🌊

 

♪♪ Bölüm şarkısı:

Giannis Parios – Elega

24. BÖLÜM

Nihayet soluklarımı ve gümbürdeyen kalbimi düzene sokup koridorun köşesini dönmüştüm ki annem ansızın karşımda beliriverdi. Kaşları çatıktı, maviyle yeşilin karışımı eşsiz renkteki gözleriyse bir şeyleri anlamaya çalışırcasına kısılmış hâldeydi.

“Sana sesleniyorum, Hazel! Duymuyor musun?” derken hâlimden şüphelenip şüphelenmediğini kestirebilmek imkânsızdı sanki.

“Duymadım, anneciğim,” dedim yüzüme yerleştirdiğim en masum ifademle. “Bir şey mi diyecektin?”

Annem koridorun gerisine kısa bir bakış atıp cevap vermek için dudaklarını aralamıştı ki babamın sesi duyuldu. “Neredesiniz?” dedi gür bir tonda.

Konuşmamıza daha sonra devam edeceğimizi ima eden bir bakış atan annem, “Buradayız, hayatım,” diye yanıtladı yanımıza gelen babamı. “Bahçeye hazırlattım masayı. İyi mi senin için?”

“Gayet iyi. Hava güzel zaten,” dedi babam sakallarını ovuştururken. Atina’nın havası sahiden de Ankara’ya tezat biçimde ılıktı. “Siz kaç gibi hazır olursunuz? Çıkış saatimizi ona göre söyleyeyim çocuklara.”

Saatine bakan annem, “Düğün başlamadan biraz önce orada olsak yeter bence,” diye cevapladı. Bu sırada adımlarımız salona doğru hızlanmıştı.

Annemle babam akşamki gidiş planı hakkında konuşmayı sürdürürken ben yeniden bahçeye çıktım. Koltuklardan birine bıraktığım telefonumu aldım ve aklıma gelen şeyi yapmadan duramadım. Kızlarla olan WhatsApp grubumuzu açıp hiç düşünmeden yazmaya başladım.

Şer İttifakı!

Hazel: “Bütün foyam ortaya çıktı. Yalancının, dalaverecinin teki olduğumu öğrendi annemle babam.”

Naz’ın cevabı çok geçmeden geldi.

Naz: “O kadar da sürpriz olmamıştır bence.”

Kaşlarım çatıldı. Sarı yelloz, resmen bana yalancılığını herkes biliyor demeye getiriyordu.

Hazel: “Babam Tekin’in evinde kaldığımı falan öğrendi diyorum, Nazo. Şu anda Atina’dayım. Tekin’le birlikte!”

Naz: “Şakaaaaa?”

O ana kadar sessizliğini koruyan Lila’nın da yanıtı gecikmedi.

Lila: “Neeee? Acilen görüntülü!”

Hazel: “Yok! Şimdi konuşamam. Annem gestapo gibi tepemde. Gece aramaya çalışacağım sizi. Ama söz veremiyorum. Şu birkaç gün biraz yoğun. En kötü Ankara’ya geçtiğimde uzunca konuşuruz.”

Kızların verdikleri kısa yanıtları takip etmeye çalıştığım sırada önce babam, arkasından da Tekin bahçeye çıktılar. Masa zaten çoktan hazırlanmıştı. Alt tarafı düğünden önce bir şeyler atıştıracaktık ama anlaşılan annem sönük görünmek istememişti. Çeşit çeşit mezelerle zeytinyağlılar ağız sulandırıcı duruyordu.

“Zahmet etmişsiniz,” dedi Tekin babamla aynı anda masada yerini alırken. “Hiç gerek yoktu.”

“Olur mu öyle şey? Ne zahmeti?” diyen annem bana kaş göz yaparak oturmamı işaret etti. Ben de ikiletmedim tabii. Tıpış tıpış yürüyüp boş sandalyeye yerleştim. Ne tesadüf ki Tekin’in tam yanına denk gelmiştim.

Yan villalardan birinden yükselen müzik sesi hâlâ sürdüğünden babam durumu, “Müzik sesi için kusura bakma. Yandaki villalardan birinde yaşayan melankolik bir adam var. Pek söz dinletemiyoruz,” şeklinde açıkladı.

Tekin, “Hiç önemli değil,” diyerek karşıladığında hepimizin dikkati de masaya odaklandı.

O an kafama dank edince gözlerim kocaman açıldı. “Hihhh!” dedim telaşla Tekin’e bakarken. “Savaş’a haber vermedik. Adam ağaç olmuştur kapıda.” Yerimden kalkacakken Tekin hafifçe kolumdan tutup beni durdurdu. Fakat bu hareketi annemle babamın yanında yapması kızarıp bozarmama neden olmuştu. Tekin’in sülalesi rahattı tabii, hiçbir şey olmamış gibi kolunu geri çekip arkasına yaslanmıştı. Gören buraların da hâkimi olduğunu sanırdı.

O, Arhavi ve Ankara için geçerli olabilir, Tekin Bey. Burası Atina. Atina’nın tek hâkimi Viktor’dur.

İçimden geçirdiklerim hafifçe öksürmeme sebep olsa da hızlı toparladım. Bu sırada Tekin de açıklamaya girişmişti. “Savaş dışarıda değil,” dedi sakin bir tonda. “Bu gece için otel ayarlamaya gitti.”

“E ama o da acıkmıştır,” dedim endişeyle. Otel konusunu ise yorumsuz bıraktım. Bizim evde kalamayacakları ortadaydı.

“Pek sayılmaz,” dedi Tekin. “Ayarladığı otelin barındaymış. Yiyordur bir şeyler, merak etme.” Yer bulabildikleri otelin adını da söyledikten sonra babamla sohbete başladı. Tia’nın düğününün yapılacağı otelde yer yoktu belli ki. Bu sırada annemin dikkatli bakışlarıysa Tekin’in üzerindeydi. Hoşlanmamış diyemezdim ama bariz şekilde temkinliydi.

“Demek Karadenizlisin, Tekin…” dedi annem ansızın sohbete dâhil olarak.

Tekin beyaz şarabından küçük bir yudum aldıktan sonra, “Evet. Arhaviliyim,” diye yanıtladı annemi.

“Orada mı doğup büyüdün? Yoksa yalnızca baba memleketi mi?”

“İkisi de. Hem baba memleketi hem de orada doğup büyüdüm,” dedi Tekin nazikçe.

“Arhavi’de mi yaşıyordunuz ailenle birlikte?”

“Pek sayılmaz,” diye yanıtladı. “Dedem büyüttü beni. Babamın babası. Annemle babam ben on iki yaşındayken öldüler.”

“Başın sağ olsun,” dedi annem gerçek bir üzüntüyle. Babam da aynı şekilde ona katılmıştı.

“Sağ olun.” Tekin oluşan ağır havayı dağıtmak istercesine konuşmayı sürdürdü. “Lise sonrası ben Amerika’ya taşındım. Ondan sonra da Arhavi sık sık kafa dinlemek için gittiğim bir yer oldu. Bir dönem İstanbul’da yaşadım. Şimdi Ankara’dayım.”

“Amerika’ya üniversite için mi gitmiştin?” diye sordu annem. Anlaşılan dikkatini çekmişti.

“Evet. Üniversite için.” Çatal bıçağını tabağının kenarına bırakıp tüm dikkatini anneme verdi Tekin. “Stanford’da Elektrik Mühendisliği okumaya başladım. Fakat son yılda mezun olmadan bıraktım okulu. Orada bir iş kurdum bu süreçte.”

“Aaaaa!” dedi annem âdeta yıkılmış gibi. “Neden bıraktın güzelim okulu?” Babama döndü. “Bak! Hazar da kesin bırakacak, ben sana diyeyim, Viktor!” Kendi kendine söylenmeyi sürdürdü. “Ah bu erkekler ah! Niye bitirmiyorsunuz şu okullarınızı?”

Tekin anneme gülmeden edemedi. “Farklı bir gündemim vardı o zamanlar. İş kurmak gibi…”

“E mezun olunca kurardın, çocuğum. Kaçıyor muydu?” dedi annem bilmiş bilmiş.

“Kötü bir izlenim bırakmış oldum galiba,” dedi Tekin annemin tepkisini ölçmek istercesine.

Annem bir an Tekin’i kırıp kırmadığını anlamaya çalıştı. Uzun uzun ona baktı. Hemen peşindense, “Hayır, asla!” dedi net bir tonda. “İnsanlara mezun oldukları okullara göre kıymet vermem. Öyle olsa kendi oğlumu çöpe atmam gerekir. Tembelin tekidir çünkü.” Dayanamayıp kıkırdadı. “Benimki basit bir annelik içgüdüsü işte. O kadar emek verip mezun olmamanızı anlamıyorum. Ama düşününce, Stanford gibi bir okulda üç yıl okumakla dört yıl okumak arasında bir fark olmadığına eminim.”

“Dayımlar da öyle değil miydi, anne?” dedim konuya girerek. “Onlar da son sınıfta bırakıp işe atılmışlar.”

“Evet. Bazı erkeklerin kodlarında var herhâlde bu. İş kaçıyor sanki.” Babama döndü yeniden. “Sen nasıl olmuşsa mezun olmuşsun, hayatım. Şaşkınım gerçekten. Senden de beklerdim böyle bir asilik.”

Babam bıyık altından güldü. “Ben de mezun olduğum okula asilik olsun diye girmiştim zaten,” dedi hiç çekinmeden. “Hem anneme hem de babama…”

“Nasıl yani?” Tekin cebinden sigarasını çıkarıp annemle babama, “Rahatsız olur musunuz?” diye sordu. İkisinden de “Rahat ol!” yanıtını alınca sigarayı babama uzattı.

“İTÜ Gemi İnşaat’tan mezunum ben. Malum… Gemicilik aile işi. Anne tarafımın yani.” Derin bir nefes çeken babam, Tekin’in uzattığı sigaradan bir dal aldı. “O zaman babamla bir bağımız yoktu. Ona uyuzluk olsun diye gittim İTÜ’ye. Varlığımı gözüne sokarak onu sinir etmek için. Tabii annem de Türkiye’de okumamı istemiyordu. Bir yandan ona da beni yönetemezsin izlenimini vermek iyi olmuştu.” Bıkkın bir tavırla devam etti. “Dereceyle mezun oldum sonra okuldan. Ve şimdi kendi oğlum… Aynı okulda… Benim namımın üzerinde tepiniyor, sağ olsun,” dedi Hazar’ın hâlâ mezun olamadığını öne sürerek.

Tekin, babamın sigarasını yaktıktan sonra paketini anneme de uzattı. “Teşekkürler, ben kullanmıyorum,” dedi annem. “Bizim evde bir tek erkekler sigara içer.”

Annem öyle deyince Tekin bana kısa bir bakış attı ama benim telaşımı görmüş olmalı ki bozuntuya vermeden kendi sigarasını yaktı.

Hemen sigara kullanmama yalanımı örtmek isteyerek babamın az önceki sözlerine odaklanmaya çalıştım ve “Asilik babadan oğula tabii,” dedim ağzımın içinden. Ardından uzun, ojeli tırnaklarıma baktım. “Neyse ki bu ailenin yüksek eğitim açığını ben kapatıyorum.”

Tekin bana güldüğü sırada annem hemen başka konuya geçti. “İş kurdum demiştin,” dedi merak dolu bir tonda. “Hâlâ devam ediyor musun?”

“Evet. Silikon Vadisi’nde bir teknoloji girişimi kurmuştum. Korphenix Tech adında. Uzun yıllardır devam ediyoruz. Her ne kadar aktif yönetimde olsam da bu zamana dek geride kalmayı, ortaklarımın şirketin görünen yüzü olmasını tercih ediyordum. Ama şimdi Ankara’ya da bir ofis açmak için uğraşıyoruz. Hatta bitti sayılır. Sanırım artık görünmezliğimin de sonuna gelmiş bulunuyorum,” dedi Tekin.

“Nasıl bir şirket peki? İş alanınız ne yani tam olarak?” diye sordu annem anlamaya çalışarak.

“Aslında niş sistemler ve yazılımlar diyebiliriz.” Tekin kısa bir an düşündükten sonra bir örnekle anlatmanın uygun olacağına karar verdi. “Mesela… Droneları algılayabilen hayalet bir radar… Dışarıdan gelebilecek insansız hava araçlarının yaratacağı tehditlere karşı kurulan bir sistem bu,” dedi hafifçe etrafına bakarken. “Yalnızca şirketlere değil konutlara bile. Örneğin bu köşke. Böylece havadan gelebilecek drone benzeri insansız araçları kuşlardan ayırt edebiliyor. Ve bunu yaparken de bir hayalet gibi görünmez çalışıyor.”

Demek Kadir Mirza’nın senin malikânene drone yollanmıyor demesinin asıl nedeni buydu. Tekin âdeta kendine özel bir sistem kurmuştu.

“Nerelere satıyorsun bunu?” diye sordu babam. “Ya da Türkiye’de satışı oldu mu hiç?”

“Şimdiye kadar Amerika odaklı çalışmıştık. Ağırlıklı savunma sanayi alanında. Ama Türkiye’de de birkaç anlaşma yaptık bir süre önce. Şu an için sivil tarafta. Enerji santralleri, havaalanları ve birkaç özel şirket. Fakat asıl amacım kamu sektörüyle, özellikle de savunma sanayi ile birkaç anlaşma yapmak. Bunlar uzun vadeli planlar tabii.” Sigarasını söndürüp yeniden anneme döndü Tekin. “Bu, şirketin sahip olduğu sistemlerden yalnızca biriydi. Bunun gibi sistemler, yazılımlar ya da donanımlar satıyoruz diyebilirim. Biraz niş bir alan.”

“Niş olması çok güzel,” dedi annem. “Teknoloji çok yakın olduğum bir alan değil ama herkesin yapmadığı bir iş ortaya koymak vazgeçilmez olmayı da sağlıyor günün sonunda.”

“Rakipsiz değiliz elbette. Ama Amerika’da özellikle savunma alanında anlaşmalarımızın olması pazarı domine etmemizi sağlıyor.”

Babam tamamen iş adamı kimliğine bürününce sohbet derinleşti. “Cironuz nasıl peki?” dedi. Normal bir sohbet içinde bir insana ne kadar para kazandığı sorulmazdı elbette ama şirket sahipleri arasında bunun rutin bir sohbet olduğunu bilecek kadar içlerinde vakit harcamıştım çocukluğumdan beri. Nitekim Tekin de babamın sorusunu asla kötü algılamamış olmalıydı ki tamamen profesyonel bir tavırla anlatmaya devam etmişti.

“2019’da 5 milyarı geçmiştik,” diye açıkladı. 5 milyar dolardan bahsettiği elbette aşikârdı ve bu denli spesifik bir sektörde faaliyet gösteren, son kullanıcıya ürün sunmayan bir şirket için bu rakam inanılmazdı. Fakat içimde Tekin’in maddi olarak bundan çok daha fazlasına sahip olduğuna dair de güçlü bir his vardı. “Hızlı bir büyüme seyri olduğunu söyleyebilirim. Tabii az önce de dediğim gibi savunmaya iş yapmak her zaman iyi getiri sağlıyor. Bu yıl için de tahminler bunu geçeceğimiz yönünde.”

“Çok iyi,” dedi babam yüzünde takdir eden bir ifadeyle. “Türkiye’de de kısa zamanda sektör hedefine ulaşacağından eminim.”

“Ben de öyle umuyorum,” dedi Tekin. “Yurt dışında aynı sektördeki iki şirketi de satın alıp bünyemize katma planımız var. Süreç henüz devam ettiği için net bir şey söylemek zor fakat onları da alırsak bölgeyi de genişleteceğimizi düşünüyorum.”

“Agresif bir plan olmadığından eminsen…” dedi babam düşünceli bir tonda.

“Biraz sabırsızım açıkçası,” diye yanıtladı Tekin. “Agresif ilerlemekten başka bir seçeneği şimdilik bizim için mümkün görmüyorum. En azından istediğimi elde edene kadar.”

İçeriden birileri anneme seslenince annem masadan kalkmak zorunda kaldı. Bu sırada babam, “İstediğini elde edeceğinden ben eminim,” diye cevapladı. Fakat sonrasında annem onu çağırdığından o da sigarasını küllüğe bastırıp hızla yanımızdan ayrıldı.

Masada Tekin’le yalnız kalınca bakışlarım onunkilere odaklandı. “Demek gizeminiz son buluyor, Tekin Bey,” diye sordum tek kaşımı kaldırarak. “Magazinlerde de görürüz sizi yakında.”

“Büyük ihtimalle,” dedi dudaklarının kıyısında çapkın bir tebessümle. “Sevmiyorum bu magazin işlerini normalde ama yanımda magazinsel yüze sahip biri olacağı için… Kaçınılmaz olacak sanırım bu. Yine de çok can sıkıcı bir durum olursa engelleyecek gücüm var neyse ki.”

Benden bahsettiğini anlamak için kâhin olmaya gerek yoktu. Öyle bir bakıyordu ki bana, gözlerinde yalnız kaldığımız anda sana neler yapacağım der gibi bir ifade vardı. Dudaklarımı ısıra ısıra cevapsız kaldığım sırada babam masaya geri döndü ve tam da aynı anda Tekin’in telefonu çaldı. Böylece yanaklarıma tırmanan kızıllığı da saklayabilmem kolaylaşmıştı.

“Evet?” diye yanıtladı Tekin sert bir tonda. Hemen sonra dudakları iş bilir bir gülüşle kıvrıldı. “Güzel. Biraz bekle.” Babama bakıp, “Adamlar yakalandı,” diye açıkladı. Muhtemelen evimizin önüne gelen sahte polislerden söz ediyordu. “Sizin adamlardan biri eşlik eder mi? Biz mi halledelim?”

