25-26-27 ve Tekin Bozboran bölümleri kitap versiyonuna göre yazılmış bölümlerdir. Buraya da o hâlleri yüklenmiştir. Öncesi böyle değildi dediğiniz bir nokta varsa da sebebi budur. Bundan böyle kitap versiyonunda ilerlenecektir.
Bölüm şarkısı:
Şebnem Ferah ~ Bırak Kadının Olayım
25. BÖLÜM
31 Ekim 2020, Arhavi / Artvin
Uçaktan iner inmez bizi bekleyen araçlara bindik. Yola çıktığımız sırada Tekin hararetli bir şekilde –muhtemelen uçakta yaşanan sorun her neyse onunla ilgili– birileriyle yazışıyordu. Ben de mesajlarıma bakmak için çantama uzandığımda telefonum aniden çalmaya başladı. Tekin bir an bakışlarını kaldırıp bana bakmış, sonra yeniden yazışmasına dönmüştü.
Telefonumu çıkardığımda ekranda tahminimin dışında bir isim vardı. Erdinç Süvari görüntülü arıyordu. Görüntülü araması demek, sesinin de hoparlörde olması demekti çünkü kulaklığım kim bilir çantamın derinlerinde nerelerdeydi.
“Açmayacak mısın?” diye sordu Tekin başını kaldırmadan. Atina’da babamın açtığı Serdar konusuna taktığı belliydi, şimdi Süvari adını duyunca daha da sinirlenecekti. Geldi mi de üst üste geliyordu ama yapacak bir şey yoktu.
Görüntülü aramayı yanıtladığım an Erdinç’in yüzü ekrana yansıdı. “Nerelerdesin sen, hayırsız?” dedi içten bir tonda. “İşini hallettirdin, bir daha ne aradın ne sordun.”
“Ne desen haklısın valla. Çok yoğundum, Erdinç. Kusuruma bakma lütfen.”
“Ne kusura bakacağım, kızım! Seni merak ettim,” dedi ciddileşirken. “Her şey yolunda mı? Var mı bir ihtiyacın?”
“Yok, çok sağ ol. Her şey yolunda.”
“Sevindim. Herhangi bir sorun olursa… Beni ne zaman istersen arayabileceğini biliyorsun.”
“Biliyorum,” der demez Erdinç’in arkasından biri seslendi.
“Erdo, çıkıyoruz!”
Ben kim olduğunu anlamamıştım ama o ana kadar gözlerini dikmiş beni izleyen Tekin’in kaşları çatılmıştı.
“Hazel’le konuşuyorum, bekleyin biraz,” dedi Erdinç. Kısa bir sessizlik olduktan sonra diğer kişinin sesi geldi.
“Selam söyle!”
“Bak!” dedi Erdinç. “Abimin de selamı var.” Ben herhangi bir cevap veremeden devam etti. “Korunmaya falan ihtiyacın olursa,” dedi gülerek. “Süvariler emrinde! Ne zaman istersen ara, koşar geliriz.”
“Sağ ol, Erdinç,” dedim dilimin ucuyla. Başka ne diyebilirdim ki?
“O zaman görüşürüz. Kendine çok iyi bak.”
“Sen de…” dedikten sonra arama sonlandı.
Telefonumu çantama attıktan sonra Tekin’den bir tepki bekledim ama çıt çıkmadı. Yüzüne baktığımda çenesinin kaskatı kesildiğinin farkına vardım. Fakat baş başa değildik, üstelik Tekin’in de telefonu susmuyordu. Nitekim tam da o sırada çalan telefonunu yanıtladığında bu gergin konu da başka zamana kaldı.
Yaklaşık kırk dakika sonra, “Zifozi mulun!”* diyen bir ses ansızın dışarıda yankılandı. Ne anlama geldiğini bilmiyordum ama içindeki zifozi sözcüğünü seçmem bu kez kolaydı.
Arhavi’nin yemyeşil ağaçlarla çevrili yollarından geçip Tekin’in evine ulaşmak üzereyken önümüz genç bir topluluk tarafından kesildi. Tekin yolumuzu kesenleri görür görmez arabadan indiğinde ifadesi sakindi. Öfkesiyse ağır ağır kaynamaya bırakılmış gibiydi.
“Hoş geldin, abi!” dedi gençlerden biri Tekin yanlarına yaklaşınca.
“Eyvallah!” diye yanıt verdi Tekin. “Nereden çıktınız siz?”
“Maç yaptık,” dedi içlerinden en küçük olan. “Eve dönüyoruz.”
“Köye haber göndermiştim. Aldınız mı?” diye sordu Tekin en büyüklerine.
“Aldık, abi. Merak etme. Herkesin haberi var. Yarın sabahtan itibaren hiç kimse dışarıda olmayacak.”
“Güzel,” dedi Tekin çatık kaşlarının altından bakarken. Muhtemelen Leviathan geleceği için herkesi güvence altına almaya çalışmıştı. Kısa bir süre daha çocuklarla konuştuktan sonra arabaya bindi ve yeniden motor çalıştı. Benimle göz göze gelmemiş, elini sakallarına atıp düşünceli bir şekilde ovuşturmuş, bakışlarını ise dışarıya odaklamıştı.
Günler önce buraya ilk geldiğimde beni götürdüğü eve gideceğimizi sanmıştım ancak araç dakikalar sonra başka bir evin önünde durdu. Üç katlı ahşap, güzel bir evdi ama yine de diğerinin sıcaklığı bunda yoktu. Arabadan indiğimizde bavullarımızın da indirilmesini bekledim fakat adamlar bambaşka bir şeylere koşturuyorlardı.
“Tekin…” dedim yanına yaklaşırken. Dikkatini adamlarından çekip bana verdiğinde “Burada mı kalacağız?” diye sordum.
“Hayır!” diye yanıtladı. O sırada Yaman, Kıvılcım ve Cesur da evden dışarı çıkmışlardı. “Burada kalmayacaksın. Diğer eve gideceksin.”
“Nasıl yani?” diye sordum kaşlarımı çatarken. “Sen peki? Sen de benimle orada olmayacak mısın?”
“Halletmem gereken işler var,” diyerek kestirip atmaya çalıştı. Bu tavrına anlam veremiyordum, sebebi yalnızca Serdar’la ilgili duydukları ya da Erdinç’in araması olamazdı.
“Bir sorun mu var?” dedim bu defa. “Uçaktan beri böylesin.”
“Nasılım?” dedi çenesini kasarak.
“Ne bileyim işte! Sert… Soğuk soğuk cevaplar veriyorsun.”
“İşim başımdan aşkın, Hazel!” diye yanıtladı beni. Sesi yükselmemişti ama tonundaki öfke hissedilmişti. “Bazı sorunlar çıktı. Onları halledeceğim.”
“Ne sorunu?” dedim bana da anlatmasını bekleyerek. “Benimle paylaşmayacak mısın?”
“Sen bu konunun artık biraz dışında kal, Hazel,” dedi buz gibi bir tonda. “Konsey toplantısına da katılmayacaksın zaten.”
Sözlerine hazırlıksız yakalanınca “Anlamadım?” dedim duruşumu dikleştirerek. “O zaman neden getirdin buraya beni?”
“Ne yapsaydım?” diye cevap verdi. “Ankara’da tek mi kalacaktın? Nasıl güvende olacaktın orada?”
Beni buraya bu yüzden mi getirmişti? Yanında istediği için değil de yalnızca güvende olmam amacıyla gözünün önünde durmamı arzu ettiği için mi?
“Böyle olacağını bilseydim kalırdım, evet,” diye diklendim ona. Bahçe kalabalıktı, bizden uzaktaydılar ama bizi duyduklarına da şüphem yoktu.
