldandı. “Biz seni koruruz, sen bizi koruma.”
“Özür dilerim.” Onun yaşına rağmen hâlâ heybetini koruyan devasa bedenine sarıldım. Saçlarıma küçük bir öpücük bırakınca nazlı nazlı fısıldadım. “Arkandan iş çevirmek istemedim.”
“Çevirdin ama. Bir sürü insanı da alet etmişsin yalanlarına,” diye söylendi babam. Bir an Tekin’den bahsedip bahsetmediğini anlayamadım. Fakat hemen ardından dudaklarından çıkan sözcüklerle çevirdiğim tüm dolapların ortasında öylece kalakaldım. “Naz’ın yanına gidiyorum diye ayaküstü kırk palavra sıktın bana!” Beni kendinden uzaklaştırıp kızgın bakışlarını yüzüme odakladı. “Tekin’in evinde kalıyormuşsun,” dedi birdenbire.
Benim gözlerim şokla kocaman açılırken, annemden şaşkın bir, “Ne?” nidası çıktı.
Tekin’e baktım, ifadesi zerre bozulmamıştı. Bunu elbette saklamayı düşünmemiştim ama keşke babam benden duysaydı. Tekin babana yalan söylediğinde babanın gözündeki yeri ne olacaktı? diye fısıldadı iç sesim. Bu da doğruydu. Tekin muhtemelen babamın karşısına böyle bir yalanla çıkmak istememiş ve durumu dürüstçe paylaşmıştı.
“Sadece geçici bir süre için,” diye mırıldandım. Annemle babamın yüzüne bakamadan ellerimi gerginlikle ovuşturdum.
“Konuşacağız bu konuyu,” diyerek şimdilik mevzuyu kapattı babam. “Ama bana yalan söylemenin tekrarı olmayacak, Hazel,” diye uyardı beni. “Yalnızca kendini düşünecek ve hayatını yaşamaya devam edeceksin. Ve bir daha hiçbir şeyi, az önceki gibi fenalaşacak kadar dert etmeyeceksin.”
“Siz…” dedim babamdan hafifçe uzaklaşırken. Tekin hâlâ bahçenin kapısındaydı, omzunu kapının pervazına yaslamıştı. “Her şeyi konuştunuz mu?” dedim bakışlarım ikisinin arasında gidip gelirken.
“Konuştuk,” diye yanıtladı babam. Ama devamı gelmedi. İkisi de bazı detayları taksit taksit anlatmaktan vazgeçmeliydi.
“Ne konuştunuz?” diye sordum bu defa. Tekin bıyık altından gülümsedi. Hâlimden keyif alıyordu resmen. Kaşlarımı çatarak ona baktığımda rahat ifadesi zerre değişmedi.
“Şimdilik bilmene gerek yok,” dedi babam, annemle bana bakarken. “Eee hazırlanmamışsınız daha?”
“Babacığım, sence düğünün derneğin sırası mı?” dedim bıkkın bir tonda.
“Gayet sırası!” diye yanıtladı beni.
“Ne konuştuğunuzu anlatmadan şuradan şuraya gitmiyorum,” diye direndim. Kollarımı inadımı göstermek istercesine göğsümde bağladım. “Düğün bekleyebilir.” Saatime baktım. “Sekizde demiştiniz ayrıca. Daha var.”
Babam içinden kendine sabır dileyerek yüzüme baktı. Sonra Tekin’e döndü, aralarında birkaç saniyelik anlamını çözemediğim sessiz bir bakışma gerçekleşti ve hemen ardından anlatmaya başladı. “Tekin’le konuştuk,” dedi arkasındaki tekli koltuğun kenarına yaslanırken. “Bazı planlar yaptık.”
“Ne planı?”
Bu soru hem benim hem de annemin dudaklarından aynı anda çıktı.
“Hazel’i tehdit eden adamlar…” dedi babam düşünceli bir şekilde. “Bir dosya arıyorlar. Ve bu dosyanın bizde, daha doğrusu Hazel’de olduğuna bir şekilde eminler.”
“Ama yok!” diye çıkıştım.