“Eşlik etsin,” dedi babam hemen telefonundan birilerine bir şey yazarak. Saniyeler sonra yeniden dikkatini Tekin’e verdi. “Tuzla’daki tersaneye götürebilirler mi?” diye sordu bu kez. Elbette Tekin bu teklifi ikiletmedi.

“Nasıl isterseniz,” dedi ama ardından da kendi önerisini sundu. “Aslında biz halledebiliriz. Hiç bulaşmayın derim.”

“Mümkün değil,” diye yanıtladı babam. “Durum sarpa sardı. Kızım, oğlum, karım… Onlar söz konusuyken bulaşmama gibi bir lüksüm yok.”

Tekin, babamın sözlerine itiraz etmeden yeniden telefon konuşmasına döndü. “Birazdan sana bir adres göndereceğim,” dedi konuştuğu kişiye. Adamları yakalayan kişi olduğuna göre muhtemelen Akın denen adamdı. “Adamları oraya götür.” Kısa bir an duraksadı. “Emir ve adamları yapacak sorgulamayı. Onu da arayacağım şimdi,” dedikten sonra, “Eyvallah!” diye ekledi. “Haberleşiriz yine.” Aramayı sonlandırdıktan sonra hiç ara vermeden başka bir görüşmeye başladı. Saniyeler sonra telefonu hoparlöre vermiş, eş zamanlı olarak Emir Abbasov’un sesi de bahçede yankılanmıştı.

“Alo, Tekin?” dedi Emir gür bir tonda. “Son durum ne?”

“Akın adamları yakaladı,” dedi Tekin. “Tuzla’daki tersaneye götürüyor. Viktor Poyrazoğlu’na ait bir yere. Orada sorgularsınız.”

“Viktor Bey’in adamları da katılacak mı?”

“Evet. Katılacaklar. Sen koordinasyonu sağlarsın. Bir şey olursa haberleşiriz.”

“Eyvallah! Sen merak etme. Sorgulama sonrası adamları nerede tutacağımızı konuşabildiniz mi?” diye sordu Emir.

Tekin bir an babama baktıktan sonra devam etti. “Sen karar ver,” diye yanıtladı. Emir’e güvendiği açıktı. “Gizli bir mekânın vardır. Adamların üzerindeki tüm cihazları da toplamış Akın. Hepsini kontrol edersiniz. Belki bir şey bulunur.”

“Her şeyi eksiksiz hallederiz. Aklın kalmasın. Bundan sonrasını Viktor Bey’in adamlarıyla yürütürüz o zaman. Adresi bekliyorum.”

“Birazdan yolluyorum,” dedikten sonra derin bir nefes aldı. “Emir? Sağ ol!”

“Saçmalama, amına koyayım. Ne sağ olu? Hadi kapattım,” dedi Emir. Tekin dayanamayıp gülümsedikten sonra telefon kapanmıştı. Tekin’le babam son birkaç konuyu daha konuştuktan sonra, Tekin babamdan aldığı tersaneye ait adresi adamlarına yollamıştı. Aynı saniyelerde ise annem tekrar yanımıza gelmiş fakat o yerine oturamadan Tekin saatine bakarak ayaklanacağının sinyallerini vermişti.

“Ben müsaadenizi isteyeyim,” dedi Tekin anneme hitaben. “Her şey çok lezzetliydi, çok teşekkür ederim.”

“Ne demek. Afiyet olsun. Biz teşekkür ederiz asıl,” dedi annem. “Yardımların için.”

“Estağfurullah,” diyen Tekin sandalyesinden kalktı, önce anneme uzandı, elinin üzerine nazik bir öpücük bıraktı. “Tanıştığımıza çok memnun oldum,” dedikten sonra ise hızlıca babamla tokalaştı.

Babam, “Düğünde görüşürüz,” deyince başını sallayarak onayladı.

“Yolu biliyorum. Kapıya kadar zahmet etmeyin lütfen,” dese de kimse onu dinlemedi. Olur mu öyle şey? nidaları havada uçuşurken herkes evin kapısına doğru yönelmişti.

Dış kapıya ulaştığımız sırada telefonumun çalışı beni durdurdu. Tekin, annem ve babamla vedalaşırken ekranıma baktım, Tia arıyordu. Tabii o Türkçe bilmediğinden, kendisini Yunanca yanıtlamak gerekiyordu.

“Efendim, Tiamou?” diye yanıtladım neşeli bir tonda.

“Gelmişsin!” diye bir çığlık attı Tia telefonun diğer ucunda. “O kadar üzülmüştüm ki gelemeyeceksin diye.”

İşin özü düğün için gelmemiştim ama bunu Tia’nın bilmesine gerek yoktu. “Evet, canım. Geldim.”

“Harika! Erken gel otele, n’olur, Hazel!”

“Erken mi?” dedim bir an Tekin’le annemlere bakarak. “Yetişebilir miyim, bilmiyorum.”

“Halledersin sen. Olmadı burada hazırlanırsın. Hadi, n’olur! Kırma beni!”

Mırın kırın dolu son sözlerimin ardından telefonu kapattım. Annemle babam ne konuştuğumu anlamıştı tabii fakat Tekin’in bakışlarında benden gizlemeye gerek duymadığı soru işaretleri vardı.

“Şey…” dedim olduğum yerde sallanırken. “Tia erken gel diyor da…”

“E onu anladık,” dedi annem. “Hemen hazırlan da gidersin.”

“Siz hazır olmazsınız ama o saate,” dedim kısa bir an Tekin’e bakarak. İçten içe onun götürmesini istediğimi inkâr edecek değildim. “Galen mi götürür o zaman beni?” diye sordum babama ağzımın ucuyla.

Babam beni yanıtlamak için dudaklarını aralamıştı ki Tekin’in sesi duyuldu. “Ben götürürüm,” dedi itiraza yer bırakmayan bir tonda. “Bir buçuk saate hazır olur musun?”

“Yani…” dedim nazlı bir tavırla. “Ben hazır olurum da… Senin işlerin vardır.”

Dudaklarının bir köşesi hafifçe yukarı havalansa da diğerleri görmeden gizlemeyi başardı. “Bir buçuk saate buradayım,” dedi kalbimdeki kıpırtılardan habersiz bir şekilde. Ben başımı sallayınca yeniden herkese görüşürüz diyerek kararlı adımlarla köşkten uzaklaştı. Kapının önünde onu bekleyen araca binişinden saniyeler sonra bizim evin kapısı da kapanmıştı. Ayaklarım beni çoktan yukarıya, hazırlanmak üzere odama doğru sürüklüyordu ama göğsümün sol yanındaki beklenti dolu çarpıntılar hâlâ oradaydı.

🌊

Odamda akşam için uygun bir kıyafet seçeceğimi düşünürken, kendimi dakikalar sonra annemin devasa tasarım odasında buldum. Annem benim için birkaç yeni elbise olduğunu ve akşamki düğünde onlardan birini giyebileceğimi söylemişti. Bahsettiği tasarımların muhteşem olduğuna şüphem yoktu zaten. Hatta tasarım odasındaki kalabalığa karışmak da işime gelmişti. Böylece annem beni Tekin’le ilgili sıkıştıramaz, sorguya çekemezdi.

Tasarım odası tüm ev gibi beyaz döşenmişti. Odanın dört köşesi Yunan mimarisini simgeleyen sütunlarla çevriliydi. Perdeler camdan esen rüzgâr sayesinde uçuşuyordu. Annemin asistanı Penelope beni öptükten sonra çoktan işine dönmüştü, birileriyle hararetli bir telefon görüşmesi yapıyordu. Tabii bu, Yunancanın zaten her an kavgaya hazır bir dil gibi duyulmasının da etkisi olabilirdi. Dikişten ve ölçülerden sorumlu çalışanlar da işlerine gömülmüşlerdi.

Annem içeri girer girmez, “Ne renk giymek istersin?” diye sordu.

“Bilmem,” dedim omzumu silkerken. “Hiç fark etmez. Sen ne renk giyeceksin?”

“Elbisem bordo,” dedi annem beni cansız bir mankenin üzerindeki bordo, uzun elbiseye doğru çekerken. Elbise gerçekten çok güzeldi. Ve annemin yaşına rağmen inceliğini koruyan vücudunda harika duracağını; güzel yüzü, koyu kumral saçları ve mavi-yeşil bakışlarıyla kusursuzlaşacağını hayal etmek imkânsız değildi.

“Yapıyorsunuz bu sporu, Beliz Hanım,” dedim şakayla karışık. Annem durur mu? Hemen lafı yapıştırarak beni ayıpladı.

“Ne biçim laflar bunlar, Hazel?” dedi cık cıklayarak. “Sokak ağzı! Yakışıyor mu hiç?”

“Oğlunun ağzından küfür düşmüyor ama. Onu da uyarıyor musun böyle?” dedim isyanla.

“Aman onu uyarsam ne, uyarmasam ne? Allah’a havale ettim onu artık. Ama seni hâlâ törpüleme şansım var.”

“Allah Allah! Neremin törpülenmeye ihtiyacı varmış benim, anne? Ayıp ediyorsun ama!” diye diklendim.

“Dilinin ve hırçınlığının, kızım! Bunların törpülenmeye ihtiyacı var.” Bana kınayan bir bakış attı. “Elin adamının şehrine gitmişsin, kapısına dayanmışsın yardım istemek için bir de! Eminim ona da böyle dik dik konuşmuşsundur. Neyse ki şansın yaver gitmiş de kötü biri çıkmamış karşına. Ya tam tersi olsaydı, Hazel?” dedi annem hızını alamamış gibi. “Düşündükçe aklımı kaçıracak gibi oluyorum. Ya başına bir şey gelseydi oralarda?”

Annemin tüm detayları bilmesine gerek yoktu tabii. Hele ki kendime sahte kimlik yaptırdığımı, şarkıcı kılığında bir otele sızdığımı ve başta Tekin’in adamları tarafından eskort sanıldığımı hiç! “Aynen, anneciğim,” dedim bir an önce konuyu kapatma isteğiyle. “Şanslıydım gerçekten. Neyse ki bitti, gitti.” Hızla annemin koluna girdim. “Hadi bırak şimdi bunları da benim için düşündüğün elbiseleri göster. Hazırlanmam lazım.”

“Heh!” dedi annem asıl konuya gelmenin heyecanıyla. “Penelope, şu yeni tasarımları çıkaralım Hazel’e.”

Penelope telefon konuşmasını bitirip henüz yanımıza gelmişti. Çok geçmeden önüme üç tane tasarım serdi. Biri siyah, biri pastel pembe, diğeri ise gümüş rengiydi. Pembeyi zaten ilk bakışta elemiştim, benim rengim değildi. Gümüş fena sayılmazdı ama benim gözüm siyaha kilitlenmişti. “Bu ne böyle?” dedim büyülenmiş gibi elbiseye dokunurken. “Harika bir şey bu!” Penelope’nin elinden elbiseyi kaptığım gibi giyinme odasına ilerledim. “Hemen deneyeyim bunu. İnşallah olur bana.”

“Olmama şansı yok!” dedi annem. Tasarımcılığına laf söyletmemesi bir yana, cansız mankenlerinin büyük çoğunluğu benim ölçülerimdeydi. İstanbul’da olduğum zamanlarda beni manken gibi kullandığından, uzun zaman önce markasının hazır giyim tarafı için kendi işini bu şekilde kolaylaştırmayı seçmişti.

Elbette yanılmadığını anlamam uzun sürmedi. Saniyeler sonra giyinme odasından çıktığımda, elbise gerçekten de üzerime dikilmiş gibiydi.

Geniş boy aynasının karşısına geçtim. Işıltılı siyah taşlarla kaplı bir elbiseydi bu ve boynumda bağlanarak sırtımı belime kadar açıkta bırakıyordu. Bileğimdeki morluk zaten kapatılmış durumdaydı ama Allah’tan boynumdaki çizik de belli olmuyordu. Elbisenin göğüs kısmında, göbek deliğimin bir karış üzerine kadar ince ama cüretkâr bir açıklık vardı, kumaşı iri göğüslerimi ikinci bir deri gibi sarıyordu. Hiçbir dekoltesi mide bulandırıcı ya da ucuz değildi, aksine çok kaliteli ve karşı konulmaz duruyordu. Hatta düşününce… Elbise dizden itibaren hafifçe bollaşarak indiği için beni karanlık bir denizkızı gibi gösteriyordu.

“Hihhh! Nefis oldun, bebeğim!” dedi annem gururla bana bakarken. Bense aynada kendimi süzüyordum. Tabii elbisenin sırt kısmının sütyen giymeye izin vermeyeceği ortadaydı, yapacak bir şey yoktu.

Üzerine fazla düşünmeden, “Tamam, bunu giyiyorum ben,” diye atıldım çabucak. “Hemen duş alayım,” dedim elbisenin eteklerini toplayıp yeniden giyinme odasına girerken. Nihayet dakikalar sonra kendi kıyafetlerimi giyip elimde elbiseyle odadan çıktım. “Ben odama kaçtım o zaman,” dedim anneme. “Çok vaktim yok.”

“Tamam tamam!” dedi annem. “Koş hadi, duşunu al, saçını makyajını yap. Ben de kendi işime bakayım.” Koşarak odadan çıkmak üzereyken beni durdurdu. “Hazel!” dedi uyarı dolu bir sesle. “Konuşacağız sonra. Şu düğün bir geçsin.”

Hiç cevap vermedim. Kaçabildiğim kadar kaçacaktım tabii. Annem çakal gibiydi, bir bakışta her şeyi çözerdi. Onunla girişeceğim uzun bir sohbette Tekin’le aramda bir şey olmadığına inandırmak güçleşirdi.

Şimdilik bu konuyu düşünmemeye çalışarak hışımla odama girdim. Elbiseyi telefonumla birlikte yatağımın üzerine koyduktan yarım saat kadar sonra duştan çıkmış, yolun yorgunluğundan da sıyrılmış hâldeydim.

Altıma yalnızca siyah, dantel bir tanga külot geçirip annemin tasarımı elbisemi giydim. Sütyensiz olmak zorlayacaktı ama idare edecektim. Allah’tan elbisenin göğüs kısımlarında incecik birer ped vardı da uçları görünmeyecekti.

Tek bantlı, bilekten bağlamalı, yüksek topuklu siyah bir ayakkabıyla devam ettim hazırlanmama. Ve dakikalar sonra kulağımda pırlanta küpelerim, bir kolumda beyaz pırlantalarla kaplı, altın rengi tonlarında annemle babamın hediyesi saatim, diğerinde beyaz pırlantalı, yılan şekilli ince bilekliğim, parmaklarımda da aynı tasarımın takımı olan yüzüklerim vardı. Elime de küçük siyah bir kokteyl çantası almıştım. Maşayla hafifçe dalgalandırdığım saçlarımı ise açık bırakmıştım. Elbise o kadar şaşaalıydı ki saçımla makyajımı olabildiğince sade tutmaya çalışmıştım. Yalnızca göz makyajım hafif dumanlıydı, dudaklarıma sürdüğüm açık renk rujla tamamlanmıştım.

Aynada son hâlimi incelediğim sırada, yatağın üzerine bıraktığım telefonumdan bir mesaj sesi yükseldi. Koşa koşa gidip ekrana baktım. Tekin’dendi.

Tekin: “Kapıdayım.”

“İniyorum,” yazıp yolladım ve son kez kendimi kontrol ettikten sonra çantamı da alarak odamdan çıktım. Merdivenleri indiğimde annemle babam salondaydı. Annem saçıyla makyajını yapmıştı ama henüz elbisesini giymemişti. Babamsa takımını giymiş hâlde elindeki telefonda bir şeyler yazıyordu.

“Ben çıkıyorum,” dedim fazla heyecanlı görünmemeye çalışarak. “Tekin geldi de.”

O sırada babamın telefonu çalmaya başlayınca bana bir şey söylemek yerine telefonunu cevapladı. Annemse, “Tamam, canım. Biz de yarım saate çıkarız herhâlde,” diyerek beni kapıdan geçirdi. Saniyeler sonra kapı arkamdan kapanmıştı ve bam! Devasa bir beden, o bedeni saran simsiyah şık bir takım, geniş omuzlar, kalın bir boyun… Tekin tüm sinir bozucu yakışıklılığıyla karşımdaydı.

Saçları zaten kısaydı, her zamankinden uzun olan sakalları ona olduğundan daha tehlikeli bir hava katıyordu. Yine kravat takmamış, takımının içine giymeyi tercih ettiği siyah gömleğinin ilk birkaç düğmesini açmıştı. Arkasındaki araca hafifçe yaslanmış hâlde beklediği sırada, beni görür görmez doğrulmaya çalıştı. Bir eli cebindeydi, diğerini ise çatık kaşlarının altından bana attığı bakışlarla aynı anda sakallarında dolaştırdı. Ona yaklaşır yaklaşmaz esmer teninden yükselen erkeksi kokusu burnuma dolunca, zihnimdeki düşünceler de hızla uzaklaştı.

“Selam,” dedim kendime engel olamadan.

“Selam,” diye aynı şekilde yanıtladı beni. Kapı önünde konuşmayı uzatmak istemeyerek arabanın açık kapısına yaklaşınca, arkamda kalan Tekin bir çırpıda yanıma geldi. Araca binmeme izin vermeden kıskacına aldı ve beni nazikçe kendine doğru çevirdi.

“N’apıyorsun?” dedim anlamaya çalışarak. Fakat gözleri bir yanardağın içinden kopup gelmiş iki ateş parçası gibiydi.