“Diğer eve geç, Hazel!” derken katıydı sesi. “Ben de sorunu halledince geleceğim yanına.”
“Gelme!” dedim dişlerimin arasından öfkeyle. “Gerek yok. Emir verirsin, adamların korurlar beni.”
Ben öyle deyince bakışları ansızın alev aldı. Az önceki soğukluğunun yerindeyse şimdi bir yangın vardı. “Seni yalnızca ben korurum,” demesini bekledim ama beklediğim sözcükler duyulmadı. Tam dudakları aralanmış bana yanıt verecekti ki evden çıkan bir adam ona seslenerek Tekin’i duraklattı.
“Abi!” diye bağırdı. “Pobeda* hatta! Perun* bizzat görüşmek istiyormuş. Ne yapalım?”
Başım hızla sesin geldiği yöne doğru dönerken saçlarım savruldu. Söylediği iki sözcük hatıralarımdan çıkıp gelmiş, Arhavi’nin orta yerine patlamak üzere bir bomba bırakmıştı. Yanlış mı işittim diye düşündüğüm sırada bakışlarım yeniden Tekin’e döndü. Gözlerinde inkâr görmek istedim ama yoktu. “Sen… Ne yaptın?” diye güçlükle sorabildiğimde onun da gözleri anlamak istercesine bana bakıyordu. “Pobeda… Perun…” diye mırıldandım. “Sen… Hacker grubunu mu dâhil ettin planına?”
Pobeda çok uzun zaman önce, gecenin bir vakti Hazar ve Baran’ı konuşurlarken yakaladığımda duyduğum bir sözcüktü. Birçok ülkede faaliyetlerde bulunan, özellikle çeşitli siyasi ve toplumsal olayları protesto etmek amacıyla düzenledikleri siber saldırılarıyla adını duyurmuş, dünyanın en büyük hacker topluluklarından birinin ismiydi bu. Üyeleri anonimdi ancak bu faaliyetlerinden ötürü de herkes peşlerindeydi. Fakat beni şoka sokan bunlar değil, bu topluluğun kurucusu ve liderinin kim olduğuydu. Zira bu kişi kuzenimiz Baran’dan başkası değildi. Lakabı da Perun‘du ve bu, hacker grubundan haberdar herkesin bildiği bir isimdi.
“Sen nereden biliyorsun Pobeda‘yı?” diye sorduğunda ifadesi kaskatıydı.
“Konumuz bu mu?” dedim sinirle. “Sen… Pobeda‘nın başındaki kişinin kim olduğunu biliyor musun?” Öfkem ve endişem birbirine karışmıştı şimdi. Perun‘un gerçekte Baran olduğundan haberdar mıydı?
“Sence bilmeme ihtimalim var mı, Hazel?” dedi Tekin. “Çok uzun zamandır Baran’la çalışmanın peşindeyim.”
Kuzenimin ismini söylediği anda gözlerim şokla açıldı. Bunu nasıl öğrenebilmişti? “Sana sordum. O, yana yakıla çalışmak istediğin yazılımcı Baran olamaz, değil mi dedim sana. Sen de bana hayır dedin!”
“Hayır falan demedim. Sana bu konuda bilgi vermemeyi seçtim yalnızca.”
“Sakladın yani?” dedim alayla. “Ben senden bir şey sakladığımda terör estirirken üstelik!”
“Terör estirirken öyle mi?” diye tısladı. “Engel oluyor mu bu sana peki? Yine saklamıyor musun işine gelmeyen şeyleri benden?”
“Konuyu çarpıtma, Tekin. Olay şu anda Baran’ın bu boktan karanlığın içine girmiş olması!” diye bağırırken Tekin’in ifadesinin tekinsiz bir hâl aldığının farkına varamadım. “Aklım almıyor! Nasıl kabul edebilir böyle bir şeyi ya?” diye söylendim kendi kendime. “Nasıl ikna ettin onu?”
“Çok uğraşmam gerekmedi,” diye yanıtladı. “Adrenalin bağımlısıdır belki ya da belayı seviyordur. Kurucusu olduğu dünyaca ünlü hacker grubunu düşünürsek senin aksine bu karanlığın içinde olmaktan memnundur belki, olamaz mı?”
Sanki ben ona kendim için memnun olmadığımı söylemişim gibi konuyu yine bambaşka bir yöne çekiyordu. “Adrenalin bağımlısı olduğunu ben de biliyorum,” dedim sinirle. “Eskiden yasa dışı dövüşlere katılıyordu zaten. Ama bu farklı… Bu adamlar, bu dünya farklı…”
“Bu adamlar ve bu dünya Baran’ın üstesinden gelemeyeceği bir şey değil, merak etme!” dedi Tekin ama bu tavrı beni daha da sinirlendirdi.
“Fransız’ı hacklemek peki? Başarıyla yapacağına eminim ama sonrasında çıkabilecek sorunların da üstesinden gelebilecek mi?” diye yükseldim ansızın.
“Sen…” dedi Tekin kaşları iyice çatılırken. “Fransız’ı hackleteceğimi nereden biliyorsun?”
“Duydum çünkü!” diye bağırdım. “Seni Savaş’la konuşurken duydum.”
Tekin gözlerini kapatıp bıkkın bir soluk aldı. İfadesindeki katılık iyiden iyiye artarken “Vaktim yok!” dedi tahammülsüzce. “İlgilenmem gereken şeyler var. Bununla uğraşamam şu an! Sonra konuşuruz.” Benim bir şey söylememe izin vermeden, “Cihan!” diye bağırdı. “Hazel’i diğer eve götürün!”
Gözlerim hayretle açıldı. Bana fikrimi sormuyor, yalnızca emrediyordu. Ben içimi rahatlatmasını beklerken o beni bir bilinmezliğin içinde bırakıyordu.
Hiçbir şey söylemeden sinirle az önce indiğim arabaya doğru hızlı adımlarla yürüdüm. Peşimden gelmesini bekledim ama herhangi bir adım sesi duymuyordum. Aracın arka koltuğuna oturduğumda emin olmak için evin önüne baktım. Ancak Tekin’in çoktan eve girdiğini gördüğüm anda allak bullak oldum, dağıldım. “Gidelim, Cihan!” dedim başımı arkaya yaslayıp titreyen dudaklarımı sertçe ısırırken. Escalade tüm hızıyla yola çıktığında endişem de benimle geliyordu ama Tekin’i geride bırakmıştım.
🌊
Günler önce Arhavi’ye ilk kez geldiğimde kaldığım eve girer girmez Cihan da bavullarımızı içeri taşıdı. Aynı saniyelerde ise dışarıda bir fırtınanın koptuğunu belli eden uğultular ve şimşekler duyuldu.
Bu evin içinde tıkılıp kaldığımı, Tekin’in muhtemelen gelmeyeceğini düşündüğüm sırada aklıma gelen şeyle duraksadım. Ben neden kalıyordum peki burada? Ne işim vardı? Açıkça ayak bağıymışım gibi davranmıştı bana. Her şeyin dışında tutmuş, hiçbir şeye dâhil olmayacağımı söyleyerek beni burada yalnız bırakmıştı. Üstelik hem suçlu hem güçlüydü, kuzenimi bu işlerin içine soktuğu yetmezmiş gibi bir de bana öfkeleniyordu.
Fazla beklemeden evden dışarı çıktım. Cihan ve ekipten birkaç kişi kapıdaydı. Cihan beni görür görmez hemen yanıma yaklaştı. “Bir isteğiniz mi var, Hazel Hanım?” diye sordu.