“Evet, yok. Ama buna inanmıyorlar görüldüğü üzere. Bizde dosya yok demek de yetmeyecek bunu kanıtlamamıza,” diye yanıtladı babam. “Üstelik aradıklarının önemli bir dosya olduğunu da anlamak zor değil. Gemiyle alakalı durumu, büyükelçinin ölümünü ve bugünkü saldırıyı göz önünde bulundurursak gözlerini fazlasıyla karartmış olduklarını söylemek mümkün.” Derin bir nefes aldı. “Şu anda önceliğimiz geminin kaçırıldığına ve silahların da bilgimiz dışında yüklendiğine dair kanıtlar bulmak. Böylece istihbarattaki silahlar sorunu çözüme kavuşmuş olacak ve aklanacağız. Biz zaten bunu araştırıyorduk.” Tekin’e döndü. “Sağ olsun Tekin de araştırıyormuş. Güçlerimizi birleştireceğiz bu konuda.”
“Biz zaten araştırıyorduk derken?” dedim şüpheyle. “Siz kimsiniz?”
“Hazar’la ben…”
Kaşlarım hayretle havalandı. “Hazar bu yüzden mi ortada yoktu?”
“Öyle de denebilir. Başka işleri de vardı ama asıl bir adamın peşinde.”
“Kimin?” diye sordum. Tekin’in bakışlarında merak yoktu, görünen o ki babamla ikisi birbirleriyle her çeşit detayı paylaşmışlardı.
Babam gergin bir tonda yanıtladı. “Geminin kaptanının.”
“Kayıp mı?” diye sordu annem.
“Ortada yok,” dedi babam sakallarını ovuştururken. “Gemiye silahlar burada, limanda yüklenmiş. Bunu kimsenin ruhu bile duymadan yapmışlar. Geminin kaptanıyla mürettebatından şüpheleniyorduk. Mürettebatın tümü sorgulandı. Bir tek kaptan yok ortada.”
“Rüşvet almış olabilir,” dedi Tekin yaslandığı yerden doğrulurken. “Biz de aramaya başlayacağız bu adamı. İki koldan bakılır. İllaki buluruz.”
Annem, “Ya bulamazsanız?” diye sordu. Endişesini dile getirmeden duramamıştı.
Tekin nazikçe gülümsedi anneme. “Merak etmeyin, Beliz Hanım,” diye yanıtladı. “Arayıp da bulamadığım kimse olmadı şimdiye kadar. Bir yem atarız, ortaya çıkar.”
Anlaşılan Tekin’in aklında bazı planlar vardı. Fakat muhtemelen henüz detaylandırmamıştı.
Babam süratle konuşmayı sürdürdü. “Tekin, Hazel’in bugün aldığı tehdit ve gerçekleşen saldırı üzerine, eve sahte bir emir gönderileceğini tahmin etmiş. Tehdit eden adam özellikle baban bugün tutuklanacak demiş Hazel’e. Fakat böyle bir olayda aynı gün içinde kimse için gözaltı kararı çıkmaz. O kadar hızlı yürümüyor o işler. Saldırıda kullanılan silahların bile bizim gemiden çıkanlarla eşleşmesi günler sürer çünkü.” Derin bir nefes aldı. “O yüzden Tekin’e bunu önceden düşünüp İstanbul’daki eve adamını gönderdiği için minnettarım. Sahte arama emriyle evde bizde olduğunu iddia ettikleri şu dosyayı aramayı planladılar büyük ihtimalle. Üstelik Tekin hem istihbarattaki silahları değiştirmeyi planlamış hem de geride başkaca silahlar olabilir mi diye bu hafta gemi enkazına dalış yaptırmış. Enkazda başka silah olmadığından da emin olduk böylece.” Tekin’e döndü. “Borçlandım.”
“Estağfurullah,” diye yanıtladı Tekin. Gemi enkazı konusunun sonucunu ben de o anda öğreniyordum. “Bir borç söz konusu değil. Pazartesi günü silahları da değiştirince az da olsa rahatlamış olacağız.”