“Sırtın açık,” diye mırıldandı bakışları gözlerimle dudaklarım arasında mekik dokurken. “Beline kadar…”

“Yani?” dedim tek kaşımı kaldırarak. Dudaklarım nabzını ölçmek istercesine kıvrıldı. “Elbisem çok güzel, biliyorum. Bunu mu söylemeye çalışıyorsun?”

“Güzel olan sensin,” dedi bir nefeste, apansız. “Elbise sadece bir araç…” Gözlerini kapatıp kokumu içine çeker gibi derin bir nefes aldı. “Ve sanırım ben bunu hep yaşayacağım.”

“Neyi?”

“Bu delilik hâlini…”

Ne demek istediğini sorgulayacakken biraz ileride, bizim evin camında bir kıpırtı görür gibi oldum. “Tekin…” dedim telaşla. “Annem bakıyor. Gidelim mi artık? Zaten yeterince sıkıştırdı beni.”

“Öyle mi?” diye sordu dudaklarının kenarı havalanırken. “Neyle ilgili sıkıştırdı?”

“Seninle ilgili tabii ki!” diye yükseldim ansızın. “Neyle ilgili olacak başka?”

“Ne dedi?”

“İşte…” diye mırın kırın ettim. “Aramızda bir şey olup olmadığını sordu.” Annem hâlâ camdan bakıyordu, hissediyordum. Tekin ise arabaya binmeme izin vermiyor, etrafımda tuttuğu kolları bir kilit görevi görüyordu.

“Sen ne dedin peki?” diye sordu arsız arsız. Bakışlarındaki çapkın parıltılar sinir bozucu ve bir o kadar da seksiydi ama hiç bozuntuya vermeye kalkmadım. Ukalalığını söndürmek istercesine çenemi havaya diktim ve lafı da ansızın yapıştırdım.

“Hiçbir şey demedim, Tekin,” dedim şuh bir tonda. “Ne söyleyebilirim ki? Tekin beni bir koruma çemberine dâhil ettiği için sahte sevgilisi gibi bir şeyim, diyecek hâlim yok!” Saçlarımı havalı bir şekilde arkaya savurup bakışlarımı ondan ayırmadan konuştum. “Gidebilir miyiz artık? Daha fazla malzeme olmadan!”

Tekin ağzının içinden kendine sabır diler gibi bir şeyler söylediği sırada kollarını gevşetmesinden faydalandım ve çarçabuk arabaya bindim. Tekin de arabanın etrafından dolaşıp diğer taraftan yanıma oturmuştu. Araç nihayet hareket ederek köşkün sokağını geride bırakırken, zihnimde bu gecenin nasıl geçeceğine dair düşünceler dolaşıyordu.

Yol boyunca telefonu çalıp durduğu için yolculuğumuz Tekin’in aramaları yanıtlamasıyla geçti. Duyduğum kadarıyla bizim Atina’da kaçırılan gemiye silahların yüklendiği anın kamera görüntülerinin peşindeydi. Fakat bu görüntülerin kayıp olduklarını biliyordum ben, bu sebeple Tekin’in bunları elde edip edemeyeceği sorusu aklımın bir köşesindeydi. Bir ara aramalardan kalan kısa bir boşlukta yarın Arhavi’ye doğru yola çıkacağımızı söylemişti. Bunu annemlere söyleyip söylemeyeceğimi sormuş fakat benden hayır yanıtını almıştı, annemle babamın Ankara’da olacağımızı düşünmeleri en iyisiydi.

Araç Tia’nın düğününün yapılacağı mekâna vardığında önce Tekin indi. Benim de kapımı açıp inmeme yardımcı olduktan sonra otelin önündeki küçük kalabalık karşıladı bizi. Tekin’le bir an göz göze gelsek de aramızda yaklaşmakta olan bir yangının çatırtıları hâkimdi.

“Benim Tia’nın yanına gitmem lazım,” deyince birlikte otele doğru yürüdük. Tia’nın hazırlandığı süitin kapısına ulaştığımızda Tekin’e baktım. “Giriyorum ben. Sen bekleme istersen.”

“Buradayım. Bir telefon konuşması yapmam gerek. Bekliyorum seni,” demişti ki elindeki telefon ansızın yeniden çalmaya başladı. Arabadaki görüşmesinin devamını gerçekleştireceğini sanmıştım ama ekranda tüm benliğimde şok etkisi yaratan bir isim vardı.

Cemre arıyor yazısı ekranda yanıp sönerken benim de bakışlarım ansızın Tekin’inkilere odaklandı. Şaşkınlık vardı kor gözlerinde. Fakat hemen ardından âdeta bana açıklama yapmak istercesine dudakları aralandı. Oysa izin verecek değildim buna. İçimde delicesine bir fırtına uğuldarken bir an önce Tekin’den uzağa gitme isteği kalbimi esir almıştı.

“Hazel!” diyerek beni durdurmaya çalışsa da “Tia bekliyor!” diye kestirip attım. Ve hızla arkamı dönerek süitin kapısını hışımla çaldım. Kapı saniyeler içinde açıldığında yüzümdeki somurtkan ifadeyi hızla silmiş ve Tia’nın arkadaşlarından oluşan kalabalıkla karşılaşmıştım. İçeri girip arkamdan kapıyı kapatırken ise Tekin’in hâlâ telefonunu tuttuğunun, saçlarını ise sinirle çekiştirdiğinin farkına varmıştım. Fakat beni kıskıvrak yakalayan öylesine güçlü bir his vardı ki artık bunu inkâr etmeye çalışmamıştım.

Kıskançlık… Damarlarımda bir kan gibi fokurdamaya başladığında süitin koridorunda sakinleşmek istercesine derin nefesler aldım. Açmış mıydı telefonu? Konuşuyor muydu Cemre’yle? Bunun bilinmezliği kalbimi göğüs kafesimi delip geçmek ister gibi çarptırırken, kıskançlığın boğazıma kadar yükselen acı tadı tenimi de yakmıştı. Ancak nerede olduğum gerçeği yüzüme tokat gibi çarpınca, tüm bunları düşünmek de başka bir zamana kaldı.

Süitin salonuna girdiğimde kalabalık beni neşeyle karşıladı. Hepsi benim de yakından tanıdığım insanlardı. Ben herkesle selamlaştığım sırada, Tia beni görür görmez çığlığı bastı. “Hazel!” diye bağırdı. “Erken gelemeyeceksin sandım.”

Yüzünde öyle katıksız bir sevinç vardı ki içimdeki kızgın ateşin onun mutluluğuna gölge düşürmesini istemedim. “Sen istersin de gelmez olur muyum hiç?” dedim içten bir tavırla. Makyajını bozmamaya, gelinliğine zarar vermemeye çalışarak sarıldım.

“İyi ki geldin,” diye mırıldandı. Birbirimizden uzaklaştığımızda gözlerinde sevinç parıltıları vardı.

“Çok güzel olmuşsun,” dedim kalabalıktan hafifçe uzaklaşıp yan yana dururken. “Nasıl yakışmış gelinliğin!”

“Olmuş muyum?” dedi nazlı nazlı salınarak. “Beliz teyze çok uğraştı. Ama tam hayalimdeki gibi oldu gelinliğim.”

“Taş gibisin. Bayıldım sana,” dedim ellerini tutarken.

O sırada arkadaşlarından biri elinde şampanya şişesiyle geldi. “Hadi! Kutlama zamanı!” diye bağırdı elimize kadehleri tutuştururken.

Şampanya patlatıldı, kadehler dolduruldu. Kadehlerimizi havaya kaldırıp hafifçe tokuşturduktan sonra ilk yudumu aldık fakat Tia içmeden aklına bir şey gelmiş gibi cıvıldadı. “Ay, Hazel! Makyajımın şurasına bir baksana ya. Sen becerirsin kesin,” derken gözünün kenarını gösteriyordu.

Elimizde kadehlerimizle süitin geniş banyosuna doğru yürüdük. “Bakayım,” dedim kadehlerimizi kenara bırakırken. Ardından söylediği yeri dikkatle incelemeye başladım. Eyelinerını istediği gibi düzelttikten sonra kadehimi aldım. “Mutluluğuna,” dedim Tia’ya doğru kaldırırken.

O da kadehini kavrayıp benimkiyle tokuşturdu. Ben bir yudum içtikten sonra, “İçemiyorum ben artık,” diye fısıldayıp şampanyayı lavaboya döktü.

“Neden?” dedim kaşlarım çatılırken. Tia’nın daha önce böyle bir sorunu yoktu.

Önce kolaçan eder gibi banyonun kapısına baktı, sonra dayanamayıp kapattı ve ardından hemen bana döndü. “Hamileyim,” diye fısıldadı tek nefeste, ansızın.

Benimse kaşlarım hayretle havalanmış, dudaklarım açılmıştı. “Ne?” dedim kendime engel olamadan. “Sen ciddi misin?”

“Evet,” dedi kocaman gülümsemesi bir an bile solmadan başını sallayarak. “On haftalık.”

Bu yüzden mi düğünü bu kadar erkene almışlardı? Alelacele evlenmelerinin altında bu sebep mi vardı? Peki Tia… O mutlu muydu bu durumdan? Belki de bunun endişesiyle, “Mutlu musun?” diye soruşum dudaklarımdan bir çırpıda çıktı.

“Hem de çok, Hazel!” dedi gülümseyerek. Sesinde neredeyse bir kuşun neşeli cıvıltıları vardı. “Çok mutluyum.”

Zorlukla yutkundum. Böyle bir durumda apar topar evlenmek hiç mi zihninde şüphe yaratmamıştı? Benimle çocuk için evleniyor diye düşünmemiş miydi mesela? Bazı kadınlar için şüphe yaratacak en kritik anlardan biriydi bu. Hamile kaldığı için evlenmek bazılarının kadınlık gururunu derinden sarsardı.

Hatta düşününce… Belki de annem geçmişte o yüzden inanamamıştı babama uzunca bir süre. Onun için babam tarafından salt bir kadın olarak görülmek, bir kadın olarak vazgeçilmez olmak o kadar önemliydi ki çocukları için evlenmeyi asla kendine yakıştıramamıştı. Sanırım bu konuda anneme çekmiştim. Bir kadın gibi görülmek, arzulanmak daha önce benim için hiç önem taşımamıştı gerçi ama insanın kanına nefesini kesen bir arzu zehri karışınca galiba bu istek de kendiliğinden filizleniyordu.

Düşüncelerimle onun moralini bozmak istemeyerek yüzüme tatlı bir gülümseme oturttum. “Çok sevindim, canım benim!” dedim onun sevincine katılarak. “Hep çok mutlu olun.”

“Umarım, Hazel. Tek dileğim bu.”

“Sen her şeyin en güzelini hak ediyorsun, Tiamou!”

“Sen de Hazelmou. Sen de.”

Birbirimize bir kez daha sıkıca sarıldıktan sonra, herkesle salonda görüşmek üzere vedalaşıp odadan çıktım. Dışarı adım attığımda Tekin telefonla konuşuyordu. Cemre’yle konuşup konuşmadığını merak ettiğim sırada dudaklarından çıkan sözler ise bunun cevabının hayır olduğunu kanıtlıyordu. “Kamera görüntüleri için birkaç gün öncesinden başla,” diyordu her kiminle konuşuyorsa. “Tüm Atina’yı tara! Süreçte yine konuşuruz.”

Benim koridora çıktığımı görür görmez telefon görüşmesini saniyeler içinde bitirdi. Odanın kapısını kapatmak için arkamı döndüm ve Tekin ışık hızında tam dibimdeydi. Ve yeniden Tekin’e odaklandığımda bakışlarının sırtımdan yüzüme zorlukla tırmandığını yakaladım, sırtımdan bel oyuntuma kadar inen derin açıklığın onun üzerindeki etkisi barizdi.

Çatık kaşlarının altındaki bakışları milim milim üzerimde gezindi. Dudaklarını diliyle kısacık bir an yalayıp hemen peşinden güçlükle yutkunmayı denedi. Kor bakışlarında başlayan bir yangın vardı sanki. Bana böyle bakmaması gerekirdi. Daha az önce eski sevgilisi yana yakıla onu aramışken gözlerinde gördüğüm beğeni adil değildi. Fakat yine de hislerimi belli etmek yerine ona diklenmek en iyi becerebildiğim şeydi.

“Bir şey mi oldu?” dedim bakışlarının sebebini hiç anlamamış gibi. “Neden öyle bakıyorsun bana?”

Sıkıntıyla etrafına baktı. Bir eli sakallarının arasındayken, yeniden gözlerime odaklandı. Ve bir nefeste, apansız, “Açmadım telefonu!” diye homurdandı.

“Bundan bana ne ki?” dedim hiç lafımı esirgemeden. Umursamaz olmasına dikkat ettiğim bir tavırla etrafı süzdüm. “Bana böyle açıklamalar yapmaman gerekir, Tekin,” dedim sinir bozucu bir rahatlıkla.

“O nedenmiş?” dedi. İyice sinirlenmeye başlamıştı.

Omzumu silkip, “Bir nedeni yok,” diye yanıt verdim. Kalbimdeki çalkantıları anlamasına izin verecek değildim. Ben bile henüz kendime yeni yeni onu delicesine kıskandığım gerçeğini itiraf edebiliyorken çarçabuk lafı değiştirdim. “Bugünkü yardımların için…” dedim mırıltıyla. “Teşekkür ederim. Zahmet verdim yine sana.”

“Zahmet falan vermedin,” diye söylendi benden gelen bu ani resmiyete şaşırdığını saklama gereği duymadan.

“Davet salonuna geçelim mi?” dedim iyice damarına basmak isteyerek.

Tam yanından geçip gidecekken kolumdan hızla tuttu beni. “Hazel!” dedi dişlerinin arasından. “Biraz vakit ayır, konuşalım.”

“Düğün başlıyor,” dedim. “İçeri girmemiz gerek. Annemle babam da gelmiştir.”

Neden bilmem, belki ses tonumdaki hırçınlıktan uzak tını, belki de rahatsız edici sakinlik onu kızdırmıştı. “Beni böyle birbirimize yabancıymışız gibi geçiştirmene izin vermem, Hazel!” diye neredeyse hırladı.

“Öyle değil miyiz?” dedim kendime engel olamadan.

“Öyle miyiz?” derken bakışları bir gözlerimde, bir dudaklarımdaydı. İfadesi sarhoş edici ama her şeyden öte yakıcıydı.

“Bilmem,” dedim bakışlarına, erkeksi ifadesine kapılmamaya çalışarak.

Hiddetine engel olamadan bana yaklaştı. Kolumdan tuttu, dudaklarımızın arasında bir nefeslik mesafe kalmışken yüzüme doğru fısıldadı. “Yemin olsun, bu gece bittiğinde bileceksin,” dedi dişlerinin arasından öfkeyle. Fakat benim dudaklarımdan tek kelime çıkmadı.

Daha fazlasını söylemek, kavga etmek, hesap sormak, aramızdaki tüm meseleleri ortaya dökmek istiyordum oysa. Ama ilk adımı atmak için yanıp tutuşan yanıma izin verecek değildim. O karşımda bir hükümdar kadar kudretli görünürken, içimdeki fırtınayı gözlerinin önüne seremezdim.

Onun içini görebilseydim her şey değişirdi belki…

Onun da kıskançlıktan kendini, kontrolünü kaybettiğine bir kez daha şahit olabilseydim bu beni bir nebze olsun teselli ederdi.

İlk o… En çok o…

Bunun daha azına razı gelmek tüm gülüşlerimi çalar, beni günden güne tüketirdi.

Üstelik… Onun hislerini okuyamamanın yarattığı garip bir kırgınlık ansızın göğsümün tam ortasına yerleşmişti. Aslında düşününce… Aramızdaki bitmek bilmeyen gelgitlerin, fırtınayı andıran hislerin nedeni bu bilinmezlik miydi? Ya da belki de giderilememiş sonsuz bir merak duygusu ikimizi de deliliğin ve öfkenin kıyısına sürüklemişti.

Zaten merak… Her şeyin başlangıcı değil miydi? Kutsal metinlere göre Havva bile yasak meyveyi yalnızca merakından yiyip Adem’i de bu günaha davet etmemiş miydi?

Benim tüm duygularımın kaynağı da buydu belki. Tekin’e dair duyduğum, aklımı oynatmama neden olan bir merak duygusu bambaşka bir kapıyı da açmış gibiydi. O kapının ardında gördüklerimse daha önce hissettiğim hiçbir duyguyla benzer değildi.

Damarlarımı tutuşturan bir kıskançlık mesela… Daha önce hedefine bir erkek yerleşmemişti.

Nefesimi kesen bir tutkuyla kanımı kaynatan bir arzu ya da… Ne ruhum ne bedenim ne de kalbim Tekin’den önce bu hisleri deneyimlemişti.

Bir de öfke vardı ki zaten o daha ilk günden beri Tekin’le ilgili her şeyi bilemiyor olmaktan beslenmişti. Ya da daha dürüst olmam gerekirse, başka bir kadının onun hakkındaki her şeyi daha iyi bilmesi ihtimali, içimde ilk kez sahici fırtınalar estirmişti.

Ansızın anladım ki bu sabah Cemre’yi Cave’de görür görmez oradan uzaklaşmamın nedeni de bu bilinmezliğin ta kendisiydi. Tekin’in Cemre’ye olan tepkisiyle tavırlarını kesin olarak bilememek zaten hissettiğim kıskançlığı daha da tetiklemiş, bir belirsizliğin tam ortasında bırakmıştı beni. Bir erkeğin hislerinin değişmeyeceğinden, duygularının sağlamlığından, benim kadınımsın imasının gerçekliğinden kuşku duymamak; vazgeçilmez olduğundan adı kadar emin olmak muhtemelen o kadına sonsuz bir güç bahşederdi. Ve o güç o anda henüz tam olarak ellerimde değildi. Güç için savaşmayı değil uğruma savaşılmasını bekleyen biriydim ben ve o gücün avuçlarıma Tekin tarafından bırakılması artık istediğim tek şeydi.