“Evet,” dedim sert bir tonda. “Patronuna söyler misin? Ben Ankara’ya dönmek istiyorum. Burada kalmamın anlamı yok şu durumda. Organize edebilirse sevinirim. Ha yok edemeyecekse beni almaları için birilerini arayacağım.” Cihan’ın gözleri şaşkınlıkla büyürken sözlerimi sonlandırdım. “Bekliyorum, Cihan,” dedikten sonra içeri girip kapıyı kapattım.
Pobeda‘yla ilgili işittiklerimin yarattığı endişeyle geçip giden dakikalardan sonra, evin kapısı sertçe açılıp kapandığında içeride adım sesleri duyuldu. Anlaşılan Tekin gelmişti ve hesap sormaya hazırlanıyordu. Yatak odasına girdi, benimle göz göze geldi ve çatık kaşlarının altındaki bakışlarını bana dikti. Çok zaman geçmeden, “Nereye gidecekmişsin? Anlamadım?” diye sordu.
“Ankara’ya,” diye yanıtladım onu.
“Ankara’ya… Neden?”
“Ne demek neden?” diyerek diklendim. “Söylediklerinden sonra burada kalacağımı düşünüyor olamazsın!”
“Hiçbir yere gitmiyorsun, Hazel!” derken uyarı doluydu sesi. “Yanımdan hiçbir yere ayrılmayacaksın.”
“Yan yana değiliz! Şu durumda burada olmayı istemiyorum!”
“Dün gece yaşadıklarımızdan, konuştuklarımızdan sonra seni göndereceğimi düşünmüyorsun, değil mi?” diye yükseldi ansızın.
“Neden?” dedim kendimi tutamadan. “Dün gece yaşadıklarımızdan sonra sen beni her şeyin dışında bırakabiliyorsun ama!” Alay edercesine güldüm. “Benden kuzenimi planlarına dâhil ettiğini gizlemeyi biliyorsun.”
“Tüm sorunun bu değil mi senin?” diye bağırdı. “Kuzenini bu işe dâhil etmiş olmam. N’oldu?” dedi alayla. “Hani korkutmuyordu bu dünya seni? Baran’la çalıştığımı duyar duymaz kaçma planı yapmaya başlamışsın ama!”
“Ben mi kaçıyorum?” dedim şaşkınlıkla.
“Evet, sen!” dedi öfkeyle. “Gemiden çıkan silahlarla ilgili sorun çözüldüğünde… Başındaki tüm belalardan kurtulduğunda da kaçacak mısın yine benden böyle?”
“Saçmalıyorsun şu anda,” dedim sözlerinden hoşlanmayarak. “Konuşmayacağım seninle bunu.”
“Konuşacaksın!” diye tısladı. “Bir de eğer ben göndermezsem hanımefendi birilerini arayacakmış kendisini alması için! Kimi arayacaktın? Serdar’ı mı? O herif benim şehrime ayak bastığı anda buradan ölüsü çıkardı!” Öfkesinin zinciri kopmuştu sanki, saydırdıkça saydırdı. “Ya da o Silas denen yavşağı mı? O zaten yolu bile bulamazdı!” Gözlerindeki alevler anbean yükselirken durmadı. Fakat aklına gelen son ihtimal yangını iyice harlamıştı. “Ya da Süvarileri arayacaksındır belki yine!” dedi bu olasılıktan hiç hoşlanmamış gibi. “Bu sefer direkt Büyük Süvari’yi ararsın hatta! Ama sana kötü bir haberim var!” diye devam etti alaycı bir tonda. “O da en az benim kadar karanlık ve tehlikeli biri!”
“Ne saçmalıyorsun sen ya?” dedim sinirle. Serdar meselesi hâlâ mı kapanmamıştı? Silas zaten ihtimal dâhilinde bile değildi. Büyük Süvari’yi ise tanımıyordum bile, ne alakaydı? “Sırf babamdan Serdar’la ilgili duydukların yüzünden bana böyle davranamazsın! Kapatmadık mı ya bu konuyu hâlâ?”
“Kapatmadık! Kapatmak mümkün olmuyor ecdadını siktiğimin herifi yüzünden!” Yüzünü sinirle ovuşturdu. “Atina’daki o davette sizi nişanlı gibi göstermesi yetmiyormuş gibi bir de Güngör’ün davetinin olduğu akşam babanın yanına gitmişti.” Delirmiş gibi sözlerini sürdürdü. “Bu haberi davetteyken Savaş’tan duyduğumda neler düşündüm, haberin var mı senin? Seni babandan istemeye gittiğini bile düşündüm!”
“Yok daha neler! Delirmişsin sen!” diye yanıtladım onu. Fakat zihnim az önce söylediklerinde takılı kalmıştı. O gece, Savaş’la konuşurken bu yüzden mi o denli sinirliydi?
“Aynen öyle! Delirmiştim!” Milim milim yaklaştı bana doğru. “Sen delirttin beni! O herifin adını duymaya da onu senin yanında görmeye de katlanamıyorum. Hele onun bir zamanlar sevgilin olduğunu düşündükçe!”
“Gerçek bir sevgili bile değil!” diye yükseldim ansızın.
“Ne fark eder?” diye bağırdı. “Belki bir anlaşmayla başladı ama başladı sonuçta! Sana yakın oldu,” dedikten sonra devamını düşünmeye katlanamıyormuş gibi bir eliyle saçlarını çekiştirdi.
Davranışıyla ansızın tepem attı. “Hiçbir zaman yakın falan olamadı bana! Ne münasebet?” diye bağırdım. “Senin yaşadığın ilişkilerin aksine, ben en azından Serdar’la sevişmedim!” dediğim anda gözlerini vahşet bürüdü.
Söylediklerimle ansızın delirdi. Uzanıp beni kendine çekti ve “Bir daha sakın!” dedi emreder gibi. “O herifin adını böyle bir cümlede kullanayım deme!”
“Bu tavrına katlanamayacağım, Tekin,” dedim onu kendimden uzaklaştırırken. “Dinlemeyeceğim seni daha fazla.”
Bu tek hareketim Tekin’in iradesini de yerle bir etmişti. Onu kendimden itmeme tahammülü bile yoktu. “Dinleyeceksin, Hazel!” diye yükseldi. “Başından beri neler hissettiğimi, nelerle boğuştuğumu dinleyeceksin! Yanına biri yaklaştığında nasıl kafayı yediğimi sen de bileceksin! Sadece bana bakmanı, beni görmeni, bana gülmeni istediğimi öğreneceksin!” Çıldırmış gibiydi tavırları, soluk almadan devam etti. “Kontrol montrol bırakmadın bende! Çelik gibi bir iradem vardı benim senden önce. Hepsini sikip attın! Yatıyorum sen, kalkıyorum sen! Rüyalarımda bile sen! Her an seni düşünüyorum.” Derin, öfkeli bir nefes aldı. “Yakınlaştığımız her an kendimi o kadar zor tutuyorum ki! Seni ne kadar istediğimden haberin bile yok! Zaten benim seni istemediğim bir an bile oldu mu ki ilk gördüğüm andan beri, amına koyayım?” Bakışlarını gözlerimden ayırmadı. “Benim sende gördüklerimi göremez hiç kimse! İzin vermem buna, anlıyor musun? Ne o herif ne de bir başkası benim gözümle bakamaz sana! Seni benden başka hiç kimse koruyamaz da!”
Sözleriyle allak bullak olurken, “Anlaşamıyoruz bile biz!” dedim bir gerçeği dile getirerek. Fakat aslında içten içe buna itiraz etmesini beklediğimin farkındaydım. “Her an kavga hâlindeyiz. Aynı fikirde olduğumuz tek bir nokta bile yok. Zehirli bir şey bu.”
“Eee, yani?” dedi hiç umursamadan. “Bu bir sorun mu?”