“Siz Tekin’le birçok şeyi konuşmuşsunuz,” dedi annem babama. Ardından hızla bana döndü. “O zaman sen de kalma artık Ankara’da, Hazel. Her şey hallolana kadar yanımıza gel. Zaten o tehdit meselesi ve gemiden çıkan silahlardan sonra gitmen hataydı,” dedi hikâyenin bildiği kadarından yola çıkarak.
Babam benim yanıt vermeme imkân tanımadan hızla söze girdi. “Ben de bu konuya geliyorum,” dedi gür sesiyle. “Hayatlarımıza nasıl devam edeceğimiz konusuna…” Kısa bir an anneme baktı. “Bu adamlar bizim korktuğumuzu düşünmemeliler. Rutinlerimizden farklı bir izlenim yaratmamak önemli.”
“Rutinlerinizi araştırdıklarına, hatta burada, Atina’da da adamları olduğuna eminim,” diye devam etti Tekin. Annemle babama baktı. “Hem sizin hem de Hazel ve Hazar’ın tüm rutinlerini biliyorlardır. Hazel’in okulu, stajı, sosyal hayatı… Hazar’ın aynı şekilde yaşam tarzı… Olur da bunların bir şekilde dışına çıkılırsa…”
“Sürekli bir arada olmamız gibi,” diye açıkladı babam.
“O zaman sizin bir şekilde önlem almaya çalıştığınız ya da bir şeyler sakladığınız düşünülebilir,” dedi Tekin kendinden emin bir tonda.
“Nasıl yani?” dedi annem.
“Yani… Mesela Hazel’in Ankara’daki hayatını bırakıp yanımıza yerleşmesi, kendini eve kapatması… Aynı şekilde Hazar’ın… Ya da senin…” dedi babam anneme.
“Eee, ne yapacağız?” dedi annem babama diklenerek. “Hiçbir şey olmamış gibi mi davranacağız?”
“Aynen öyle, melek…” diye yanıtladı babam. Annemle konuşurken sesinin tonu bile farklıydı. “Hiçbir şey olmadı. Hiçbir şey bizi etkilemedi. Çünkü biz ne dosyasından bahsettiklerini bile bilmiyoruz. Öyle bir dosyaya sahip değiliz. Kanıtları bulana kadar da…”
Annem kısa bir an babamın dudaklarından çıkanları zihninde tarttıktan sonra sözünü hızla keserek, “Rutinimize devam edeceğiz,” diye mırıldandı.
Babam annemi başını sallayarak onayladı ve “Hazel!” diyerek bana baktı. “Sen… Tekin’in yanında bir süre daha kalmayı sürdüreceksin,” derken ifadesi kaskatıydı.
Bu sözleri duyar duymaz, âdeta şoka girmişçesine, “Ne?” diye bağırdık annemle birlikte. Bu cümle beklentilerimin çok dışındaydı. Ben babamın bu konuda esip gürleyeceğini düşünürken o Tekin’le planlar yapmıştı. Bu kadar mı güvenmişti Tekin’e? Hoş, Tekin’in dakikalar önceki erken müdahalesini düşününce güvenmekte pek de haksız sayılmazdı.
“Olur mu öyle şey, Viktor?” dedi annem endişeyle. “Kendi evinde kalmaya devam etsin. Orada koruma altında olsun.”
“Evini biliyorlar.” Bu kez konuşan Tekin’di. O ana kadar müdahale etmemişti ama anlaşılan sabrı da buraya kadardı. “Hatta eve ateş bile açıldı daha birkaç gün önce. Takip ettik fakat ne yazık ki kaçtılar.” Hafifçe sakallarını kaşıdı. “Evdeki güvenlik çok yetersiz. Yol üzerinde bir villa. Bahçeye giriş serbest. Sera korunaksız. Evin etrafına sızıp çok rahat içeri giriş sağlanabilir.”
Tekin bunları saydıkça annemin gözleri korkuyla kocaman açıldı. Oysa başıma gelenlerin tamamını anlatmamıştı bile, muhtemelen anlatmaya kalksa annem düşer bayılırdı.
“Adamların var, Viktor. Hepsini görevlendir,” diyerek diretti annem çaresizce.