Aynı saniyelerde Savaş yanımıza yaklaşınca düşünceler zihnimden uzaklaştı, gözlerimiz birbirinden ayrıldı. Tekin’in söyleyeceği bir şey varsa da bu başka bir zamana kaldı.

“Hazel…” dedi Savaş gülümseyerek. “Harika görünüyorsun!”

“Teşekkür ederim,” dedim mahcup bir tavırla. “Sen de çok şıksın, Savaş.”

Ben bizi salona götürecek asansöre girmeden Tekin’in Savaş’a öfkeli bir bakış attığını gördüm. Savaş’ın, “Benden de mi, amına koyayım ya?” dediğini işitir gibi oldum ama birkaç tanıdıkla karşılaşınca fazla odaklanamadım.

Dakikalar sonra asansörle salonun olduğu yere ulaştık ve düğün başladı. Gelinle damat salona geldi, ilk danslarını ettiler, herkese tek tek hoş geldiniz dediler. Hatta ikisini de Tekin’le tanıştırdım. Yemek servisi de yapıldığında canlı müzik için orkestra yerini aldı. Tia bizi arkadaşlar için ayrılan masalardan birine oturtmuştu. Solumda Tekin, sağımda Savaş vardı. Atina’dan birkaç arkadaşım da masadaydı, sohbete eşlik ediyorlardı.

Eğlence başlayıp insanlar dans etmek için piste çıktığında, masamızdaki birkaç sandalye de boşaldı. Tam o sırada karşıma oturan kişi ise beni ansızın hazırlıksız yakaladı.

“Hazel…” dedi Silas, Apollon güneşi gibi parlayarak karşımda belirirken. Gözlerimi devirmemek için zor durdum. “Hoş geldin. Seni görmek ne güzel!”

Aynısını onun için söylemek zordu. Silas hiç sevmediğim insanlardan biriydi ve onu burada görmekten hoşlanan tek bir hücrem dahi yoktu. “Hoş buldum,” dedim ağzımın ucuyla. Fakat elbette Yunanca konuşuyorduk ve Tekin’le Savaş anlamadığı için ayıp oluyordu. İngilizce konuşarak tamamen nezaket amaçlı onları Silas’la tanıştırdım. Ve bunu yaparken Atina’dan bir arkadaşım demeyi uygun buldum.

“Atina’dan bir arkadaş mı olduk şimdi, Hazel? Kırıyorsun beni,” dedi yılışık bir şekilde. “Her yaz Mikonos’ta görüşmüyormuşuz gibi.” Konuşmaya İngilizce devam ettiği için herkes anlamıştı tabii ne dediğini, Tekin’in kasılan çenesi içten içe göstermek istediği tepkiyi ele vermişti. “Bu sene de gelecek misin?” diye sordu Silas. Tatili birlikte yapıyormuşuz gibi davranması yok muydu? Beni sinir ediyordu. Ama şimdi hiç onunla tartışacak hâlim yoktu.

“Geleceğim, evet,” dedim geçiştirmeye çalışarak. “Her sene olduğu gibi.”

“Harika. Sabırsızlanıyorum.”

Dudaklarıma sevimsiz bir gülüş oturttum. O sırada Silas’ın yanından geçen biri onu sigara içmeye çağırınca müsaade isteyerek yerinden kalktı.

O yanımızdan ayrılır ayrılmaz Savaş, “Değişik bir arkadaş!” diye bir yorum yaptı.

“Yavşaktır biraz,” dedim dürüstçe. “Kusura bakmayın.”

“Yavşak olduğu belli.” Bunu söyleyen Tekin’di. Dakikalar önce önüne bırakılan kristal viski kadehini sertçe sıkmış, hemen ardındansa büyük bir yudumu boğazından aşağı sertçe yuvarlamıştı. Kadehi neredeyse gürültüyle masaya bıraktığında, “Her sene Mikonos’a mı gidiyorsun sen tatile?” diye sordu.

“Evet,” dedim sakince omzumu silkerek. “Birkaç hafta gidiyoruz kızlarla.”

“Önümüzdeki yaz yalnız gitmeyeceksin,” diye söylendi. Kadehinde kalanı da bir dikişte bitirdi.

“Anlamadım?” dedim.

“Anlamayacak bir şey yok,” dedi bıçak gibi keskin sesiyle. “Önümüzdeki yaz bensiz gitmeyeceksin diyorum.”

Anlaşılan Tekin de benim dakikalar önce hissettiğim delirtici kıskançlığın aynısına esir oluyordu. Güzel! Benim de söylenecek onlarca lafım dilimin ucunda bekliyordu. “Başımdaki belanın yaza kadar süreceğini sanmıyorum, Tekin,” diye yanıtladım onu damarına basma arzusuyla. Fakat tam tersi olmasını isteyen yanımı da engelleyemiyordum.

“Ben ne kadar istersem o kadar sürecek,” dedi buz gibi bir tonda. Tek kaşım kalktı. Duymak istediğim yanıt bu değildi. Diklenircesine Tekin’e baktığım sırada orkestra sirtaki müziği çalmaya başlamış, Tia çoktan başa geçerek el sallayıp beni çağırmıştı.

“Seni çağırıyorlar,” dedi Savaş. Tekin’le aramızdaki savaşı bitirmek ister gibiydi.

“Evet,” dedim saçımı arkaya savurup sandalyemden ayaklanırken. “Katılayım ben de. Ayıp olmasın.”

Tekin’in bakışlarını üzerimde hissederek piste çıktığımda Tia beni hemen soluna aldı. En başta Tia vardı, onun yanında ise ben… Atina’daki tüm kız arkadaşlarımız pistte oluşan halkanın etrafındaydı. Anna Vissi’nin Psihedelia adlı şarkısı usul usul salonda yükselirken dans başladı. Eller birbirimizin omuzlarındaydı. Önce sağ, sonra sol bacak ileri doğru atıldı, ritim ilkten fazlasıyla yavaştı. Ağır ağır hızlanan melodi hareketlerimizi de hızlandırmıştı. Çoktan dansa kaptırmıştım kendimi, Tekin’le aramızda geçen gergin diyalog az da olsa zihnimden uzaklaşmıştı.

Dakikalar sürdü sirtaki. Herkes yorulmuştu ama dansı bırakmaktan da uzaktı. En son otelin garsonları bir tabak yığını getirmiş, kırmamız için her birimizin ellerine bırakmışlardı. Bir Yunan geleneğiydi bu. Genelde düğünlerde ve kutlamalarda yapılırdı. Tia ilk olarak eline bir tabak aldı ve diğer elindeki üst üste dizilmiş birkaç tabağa peş peşe vurarak hepsini kırdı. Kahkahamı tutamadan ben de aynı hareketi tekrarladım. Pistin her yanı tabak kırıklarıyla dolmuş, masalardaki konuklardan eğlence nidaları yükselmeye başlamıştı.

Nihayet bu seremoni bittiğinde garsonlar artık bu konuda ustalaşmış gibi tabak kırıklarını hızla süpürerek pisti temizlediler. Müzik kaldığı yerden tüm güzelliğiyle devam ediyordu. Gece boyu birbiri ardına Yunanca şarkılar çaldı. Tia kulağıma şarkı söylemek isteyip istemediğimi sordu ama o modda değildim, onu kırmadan reddettim. Tia dünyanın en nazik insanlarından biriydi, ruh hâlinden anlardı, bu yüzden neyse ki alınmadı.

Solist, Haris Alexiou’nun O Fadaros şarkısını söylemeye başladığında da pist hâlâ doluydu. Bazıları ellerindeki uzo kadehlerini kafaya dikerken, diğerleri dans ediyordu.

Şarkı hareketliydi, insanlar neredeyse kendinden geçmişti. Ben de Tia’nın karşısındaydım, o anda dans etmek içimdeki fırtınanın uğultularını bastırabilmek için tek seçeneğimdi. Ya da belki de Tekin’in yanından kaçış gibiydi. Aramıza giren sıcak çatışmanın sebebi belliydi ama defalarca birbirimizin dudaklarının tadına varmışken kabullenmesi kolay değildi. Kısa bir an onun olduğu yere bakınca, gözlerim kor gözlerine değdi. Bakışları üzerimdeydi, ifadesi öfkeliydi. Avucundaki kristal kadehi tutan parmaklarının gerginliği ve aldığı sıkıntılı yudumlar buradan bile belliydi.

Müzik usulca yavaşlamaya başladığında çoğunluk pisti terk etti, çiftlerse bizim yerimizi aldılar. Ben de masaya geri döndüğümde Tekin’le Savaş’ın ortasındaki sandalyeme oturacakken Savaş ayaklandı. “Terasa çıkalım mı? Birer sigara içeriz,” dedi balo salonunun önündeki terası göstererek.

İtiraz etmeden terasa çıktığımızda Tekin’le ikisi kendilerine sigara yaktılar ama ben istemedim. Ve en nihayetinde Savaş yeniden konuşmaya başladı.

“Güzel dansmış sirtaki,” dedi. Tekin’le aramızdaki gerginliği azaltmak için gösterdiği çaba takdirlikti.

“Öyledir,” dedim gülümseyerek. “Eğlencelidir.”

“Sen dans ederken baban ve annenle tanıştım, Hazel,” dedi Savaş. “Baban çok karizmatik bir adam. Sevdim.”

“Teşekkürler,” diye yanıtladım içtenlikle.

“Düşündüğün gibi bir tepki de vermedi sanırım, değil mi?”

“Yani…” dedim usulca. “Ben de şaşkınım açıkçası. Daha fazla sinirleneceğini düşünmüştüm. Korkuyordum da bu yüzden.”

“Tekin’e güvendi,” diye yanıtladı beni.

“Öyle görünüyor,” dedim.

Kısa bir sessizliğin ardından Savaş yeniden konuştu. “Yanlış anlamazsan bir şey sormak istiyorum,” dedi ansızın. Bunun üzerine Tekin’e bakma isteğimi dizginlemek zorunda kaldım.

“Tabii,” dedim çarçabuk.

“En başta neden babana söylemedin?” dedi Savaş. “Tehdit olayını… Ya da Hazar’a? Seni Tekin’e getiren ne oldu?”

“Ben…” dedim kısık bir tonda. “Tehdit telefonlarından biri Elias’ın yanında geldi. Bu yüzden ondan gizleyemedim ama durumu babamla Hazar’dan saklaması için ikna etmeyi başardım. Şu adamlar…” dedim derin bir nefesle. “Hazar’la tehdit ettiler beni çoğunlukla. Dosya bende değilse, o zaman Hazar’da diye düşünüyorlardı. Ve Hazar da sürekli herhangi bir şekilde yeniden tehdit edilirsem ona söylememi tembihliyordu. Böyle bir durum olursa dosyanın kendisinde olduğu yalanını söyleyecekti.”

“Sen de bunu yapmasından mı korktun?” dedi Savaş.

Başımı onaylarcasına salladım. “Evet. Sonra işte Tekin’in adını Elias’tan duyunca… Ona ulaşmaya karar verdim. Hazar kimseye kolay kolay güvenmez ama Elias onun Tekin’e güvendiğinden bahsetmişti. Bunu duymasam, sanırım böyle bir maceranın içine girmeye cesaret edemezdim.” Buruk bir şekilde gülümsedim. “Belki de hiç girmemeliydim zaten. Bugün annem de aynı şeyi söyleyip durdu. Başıma çok kötü şeyler gelebilirdi. En azından azıcık mantıklı düşünebilseydim o an… Bu kadar toy ve fevri davranır mıydım, emin değilim.”

Bu söylediğim Tekin’in elindeki kadehi bir dikişte içmesine neden oldu. Bakışlarım ona dönmek için saniyeleri sayıyordu ama yapmadım bunu. Nitekim Savaş da lafı değiştirerek dikkatimi kendinde tuttu.

Ancak, “Kırmızı çizgin Hazar o hâlde?” diye soruşu tüylerimi diken diken etmişti, göğsümden yukarıya kardeşimi koruma isteğimin kaynağı olan o alev yükseliyordu.

“Anlamadım?” dedim sertçe. Sesim umduğumdan daha keskin çıkmıştı.

“Savaş! Ne saçmalıyorsun, amına koyayım?” diye söylendi Tekin. Anlaşılan o da hoşlanmamıştı.

“Kötü bir amacım yok,” diye açıkladı Savaş kendisini. “Sadece öğrenmeye çalışıyorum. Kırmızı çizgin Hazar mı?”

“Kırmızı mı, siyah mı bilmem!” diye terslendim istemsizce. “Ama bir çizgim varsa, o da Hazar’dır diyebiliriz, evet. Onun herhangi bir şekilde zarar görmesi riskini almam. Onu bu tehlikeden ve karanlıktan uzak tutmak için çok fazla şey yaptım. Bilse muhtemelen günlerce konuşmaz bile benimle. Ama o da aynısını yapardı benim için, bundan eminim.”

“Vay be! Bu zamanda böyle kardeş ilişkisi…” dedi Savaş imrenerek. “Takdir ettim.”

“Başka türlüsünü bilmem ben,” dedim tavrım usulca yumuşarken. “Üstelik… Bu normal bir kardeşlik değil. Bunu hiçbirinizin anlayabileceğini sanmıyorum. İkiz olma hissini yani. Aynı karından, aynı anda çıkmanın, her şeyi beraber yaşamanın… Buna sadece kardeşlik mi denir? Bilmiyorum.”

“Sen ne derdin buna?” diye sordu Savaş.

Birkaç saniye düşündükten sonra, “Küçükken…” dedim dudaklarımda buruk bir tebessümle. “Bisiklete binmek istedim bir keresinde. Tek başıma. İstanbul’daki evimizin bulunduğu sitede bütün kızlar bisiklete biniyorlardı. Babaları öğretmişti hepsine. Çok özenmiştim. Ben sürmeyi bilmiyordum. Babamla dört yaşında tanışmıştık çünkü ve hâlâ arayı kapatmaya çalışıyorduk. Bisiklete sıra gelmemişti daha. Neyse işte…” Güldüm. “O ara da babamı her konuda kızdırıp bana olan tavrını ölçmeye çalışıyordum. Yan komşunun bisikletini çalıp gizlice bindim. Birkaç metre bile ilerleyemeden düştüm tabii. Ama ne düşmek! Paldır küldür.” Ansızın kıkırdayınca istemsizce Tekin’e değdi bakışlarım. “Parmağım kırıldı. Alçıya aldılar. Hazar çok kızdı bana. O zaten üzüntüsünü hep kızgınlığının arkasına saklar,” diye mırıldandım. “Sonra ertesi gün eve komşular eşliğinde geldi Hazar. Düşmüş. Kolunu tutuyor. Ama canı deli gibi acıyor, gözlerinden anlıyorum. Hastaneye gittik apar topar. Annem, babam, ben, Hazar ve benim kırık parmağım. Öğrendik ki kolu kırılmış Hazar’ın. Onun da kolunu alçıya aldılar.”

“İlgi çekmek için mi yapmış?” diye sordu Savaş gülerek.

“Başta ben de öyle sandım,” diye yanıtladım. “Tamam tamam, sen benden daha çok ilgi çektin, benden daha ciddi bir kırığın var, diye söylendim hatta.”

“O ne dedi?”

Evet. Çünkü senin parmağın karşılığında benim kolum! Bir daha sakın benden habersiz canını yakacak bir şey yapma. Aynen böyle söyledi.”

Savaş anlattıklarımı imrenerek karşılarken, en sonunda Tekin konuşmaya karar verdi. “Bir süre daha ayrı kalacaksınız,” dedi bana hitaben. Sanki Hazar’ı özlediğimi anlamış gibiydi. “Hazar şu anda Berlin’de.”

“Sen nereden biliyorsun?” diye sordum başım ona çevrilirken.

“Takip ettiriyorum,” diye cevapladı beni.

Kaşlarım merakla havalandı. “Neden?”

“Şu galeriye gittiğimiz gün,” dedi gözleri benimkilerin en içinde bir şeyler ararken. “Hazar’a bir şey olmasından korkuyordun. O gün görevlendirmiştim birilerini. Uzaktan Hazar’ı korumaları için. Yapacağımı söylemiştim zaten sana da. Babanla da konuştuk bugün. Artık birlikte hareket edeceğimiz için o da onay verdi.”

“İyi mi peki?” dedim minnettar bir tonda.

“Gayet iyi, merak etme.” Sert ifadesi bir an bile yumuşamadan sözlerini sonlandırdı. “Ve başına da hiçbir şey gelmeyecek. Korkma bundan.”

Başımı hafifçe salladım. Ona inanıyordum. Hiç mecbur olmadığı hâlde bir sorumluluk almıştı kendine fakat bundan şikâyet etmiyordu. Üstelik sahip olduğu güç konusunda da şüphe yoktu aklımda, her türlü engelin üstesinden kolaylıkla geliyordu. Zihnimdeki şüphelerin, kızgınlığın, hırçınlığın tamamı ikimizle ilgiliydi zaten. Ve artık biliyordum ki tüm bunların giderilmesi gerekiyordu.

Biz konuşmayı sürdürürken annemle babam yanımıza gelmiş, aralarında koyu bir sohbet başlamıştı. Yol boyu Tekin’in gündeminde olan kamera mevzusu yeniden açılınca, lavaboya gideceğimi laf arasına sıkıştırdım.

“Döndüğünde yarım saate kalkarız, Hazel!” dedi babam gür bir tonda.