“Değil mi? Sen bana hiçbir şeyi sormuyorsun. Hep benden bir şeyler saklıyorsun. Başına buyruksun, dediğim dediksin, hep emirlerine uyulsun istiyorsun.” Derin bir nefes aldım. “Dilinin kemiği yok ayrıca. Sinirlenince gözün hiçbir şeyi görmüyor, söylediklerini de kulağın duymuyor. Bugün yaşadığın sorunu da benimle paylaşmadın, bana kendini kapattın. Üstelik konu beni de ilgilendiriyorken!”
“Öngöremediğim kadar erken sonuçlanacak Baran’ın işlemi. Matthias henüz buradayken yaptığımız şeyi öğrenmesini istemediğim için delirdim,” dedi sesini yükselterek. “Bana böyle bahanelerle gelme, Hazel! Bırakmayacağım seni. Dün gece sen öyle kollarımda kendinden geçmişken ne olursa olsun gitmene asla izin vermeyeceğim. Kavga mı ediyoruz? Edelim! Gece olduğunda koynumda olacaksın ve ben her halükârda senin gönlünü alacağım. Sen de bu karanlığı kabul edeceksin. Sana ya da yakınlarından herhangi birine bir zarar gelmesine asla izin vermeyeceğimi de anlayacaksın.”
Sözlerinin altında yatan anlam artık çok açıktı ve düşünmek nabzımı hızlandırıyordu. Kalbim, bir günlük ömrü olacağını bile bile kozasından hevesle çıkmaya hazırlanan bir kelebekten farksızdı şimdi. Fakat kısa bir ömür değil, sonsuzluk istiyordu. “Kavga edersek koynunda uyumam yalnız. Gider başka yerde yatarım,” dedim çenemi havaya dikerek.
“Benden uzakta uyumana öldürseler izin vermem!” diye yanıtladı. Vahşi bir aslanın yırtıcılığı vardı bakışlarında, sanki ben artık onun pençelerinin altındaki asla kaçamayacak narin bir avdım. Elleri itiraz edip uzaklaşmama izin vermeyecekmişçesine yüzümü kavradı. Tek bir kelime etmeme fırsat tanımadan dudaklarımı hoyrat dudaklarıyla kapattı.
Yangın… Tam da o anda, tek bir kıvılcımla her yerimize yayıldı.
Dudaklarımdan çıkarıyordu sanki az önceki sözlerimin acısını. Alt dudağımı sertçe emdikten hemen sonra ısırdı, dili ıslak ağzımın içine sızarken boğazımda kaçmak için pusuda bekleyen bir inilti vardı.
Beni hemen kucakladı ve hızlı adımlarla ulaştığı şifonyerin üzerindekileri bir hamlede aşağıya ittikten sonra oraya oturttu. “Anlaşamıyoruz, öyle mi? Göstereceğim ben sana nasıl anlaşılıyormuş,” dedi kısacık bir an benden uzaklaşabildiğinde. Başım geriye düşer gibi olduğunda saçlarımı avucuna dolayıp beni kıskıvrak yakaladı.
“Bana fikrimi sormadan mı?” dedim soluk soluğa. Titreyen ellerim kollarına tutunmuştu. “İsteyip istemediğimi ya da…”
Bu ihtimale katlanamıyormuşçasına yeniden dudaklarımı yakaladı. Saniyeler hatta dakikalarca dudaklarımla oyun oynadı. Öptü, emdi, ısırdı. Boğazımın gerilerinden gelen iniltiyi duyduğunda ise benden uzaklaştı. “İstiyorsun,” diye fısıldadı aralık dudaklarıma doğru. “Sen de istiyorsun.”
Bu defa uzaklaşmaya dayanamayan ben oldum. Üzerindeki gömleğin yakasını sertçe tutup onu kendime yaklaştırdım. Hareketimle dudakları iş bilir şekilde kıvrıldı. Yeniden dudaklarımı ele geçirdiğinde ise aramızda yükselen yangın ikimizi de alevlerinin arasına aldı.
Tüm vücudum tutuşurken elleri üzerimdeki gömleğe uzandı. Nefes bile almadan üzerimden sıyırıp attı ve beni yalnızca siyah, dantel bir sütyenle bıraktı. Karşısına çıkan manzaraya uzun uzun baktıktan sonra kesik bir nefesle doldurdu ciğerlerini. Ardından daha fazla duraksamadan bu kez de pantolonumun düğmelerine uzandı. Dudakları yeniden benimkileri esir aldı, hızla araladı, dilini ıslak ağzıma kaydırdı. Savaşır gibiydi hareketlerimiz. Pantolonum ve ayakkabılarım da yeri boyladığında sanki geri dönüş yolu çok geride kalmıştı.
“İstediğini söyle,” diye buyurdu yeniden. Aslında içten içe emindi ama biliyordum, duymayı da istiyordu. Ellerim yeniden onun gömleğini yakaladı. Parmaklarım düğmelerini çözmeye çalıştı. Ama o kadar sabırlı değildim, yakalarını hızla çekiştirmemle birkaç düğmesi koparak yeri boyladı. Bu hareketim Tekin’i güldürdü ansızın. Gömleğini üzerinden sıyırıp kenara fırlatırken “İstiyorsun, anladım,” dedi arsız arsız.
“Köpek! Yanlışlıkla oldu.”
“Bana sabırsızlıktan gibi geldi,” diye yanıtladı beni. Dudaklarında çapkın, hâlinden memnun bir tebessüm belirmişti.
“Hiç de bile!” dedim itiraftan kaçınarak.
Beni çarçabuk kucaklayınca laf yetiştirmeye çalışmaktan vazgeçtim. Bacaklarım yalnızca birkaç saniye için beline dolandı, hemen peşinden beni odanın ortasındaki devasa yatağa bıraktı. Yatağın tam ortasındaydım şimdi, Tekin’in alev almış bakışlarıysa benimkilere odaklanmıştı. Ama uzun tutunamadı bakışlarımda, dayanamıyormuş gibi tüm bedenimde usul usul dolandı. Önce boynumda gezindi, ardından sütyenden taşan göğüslerime indi, oradan piercingli dümdüz göbeğimde sabitlendi. Yeniden gözlerime tırmandığında artık bakışlarının değdiği her noktada ateş gibi bir his vardı.
Karnının kenarı küçük bir bandajla kapatılmıştı. Çevrelediği alana bakılırsa sahiden de ufak bir sıyrıktı. Benim bir şey söylememe izin vermeden gözlerimin içine baka baka kemerine uzandı, çözdü, kenara attı, ağır ağır pantolonunu çıkardı. Karşımda yalnızca siyah boxerıyla kaldığında benim de bacaklarımın arasını artık çok da yabancı olmadığım o sızı kapladı. Omuzlarıyla kaslı göğsü çok genişti, beline doğru vücudu V şeklini alıyordu. Her bir santimiyle esmer, vahşi bir Yunan tanrısı gibi görünüyordu.
“Durmayacağım, Hazel,” dedi erkeksi sesiyle.
“Durmanı söylediğimi hatırlamıyorum,” diye yanıtladım onu.
Güldü. “Hiç boyun eğmeyeceksin, değil mi?”
Omzumu silktim. “Asla!”
Yeniden dudaklarıma yapıştı. Bir eli belimi kavrarken diğeri sütyenimin üzerinden göğsüme uzandı. Önce bir askısı indi, peşinden diğeri. Dudakları dudaklarımdan çeneme sürüklenip boynumda durduğunda bir eli sırtımdaki kopçayı da tek hareketle açmıştı.
Sütyen bir anda serbest kalınca düşmesin diye hızlıca tuttum. Ellerim göğüslerimin üzerindeydi, soluklarım hızlanmıştı, nefesim Tekin’in dudaklarına çarpıyordu.