Babam cevap veremeden Tekin yeniden söze girdi. “ODTÜ’de güvenliği sağlayabilecek misiniz?” Annem sessiz kalınca devam etti. “Okulun birçok giriş çıkışı var. Güvenlik kontrolünün sağlam olduğu söylenemez bile. İçeriden bir öğrenciye rüşvet vererek ya da hadi iyi niyetli düşünelim, tehditle Hazel’e zarar verme yolunu seçebilirler.” Derin bir nefes aldı. “Bakanlıktaki stajı için de aynısı geçerli,” dedi sanki stajım çoktan bitmek zorunda kalmamış gibi. Bakışlarını bana odakladı. “Sosyal bir hayatı var Hazel’in. Gittiği bir mekânda da tüm bunlar gerçekleşebilir.”
Annem kısa bir an düşündükten sonra, “Ve sen tüm bu bahsettiğin konularda güvenliği sağlayabilecek ve kızımı koruyabilecek misin?” diye sordu. “İşlerin, meşguliyetlerin olmayacak mı?”
“İşlerimi benim için halleden adamlarım var,” diye yanıtladı Tekin onu. “Hazel’in güvenliğinin sağlanacağından şüpheniz olmasın. Bizzat benim tarafımdan.”
Annem kolay ikna olabilen bir kadın değildi. Bu hayatta inandığı, güvendiği nadir sayıda insan vardı ve listenin başında da babam gelirdi. Belki onu da hayat böyle şüpheci bir hâle getirmişti. Geçmişte yaşadıkları -şimdilerde artık orada olmasa da- sırtında bir bıçak gibiydi. Onun yaşadıklarıyla sınanan her kadının ılımlı yanları illaki sivrileşirdi.
“Melek…” diye mırıldandı babam anlayış bekleyen bir tonda. “Bana güveniyor musun?”
Annem ona alıngan bir bakış attı. “Tabii ki güveniyorum.”
“O zaman bu planda ilerleyeceğiz. Burada da rutinimiz takip ediliyor eminim ki. O yüzden hiçbir şey olmamış gibi düğüne katılacağız.” Annemin elini avucuna alıp bileğine küçük bir öpücük bıraktı. “Ve sonrasında seninle ben de her zamanki hayatımızı yaşıyor gibi görüneceğiz.”
Annemin aklına hiç yatmamıştı bu durum. Fakat ne yazık ki itirazlarını sürdüremedi. “Ne kadar sürecek peki bu durum?” dedi saf bir endişenin sindiği sesiyle.
Tekin, “Bu konuda bir şey diyemem,” diyerek dürüst davrandı. “Birkaç hafta da sürebilir, birkaç ay da.” Babama döndü. “Birlikte hareket edeceğiz her konuda. Ben süreçteki her türlü gelişmeden haberdar edeceğim sizi. Aynı şekilde siz de beni.”
“Hazar ne olacak peki?” dedim korkuyla. Hazar tüm bu olanları ve ona hiçbir şey anlatmadığımı öğrenirse biterdim.
“Bir şey bilmeyecek şimdilik,” dedi babam tehlikeyi sezmiş gibi. Cevabı içime su serpmişti. “Dediğim gibi, zaten kaptanın peşindeydik birlikte. Bir süre daha Türkiye’den uzakta kalmasını sağlayacağım.” Tekin’e anlam veremediğim bir bakış attıktan sonra yeniden bize döndü. “Başka bir sorunuz var mı?”
“Tekin…” diye seslendi annem nazik bir tonda. “Bana kızımın saçının teline bile zarar gelmeyeceğine dair nasıl garanti verebilirsin?”
“Canımı ortaya koyarak,” dedi Tekin kendinden emin, erkeksi sesiyle. “Bu yeterli mi?”
Birkaç saniye dudağının kenarını ısıran annem en nihayetinde, “Değil,” diye cevap verdi dürüstçe. “Çocuklarımla ilgili böylesine önemli bir konuda hiçbir şey yeterli değil.”
Tekin itiraza yer bırakmayan, buram buram güven tüten bir tavırla, “Ne söylesem böyle gelecek size,” diye devam etti. “Sözler değil her zaman önemli olan. İzin verin, eylemlerle kanıtlayayım bunu.”