Kısa bir an bakışlarım Tekin’e değse de kabul etmek zorunda kaldım. Babamla annemin gözü üzerimdeyken bu gece zaten Tekin’in benden istediği şekilde bir fırsat yaratamayacağımın farkındaydım. Tekin benden bir yanıt beklerken çenemi hafifçe yukarı diktim ve gözlerinin içine baka baka mırıldandım. “Tamam, babacığım. Hemen dönerim, sonra da gideriz eve.”

Tekin’in bakışlarında şeytani bir ışık yanıp sönse de hızla kayboldu. Sabrının son sınırına ulaştığı belliydi ama Atina’da olduğumuz süre boyunca da elinden gelen bir şey yoktu.

Onu az da olsa zorlamanın zaferiyle dakikalar sonra tuvalete girdim, ellerimi yıkayıp lavabodan çıktım. Davetlilerin oluşturduğu kalabalığı göreceğimi sandım ama yanıldım. Tekin kapıdaydı, omzunu karşıdaki duvara yaslamıştı. Tekinsiz bakışları beni bulur bulmaz, yaslandığı duvardan doğruldu. Bir şey söylememe izin dahi vermeden elimi tuttu ve asansörlerin olduğu yöne doğru yürüdü.

“Ne yapıyorsun?” dedim dişlerimin arasından. Bağırmak istesem de kendimi tuttum. Kimsenin bir şey duymasını istemiyordum.

Asansörün kapısı açılır açılmaz beni içeri sokup kendi de peşimden girdi. En üst katın düğmesine bastığı anda, neler olduğunu anlamayı denedim. “Nereye çıkıyoruz?” dedim ama bana cevap vermedi. Bakışları çok öfkeliydi, çenesi kasılmış hâldeydi. İfadesi içinse söylenecek tek bir kelime vardı; Cehennem gibiydi. “Cevap versene!” diye diklendim istemsizce. Fakat susmayı seçti. “Yukarıda süitler var, nereye götürüyorsun beni?” dediğim anda sözlerimin yarattığı gerçek de kafama dank etti. Tekin’in burada bir oda ayarladığı gerçeği o an tüm çıplaklığıyla gözlerimin önündeydi.

Asansörün kapısı nihayet açıldığında yeniden elimi tuttu ve cebinden bir kart çıkararak tam karşıdaki süitin kapısını açtı. Saniyeler sonra beni hışımla süitine sokup kapıyı örttüğünde gözlerinde saf bir hiddet vardı. Onu böyle sinirli görünce, benim de kaşlarım çatıldı ama tek kelime etmeyecektim, önce o başlayacaktı.

Nitekim çok beklemem gerekmedi. “Pişman mısın?” diye sorarken sesi öfkenin dumanlarıyla çevriliydi.

“Ne?” diye sordum ben de karşılığında. İşitmeyi beklediğim sözcükler bunlar değildi.

“Pişman mısın?” dedi ama sesi az öncekinden daha yüksekti. “Arhavi’ye gelip o gece benden yardım istediğine.”

Kaşlarım iyiden iyiye çatılırken bu kanıya nereden vardığını da merak etmiştim. “Bu da nereden çıktı?”

“Savaş’a söylediklerinden!” diyerek neredeyse kükredi. “Mantıklı düşünebilsen toy davranmazmışsın ya!”

“Ne bağırıyorsun bana?” dedim sesimi yükselterek. Aramızdaki o sessiz çatışma işte tam da buraya kadardı.

“Bağırırım!” diye yanıtladı beni. “Bana pişman olup olmadığını söyleyeceksin!”

“Ne olacak pişmansam?” diye bağırdım. “Ne önemi var benim ne hissettiğimin senin için?” Ansızın aklıma gelenlerle dört bir yanımı tutuşturan bir öfkeyle kuşatıldım. “Belki de sensindir pişman olan, ha Tekin?”

“Ne saçmalıyorsun sen, Hazel?” derken kaşları çatılmıştı, sesiyse buz gibiydi.

“Saçmalayan ben değilim!” dedim delirmişçesine. Hissettiğim kıskançlıktan beslenen hırçınlık tam anlamıyla dilimdeydi. “Sensin! O aptal sahte sevgililik muhabbetiydi asıl saçma olan zaten! Başkasının alması gereken yerdir o belki de. Bu yüzden devam ettirmenin de bir anlamı yok.”

Ben öyle deyince o ana kadar öfkesini aslında frenlediğini anladım. “Çok mu meraklıyım ben, Hazel?” diye bağırdı ansızın, deli bozuk bir hiddetle. “Ben çok mu meraklısıyım o aptal sahte sevgililik muhabbetinin?”

Verdiği yanıtla ansızın tokat yemiş gibi sarsıldım. Çenem titremeye yüz tuttu, hızla yatıştırdım. Dudaklarımı ısırarak güç almak istedim ama bu isteği acımasızca bastırdım. O ana dek söylediklerimi inkâr etmesini beklemiştim fakat istediğimi Tekin’in dudaklarından çıkanlarda bulamadım. Yanıldığımı bana kanıtlayacak diye düşünürken, kalbimi nefesimi kesercesine acıtan bir hayal kırıklığının kıyısındaydım. “İyi!” dedim o anda hislerimi belli etmeyi reddederek. “Aynı fikirdeyiz işte! Ne güzel!” dedikten hemen sonra çıkmak üzere odanın kapısına uzandım. Ancak kolumu tutan, beni kendine çeviren ellere hazırlıksız yakalandım.

Kollarımı sıkıca kavrarken, “Sahtesini değil!” diye haykırdı. “Gerçeğini istiyorum çünkü. Anlıyor musun? Yalnızca gerçeğini!” der demez ben henüz söylediği şeyin idrakine varamadan, bakışları öfkeyle tutuşmuş tutkunun alevleri tarafından esir alındı. Aramızdaki tek nefeslik mesafeyi kapattı ve kalp atışı kadar kısa bir sürede dudaklarıma yapıştı.

Bir eli saçlarımın arasına daldı, diğeri sertçe çenemi kavradı. Sanki ben kaçacaktım da elleri buna izin vermemek için hazırdaydı. Her hareketi çok sert ve hoyrattı, bunun etkisiyle elimdeki çanta yeri boyladı. Alev taşıyordu dudakları. Her öpüşüyle içime söndürülemez bir ateş doluyor, her bir hücremi tutuşturuyordu.

Dudaklarını benimkilerden kısa bir nefes arası için kopardığında, “Bir daha söyle pişman olduğunu!” diyerek beni kışkırttı. “Bir daha git o Serdar denen dallamaya!” dedi alt dudağımı hafifçe ısırırken. Sabahtan beri yaşanan her şeyin yarattığı öfke şimdi odanın dört bir yanındaydı. “Bir de Silas yavşağı çıktı başıma,” dedi homurdanarak. “Biri bitiyor, diğeri başlıyor, amına koyayım!”

“Sana ne?” dedim soluklarımı düzene sokamadan. “Ben sana karışıyor muyum?”

“Karış!” diye hırladı. “Ben karışmanı istiyorum zaten.”

“Umurumda bile değilsin!” dedim ama bu düpedüz yalandı. Üstelik içimde kaynağını çok iyi bildiğim, yeniden filizlenmeye başlayan bir his vardı.

Tekin bir kez daha dudaklarımı yakaladı ve dakikalarca dudaklarımı emip dilini ağzımın sıcağına daldırdı. Saçlarımın arasındaki eli milim oynamamıştı. Fakat diğeri için aynısını söylemek imkânsızdı. Dokunuşu ağır ağır yüzümden boynuma indi, omuzlarımdan göğsümdeki davetkâr açıklığa sürüklendi ve en son sağ mememi elbisenin üzerinden avuçlarının arasına aldı. Bu temasın etkisiyle dudaklarımı ondan koparıp başımı geriye attım. Başım arkamdaki kapıya yaslandı, gözlerim kapalıydı, kalbim neredeyse ağzımda atıyordu. İkinci kez yapıyordu bunu. Başparmağının usulca okşayışı daha fazlası için yalvarmak istememe neden oluyordu.

Parmakları meme ucumu hafifçe sıkıştırırken, dudaklarımın arasından engel olamadığım bir inleme çıktı. Bunun etkisiyle dudakları boynuma kapandı, dili şahdamarımın üzerinde dolaştı. “Sense benim umurumda olan tek şeysin,” diye fısıldadığında parmaklarım usulca sakallarının arasına karıştı. Dudaklarımı ısırdım kalbim göğsümde çırpınırken. “Cemre’nin geleceğini bilmiyordum,” diye açıkladığında kapalı gözlerim yavaşça açıldı. “Yemin ederim, haberim yoktu. Oraya yalnızca yaramı senden saklamak için gitmiştim,” dedi ama dudakları boynumdaki teni bırakmadı. Hazır fırsatını bulmuşken sabahtan beri aramızda asılı kalan her şeyi konuşmak ister gibi bir hâli vardı. “Sabah Gamze aramıştı. Görüntülü konuşurken vurulduğumu öğrendi. Ve Cave’de olduğumu. Cemre’yle aynı oteldelermiş, Gamze gizli konuşsa da duymuş. Başka türlü orada olduğumu öğrenmesine imkân yok. Çok uzun zamandır görmedim onu. Düğünden önce aradığında da açmadım.”

“Beni ilgilendirmez ki,” dedim sesim iradem dışında titrerken. Ama beni ikna etmesine deli gibi ihtiyacım vardı. “Neden anlatıyorsun bunları bana?”

“İlgilendirsin istiyorum çünkü,” diye yanıtladı beni. Ses tonu sertti. “Senin sahte bir saçmalık dediğin o şey, benim seni yanımda tutabilmek için tek çaremdi. Ama tahammülüm yok sahtesine falan. Gerçeğe dönüşsün istiyorum. Deliriyorum bunun için, görmüyor musun?”

Sözlerine, erkeksi sesine, tenime dokunan elleriyle dudaklarına direnmem çok zordu. İçimde başlayan bir savaş vardı ona karşı. Galibi kim olacaktı bilmiyordum ama yenileceğim diye ödüm kopuyordu. Teslimiyet yenilgi miydi peki gerçekten? Eğer öyleyse az önce yaşadıklarım neden bu kadar güzel hissettiriyordu?

Hareketleri bir an sakinleşir gibi olsa da ansızın aklına gelen şeyle yeniden vahşileşti. “Birbirimize yabancıymışız,” dedi dişlerinin arasından bunu sindirememiş gibi. “Her yaz Mikonos’a gidiyormuşsun. O Silas şerefsiziyle vakit geçiriyor muydun orada?”

“Sana ne ya?” diye diklendim ama bunların hepsi konuşulduğu için de şikayetçi değildim. “Ben sana Cemre Cave’i nereden biliyor diyor muyum? Onu da VIP odana sokup bana yaptıklarını yaptın mı diye soruyor muyum?”

“Sor!” diye bağırdı. “Benim cevabını veremeyeceğim hiçbir şey yok. Sor sen de!”

“Sormuyorum!” diye inat ettim. Ama deli gibi merak ediyordum.

“Sen sormasan da ben vereceğim cevabını,” dedi kor bakışları öfkeyle yanarken. “Gamze dolayısıyla biliyor. Cave’e de hiç gelmedi. O VIP odaya da o mekâna da soktuğum tek kadın sensin!” Sesi yükselmişti, sanki direnmeme katlanamıyordu. “Evime gelen ilk ve tek kadın da sensin.”

“Aaaa!” dedim alay eder gibi. “Pelin’i nasıl unutursun? Ecza dolabının yerini bile biliyordu.”

“Pelin kim, amına koyayım ya?” diyerek yükseldi. “Öyle bir şey asla geçmedi onunla aramda.”

“Koy tabii! Onu da yaparsın sen,” dedim ettiği küfrü kastederek.

“Saçmalama, Hazel! Nasıl düşünebilirsin Pelin’le aramda bir şey yaşandığını ya?” derken hiddetine söz geçiremiyordu sanki.

“Sen Silas’la aramda bir şey yaşandığını düşünebiliyorsun ama?” diye bağırdım isyanla. “Onun gibi birine bakabileceğime dair inancın var!”

“Düşünmeyip ne yapacağım?” dedi kırmızı görmüş boğa gibi. “Adam gözümün içine baka baka seninle Mikonos’ta tatil yaptığını ima edebiliyor!”

“Abart!” dedim sinirle. “Ne iması? Onunla basında dedikodum çıkmıştı geçen yaz! Aklınca onun intikamını alıyor.”

“Ha bir de haberin çıktı?” derken bakışlarına öfke dolu bir hayret karışmıştı.

“Evet!” dedim hiç alttan almadan. “O aptal eski arkadaşım Özge yazmıştı işte magazin hesabında.”

“Eeee? Sonra? Anlat anlat! Daha nelerin var?” dedi öfkeden deliye dönerek.

“Nelerim olacak başka? Onunla dedikodum çıktı diye günlerce karalar bağlamıştım sinirimden. Serdar’ı da o yüzden bela ettim ya başıma zaten. Sen hâlâ kalkmış Silas diyorsun bana!” dedim bir avazda konuşur gibi.

Kaşları hayretle havalandı. “Dur dur dur!” dedi hızıma yetişemeyerek. “Ne demek bu?”

“Yayam Türklerden nefret ettiği için Yunan biriyle birlikte olduğum yazılınca çok sevinmişti,” dedim freni boşalmış kamyon gibi. “Ben yayama o sevinci yaşatır mıyım be? Asla! Serdar da birlikteymişiz gibi davranalım deyince kabul etmiştim.”

“Siz Serdar’la bu yüzden mi birlikte olmaya başladınız?” dedi dişlerinin arasından.

“Evet!” diye bağırdım. “Sarışın erkeği de annesi sevsin ayrıca. Ben sevmem. Silas tipim bile değil benim!”

“Öyle mi?” diye gürledi. “Ne seviyorsun? Kumral mı?” Serdar kumraldı, amacı onu ima etmek miydi?

“Esmer severim. Oldu mu?” diye itiraf ettim sinirle. “Sizin gibi zevk çeşitliliğimiz yok, Tekin Bey. Beni kendinizle karıştırmayın.”

“Ne zevk çeşitliliğim varmış benim?”

“İşte Pelin kumral, Cemre de sarışın ya!” Sanki anlamamıştı da hâlâ utanmadan soruyordu bir de. “Ondan bahsediyorum.”

“Siyah saç ve mavi gözleri neden saymıyorsun peki?” diye sordu tekinsiz bir tonda. Odanın koridorunda beni köşeye sıkıştırmıştı, hiçbir yere gitmeme izin vermiyordu. “Sen her fırsatta bana geldiğine pişman olduğunu dile getirdiğinden, beni de öyle sandığın için mi?”

“Değil misin?” diye ısrar ettim. Aslında kuşkularım etkisini yitirmeye başlamıştı çoktan ama tam anlamıyla emin olma isteğindeydim. “Başına bela aldın, şimdi kurtulamıyorsun da! Babama söz verdin, mahcup olacağını düşünüyorsun belki de. Ya da belki pişmansın ama dile getirmeyi kendine yediremiyorsun.”

“Değilim, ulan! Pişman falan değilim. Nasıl olayım?” diye kükredi. “Sen geldin bana, sen! Pişman olunur mu buna?” derken göz bebeklerinden taşan öfkesi dört bir yanımızı çevrelemişti. O andan sonra tutmadı kendini. Benim herhangi bir şey söylememe dahi izin vermeden kocaman elleri yüzümü ansızın çevreledi. Beni kendine çekti ve dudaklarımı kendininkilere esir etti.

Dili sıcak ağzıma daldığında boğazının gerilerinden erkeksi bir ses firar etti. Bir eli yüzümü kavrarken, diğeri yeniden dakikalar önce dokunduğu göğsüme inmişti. Benim bir elim istemsizce onun kısa saçlarının arasına dalmış; diğeriyse o kalın, deli gibi etkilendiğim boynuna tırnaklarını geçirmişti.

Beni ansızın kucakladığında, onunkilerden kopardığım dudaklarımdan minik bir çığlık fırladı. “Yaran!” dedim bir anda aklıma gelince. “Acıyacak.”

“Sikerler şimdi yarayı!” dedi umursamaz bir tavırla. Bacaklarımı beline dolarken bir eli kalçamı, diğeriyse belimi sıkıca kavramıştı. Hızla döndü ve birkaç büyük adımda camın önündeki koltuğa oturdu. Bu hareketi kendimi kucağına bastırmama ve kocaman olmuş sertliğini bacaklarımın arasında, en kuytularımda hissetmeme neden oldu. İki bacağım kalçalarının iki yanında ata biner gibiydi. Dudaklarıysa ağır ağır boynumdan göğüslerimin arasındaki davetkâr açıklığa doğru ilerliyordu.

Tırnaklarım boynuna batarken bir mememi elbisemin göğüs açıklığından dışarıya çıkardı. Kalbim göğüs kafesimden fırlayacakmış gibi atarken nefes almama dahi izin vermedi ve dudaklarını büyük bir açlıkla meme ucuma kapattı. Başım geriye savruldu, saçlarım kalçamı saran diğer eline dokundu. Bunun etkisiyle kalçamdaki eli saçlarımı usulca avucuna doladı ve beni o şekilde, boynum geriye yatmışken esareti altına aldı. Dudakları en hassas kıvrımlarımda, pembe bir ucu yalnızca emerek sivriltmeye odaklıydı. Sanki dünyanın en lezzetli şeyinin tadına bakıyormuş gibi dudaklarından iniltiler fırlıyordu.

Bense, “Tekin…” diye sayıklıyordum nefes aralarımda. Bir elim hâlâ pençe gibi boynuna batmışken, diğeriyle tamamen kalbimden gelen bir istekle sakallarıyla gölgelenmiş yüzünü okşuyordum.