“Bırak düşsün,” diye buyurdu ateş saçan gözleri bendeyken. Hafifçe geriye adımlayıp ne yapacağımı izlemeye başladı.
Tavrı, bakışları öyle erkeksi ve vahşiydi ki o anda yatakta oturmasam muhtemelen dizlerimin bağı çözülürdü. Güç bela yutkunarak sütyenimi serbest bırakıp düşmesine izin verdiğimde kalbim kulaklarımda atıyordu. Nabzım iyice hızlanmıştı ama heyecanımı asıl çığırından çıkaran Tekin’in göğüslerime sabitlenen bakışlarıydı, öleceğimi hissettiriyordu.
Bacağını yatağa doğru kaldırdı, tam kalçamın yanına koydu. Bir eli saçlarımın arasına dalıp bakışlarımı kendininkilere doğru kaldırırken diğeri sağ göğsümü avuçladı. Tek hareketle gözlerim kapandı, başım geriye düştü, saçlarım sırtıma dokundu. Dudaklarım dişlerimin arasındaydı, sanki alabileceğim güç onlardaydı. Hoyrat dokunuşlarıyla saçlarımı sertçe tutuşu, içimdeki yeni yeni tanıştığım o tarifsiz ihtirası da arttırdı. Çok hoşlanıyordum bu sertliğinden, inkâr etmem olanaksızdı.
“Gözlerini aç!” dedi hemen ardından.
“Tekin!” diye mızıldandım ama umursamadı. Beni delirtmeye devam ederek başparmağıyla göğüs ucumu ovalamaya başladı. Her dokunuşunda iyice sivrilen ucuyla beni pes ettirene kadar oynadı. Nihayet gözlerim zorlukla aralandığında, daha fazla dayanamıyormuşçasına dudaklarıma kapandı.
Islak öpücük seslerimiz odanın içinde dakikalarca yankılanırken ikimizin de elleri durmuyordu. Onunkiler benim göğüslerimde dolanıyor, okşuyor, sıkıyor; benim ellerimse onun kaslı göğsünde, oradaki erkeksi tüylerde doyumsuzca geziniyordu. Her dokunuşu dudaklarının dudaklarımda tutuşturduğu kıvılcımları büyütüyor, söndürülmesi imkânsız bir yangın yaratıyordu. O bilindik heyecan yine tüm vücudumu ele geçirmişti. Bacaklarımın arasında ateşten bir göl birikiyor, oturduğum yerde kıvrandırıyordu.
Tekin nihayet dudaklarımı serbest bırakıp ellerini vücudumdan uzaklaştırdığında şakağında atan damar da iyiden iyiye büyümüştü, vücudu incecik bir nem tabakasıyla parıldıyordu. Onun da rahat olmadığını, benim kadar zorlandığını gösteren bu emareler içimdeki tutkuyu iyice yoldan çıkarıyordu. Öyle söndürülemez bir ateşti ki bu, ona dokunsam tenim, dokunmasam kalbim yanıyordu.
O andan sonra ise az önceki çıldırtıcı yavaşlığı kayboldu, yerini en baştaki o canhıraş vahşiliği aldı. İki eli de külotuma uzandı, aşağı doğru sıyırmaya çalıştı. Fakat bunu ben otururken yapması zordu, birkaç saniye istediğini alamadı. Nitekim bana baktığında çatık kaşlarının altındaki bakışları hoyrattı. Yalnızca saniyeler sonra ise külotumun yanlardaki ince iplerini tuttu ve tek harekette kopardı. Bu hareketin yarattığı şokla gözlerim kocaman açılırken dudaklarımdan da “Ay!” nidası çıktı.
“Ne?” dedi pişkin pişkin sırıtarak.
“Mağara adamı!” diye isyan ettim. “Neden parçalıyorsun çamaşırımı?”
“Sabrım yok,” diye mırıldandı külotu üzerimden hızla çekip bir kenara atarken. “Yenisini alırım, merak etme.” Arsızca güldü. “New York’tan gelen şu geceliği giymiş olsaydın daha nazik davranmaya çalışırdım ama,” dedi geceliği üstüme tutarken ona yakalandığımı hatırlatarak.
“Beyimizin istekleri de bitmiyor. Bak bak!” diye diklendim. “Tercihi gecelikten yanaymış.”
“Cık!” dedi hiç tereddütsüz. “Gecelik ya da iç çamaşırı… Fark etmez. Hiçbiri üzerinde çok kalmayacak nasılsa.” Bakışları yiyip bitirmek ister gibi üzerimde dolandı. “Tercihim bu benim. Çırılçıplak olman.”
Duruşunu dikleştirip karşımda öylece ayakta dururken artık çırılçıplak olduğum gerçeği kafama dank etti. Utangaç biri değildim belki ama o anda kendimi örtme ihtiyacım zirvedeydi. Yine de bu hisse direndim. Tekin’in yüzündeki ifade bu direncimin asıl nedeniydi.
“Acayip güzelsin,” diye açıkladı yüzünde gördüğüm o ifadeyi. Sanki… Büyülenmiş gibiydi.
“Öyle miyim?” diye sordum cilveli bir tonda.
“Öylesin,” diye onayladı. “Ve ben bu gece seni bu yataktan çıkarmayacağım.”
“Hep vaat, hep vaat!” diye alay ettim onunla.
“Hazel…” dedi alay etmeme hiç aldırmadan. “Sen bana aitsin. Yalnızca benim kadınımsın.”
Birkaç kelimeydi ama etkisi dünyalar kadar büyüktü. Heyecanım tüm bedenimi titretirken ona karşı koymak da hislerimi dizginlemek de artık çok güçtü. “Yalnızca sen de benimsen…” dedim ben de onun gibi.
“Her zaman,” diye yanıtladı beni. “Başka bir ihtimal yok.”
“Yok mu sahiden?” diye sordum. O üzerime doğru eğilirken ben de yatakta geriye doğru gidiyor, ona yer açıyordum.
“Yok. Hiçbir zaman da olmayacak.”
Yatakta nihayet üzerime uzandığında artık kaçacak yerim kalmamıştı. Hoş, kaçmak istediğim de yoktu, bu gönüllü bir tutsaklıktı. İri göğüslerim onun geniş, kaslı göğsünün altında sıkışırken bakışlarım onunkilere odaklıydı. Tekin elini biraz aşağıya indirip boxerına uzattığında heyecanım da boğazıma kadar tırmandı. Boxerını usta hareketlerle üzerinden sıyırdığında kapkalın sertliği de artık istemsizce araladığım bacaklarımın arasındaydı.
“Tekin…” dedim daha fazla kendimi tutamadan. “Ben çok heyecanlandım.”
Dürüstlüğüm karşısında dudakları kıvrıldı. “İstiyor musun?” diye mırıldandı. O kadar çok şey söylemişti ki bana, bu benim de hislerimi dile getirme isteğimi ayyuka çıkarmıştı.
“Çok,” dedim, Tekin dirseklerinin üzerinde, bana yapışık hâlde dururken. Elim göğsüne uzandı. Dudaklarım tamamen içimdeki tutkuyla yönetiliyordu, onları mühür gibi göğsüne bastırdığımda anladım bunu. “Çok istiyorum ben de seni,” diye mırıldandım boynuna doğru. Ve bu tek cümlem Tekin’in irade zincirinin son halkasını da ansızın kopardı. O andan sonra arzusunu da hoyratlığını da serbest bıraktı.