Annem birkaç saniye dikkatle Tekin’e baktıktan sonra ağır ağır başını salladı. Kararı belliydi ama bunu dile getirmeden babama odaklandı. “Ben bahçeye atıştırmalık bir şeyler hazırlatayım. Yoldan geldiniz, acıkmışsınızdır,” deyişi ise aslında tüm planı kabullendiğinin sağlam bir kanıtıydı.
Annem mutfağa ilerlediği sırada, bahçenin yan tarafından adım sesleri geldi. Yan villanın sakinleri gülerek bize yaklaşıyorlardı. Kumral saçları ve tüm yakışıklılıklarıyla dikkatlerini bize odaklamışlardı.
“Oooo Hazel!” diye aynı anda seslendi çocukluk arkadaşlarımız Dimitri ve Damian. Kardeş olan ikilinin de anneleri Türk, babaları Yunandı ve tıpkı bizim gibi akıcı bir Türkçeyle konuşuyorlardı. “Hoş geldin!”
“Hoş buldum,” dedim gülerek ikisine yaklaşırken.
İkisi de beni kardeşçe kucakladıktan sonra hemen sordular. “Hazar da burada mı?”
“Yok,” dedim kısa bir an benim buradaki varlığımı Hazar’a söylemelerinden tedirgin olarak. “O gelmedi.”
“Hadi ya!” dedi Damian üzüntüyle. İkisi de Hazar’ın yakın arkadaşlarıydı, yakın yaşlardaydık, çocukluğumuz hep birlikte geçmişti. “Düğüne geliyor musun?” diye sordu hemen peşinden.
“Evet,” dedim mecburiyetimi kabullenerek. “Geleceğim.”
“Harika!” dedi Dimitri. “Düğünde görüşürüz o hâlde.”
Kısa süren konuşmamızın ardından muhtemelen Tekin’in varlığı dikkatlerini çekti. Gerçi anladığım kadarıyla başından beri farkındaydılar, zaten Tekin bir ortamdayken onu görmezden gelebilmek pek mümkün değildi.
“Tanıştırayım,” dedim gizleme şansım olmadığını düşünerek. Üstelik bazı şeyleri gizlemenin daha çok soru işareti yaratacağının da farkındaydım. Tekin’e döndüm. “Dimitri ile Damian bizim çocukluk arkadaşlarımız,” dedim onları Tekin’e takdim ederken. “Anneleri Türk onların da.”
Tekin benim onun adını söylememe izin vermeden ikisine de elini uzattı ve kendini, “Tekin Bozboran,” diye kısa ve öz şekilde tanıttı. Fakat asıl merak uyandıran Tekin’in kim olduğu, ne sıfatla burada bulunduğuydu; herhangi bir detay vermesem eminim ki olmayacaktı.
“Tekin de…” dedim derin bir nefes eşliğinde hafifçe gülümsemeye çalışarak. “Benim Ankara’dan arkadaşım.”
Ben öyle deyince Tekin’in kaşları hızla çatıldı. Anlaşılan bu söylediğim şeyden zerre memnun olmamıştı. Eh! Bu iyiydi. Çünkü ben de bugün Cemre’yle karşı karşıya geldiğimde kendimi tanıtmak için bir sıfat bulamamaktan hoşlanmamıştım.
“Çok memnun olduk,” diyen Dimitri ve Damian ile ayaküstü yaptığımız kısa sohbet neyse ki odağımızı dağıttı. Onlar kısa sürede kendi evlerine geçerken bahçede ben, Tekin ve babam yalnız kaldık. Tekin hiç vakit kaybetmeden bana hitaben konuştu.
“Bana lavaboyu gösterir misin?” dedi keskin bakışları gözlerimin içindeyken. Tek kaşımı kaldırarak sorgulayan bir ifade takınacaktım ki elini gömleğinin üzerinden hafifçe karnına attı. Ve tam da aynı saniyelerde, saatlerdir Tekin’in yarasını aklıma bile getirmediğim gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Yarası mı açılmıştı? Yoksa kanaması mı vardı? Vurulduğunu saklamak isteyebileceğini tahmin edebiliyordum ama ya bu ikisinden biri gerçekleştiyse o zaman ne olacaktı?