Islak dudakları iri göğsümdeki çıldırtıcı dokunuşlarına son verip yukarı çıktığında çenemi sıkıca kavradı, dudaklarımı hoyratça kendi dudaklarının arasına aldı. Hemen peşinden bir eli saçlarımı sıkıca tutmaya devam ederken diğeri kalçamı avuçladı ve beni kendine iyice bastırdı. Hareket edemiyordum, güçlü kolları tarafından hapsedilmiştim, üstelik saçımı sertçe tutan elinin karşı konulmaz ve kabul etmeliydim ki çok hoşuma giden bir tarafı vardı.

Bacaklarımın arasına sanki cayır cayır yanan alevden bir göl birikiyordu. Sırılsıklamdı, sızlıyordu, üstelik yetinemiyor, daha fazlasını istiyordu. Tamamen içgüdülerimle onun üzerinde sürtünmeye başladığımda, bunun etkisinin ikimiz için de yıkıcı olacağını kestiremiyordum.

İkinci sürtünmemden sonra Tekin dudaklarını benimkilerden kopardı, başını arkasındaki koltuğa attı, boğazının gerilerinden şiddetli bir inleme çıktı. Ben bacaklarımın arasındaki sertliğinin iyice büyüdüğünü hissederken, o kendinden geçmiş gibi, “Siktir!” dedi hırlayışı andıran bir ses tonuyla. “Hazel, yavrum…” diye inlerken ellerini sıkıca vücuduma sardı.

Bu tek sözcükle bir elim saçlarının arasına daldı, diğerinin tırnakları ise omzuna saplandı. “Başım dönüyor,” diye fısıldadım kucağında âdeta kıvranırken.

Bunun etkisiyle sanki kabına sığamıyormuş gibi bir şiddetle beni hızla kucakladı ve koltuktan kalkarak beni oraya oturtup bir dizinin üzerine çöktü. “Ne hissettiğini söyle bana!” diye buyurdu.

Dilimin ucuna kadar gelen tek bir cümle vardı o anda. “Sana ait gibi…” diye yanıtlamak için kalbim kafesinde dört dönüyordu. Fakat önce ondan duymaya ihtiyacım vardı her şeyi. Dudaklarımdan fırlayan, “Aklımı kaybetmiş gibi,” sözlerinin tek sebebi belki de buydu.

“Güzel,” diye yanıtladı beni. Dudakları arsızca kıvrılmıştı. “Birlikte kaybediyoruz aklımızı o hâlde.”

“Öyle mi?” dedim cilveli bir tonda.

“Öyle! Bende akıl makıl kalmadı, yavrum,” diye âdeta inledi. Geniş, kaslı bedeni üzerimde sert bir hükümdar gibi yükselirken kocaman eli elbisemin üzerinden bacağıma dokundu. Dudaklarını dudaklarıma sürttü, sıklaşmış nefesi tenimi yalayıp geçiyordu. Dudakları usul usul önce boynuma indi, ardından yeniden az önce kendi elleriyle ortaya çıkardığı meme ucumu buldu. Dudakları yeniden o pembeliğe kapanmadan önce, “Acayip güzelsin, mşkeri,” diye hırladı. Bir eliyle göğsümü avuçladı ve hışımla ağzını üzerine kapattı.

Belki saniyeler sürmüştü beni oracıkta kıvrandırışı. Belki de dakikalar ağır ağır akmıştı. Fakat bir yerden sonra hareketleri yeniden vahşileşince, boştaki eli elbisemin uzun eteğine ulaştı. Benim ellerim onun sakallarının üzerinden iki yanağında, boynunda, saçlarının arasında gezinirken, Tekin elbisemin kumaşını hışımla sağ bacağımdan yukarı doğru sıyırdı ve tenimi boydan boya açığa çıkardı. Sadece bacağımı okşayacak sandım ama yaptığı o tek hareket beni hazırlıksız yakaladı. Bir eli belimi sıkıca sararken dudakları göğsümden ayrıldı. Diğer eli elbisemin alt kısmında bulduğu açıklıktan içeri daldı ve külotumu hafifçe yana doğru sıyırarak parmaklarını en hassas noktama, sırılsıklam kadınlığıma bastırdı.

Bir an gerçekten heyecandan öleceğim sandım. Başım delicesine döndü, gözlerim karardı, boğazıma kadar tırmanan şiddetli bir inilti orada tıkanıp kalakaldı. Önce ıslaklığımı hissettiği için utandım. Fakat dokunuşunun verdiği his öyle muhteşemdi ki tiryakisi olmanın kıyısındaydım.

“Siktir!” diye tısladı dişlerinin arasından. “Sırılsıklamsın.”

Parmağı en kuytularımı okşamayı sürdürüp beni çıldırtan o tepeciğe değdiği anda engelleyemediğim o inleme dudaklarımdan firar etti. “Tekin!” deyişim sanki bir bağırış gibiydi. Bunun etkisiyle onun da boğazının gerilerinden şiddetli, erkeksi bir inleme çıkıverdi. Öyle tahrik ediciydi ki kulağıma dolan bu sesi duymak, sanki bunun etkisiyle bacaklarımın arasındaki ıslaklık daha da çoğalıverdi.

“Offf!” diye inledi parmağı sımsıcak ıslaklığımda gidip gelirken. “Ateş gibisin, mşkeri. Kollarımda böyle tutuştuğun anı görmeyi öyle çok bekledim ki…”

Bakışları benden bir an bile ayrılmıyordu. Alev alevdi gözleri, ikimizi de yakmak, tüketmek istiyordu. Dayanamadım daha fazla o bakışlarına. O ana kadar ısırdığımın farkına varamadığım alt dudağımı serbest bıraktım ve bir elimle yakasına yapışarak onu kendime çekip dudaklarına kapandım. Dilini, parmaklarının kadınlığımdaki hareketi gibi hızla dilime sürtünce titreyen bedenimi iyice ona bastırdım.

Öpüşmemiz anbean derinleşmek üzereydi ki kapının kenarına attığım çantamın içinden bas bas bağıran bir telefon sesi yükseldi. Sanki basılmışız gibi bir panikle dudaklarım onunkilerden koparıldı, ellerim göğsüne yapıştı. Hemen ardından, az önce ortaya çıkarıp arzuyla emdiği göğsümü elbisemin içine sokarak örttüm. Koltuktan kalkmaya çalıştım ama bilekliklerim gömleğine takıldı. Onları kurtaracağım diye kolumu sertçe çekince gömleğinin bir düğmesi koptu. “Hihhh! Düğmeni kopardım,” diye bağırarak zemine ayak bastığımda ise elbisemin arka yırtmacı Tekin’in eline takıldı. Kulağıma dolan cırt sesi elbisemin yırtıldığının kanıtıydı. “Allah kahretsin!” dedim elbisemin eteklerini toplayıp kapıdaki çantama doğru tökezleyerek koşarken. Nefes nefese çantamı yerden aldım, içinden telefonumu çıkardım. Babam arıyordu ama açmazlık yapamazdım. “Efendim, baba?” dedim bedenim âdeta zangırdarken.

“Neredesin sen, Hazel?” diye sordu kızgın bir sesle. “Seni bekliyoruz.”

“Sohbete dalmışım, babacığım. Geliyorum hemen!” deyip daha fazla kuşkulandırmamak için telefonu çat diye yüzüne kapattım. Tekin’e bakamadan, “Tekin, benim hemen gitmem lazım,” deyip odadan çıkacakken arkadan belimi sımsıkı saran kollarıyla öylece kaldım.

Dudaklarını dekoltem sayesinde bir mühür gibi sırtıma bastırdı ve saniyeler boyu kürek kemiğimde, sırtımın ortasında, omuzlarımda arsızca dolaştırdı. “Gitme,” diye fısıldadı. “Benimle kal bu gece.”

Yüzüm kapıya dönük olduğundan gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Kendini kalçama bastırmıştı, kocaman sertliği arkama dayanmış durumdaydı. Güç bela yutkunarak ona doğru döndüm. “Gitmem gerek,” dedim ama bir elini tıpkı bugün köşkteki gibi kapıya yaslamıştı. “Tekin, lütfen…” dedim yalvarır gibi. Babam beni aramaya çıkarsa bittiğimin resmiydi. “İzin ver, gideyim.”

Birkaç saniye yüzüme baktı. Bakışları öylece yüzümde, gözlerimde, muhtemelen hırpalanmış gibi görünen dudaklarımda dolandı. Yalnızca on beş günde aramızda yaşananlar bir hayalden farksızdı. Kaç kavga sığmıştı bu medceziri andıran günlerin içine? Birbirimize ulaşamadıkça ya da belki de doyamadıkça böylesine vahşileşmek olağan mıydı? Üstelik öyle çok aksiyonun içine dalmıştık ki belki de o anda Tekin’in yüzündeki beni bırakmak istemeyen ifadenin sebebi tam da bu yarım kalıştı. İçine çekildiğimiz her karanlık, aramızda olup bitenleri netleştirmemizin önündeki duvardı. Fakat içimde, o duvar yıkılsa dahi bu yangının hiç sönmeyeceğine, bu fırtınanın hiç dinmeyeceğine dair güçlü bir his vardı.

Tekin kısacık bir an daha duraksadıktan sonra, “Bu, benden gidişine ilk ve son izin verişim,” dediğinde dudaklarım aralandı. Fakat telefonum yeniden çalmaya başlayınca telaşla arkamı dönüp kapıyı açtım ve adımlarımı hızla dışarı attım.

Şansıma asansör açıktı. Binip düğmeye bastığımda Tekin hâlâ kapıdaydı. Ve asansör kapandığında gözlerimin önünde Tekin’in dağılmış saçları, ıslak dudakları, kor gibi yanan bakışları ve pantolonunun önünden apaçık belli olan o devasa kabartı vardı.

🌊

Otelin lobisine nasıl ulaştığımı, beni bekleyen annemle babama nasıl bir açıklama yaptığımı ve eve gelen yol boyunca zamanın nasıl geçtiğini hatırlamıyordum. Yırtılan elbisemi ve titreyen ellerimi saklayacağım diye akla karayı seçmiştim. Şişmiş dudaklarımdan öpüldüğümü, hatta daha fazlasını anlayacaklar diye tüm yolu dudaklarımı ısıra ısıra gelmiştim. Allah’tan kalbimin gümbürdeyerek atışının kimse farkına varmamış, babam sinirliyse de fazla sorgulamamıştı. Fakat zaten asıl tehlike annemdi, dikkatli bakışlarını üzerimden bir an bile ayırmamıştı.

Eve ulaşır ulaşmaz arabadan inmiş, dakikalar sonra nihayet odama girip kendimi hiç vakit kaybetmeden duşa atmıştım. Ben duştan çıkana kadar annemle babamın yatmış olmalarını ummaktan başka şansım yoktu. Fakat suyun altında kaldığım yarım saat boyunca bunun endişesini taşımak yerine, zihnim yüzümde kocaman bir sırıtışla gecenin anılarını misafir ediyordu. Dokunuşların karıştığı anıların unutulması da bir kenara bırakılması da çok zordu, sanki tüm vücudum Tekin’in ellerinin tenimde bıraktığı soyut izlerle sızlıyordu.

Düşünmeyi yatağıma uzanacağım ana bırakarak duştan üzerimde bornozumla çıktığımda, yana yakıla kaçmayı umduğum şey karşıma dikildi. Annem odamın ortasındaydı, elinde bu gece giydiğim siyah elbiseyi tutuyordu. Yırtılan yırtmacını fark etmiş olmalıydı ki gözlerinde hesap soran bir ifadeyle öylece bekliyordu.

Hiçbir girizgâh yapma zahmetine katlanmadan, “Elbisen yırtılmış,” dedi imalı bir tonda.

An itibariyle beynim zehir gibi çalışırken artık ağzıma yuva yapmış yalanlar da dilimden peş peşe dökülmeye başladı. “Ay evet, anneciğim. Merdivenin tırabzanına taktırdım ya. Kusura bakma,” diyerek kıvırmaya çalıştım. Fakat annem zeki bir kadındı, kandırılması imkânsıza yakındı.

“Hazel…” dedi uyarır gibi. Tek kaşı hafifçe yukarı kalktı. “Sizin Tekin’le aranızda bir şey var da bana söylemiyorsan?”

“Öyle bir şey olsa neden söylemeyeyim, anneciğim?” dedim ikna etmeye çalışır gibi. Yaşananları anlatsam biliyordum ki Tekin’in evinde kalmama ölse izin vermezdi. Orada kaldığım süre boyunca her günüm anneme hesap vermekle geçer, benim için hissedeceği endişe günlerimi zorlaştırmaya yeterdi.

“Emin misin?” diye sordu.

“Eminim,” dedim başımı hesap verme merasiminden kurtulmak istercesine çarçabuk sallayarak. Normalde olsa anlatırdım belki. Ama annemin beni asla rahat bırakmayacağını bildiğimden, şimdilik bazı şeyleri gizlemek en iyisiydi.

“Güzel,” dedi bir an sonra. Fakat bu tek kelime ansızın kaşlarımı çatmama neden oldu. “Bir an korkmuştum.”

“Neden?” dedim kendimi tutamadan. Gözlerimi kaçırdım. “Yani merak ettim sadece. Korkulacak bir şey mi olurdu bu?”

“Senden sekiz yaş büyük,” diye mırıldandı. “Fazlasıyla da tecrübeli görünüyor.” Kısa bir an düşündü. “Üstelik… Çok baskın karakterli bir adam olduğuna da şüphe yok.”

“Eee?” dedim açıklamasını bekler gibi. “Babam da senden sekiz yaş olmasa da birkaç yaş büyük. Üstelik aynı şekilde de dominant bir adam.”

“Yaş değil zaten önemli olan. Sekiz yaş önemsenecek bir fark değil elbette. Fakat sen çok hırçın bir kızsın,” dedi bir an sonra, sözlerime aldırmadan. “Tekin’in iyi bir adam olduğuna şüphem yok ama inanılmaz toksik, birbirinize zarar verdiğiniz bir ilişki olurdu bu.” Zorlukla yutkundum. Doğruydu. Daha şimdiden veriyorduk. Anlaşabildiğimiz tek bir nokta bile yoktu, sürekli kavga ediyorduk. “Hem zaten daha ne kadardır tanıyorsunuz ki birbirinizi?”

“Senin de babamla ilişkin çok hızlı başlamış. İnandığının bu olduğunu sanıyordum,” dedim sorgularcasına. Kendisi de benzer şeyler yaşamışken, üstelik geçmişte benim şimdi olduğum kadar hırçınken neden beni uyarmaya çalıştığını anlamıyordum.

“Hızlı başlayan aşklar, hızlı da tüketir insanı,” dedi kendi tecrübelerinden örnek verir gibi. “Ne kadar yükseğe çıkarsan, o kadar sert düşersin uçurumdan aşağı…”

Bir an duraksar gibi olsam da “Senin düştüğün gibi mi?” diye sormadan edemedim.

“Evet,” diye yanıtladı beni. “Benim düştüğüm gibi.” Derin bir nefes aldı. Mavi-yeşil eşsiz renkteki gözleri anlamlı bakıyordu. Sanki… Onun kaderini yaşamamı istemez gibiydi. “İncinmeni istemiyorum, Hazel.”

“Ben de incinmek istemem elbette, anneciğim.” Sözleri zihnimde cirit atıyordu ama hiçbir şey belli etmemem, tasasız görünmem lazımdı.

“O zaman dikkatli olacağına söz ver bana,” diye mırıldandı.

“Söz,” dedim tek nefeste. Fakat neden bilmiyorum, Tekin söz konusu olduğunda verdiğim sözü tutamayacağıma dair derin bir his kalbimin tam ortasındaydı.

Annem elbisemi yatağın üzerine bırakıp başka bir şey söylemeden odamdan çıktığında rahat bir nefes alırım sandım. Ancak üzerime saten bir şort takım giyip kendimi külçe gibi yatağa bıraktığımda, Tekin ve otel odasındaki dokunuşları tüm canlılığıyla aklımdaydı.

🌊

Neredeyse sızarak teslim olduğum uykumun en derinlerinden, telefonumun titreşimini hissederek uyandım. Gözlerimi zorlukla aralayıp telefonumun ekranına baktım. Tekin’in ismi vardı. Saat sabahın dördünü gösteriyordu, gün henüz aydınlanmamıştı.

“Efendim?” diye açtım telefonu boğuklaşmış sesimle.

Tıpkı benimki gibi uykulu bir ses duymayı beklerken işittiklerim beni hazırlıksız yakaladı. “Aşağı in,” diye buyuruşu fazlasıyla sert çıkmıştı.

“Ne?” diye cırladım sersem gibi yataktan fırlarken. Sarsak adımlarla pencereme doğru yürüdüm. Aşağıya bakınmaya çalıştığım sırada ansızın onu gördüm. Tekin aşağıdaydı, dışarının loş ışıklarının altında fazlasıyla tekinsiz bir hâli vardı. Üzerindeki takım bu gecekinin aynısıydı, değiştirmediği açıktı. “Tekin, saçmalama!” diye itiraz ettim nihayet konuşabildiğimde. “Gelemem. Herkes uyuyor.”

“Sen gelmiyorsan ben geleceğim,” dedi tavizsiz bir tonda. Dili sanki az da olsa dolaşıyordu. Sarhoş muydu?

“Sarhoş musun sen?” diye sordum ama cevap vermedi.

“Bekliyorum, Hazel,” deyip telefonu çat diye suratıma kapattı.

Oflaya puflaya, telaşla başı kesik tavuk gibi odamın içinde dolandım. Şimdi inmesem, Tekin’in evi ayağa kaldırma potansiyeli vardı. Peki insem ne konuşacaktı? Gündüzler çuvala mı girmişti ayrıca? Zaten yarın yola çıkacaktık ve Atina’dan ayrıldığımızda konuşmamız ikimiz için de daha rahattı.