“Benim kadar isteyemezsin,” dedi dudakları önce dudaklarımı bulurken. Yolculuk tam da burada başladı. Dudaklarımdan boynuma, oradan göğüslerime, ardından minik piercingimin parlattığı göbeğime… “Bu piercingi buraya ilk geldiğinde görmüştüm,” diye mırıldandı dudakları tenimdeyken. “Delirecek gibi olmuştum bu görüntüyle.” Bakışlarını bana doğru kaldırdı. “Sakın çıkartma bunu!” diye emrettikten sonra her bir zerremi içine çekti, öptü, emdi, yaladı. İnce bacaklarımda hatta dizimdeki çocukluktan kalma yara izimde bile dakikalarca oyalandı dudakları. Bedenimde sanki kuru hiçbir yer kalmamıştı. Ama özellikle bacaklarımın arası… Asıl ıslaklığın kaynağıydı.
Göbeğimden aşağıya milim milim indiğinde nefesim ansızın boğazımda tıkandı. Bunu yapar mı? diye düşünmeme kalmadan dudaklarını kasıklarıma sürükledi ve hemen peşinden sırılsıklam kadınlığıma yapıştırdı. Dudakları en hassas noktama, kadınlığımın orta yerine dokunduğunda boğazımın gerilerinden şiddetli bir inleme çıktı. Dışarıdan duysam bu sesi tanıyamazdım belki. Ama artık biliyordum; bu içimdeki, yalnızca Tekin’in dokunuşuyla ortaya çıkan kadındı.
Islaklığımı dudaklarıyla öptü, yaladı, emdi. Her bir hareketi sinir uçlarıma temas ederken aldığım zevk çok başka bir noktaya evrilmişti. Fakat en beklemediğim şey bir parmağının ucunu hafifçe içime itmesiydi. Tamamen değildi ama çığlık atmama yetmişti.
“Siktir!” dedi dişlerinin arasından. “Yavrum… Çok sıkısın.”
Başı bacaklarımın arasındayken ellerim saçlarına uzandı. Bir bacağımı kaldırdım, sırt kaslarının ortasındaki derin çukura topuğumu bastırdım. Bu hareket, ağzı en hassas noktamı sömürürken Tekin’in de şiddetle inlemesine neden oldu. Fakat asıl karşı konulmaz manzara, Tekin’in çırılçıplak kalmış erkekliğine elini atması ve sertçe sıvazlamaya başlamasıydı. Bu hareketi görmek mahvetti beni. Gözlerini benden ayırmıyordu. Ağzı tam oradaydı, dilini ara ara içime itiyor, bir yandan da eli kapkalın parçasının etrafında tüm hızıyla gidip geliyordu.
Bacaklarımın arasındaki göl artık dışarı taşmaya başlamıştı. Çığlıklarım sıklaşmış, Tekin’in inlemeleri artmıştı. Başım yastığın üzerinde oradan oraya savrulurken bakışlarım ondan bir an bile ayrılmıyordu. Öyle vahşi, öyle erkeksiydi ki hareketleri… Boğazının gerilerinden gelen o hırıltılı inleyişleriyle sıvazlamayı sürdürdüğü kalın parçasını içimde hissetmek istememe neden oluyordu.
“Tekin!” diye bağırdım şiddetli bir zevk dalgası tüm bedenimi bir elektrik akımının ortasında bırakırken. Dilinin ve dudaklarının darbeleriyle altında titremeye başladığımda beni bir an bile bırakmadı. Çırpındım, çığlık attım, kaçmaya çalıştım, bitmesin istedim, tırnaklarımı ensesine batırdım. İçimden taşan zevk Tekin’in dudaklarına akarken titreye titreye onun kollarında zirveye tırmandım.
Düşüş aniydi. Tekin dudaklarını göbeğimde ve göğüslerimde kurulayıp hemen peşinden dudaklarıma yükseldi. Birkaç saniye beni öptükten sonra dizlerinin üzerinde öylece bekledi. Bütün bedenim incecik bir ter tabakasıyla örtülmüştü sanki. Tekin’in bir eli elimi tutuyordu, diğeriyse hâlâ iyiden iyiye kalınlaşmış parçasının etrafında sarılı hâldeydi. Uzunluğunun başı ateş gibiydi, kıpkırmızı olmuştu ve tam ucundan minik bir zevk suyu akar gibi olduğunda Tekin’in bakışlarındaki vahşilik de bana aman vermiyordu.
“Beni böyle… Bu şekilde getireceksin, mşkeri,” dedi kendinden geçmişçesine. Nefesimi düzene sokamadığımı anlamış olacak ki alnıma küçük bir öpücük bıraktı, elleri vücudumu sardı. Ürperdim dokunuşuyla. Bu ürperiş dikkatinden kaçmadı. “Üşüdün mü?” diye sordu.
“Biraz,” dedim dudaklarımı ısırarak.
Kısa bir an düşünüp yataktan kalktı. “Bekle burada,” deyip giyinmeye tenezzül bile etmeden çırılçıplak hâlde odadan çıktı. Ben az önce yaşadığım zevki tekrar tekrar zihnimde canlandırdığım sırada yeniden odaya döndü. Beni hızla kucaklayıp içeri götürdü. Salona girdiğimizde şöminenin tam önünde kocaman krem rengi bir peluş karşıladı beni. Üzerine yastıklar koyulmuş, bir de kalın bir battaniye atılmıştı.
Beni peluşun üzerine bırakır bırakmaz yanıma uzandı, kollarına aldı. Üzerimize battaniyeyi örttüğünde kollarının sıcaklığı şömineden yükselen ateşle yarışırdı.
“İyi misin?” diye sordu bir an sonra.
Başımı salladım. “Sen?” dedim karşılığında. “Sen iyi misin?”
“Hem de çok,” diye yanıtladı beni.
Başım göğsündeydi. Geniş göğsündeki tüyler burnumu gıdıklarken Tekin’in bir eli belimde, diğeri omuzlarımın üzerindeydi. “Tekin…” dedim dayanamadan.
Elleri usul usul tenimde gezinirken “Efendim?” dedi.
“Mşkeri ne demek?”
Beni Cave‘de öptüğü gece söylediğinden beri anlamını öyle merak ediyordum ki…
Derin bir soluk aldı. “Lazcada… Orman gülü demek,” dedi bir nefeste. Göğsündeki başımı kaldırıp çenemi, oraya yasladığım ellerimin üzerine bıraktım ve bakışlarımı onunkilere odakladım. “Ben küçükken… Papunun evinin bahçesinde vardı orman gülü. Çok güzeldi. Fakat tek özelliği bu değildi.” Parmağı dudaklarımın kenarında usul usul dolandı. “Yalnızca orman gülünden elde edilen özel bir bal vardı papunun yetiştirdiği. Duymuşsundur, biliyorsundur belki. Deli bal denir o özel bala.”
“Hı hı… Duydum evet.”
“Deli bal… Buralara özeldir,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Kararında yiyebilirsen eğer iyidir, şifa olduğu söylenir. Ama kendini kaptırırsan…” Başparmağı alt dudağımı hafifçe süpürdü. “İşte öyle zamanlarda… Zehirlidir.” Ben pürdikkat dinlerken devam etti. “Henüz on yaşındaydım deli baldan zehirlendiğimde.”
“Hihhh! N’oldu peki?” dedim şaşkınlıkla.
“Hastanelik oldum,” dedi gülerek. “Papudan tonla azar işittim. Ama hastanede yatarken gülüyordum.”
“Nasıl yani?”
“Bence zehirlenmem çok da mühim değildi. Değmişti.” İç çekerek bana baktı. “Orman gülünden gelebilecek bir zararı pek de önemsemiyordum. O zamanlar hayatımda gördüğüm en güzel şey olduğunu düşünüyordum.” Kısacık bir an düşündü. “Ta ki… Seni görene kadar…”
“Tekin…” diye mırıldandım cilveli bir tonda.