Endişemi çarçabuk maskeleyerek babama kısa bir bakış attıktan sonra, “Tabii göstereyim,” deyip Tekin’le birlikte bahçeden salona doğru adımladım. Bir süre sonra salonu geride bırakıp lavabonun bulunduğu dar koridora girdik. Tam herkesten uzaklaşarak lavabonun önüne gelmişken sesimdeki telaşa engel olamadan, “Lavabo burası. Yaran mı kanadı?” demiştim ki beni hızla kolumdan tutup lavaboya soktu. Sırtımı ise çarçabuk kapattığı kapıya yasladı. Sert bakışları yüzümdeydi, ikimizin de solukları birbirine karışmaya başlamıştı.
“Ne yapıyorsun?” diyerek itiraz etmeye çalıştım. Ama biliyordum ki bu çok nafile bir çabaydı.
“Neden öyle tanıttın beni?” diye sordu dişlerinin arasından.
Kısa bir an ne demek istediğini anlayamadım ama sonrasında hızla dank etti. “Bunun için mi soktun beni buraya?” dedim kızgın bir tonda. “Ben de yarana bir şey oldu sandım.”
Benim kızgınlığımdan pek de etkilenmiş gibi değildi. “Cevap ver bana, Hazel,” dedi üzerine basa basa. “Neden öyle tanıttın?” Taklidimi yapar gibi konuştu ama bunu yaparken ifadesinden alay yerine hiddet seziliyordu. “Ankara’dan bir arkadaşımmış!”
“Ya ne deseydim?” dedim sesimi alçak tutmak gitgide zorlaşırken. “Nasıl tanıtacaktım başka, pardon?”
Derin, öfkesini dizginlemeye çalışırcasına bir nefes aldı. Gözlerini önce usulca yumdu, sonra yeniden açtı. Kendisine dayanma gücü diler gibi bir hâli vardı. “Biz seninle arkadaş falan değiliz, Hazel!” diye söylendi. Kelimeler dişlerinin arasından bir ıslık gibi çıktı. “O Serdar dalyarağıyla gittiğin restoranda söylediklerin de doğru değil ayrıca.”
“Ne söylemişim?” dedim çenemi gururla havaya dikerek.
“Benim kadınım olmadığını söyledin,” dedi kor bakışlarında cehennemi andıran bir ateş yanarken. “Bunun koca bir yalan olduğunu sana kanıtlamaktan memnuniyet duyarım,” diye mırıldanırken hafifçe bana doğru eğildi ve dudaklarını boynuma bastırdı. Hemen geri çekilecek sandım fakat elleri dudaklarından daha arsızdı; önce belimi sıkıca sarmış, peşinden kalçalarıma doğru inmeye başlamıştı. Gözlerim kapanır gibi oldu, kalbim göğsümü kafesinden çıkmak istercesine dövmeye başladı. Parmak uçlarının dokunuşu, kalçamdaki okşayışı dokunduğu yeri ateşe verirken daha fazlasını arzulayan yanım âdeta yoldan çıkmıştı.
“Yalan falan değil,” diyerek inkâra yeltendim ama Tekin’in dudaklarından arsız, buna hiç inanmadığını belli eden bir gülüş çıktı. Bunu duymak, bu edepsiz hâli, beni bırakmayışı içten içe hoşuma gidip dizlerimi titretse de cevap vermeden duracak değildim, teslimiyetimi görmenin o kadar kolay olmadığını anlamalıydı. Ondan zorlukla uzaklaşırken, “Aaa ama haklısın!” dedim alay edercesine bir tonda. Öfkesini harlamaktan başka bir isteğim yoktu o anda. “Şu saçmalık ötesi sahte sevgili muhabbetini öne atmam gerekirdi bahçede seni arkadaşlarıma tanıtırken. Unuttum bak ben onu!”