İnsanın başına ne gelirse meraktandır diyerek, şort ve atlet takımımın üzerine kabanımı giyip indim aşağı. Evin içinde in cin top oynuyordu, annemle babam muhtemelen uykularının en derin yerindeydi ancak kapıdaki görevliler Tekin’i mutlaka ki görmüşlerdi. Babama yetiştirmemeleri için onları ikna etmem gerekebilirdi.

Önce ayağıma portmantoda bulduğum pofidik botlarımı giydim ve çıt çıkarmadan kapıyı açıp dışarı çıktım. Sessiz adımlarla arka bahçenin benim odamın tarafındaki küçük kapısına doğru ilerledim. Tekin köşkün bu çıkışındaydı az önce, bir an önce onu bulma ümidiyle bir hırsız gibi kapıdan dışarı sıvışıverdim.

Tam köşeyi döndüğüm anda bir el kolumu yakaladı, dudaklarımın üzerine bastırılan el sayesinde çığlığım dudaklarımda asılı kaldı ve sırtım arkamdaki soğuk duvara çarptı. “Tekin!” dedim elini dudaklarımdan çektiğinde. Sesim korkuyla karışık bir heyecanla çıkmıştı. “Ne işin var burada, bu saatte?”

Soruma cevap vermeye tenezzül etmeden, memnuniyetsiz bir tavırla bana baktı. “Neden bunu giydin?” diye homurdandı. Bakışları üstümdeki, fazlasıyla cüretkâr bir dekolte veren saten atletin ortaya serdiği açıklığa kaydı. Altımda ise onun takımı kısacık şortum vardı. Kabanım üzerimi kapatıyordu ama önümü iliklemediğimden o anda Tekin’in bakışlarının radarındaydım.

“Nesi varmış?” diye diklendim.

“Sorun da bu! Hiçbir şeyi yok!” derken dişlerinin arasından zorlukla çıkan kelimeler sıklaşan soluklarına karıştı.

Ben de ondan farklı değildim. Onun öfkesi benim de hırçınlığımı kamçılıyordu. “Senin de yakan bağrın açık! Bana laf söylüyorsun bir de!”

“Onun suçlusu sensin,” dedi dudakları arsızca kıvrılırken.

Kaşlarım çatıldı. “Ne demek o?”

Pis pis sırıttı. “Sen kopardın ya düğmemi! Otel odasında…”

“Saçmalama, Tekin!” dedim utançla etrafıma bakınırken. “Kazaydı o bir kere!” İma ettiği şeyle yüzüm domates gibi kızardı. “Hem… Sen de benim elbisemin yırtmacını yırttın.”

“Valla ne yalan söyleyeyim, onun kaza olmamasını dilerdim ben, yavrum,” dedi açık açık. Başparmağını dudağına sürttü. Dudaklarının kıyısında çapkın bir tebessümle bana bakıyordu.

Ağzından çıkan o hitap sözcüğü kalbimin kulaklarımda atmasına neden olurken delicesine etkilendiğimi saklamaya çalıştım. “Neden geldin bu saatte?” dedim tedirginlikle. “Yarın gideceğiz zaten.”

“Uyuyamadım,” diye homurdandı. “Benimle kal demiştim sana! Neden dinlemedin beni?”

Kaşlarım çatılırken, “İçki mi içtin sen?” diye sordum. Tavırları kontrolsüz ve rahattı. Sanki sarhoş gibiydi.

“İçtim,” dedi hiç inkâr etmeden. “Bu gece başka türlü geçer miydi?”

Alt dudağımı hafifçe ısırdım. “Geçmez miydi?”

“Geçmezdi,” dedi bana doğru iyice yaklaşırken. “Geçmedi de.” Burnunu saçlarıma dayadı. “Her yere kokun sindi. Gömleğime… Ellerime… Parmaklarıma… Odanın her bir milimine…” Bir eli kabanımın içinden belimi sımsıkı sararken kokumu usulca içine çekti. “Geçer miydi bu gece? Sen söyle.”

Ellerim istemsizce göğsüne uzandı, onun eliyse belimdeki açıklıktan içeri daldı. Beni kendine doğru çekti, gövdesine bastırdı. Ve bir saniye bile beklemeden dudaklarımı yakaladı. Öyle büyük bir kolaylıkla yapmıştı ki bunu, dudaklarımızın birleşmesi bir yapbozun tamamlanmasıyla aynıydı.

Yandaki melankolik villadan, benim bile ilk kez duyduğum Yunanca bir şarkının, Έλεγα (Elega) denen sözleri ulaşırken, “Tekin…” diye fısıldadım dakikalar sonra dudaklarımız nihayet ayrılabildiğinde. “Yakalanacağız. Biri görecek bizi.”

“Umurumda bile değil,” diye yanıtladı beni. “Görsünler. Herkes görsün.” Dudaklarını yanağıma sürterken gözlerim kapandı. “Hem… Ne demişler?” diye fısıldadı. “Asılacaksan İngiliz ipiyle… Basılacaksan Yunan dilberiyle…”

Söylediği son sözler ansızın bir şok etkisi yaratınca ağzım açık kaldı. Bakışlarım öylece onun arsız bakışlarındaydı. Nihayetinde kendime gelebildiğimde dudaklarımdan, “Hihh!” diye bir ses çıktı. “Köpeksin! Köpek!” diye carladım elimi onun göğsüne çarparken. “O ne biçim laf ya? Utanmaz!”

“Ne?” Göğsüne vurduğum ellerimi yakalamaya çalışırken, sırıtışı bir an bile bozulmadı. Ben durulur gibi olunca yakaladığı bileğim avuçlarının arasında kaldı, beni kendine doğru çekerek aramızdaki mesafeyi kapattı. “Tüm dünyanın seni benim yanımda görmesini istiyorum. Yasak mı?”

Sözleri kalbimi hızlandırırken, “Bilmem,” dedim omzumu cilveyle silkerek. Yüzümü onunkine öylece yaklaştırdım. “Biraz düşünmem lazım.”

“Düşün bakalım,” dedi alt dudağını içi gider gibi ısırırken. “Ama ben yasak dinlemem, yavrum. Önüme ne engel çıkarsa hepsini yıkarım.”

Kabul etmeliydim ki yavrum sözcüğünün tuhaf bir büyüsü vardı. Ellerimi titretiyor, her duyuşumda bedenimi yakıyor ve beni âdeta eritiyordu. Tekin’inki gibi boğuk ve erkeksi sesten duyulması tehlikeliydi, insanı resmen savunmasız bırakıyordu. Saçlarımı geriye savururken bir kez daha omzumu silktim hoşuma gittiğini gizlemek ister gibi. Şuh bakışlarım gözleriyle dudakları arasında mekik dokurken bunu fark etti ve hızla kendine doğru bastırdı beni. “Senin bu nazına, cilvene var ya…” diye mırıldandı dişlerinin arasından. “Ölünür, mşkeri. Yalnızca ölünür.”

“Ölme,” dedim dudaklarım neredeyse dudaklarına temas ederken. Fakat o anda bahçeden bir ıslık sesi yükselince aramızdaki mesafe hissettiğim panikle hızla açıldı. “Galen’in ıslığı bu!” dedim telaşla. Babamın güvenlik şefi Galen, ben küçükken de bana birilerinin geldiğini anlatmak için bu yolu denerdi. Anlaşılan benim evden çıktığımı görmüş, Tekin’in burada olduğunu fark etmişti. “Babam geliyor. Dedim ben sana yakalanacağız diye.”

“Offff!” dedi Tekin sinirle saçlarını çekiştirirken. Yine itiraz edecek diye ödüm koptu ama neyse ki bu defa direnmedi. “Hadi git!” dedi mecburen. Başımı salladım çarçabuk. Ve saniyeler sonra ben eve koşarken o hâlâ aynı yerdeydi. Köşeyi dönerken baktığımda ellerini ceplerine sokmuştu, dudakları çapkınca kıvrılmıştı, bakışlarındaki yangınsa henüz sönmemişti.

Eve tıpkı bir hırsız gibi girdiğimde babam ortada yoktu. Aslında kimseye görünmeden merdivenlerden çıkacağıma inanmıştım ama ne yazık ki şans bana gülmüyordu.

“O kapıdakine söyle!” diye seslendi babam gecenin karanlığından. Ben olduğum yerde korkuyla sıçrarken, o çalışma odasının kapısında dikiliyordu. “Gündüzler çuvala girmedi. Benim tepemin tasını attırmasın.”

“Babacığım-” diyerek kıvırmaya hazırlanmıştım ki konuşmama izin vermedi.

“Duymak istemiyorum,” diyerek sertçe sözümü kesti. “Söyle, kahvaltıya gelsin. Siz gitmeden önce planın son kez üzerinden geçeceğiz.”

Yanıt vermeme olanak tanımadan, ağzının içinde söylenerek çalışma odasına girip kapısını örttüğünde ben de rezil rüsva olma hissiyle odama yürüdüm. Yatmadan önce Tekin’e mesaj attım ve babamın sözlerini aynen ilettim. Kendimi yeniden uykuya bıraktığımda parmak uçlarım dudaklarımdaydı. Gecenin hatıraları bir film şeridi gibi gözlerimin önündeyken kulaklarımda az önce dışarıda kollarındayken duyduğum şarkının sözleri yankılanmış, Tekin’in bedenimde yarattığı bu kıpkırmızı arzudan uzak durabilmek artık imkânsızlaşmıştı.

🌊

31 Ekim 2020, Atina / Yunanistan

Atina’nın son ekim sabahı güneşli ama serindi. Bahçedeki masanın etrafında ciğer görmüş kedi gibi dolaşırken, bakışlarım tabaklardaki böreklere değdi. Aşırı acıkmıştım. Tekin artık gelmeliydi.

Babam kısa bir arama yapacağı haberini vermişti. Annemse mutfakla ilgilenmek üzere içeri gitmişti. Zaten annem bu sabah biraz sessiz ve dağılmış gibiydi. Sorduğumda yalnızca uykusuz olduğunu söylemişti. Benim dün geceki elbise olayımı mı kafasına takmıştı bilmiyordum ama aklım o anda sebebin başka olduğuna inandırmıştı kendini.

Annemin ruh hâline odaklanmam çok sürmedi. Masanın çekiciliğine dayanamayan midem resmen ellerime sinyal göndermişti. Tam Yunanistan’da Galaktoboureko adı verilen tatlı böreğe uzanmıştım, ağzıma atacaktım ki salonun bahçeye açılan kapısından gür bir ses yükseldi.

“Bekleyememişsin!”

“Ayy!” nidasıyla geriye döndüğümde elimde börekle öylece kaldım. Tekin oradaydı, dudaklarının kıyısında karşı konulmaz bir tebessüm vardı. “Niye sessiz sessiz yaklaşıyorsun ya?” diye isyan ettim ansızın. Fakat Tekin hiç oralı olmadan seri adımlarla bana yaklaştı.

“Günaydın,” dedi neredeyse bir nefes kadar yakınıma gelmişken. Ve hiç beklemediğim bir şey yaparak dudaklarıma sert, hızlı, kaçamak bir öpücük bıraktı.

“Tekin… N’apıyorsun?” dedim etrafıma panikle bakınarak. Birisi tarafından görülme ihtimali beni telaşlandırmıştı.

“N’apıyor gibi görünüyorum?” diye yanıtladı beni. Dudaklarını yalarken ifadesi arsızdı. Elime uzandı, parmaklarımın ucunda tutmayı sürdürdüğüm minik börek parçasını tek yudumda ağzına attı. Ağır ağır çiğnedikten hemen sonra, “Bu ne böyle?” diye mırıldandı. Fakat kaşları da çatılmıştı. Benim favorilerimden olan bu yiyeceği beğenmemiş olamazdı.

“Galaktoboureko,” dedim çenemi havaya dikerek. “Beğenmedim deme sakın!”

“Hadi oradan!” dedi ansızın. “Galaktoboureko’ymuş. Bildiğin Laz Böreği bu!”

“Laz Böreği ne ya?” dedim isyanla. “Ne alaka?”

“E aynısı. Bizim oralarda yapılır bu,” diye açıkladı.

İtiraz etmek istesem de kendimi durdurdum. Çeyrek Yunan tarafımla Yunan mutfağı savunacak değildim. Hele ki tüm mezelerimizi kendilerine yonttuklarını bilirken… “Hiç şaşırmadım aynısı olmasına,” dedim omzumu silkerek. “Çok severim ben bunu.”

“İyi, güzel!” dedi gülüşünü bozmadan. “Arhavi’de de yersin o zaman.”

Birbirimize iyice yaklaşmış durumdayken salondan gelen seslerle apar topar Tekin’den uzaklaştım. Allah’tan annemle babama yakalanmadan kendimi masanın diğer ucuna atmıştım.

Annemle babam gelir gelmez masaya oturduk. Kahvaltı neyse ki keyifli geçti. Annemin Tekin’e olan tavrı düne nazaran farklı gibiydi, fazlasıyla içtendi. Bir anda neyin değiştiğini anlamasam da itiraz edecek değildim, işime gelmişti.

Kahvaltı sonrası Tekin’le babam bir süre çalışma odasına kapanmışlar ve planlarının son kez üzerinden geçeceklerini söylemişlerdi. Ben de bu sırada bavulumu hazırlamış ve üzerime giydiğim lacivert kot pantolon, beyaz üstle gitmeye hazır hâle gelmiştim. Ayaklarıma topuklu botlarımı geçirip yanıma deri bir ceket almayı da ihmal etmemiştim.

Tekin’le babamın toplantısı nihayet bittiğinde, birer kahve içmek üzere yeniden bahçeye çıktılar. Kahveler masaya servis edildiğinde bir süre annemin sergi işini konuştuk. Organizasyonla benim ilgileneceğim belliydi, önümüzdeki hafta yapılacaklar listemin başına bunu koymuştuk.

Kahvelerimizin sonuna gelmek üzereyken içimde artık bir an önce gitme arzusu vardı. Fakat aynı saniyelerde babamın dudaklarından dökülen sözcükler masanın ortasına bırakılmış bir bombadan farksızdı. Ansızın açılan konu Tekin’in oturduğu yerde kaskatı kesilmesini sağlamıştı.

“Şu Serdar,” dedi babam sert bakışlarını bana dikip göz kırparak. “Ne ayak?”

Rahatsız bir şekilde sandalyemde kıpırdanırken Tekin’e bakmamaya çalıştım. “Ne demek ne ayak, babacığım?” dedim yapmacık gülüşümle. Safa yatmak konusunda iyiydim aslında ama bu sefer nedense başarısız bir denemeye imza atmıştım.

“Geçen gün dayısıyla birlikte İstanbul’daki eve geldi,” dedi babam bıçak gibi keskin sesiyle. “Şirkete talipmiş dayısı. Nereden duyduysa şirketi devretmek istediğimi?”

“Annem anlatmıştı, baba,” dedim konuyu derhâl kapatmak isteyerek. “Nereden çıktı ki bu konu şimdi yine?”

“Ben de onu soruyorum, Hazel!” dedi babam kızgın bir tavırla. “Nereden buluyorlar bu cesareti? Sen… Ayrılmadın mı o…” Ağzının içinden bir şeyler homurdandı. “Serdar denen adamdan?”

Bakışlarım kısa bir an Tekin’e değdi. Çenesi kasılmıştı, kaşları çatılmıştı, kor gözleriyse alev alevdi. Ellerinden biri masanın üzerindeydi, telefonunu tutuyordu. Fakat telefona ne denli sert bir baskı uyguladığı parmaklarındaki kasılmadan anlaşılıyordu. Mevzuya tepki vermek istediği açıktı ama babamla annemin orada olması sebebiyle kendini dizginliyordu.

“Ayrıldım,” dedim tek nefeste. “Şirketi devretmek istediğini nereden duydu bilmiyorum. Çünkü ben bile annemden yeni öğrendim bunu. Ama bir daha bu konuyla ilgili sizi rahatsız etmemesi gerektiğini de söyledim. Tekrarı olmayacaktır.”

“Sadece bu konuyla ilgili değil, hiçbir konuyla ilgili kapımı çalmasını istemiyorum, Hazel!” dedi babam imayla. “Senin burada katıldığın o davette…” Derin bir nefes alıp keskin bakışlarını gözlerime dikti. “Hani tehditlerin başladığı davetten bahsediyorum.” Yine nereden çıkmıştı bu konu şimdi? “O davette Yunan iş adamlarına saçma sapan konuşmuş. Geldi kulağıma. Bazısına seninle nişanlanmak üzere olduğunu söylemiş, bazısına gizlice nişanlandığınızı ima etmiş. Dayısının emirleri mi bunlar, bilmem. Ama bu tarz emrivakilerden de gerçek dışı söylentilerden de hiç hoşlanmam.”

“Ben… Bilmiyordum,” dedim ne diyeceğimi şaşırarak. Duyduğum şey karşısında şoke olmuştum. “Haberim yoktu bundan,” diye geveledim ağzımın içinde. O davette de birinden bu tarz bir şey duymuş ve ne alaka diye düşünüp rahatsız olmuştum. O gece canımı sıkan bu söylentiyi Serdar’ın başlattığını bilmiyordum.

“İyi, artık biliyorsun,” dedi babam öfkeyle. “Camiaya girmek için ucuz çabalar olarak tanımlamıştım bu hareketini. Ama görüyorum ki sen de bu adama fazla arkadaşça ve yumuşak davranmışsın. Bir daha o herifin adının seninle yan yana anılmasını istemiyorum. Ona göre uyarır mısın, görüşmeyi mi kesersin, kendin karar ver.”