“Mşkeri…” diye fısıldadı istemsizce araladığım dudaklarıma doğru. “Sen… Gözümün gördüğü en güzel şeysin.” Dudaklarını dudaklarıma sürttü. “Seni ilk öptüğümde, tadının deli bala benzediğini düşündüm. Şimdiyse bundan eminim.”
“Dikkat et ama fazla öpersen zehirlenirsin,” dedim tatlı bir tonda.
“Değersin…” diye fısıldadı. “Sen uğrunda ölmeye bile değersin.”
Son cümlesiyle kalbim göğsümde sert bir takla attı. Nefesim boğazıma dizildi, aralanan dudaklarım onun dudaklarının arasında sıkışırken zihnimde bambaşka bir ışık yandı. Ansızın anladım ki günlerdir hissettiğim çalkantıların, o medceziri andıran duygularımın tek bir adı vardı.
Mantıksızdı. Fakat doğruydu. Zaten yolunu mantığınla çizemediğin bir duyguydu bu. Fazlasıyla ilkeldi, deliceydi. Plan nedir bilmiyordu, inkâr kabul etmiyordu, sen Korkuyorum! desen de o körü körüne ateşe yürütüyordu. Kural tanımazdı, durdurulamazdı. Kor alevler kadar yakıcıydı, gücünü yalnızca kalpten alan, acımasız bir köle ediciden farksızdı.
Aşktı adı.
Bu tek kelimeyi yalnızca kendi içimde itiraf etmek bile korku dolu bir hıçkırığı dudaklarımın ucuna kadar taşıdı. Fakat neyse ki bunu bir inlemeyle perdelemem kolaydı.
Ne yapacaktım şimdi? O da bana âşık mıydı? Eğer öyleyse… Bunu benimle paylaşacak mıydı?
Ben delice bir fırtınanın içinde kendi kendime savrulurken o beni bir çırpıda göğsünden kaldırdı, nazikçe yumuşak peluşun üzerine yatırdı ve dirseklerinin üzerinde yükselerek yüzüme bakmaya başladı.
Hislerimi anlayacak diye ödüm kopunca bir şey söylemesine izin vermeden sevimli bir tonda konuştum. Nazlı nazlı, “Çok güzel bir diliniz var, Tekin Bey,” derken kalbim güm güm vuruyordu ama belli etmemek için direniyordum. “Bana Lazca öğretmelisiniz.”
“Öğretiriz,” dedi sert bir tavırla. Bir elim istemsizce kalın, kaslı koluna uzanmıştı. “Ama şimdi değil.” Usulca üzerime doğru çıktı ama ağırlığını vermemeye de dikkat ediyordu. Bacaklarım ansızın aralanmıştı, sanki onu çağırıyordu. “Bu gece…” dedi dudaklarını dudaklarıma sürterken. “Bunu konuşmak istemiyorum seninle.”
“Ne konuşmak istiyorsun?” diye sordum cilveli bir edayla yüzümü ona doğru kaldırırken.
“Konuşmaktan başka bir şeyi istiyorum.”
“Neyi?” dedim arsızca, ne söyleyeceğini bilir gibi. Ama yaptığı hareketle ansızın gafil avlandım.
Kendini, kaskatı parçasını araladığım bacaklarımın arasındaki davetkâr sıcaklığıma sertçe bastırdı. “Bunu…” diye açıkladı. “Hissediyor musun ne kadar istediğimi?”
Başımı hızlıca salladım. Hissediyordum. Kocamandı, kapkalındı, taş gibi sertti ve ıslaklığıma sürtünüyordu. Gözlerim kayar gibi oldu bu sürtünmenin yarattığı hisle. Can havliyle boynuna sardığım ellerim belki de hislerimin şiddetini ele veriyordu. Soluğumu kesen heyecanımla karışık bir de korku vardı hissettiğim. İlk kez yaşayacağım bu anın nasıl olacağını öngöremiyordum. Canım acıyacak mıydı? Mutlaka ki acıyacaktı. Peki devamında dakikalar önce hissettiğim, aklımı oynatmama sebep olan o zevk de gelecek miydi? Eğer aynısı olacaksa anlık bir acı katlanılabilirdi.
Ben düşünceler, heyecan, gerginlik ama en çok da arzu içinde boğulmuşken Tekin elini aşağıya indirdi ve ıslaklığıma dokundu. Fakat bu hareketi dudaklarımdan fırlayan bir inlemeye sebep oldu.
“Tekin…” dedim tırnaklarımı boynuna sertçe batırırken.
“O tırnaklarını boynuma bu şekilde batırmaya devam edersen seni sabaha kadar uyutmam,” diye uyardı beni. Dudakları arsız ve çapkın bir tebessümle şekillenmişti.
“Uyutma,” diye yanıtladım onu. Kadınlığımdaki parmağı en kuytularımda dolanırken aklım neyse ki yerindeydi. Fakat aniden tuttuğu kalın erkekliğini aynı ıslaklığa sürtmesi beklentimin ötesindeydi.
Başım boynuna uzandı, dudaklarım aralandı. Dişlerimi tam köprücük kemiğinin üzerine geçirip tenini emerken dudaklarımdan ihtiras dolu bir, “Ah!” nidası çıktı.
“Hoşuna gidiyor mu?” diye fısıldadı hızlanmış soluklarının arasında.
“Çok!” diye haykırdım. Beni bu şekilde, yalnızca o kapkalın parçasını en hassas, en ıslak noktama sürterek zirveye taşıyacaktı. “Tekin…” diye yalvardım âdeta. Bu şekilde olmasını istemiyordum, artık tamamlanmamız lazımdı. “Böyle değil…” diye devam ettim ama oralı olmadı.
“Çok hızlı ıslandın,” diye homurdandı kulağıma doğru. Bir an dudaklarıma kapandı ama hemen sonra gözlerimi görmesi gerekiyormuşçasına zorlukla uzaklaştı. “Sikeyim! Sırılsıklamsın, yavrum.”
Gözlerim onun kor bakışlarındaydı. Bana bakarken daima yanıyordu ama bu yüksek alevlere ilk rastlayışımdı. Bir uçurumun kenarına itiyordu beni en hassas parçası henüz içimde bile değilken. Üstelik konuşmayı bir an bile bırakmıyor, dudaklarından çıkan edepsiz sözler tutkumu iyice körüklüyordu.
“Bir kez daha gel bana,” diye fısıldadı. Sertliğini bacaklarımın arasındaki o ıslak, ateş gibi noktaya sürtmeye devam ediyordu. O ıslaklığın yarattığı sürtünme sesi yankılanıyordu aramızda. “Bir sonrakinde içinde olacağım,” diyerek bana yapacaklarını, beni nasıl delirteceğini, nefesimi nasıl keseceğini anlatıyordu. “Beni sımsıkı saracağını düşündükçe deliriyorum şimdiden,” derken dişleri omzuma değdi, hafifçe ısırdı. Boştaki eli göğsüme uzandı, pembe ucunu parmaklarının arasında sıkıştırdı. Benim tırnaklarımsa onun boynunda, sırtındaki kaslarda geziniyor; geride kırmızı, gecenin emaresi izler bırakıyordu. “Hadi… Bırak kendini bana, yavrum!”
“Tekin!” dedim onun omuzlarına sıkı sıkı tutunurken. “Sen? Sen peki?”
“Ne olmuş bana?”
Soluk soluğa dile geldim. “Senin de zevk almanı istiyorum.”
“Almadığımı mı sanıyorsun?”
“Anladın ne demek istediğimi işte!” Az önce ben zirveye tırmanırken onun için bu mümkün olmamıştı.
“Emin misin?” diye sordu. Çarçabuk salladım başımı. “Seni böyle hissetmek…” dedi bir süre sonra boynu arkaya doğru düşerken.