Kelimeler ağzımdan fırlar fırlamaz hışımla dudaklarıma kapandı. Bir eli çenemi sıkıca kavrarken, diğeri arzuyla saçlarımın arasına karıştı. Annemle babamın o anda bizimle aynı çatı altında olduğu gerçeği zihnimin bir ucundaydı ama dudaklarının sarhoş edici tadına karşı koymak imkânsızdı.
Kendimi ondan koparacaktım ama olmadı. Dili dudaklarımın arasından içeri sızdı, bunun etkisiyle ikimizin de boğazından kısık bir inleme çıkarken bile beni bırakmadı. “Biri gelecek,” dedim korku ve telaşla dudaklarından kopabildiğimde fakat azıcık bile umursamadı.
“Bu gece… O düğünden önce ya da sonra konuşmamız için zaman yaratacaksın, Hazel,” diye hırladı. Kızgın bakışları bir gözlerimde, bir dudaklarımdaydı. İfadesi vahşiydi, gözleriyse ateşten daha sıcaktı.
“Annemle babam da orada olacak,” dedim soluklarımı güçbela düzene sokabildiğim sırada. “Vakit olacağını sanmıyorum.”
“Bul o zaman!” diye emretti. “O vakti ne yap et, bul!”
Dudaklarımı yanıt vermek üzere aralayacaktım ki koridordan yükselen ses kaskatı kesilmeme neden oldu. Annem, “Hazel!” diye sesleniyordu.
“Tekin, bırak çıkayım,” diye fısıldadım korku tüm bedenimi esir alırken. Anneme bu şekilde yakalanmamız hâlinde olacakları düşünmek bile istemiyordum.
“Bu gece vakit yaratacağına söz ver bana,” diye üsteledi. Elini açamamam için kapıya yaslamıştı, ses tonuysa tavizsizdi.
“Tekin, yakalanacağız!” dedim ama umurunda bile değildi.
“Söz ver! Bırakayım,” dedi dudaklarının kıyısında küstah bir tebessümle.
“Tamam söz!” deyişim isyan doluydu ancak ne yazık ki fısıltı eşliğinde dudaklarımdan çıkmak zorunda kalmıştı.
“Güzel! Neyse ki sözünün eri bir kadınsın,” diye mırıldandı. Kapıyı usulca araladı ve neredeyse yakalanmama ramak kala dışarı adım atmamı sağladı.
Kızgınlığımı bastıramadan, ellerim vücudumun iki yanında yumruk hâlindeyken ona baktığımda dudaklarımdan, “Şu anda sana aşırı aşırı gıcık oluyorum,” diye bir cümle çıktı.
Tam arkamı dönüp koridorda kaybolacaktım ki hızla kolumdan tutup beni kendine çevirdi ve gülüşü azıcık bile silinmeden, “Bana gıcık olduğun hâline bile doyamadığımı düşünürsek, Hazel…” diye fısıldadı. “Tam tersi olduğunda beni kendine bağımlı edeceksin belli ki,” diyerek sözlerini tamamladıktan hemen sonra dudaklarıma sert, kısa ama talepkâr bir öpücük bıraktı. Ve saniyeler sonra benden uzaklaşıp lavabonun kapısını kapatarak görüş açımdan kaybolduğunda, kalbim delicesine atışını uzunca bir süre yavaşlatamamıştı.
🌊
[1] Angelos, Yunan mitolojisinde, Zeus ile Hera’nın kızı olarak geçen bir tanrıçadır.
🌊
Arhavili mekânlarından; Atina’daki köşk
🌊🌊🌊



Tekin❤️ Hazel
Tekin’in Hazel için endişelenmesi ve ailesinin yanında kucaklaması 😍😍😍😍
Eve gelen polisler için böyle bir şey beklemiyordum gerçekten 😧 tekin cidden çok zeki
Her zamanki gibi soluksuz okuduğum bir bölümdü 👏👏
Tekin ❤️❤️❤️❤️konuşun artık yaaa
Annesi anladı ama babası bu duruma ne diyecek ben yine merak içinde kaldım
Bide düğün var tekin gazel ile dans etmeden durmaz. O konuları merakla bekliyorum
Mükemmel ötesi bir bölüm daha ❤️
Muhteşem her bölümü sabırsızlıkla bekliyorum