Daha detaylı cevap vermek istesem de konunun hemen kapanmasını istediğimden, “Tamam, baba,” diyerek bitirmeye çalıştım. Fakat daha son heceler dudaklarımdan yeni kurtulmuştu ki Tekin oturduğu yerde hafifçe dikleşti.

“Ben arabayı hazırlatıp havaalanındaki durumu kontrol edeyim,” dediğinde sözcükler kaskatı çenesinden zorlukla çıktı. “Siz de vedalaşırsınız böylece.” Ben neler konuşulduğuna dikkat edemeden annem ve babamla vedalaşıp hızlı adımlarla kapıya ulaştı. Bana çatık kaşlarının altından attığı bakışlar eşliğinde, “Yarım saate çıkarız,” deyip ben başımı sallayarak onaylayınca evden ayrıldı.

Bu sırada annem bana yeni tasarımlarından birkaç kıyafet daha koyacağını söyleyerek yukarı yöneldiğinde, babam da beni çalışma odasına çağırmıştı.

Dakikalar sonra çalışma odasına girip kapıyı kapattığımda babam koltuğunda oturuyordu. “Έλα (Ela), Hazel,”[1] dedi oturduğu yerden ayaklanırken. Kaşları çatık, yüzü kaskatıydı.

“Bir şey mi oldu baba?” diye sordum endişeyle. Kahvaltıda her şey normalken bir anda değişen neydi, anlamamıştım.

“Hayır. Konuşmak istedim yalnızca,” dedi beni rahatlatmak ister gibi. Derin bir nefes aldıktan hemen sonra ise kelimeler dudaklarından ışık hızıyla çıktı. “Gitmek istiyor musun?” diye sordu apansız. Babamın bu sorusu da benim kaşlarımı çatmama neden olmuştu.

“Nasıl yani?” dedim şaşkınca. Her şeyim hazırdı. Gitmek isteyip istemediğimi neden şimdi soruyordu ki?

“Tekin’in evinde…” dedi zorlukla yutkunurken. “Kalmakla ilgili bir endişen var mı?”

“Neden soruyorsun şimdi bunu bana?” dedim babamın sözleri beni endişelendirmekten öte şaşırtırken.

“Çünkü eğer hissettiğin ufacık bir rahatsızlık varsa bu konuda…” dedi gözlerinde saf bir endişeyle bana bakarken. “Göndermeyeceğim seni, Hazel. Tekin’e mecbur değiliz. Benim de seni her şeyden koruyabilecek gücüm var. Hiçbir şeyle ilgili endişe duymana gerek yok senin. Eğer Tekin konusunda en ufak bir acaban, endişen, tereddüdün varsa…”

“Ama…” dedim telaşla. “Bir arada olmamız dikkat çekecek, rutinin dışına çıkmış olacağız dedin. Şimdi ne değişti birdenbire?” Bakışlarımdaki soru işaretlerini ona da yansıtmadan duramadım. “Sen… Güvenmedin mi Tekin’e?”

“Güvendim,” dedi hiç tereddütsüz. Bu tek kelime en azından rahat bir nefes almam için yeterliydi. “Araştırmaya başladım da üstelik kendisini. Sorun bu değil.”

“Ne peki?” dedim anlamaya çalışarak.

Kısa bir an duraksadı ama hemen ardından sözcükler ağzından peş peşe fırladı. “Kızımı yabancı bir adamın evine göndermem o kadar da kolay değil takdir edersin ki Hazel!” dedi dişlerinin arasından öfkeyle. Hemen sonra tavrı yumuşadı, gözlerine bir hüzün yerleşti. “Eğer… Bunun için bana gücendiysen… Senden vazgeçebildiğimi falan hissettiysen…” diye mırıldandı. Küçüklüğümden beri benim için önemli olan ‘vazgeçilmezlik’ isteği anlaşılan hâlâ babamın hatırasındaydı.

“Hayır…” dedim çarçabuk onun gözlerinde gördüğüm üzüntüyü almak ister gibi. “Neden güceneyim, baba? Korumaya çalışıyorsun bizi. Hepimizi aynı anda… Ve herkes için en iyi yol hangisiyse oradan ilerlemek istiyorsun.”

“Böyle mi düşünüyorsun gerçekten?” diye sordu. O anda babamın ruh hâlini çözememiştim, ne söylememi istediğini bilmiyordum.

“Evet, böyle düşünüyorum,” dedim dürüst davranmayı seçerek. “Baba… Sen gitmemi istemiyorsan, gitmem.”

Tek kaşını kaldırdı. “Gitmez misin?”

“Hayır,” dedim boğazım düğümlenip gözlerim sızlarken. “Gitmem.”

“Gitmeni elbette istemiyorum, Hazel,” diye yanıtladı beni. “Tercihim dizimin dibinde oturman olur.” Yüzünü sertçe ovuşturdu. Çaresizliği bulunduğum yerden buram buram fark ediliyordu. “Ama tercihlerle değil önceliklerle hareket etmem gerekiyor. Kendime bunu hatırlatıyorum. Ve önceliğim de senin iyi ve…” Hafifçe duraksadı. “Sağlıklı olman.” Hayatta olman diyememişti ama ben korkusunu görebiliyordum. “Tekin’e güvendim,” dedi kendinden emin bir tonda. “Kararlı ve güçlü bir genç adam. Sen ne düşünüyorsun onunla ilgili?”

“Ne düşünebilirim?” dedim hislerimi belli etmek istemeyerek. “Yardım etti bana. Hiç mecbur olmadığı hâlde. Her zaman minnettar olacağım ona.”

“Bu kadar mı?”

İnsan böyle şeyleri babasıyla nasıl konuşurdu ki? Yalan söylemekten başka çarem yoktu. “Ne olabilir ki başka?”

“Bilmem,” dedi babam içimi okur gibi bakarken. “Yakışıklı bir adam. Gözünü de senden alamıyor gibi geldi bana.”

“Ne?” dedim şaşkınlıkla. Vücudumdaki tüm kan yanaklarıma yürürken domates gibi kızardığımı hissediyordum. “Baba, ne diyorsun ya?”

“Anlamaya çalışıyorum. Aranızda neler olup bittiğini…”

“Hiçbir şey olmuyor aramızda,” diyerek savunmaya geçtim. “Annem de sordu, ona da aynı şeyi söyledim. Ben onun evinde kaldım birkaç gece.” Gözlerimi kaçırdım. “O zaten evde bile değildi. Muhtemelen bundan sonra da öyle olur,” diye uyduruverdim. Tekin’le aramızda geçenleri bilse babam beni ölse göndermezdi. Ya da daha da kötüsü başıma birini dikerdi. İstemiyordum bunu. Tekin’in evinde kaldığım süre boyunca başımda bir bekçi olması aramızdaki her şeyi daha beter hâle getirebilirdi.

“Rahatsız etmiyor seni yani?”

“Hayır, etmiyor,” dedim ama etmesini istediğim gerçeğini kendimden artık gizleyemiyordum.

Babam kısa bir an duraksadı. Bakışları yüzümde, gözlerimde dolandı. Sanki gerçeği söyleyip söylemediğimi anlamaya çalışır gibi bir hâli vardı. Yalan söylediğimi fark etmiş miydi bilmiyorum ama konuya devam etmemeyi tercih ederek içimi az da olsa rahatlattı.

“Şimdi beni iyi dinle,” diye mırıldandı. “Kız babası olmak, her an endişeyle yaşamakla eş. Ve şu anda hissettiğim endişe nefesimi kesiyor benim.” Dudakları buruk bir gülüşle kıvrıldı. “Güvende olman tek önceliğim. Ve bunun için de Tekin’e güvendim. Güvenimi boşa çıkarırsa tüm gücümü kullanır, onu mahvederim.” Tek kaşını uyarır gibi kaldırdı. “Eğer bir şekilde onun yanında kendini tehdit altında, tehlikede ya da mutsuz hissedersen…” Derin bir nefes aldı. “Senden bir numarayı aramanı istiyorum.”

“Ne numarası?” dedim ansızın şüpheyle yıkanırken.

Masasından bir kâğıt aldı, bana uzattı. “Bunu rehberine kaydedeceksin,” diye mırıldandı. “Nehir Nail Art olarak…”

“Anlamadım?”

“Tehdit altında hissettiğin anda bu numarayı arayacaksın. Nehir Nail Art olarak açılacak telefon. Sen de sanki maniküre gidecekmişsin gibi randevu alacaksın. Eğer hemen o anda yardıma ihtiyacın varsa, acil randevu istiyorum diyeceksin. Ve çok güvendiğim biri, seni oradan derhâl çıkaracak.”

Sözleri beynimin içinde yankılanırken, ansızın tersyüz oldum. Ne demekti bu? Babamın Tekin’e bu kadar çabuk güvenmesinin altında başka bir şey mi yatıyordu?

“Baba…” dedim şüpheyle. “Ne demek bu?” Aklıma gelenlerle sarsıldım. “Yoksa… Dedemle mi ilgili?”

Kaşları aniden çatıldı. “Deden ne alaka?”

“Şey…” dedim saklamak istemeyerek. Ama sesim de kimsenin duymasını istemediğimden olsa gerek istemsizce kısılmıştı. “Dedem günler önce okuluma geldi. Gizlice. Bana bir adres verdi. Bir karaoke barındı. Oradaki barmeni bulacaksın ve soft bir mimosa isteyeceksin dedi.” Babamın bunu duyar duymaz çenesi kasılır gibi oldu ama bir sonraki bakışımda bir değişiklik yoktu, belki de bana öyle gelmişti. “Yaptım söylediğini. Geçenlerde… Bir davet vardı. Güngör Bıçakçı’nın köşkünde. Sözde orada bir suikast girişimi olacaktı Güngör Bıçakçı’ya. Ve bu bahsettiğim barmen de bunu önleyecekti. Yani benim bara gidip içki istemem bir tür şifre diye anladım.”

“Sonra?” dedi dişlerini sertçe sıkarken.

“Sonra… Olay engellenemedi. Güngör Bıçakçı kolundan vuruldu.” Beni hedeflediklerini söylemeye cesaretim yoktu. Çünkü bu kez hem Konsey’den hem de Yedili’den söz etmem gerekiyordu. Tekin’i ele vermek istemiyordum, onun hiçbir suçu yoktu. Kadir’in saçmalamasıydı ama bunu anlatmam babamın Tekin’e karşı cephe almasına neden olurdu. “Dedeme hesap sordum ben de bunun üzerine. Beni tehdit etti.”

“Ne diye?”

“Tekin’in planlarından onu haberdar etmezsem onun evinde kaldığımı sana söylemekle.”

“Baba! Ah, baba!” dedi babam dişlerinin arasından dizginleyemediği öfkesiyle. Hızla bana döndü. “Dedenle görüşmeni istemiyorum, Hazel,” diye emretti. Ama aklımdaki şüpheleri giderememişti.

“Baba, bütün bunlar ne demek oluyor?” Kalbimi sıkıştıran bir korkuyla ona baktım. “Sen… Tekin’i tanıyor muydun daha önceden?”

“Hayır,” diye yanıtladı beni tereddüt etmeden. “Elias’ı aradım dün Tekin’le konuştuktan sonra. Hazar’la aralarındaki iletişimi ondan öğrendim.”

“Bana verdiğin bu gizli numara peki?”

“Güvendiğim birine ait. Eğer ben hemen gelemezsem yanına, o seni her şeyden koruyacak.”

“Başka bir şey değil yani?” İçimde katıksız bir inanç aradım ama garip bir şüpheyle kuşatılmıştım. “Benden muhbirlik yapmamı falan istemeyeceksin?”

“Saçmalama, Hazel!” diye yükseldi sertçe. “Neden isteyeyim böyle bir şeyi?”

“İstesen de yapamam zaten,” dedim kendimden emin bir tonda. “Tekin’e haksızlık bu. Dedeme de öyle söyledim.”

“Deden kafayı yemiş,” dedi babam bıkkın bir tavırla. “Onunla sağlam bir konuşma yapmanın zamanı gelmiş. Yine sanrılar içinde yaşıyor.”

“Bana da öyle geldi,” dedim hızlıca. Babamın beni dedem konusunda onaylaması az önceki kuşkularımı az da olsa dağıttı. Babam sıradan bir iş adamıydı, başındaki beladan kurtulmaya çalışıyor ve yalnızca ailesini korumakla ilgileniyordu. Aklımdan kısa süreliğine geçirdiğim kuşkular asla gerçek olamazdı.

“O zaman anlaştık mı?” diye sordu.

Başımı salladım. “Anlaştık,” dedikten sonra telefonuma bana verdiği numarayı kaydettim. İhtiyacım olacağını sanmıyordum, Tekin’in bana zarar vermesi imkânsızdı, öyle bir adam değildi ama o an babamın içini rahatlatmak istedim.

“O zaman kendine çok dikkat edeceksin,” dedi çalışma odasının kapısı usulca açıldığı sırada. Annem gelmişti. “Ve bizi her gün arayacaksın.”

“Annem de aynı şeyi tembihledi,” dedim gülerek. Gerçekten de saatler önce aynısını söylemişti.

“Aklın yolu bir,” diye söylenen annem yanımıza yaklaştı. Gözlerimin içine baktı. “İyi olacaksın, değil mi?”

“İyi olacağım, anneciğim,” dedim onun kalbini hafifletmeyi arzu ederek. “Aklın bende kalmasın. Güvendeyim.”

“Tamam, bebeğim,” dedi moralsiz bir tonda. Ama biliyordum ki birkaç güne endişeleri silinecekti.

O andan sonra zaman hızla geçip gitti. Bavulum araca yüklendi, Tekin çeşitli ‘kızımız sana emanet’ sözlerinden sonra annem ve babamla yeniden vedalaştı. Kısa bir süre babamla baş başa konuştuktan hemen sonra araba bizi havaalanına götürmek için hazırdı.

Atina’daki havaalanında, dünden beri yoksun kalmam sebebiyle nihayet birer sigara içtikten sonra Tekin’in uçağına bindik. Uçağın tekerlekleri pistten ayrıldığı sırada, Tekin ve Savaş Arhavi’deki planın üzerinden geçiyorlardı. Babamla annemin elbette bundan haberi yoktu ama Ankara’ya uğramayacak, direkt olarak Arhavi’ye gidecektik. Kıvılcım evdeki eşyalarımdan oraya uygun bir bavul hazırlayıp getirecekti bana. Zaten bildiğime göre Kıvılcım, Yaman ve Cesur da orada olacaklardı. Üstelik Arhavi’de çok kalmayacak, toplantı biter bitmez de Ankara’ya dönecektik. Dolayısıyla bunu babamla anneme söyleyip endişelerini katlamanın anlamsız olacağına karar vermiştik.

Uçuşun bitimine yakın Savaş kısa bir süre uçağın arka tarafına gitti, döndüğünde ise yüzü allak bullaktı. “Bir sorunumuz var,” dedi Tekin’e hitaben.

O öyle deyince Tekin hızla ayaklanıp az önce Savaş’ın çıktığı yere gitti. Aradan dakikalar geçti ama bir türlü dönmek bilmedi. Arkada her kiminle konuşuyorsa, “Allah kahretsin! Nasıl olabilir böyle bir şey?” diye gürlediğinde hava da iyiden iyiye kararmaya yüz tutmuştu, gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı, sanki yağmur yaklaşıyordu. O an aklımın ucundan bile geçmiyordu ama yaklaşan yağmur değildi, her şeyi yakıp yıkacak şiddetli bir fırtına geliyordu.

 

[1] Έλα (Ela); Yunancada ‘gel’ anlamındadır.

 

ARKADAŞLAR! BEN BUNLARIN KAVGALARINA, TOKSİKLİĞİNE, BİRBİRLERİNE KAVUŞAMADIKÇA DELİRMELERİNE ÂŞIĞIM ÂŞIK! 🥵 O kadar çok seviyorum ki bu hallerini yazmayı… O kadar gerçekler ki gözümde… Merak etmeyiniz, hikâyemizin vaadi bu alev ateş, bu gelgit, bu toksiklik olduğundan Tekin ve Hazel bizi yakmaya her daim devam edecek. 😅 Endişeniz olmasın, o iş bende. Bu kurgu hiçbir zaman softluk barındırmayacaktır. 😅

Ve artık sonraki bölümde eteğimizdeki tüm taşlar dökülsün ve artık şu malum konuşmamızı tamamlayalım. Ne dersiniz? 🥵

25 ve 26. Bölümler alev ateş. Bakın uyarıyorum. Yangın söndürücülerinizi yanınızda bulundurunuz. 🥵🔥🚒

Hadi bakalım, yangın başladığına ve fırtına da yaklaştığına göre 1. Kitap finaline son 3 bölüm… 🔥

Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;

Instagram: burcubuyukyildizz

Tiktok: burcubuyukyildizz

Twitter: burcubykyldz

 

guest
8 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
Suna
Suna
7 ay önce

Yine soluksuz okudum emeğinize sağlık👏👏

Esra Özarslan
Esra Özarslan
7 ay önce

Alev aldık devamini sabırsızlıkla bekliyorum🔥🔥

Zeynep
Zeynep
7 ay önce

Yine ve yine bayıldık 😍🙈

Seda
Seda
7 ay önce

Viktor bölmeseydi keşkeee 🥵🥵🥵

ayşe nur
ayşe nur
7 ay önce

Müthiş bir bölümdü❤️

Mavimsyr
Mavimsyr
7 ay önce

Harika eline kalemine saglik

Gülşah
Gülşah
7 ay önce

Çok çokk iyiydiiii

Songül koç
Songül koç
7 ay önce

Muhteşem bir bölümdü sonraki bölümü merakla bekliyorum

error: İçerikler Korumalıdır!