“Tamamen de hissedebilirdin,” dedim isyanla ama asıl birleşmemizin şu anda yaşanmayacağını anlamıştım. Uçurum çok yakındaydı. Birazdan kendimi oradan aşağı bırakacaktım.
“O da olacak,” dedi vaat dolu bir tonda. Kadınlığıma sürtünen parçasının çıkardığı ıslak ses artınca “Offf!” diye inledi. “Resmen üzerime akıyorsun, yavrum. Yaklaştın mı?” Yine başımı salladım. O kadar edepsizdi ki sözleri. Emindim ki yanaklarım hem hissettiğim zevkten hem de utançtan kıpkırmızı bir hâldeydi. “Hadi… Gel bana,” dedi alt dudağımı ısırarak çekiştirdikten sonra.
“Tekin!” diye bağırışım yükseldi.
“Siktir! Patlayacağım şimdi,” diyerek dişlerini omzuma bastırdı. Ancak tam o anda kapı çalmaya başlayınca gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı.
“Tekin! Kadir’le ilgili konunun zamanı geldi!” diye seslendi Cesur.
“Tekin, yakalanacağız!” diye mırıldandım nefes nefese ama oralı olmadı. Kocaman aleti hâlâ ıslaklığıma sürtünmeye devam ediyordu. Bense kaçmak, birilerine bu şekilde yakalanma ihtimalinden kurtulmak istiyordum ama bu çok zordu. “Bırak…” diye fısıldadım fakat dilimden çıkan sözcüğe tezat, kalçalarımı oynatarak onu daha net hissetmeye çalıştım.
Bu hareketimle dudakları kıvrıldı. “Bırakayım mı?” diye fısıldadı. “Gerçekten istediğin bu mu?”
“Sen bırakmak istiyorsan bırak!” diye diklendim ona sessiz sessiz.
“Bırakmak istiyor gibi mi duruyorum oradan?” derken sıklaşmış nefesi dudaklarıma çarptı. “Taş gibiyim. Hissetmiyor musun?”
“Hissediyorum,” dedim iniltilerimi bastırmak için dudaklarımı ısırarak.
“Ve sen böyle altımda kıvrandıkça…” Dudaklarını benimkilere sürttü. “Böyle sırılsıklam oldukça… O ıslaklığa kendiminkini akıtmaktan başka bir şey düşünemiyorum.” İmasıyla boğazımın gerilerinden gelen inlemeyi daha fazla dizginleyemedim ama Tekin’in bir eli hızla dudaklarıma kapandı. “Şşştt…” diye fısıldayıp beni susturmaya çalıştı. “Sakın!” diye buyurdu. “İnleyişini kimse duyamaz, Hazel. Benden başka hiç kimse. Anlıyor musun?” Başımı çarçabuk salladığım anda Cesur’un yeniden kapıyı çalışıyla “Git!” diye kükredi Tekin. “Geliyorum.” Hemen peşinden dudaklarımdaki elini çekip pis pis sırıttı. Dudaklarından çıkan son sözcük resmen çift anlamlıydı.
“Tekin! Basılacağız,” diye isyan ettim kollarından uzaklaşamadan. “Rezil olacağız. Ya gelirse içeri…” dedim beni ikna etmesini bekler gibi.
“Şu anda gelecek iki kişi var, yavrum. O da biziz,” diyerek edepsizliğini yeniden ortaya serdi.
“Köpek!” dedim bir elimi ağzına vurarak. “Çok pis bir ağzın var! Hem de çok!”
“Ee ağzımın başka yetenekleri de var demiştim. Gördün az önce,” dedi arsız arsız. Dudaklarına değen parmağımı ısırdı ve yanıt vermeme bile izin vermeden hareketlerini hızlandırdı.
Ellerim boynuna, bacaklarım kalçalarına dolandı. Dışarıda kopan bir gök gürültüsünün sesi içeri dolarken gözlerim kaydı, ıslaklığım arttı. Altımızdaki peluş sırılsıklam olmuştu tutkumun emaresiyle. Tekin’in yüzü sertleşti, bakışları karardı. Bir eli belimi sıkıca, beni parçalayacakmış gibi tutarken inleyişlerinin tonu da anbean yükseldi.
“Hazel…” dedi dişlerinin arasından.
“Tekin…” dedim gözlerimi ondan ayıramadan. Yalnızca saniyeler sonra bir şimşek üzerimize isabet etmiş gibi çığlık attım. Titreyişim hâlâ devam ettiği sırada Tekin de başını arkaya attı, boğazının gerilerinden bir kükreme çıktı. Ve saniyeler boyunca zevkinin kanıtı olan sıvıyı tam göbeğime, o taparcasına baktığı piercingimin üzerine akıttı. Bu hareketi aldığım zevki daha da arttırırken kasılmalarım uzunca bir süre azalmadı. Ve içimden bir ses, asıl içime girdiğinde deliliği tadacağımızı fısıldadı.
Nihayet durulur gibi olduğumuzda dudakları yüzümün her bir noktasına küçük öpücükler bıraktı. “Bitirdin beni, mşkeri,” diye mırıldandı.
Kıkırdayarak ona sokuldum. Dakikalar boyu nefeslerimizi sakinleştirmeye çalıştık. Tekin bir havlu getirip göbeğimi sildi. Ardından yeniden uzanarak beni kollarına çekti. Bense kendimi tutamadan önce göğsüne, sonra karnındaki yaranın kenarına küçük birer öpücük bıraktım.
Sık nefeslerimiz birbirine karışırken kaç dakika geçti sayamadım ama onu bekleyenler olduğunun farkındaydım. Elbette canım burada, onun kollarında saatlerce uzanmak istiyordu fakat bir kaosun ortasında olduğumuzu da unutmamıştım.
“Tekin…” dedim nice sonra, elleri usul usul bel oyuntumda gezinirken. “Seni bekliyorlar. Git, hallet işlerini.”
Çenemden tutup “Kadir meselesini unuttum ben tamamen!” dedi pişman bir şekilde. “Sana dokununca… Her şeyi unuttum. Özür dilerim.”
“Güzel,” dedim omzumu silkerek. “Aklını başından alabildiğime sevindim.”
“Çok daha önceden almıştın zaten.”
Ne zaman olduğunu merak ediyordum ama şimdi sormamın sırası değildi. İşlerini bitirmesi lazımdı, yarın Konsey gelecekti. Onlar gittikten sonra her şeyi detaylıca konuşabilirdik, sadece biraz daha beklemek gerekecekti.
“Hadi. Git artık. Ben de hızlıca duşa gireyim.”
“Tamam,” dedi bıkkın bir nefesle. “Ben şu Kadir embesilini benzeteyim bir,” dediği an konu ilgimi çekti.
“Ben de geleyim mi?” diye sordum hevesle.
“Gel.” Alnıma küçük bir öpücük bıraktıktan sonra beni hızla duşa taşıdı ve banyodan ayrıldı. Su üzerimden akıp giderken gözlerim kapandı. O andan sonra zihnimde orada olduğunu artık inkâr edemediğim duygular, gözlerimin önünde ise uzanıp silemeyeceğim kadar gerçek o enfes görüntüler vardı.
🌊
* Lazcada ‘Fırtına geliyor,’ anlamına gelir. Aynı zamanda Tekin’in lakaplarından biri de Zifozi olduğundan, onun Arhavi’ye gelişini de belirtmektedir.
* Pobeda (Победа); Rusçada ‘zafer’ anlamına gelmektedir.
* Perun; Slav mitolojisinde gök gürültüsü, şimşek, ateş ve savaş tanrısıdır. Aynı zamanda Slav panteonunun baş tanrısı olarak da kabul edilir ve gökyüzünde hüküm sürerek yeryüzünü yönetir.
🌊🌊🌊
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz
