♪♪ Bölüm Şarkıları:

Nilüfer ~ Her Şey Bitecek Bir Gün

George Dalaras ~ Sto ‘Pa Ke Sto Xanaleo

Orhan Osman ~ Fırtına

10. BÖLÜM

Lazarenko’yla piste çıkışımız, sıra dışılıktan fazlasıyla uzaktı. Kimse bize bakmamış, kalabalık bize yol açmamış, ortalık ne derin bir sessizlikle ne de şaşkın uğultularla kaplanmıştı. Kısacası hiçbir şey filmlerdeki ya da kitaplardaki gibi olmamıştı, her şey olağan akışında devam ediyordu.

Asırlık köşkün geniş davet salonunu çevreleyen Fransız stili pencerelerine, henüz başlayan yağmurun sert damlaları çarpıyordu. Dışarıda gece zifirî karanlıktı. Kıyıdan köşeden görünen ay da göğü aydınlatmayı başaramıyordu. Fakat salon ışıltılı, hareketli ve neşeliydi. Gecenin ansızın bastıran kasvetli karanlığı, içerideki kimseyi etkiliyor gibi görünmüyordu. Herkes gülüyor, eğleniyor, şakalaşıyor, alkol dolu kadehler birbiri ardına dolup boşalıyordu.

Benim kulaklarımdaki sessizlik ise âdeta bir fırtına öncesini andırıyordu. Yalnızca saniyeler önce kulaklığımda Tekin’in, “Hazel! Ah Hazel!” diye dişlerinin arasından öfkeyle söylenişini duymuştum. Hemen ardından gelen, “Bunu sen istedin!” cümlesiyse boş bir tehditten öteye geçemiyordu.

Pervasız bir gülüş kondurdum dudaklarımın kıyısına. Bu dakikadan sonra söylediği tek bir kelime bile ilgimi çekmiyordu. Gecenin koyu gölgelerinin arasında, Lazarenko’nun ona yaklaşmasına izin mi verseydim? diyerek, birkaç kelimeyle her hareketinin ardında yatan anlamı özetlemişti. Şimdi kırmızı görmüş boğa gibi davranması, yalnızca içimdeki Truva Atı’nı uyandırıyordu.

Dudaklar bir namluysa, kelimeler kurşundu. Namludan çıkıp hedefine yönlendirilen bir kurşunun, o andan sonra geri dönmesine imkân yoktu. Bu yalnızca hedef yer değiştirirse ya da bir kalkan, aşılamaz bir kale gibi hedefin önünde durursa söz konusuydu.

Bazense dudaklar kabzayı tutan bir el, kelimeler ise bir bıçaktı. Darbeyi bir kez aldığında, artık kaçış neredeyse imkânsızdı. Bıçağı saplandığı yerden söküp atmak istersen eğer, açık yaradan tüm şiddetiyle kopkoyu bir kan fışkırırdı. O yüzden önce daima sağlam bir tampona ihtiyacın vardı.

Kelimelerin, en az bir bıçak kadar keskin ve yaralayıcı olabileceğini ilk öğrendiğimde dört yaşındaydım. Yara aldığımda, tamponumun aynı şiddette can acıtma isteği olduğunu anladığımda da…

Yalnızca annem, ben ve Hazar’dan oluşan üç kişilik bir dünyamız vardı Milano’da. İstanbul’dan bir süre önce taşınmıştık. Annem kendi markası için yoğun çalışırken, Hazar ve ben de evin yakınında bir kreşe gidiyorduk. Üniversiteyi İtalya’da okuyan annem, konuşmaya başladığımız andan beri bize İtalyanca da öğrettiğinden dil zorluğu çekmiyorduk. Yeni arkadaşlar edineceğimiz için heyecanlıydım fakat bu heyecanın beni hızlıca terk edeceğini henüz bilmiyordum.

İlk günler güzeldi. Zaten o yaşta bir çocuk, oyun oynamaktan başka ne isterdi ki? Fakat birkaç hafta geçmemişken, kızlar beni aralarına almamaya başlamışlardı. Ne yazık ki çocuk acımasızlığı her coğrafyada aynıydı. Babasız bir çocuğun toplumda yarattığı izlenim, medeni olduğu düşünülen Avrupa’da bile henüz değişime uğramamıştı.

Çok geçmeden babamızın olmadığı keşfedilmişti tabii. Hoş, zaten kimse bunu saklama çabasına da girişmemişti. Kızların her fırsatta sordukları, “Baban nerede?” soruları beni gitgide sessizleştiriyordu. Oyunlara katılma çabam sonuçsuz kalıyor, eğleneceğimi düşündüğüm o ortam benim için her geçen gün daha can acıtıcı bir hâle geliyordu.

Hazar için durum farklıydı. Cüsseli bir çocuktu ve daha erkek çocuklarının arasına katıldığı anda onların lideri gibi bir şey olmuştu. Tek bir ters davranışta herkese diklenip üzerlerine yürüdüğünden, ondan dayak yemekten deli gibi korkuyorlardı.

Benim durumumu ise Hazar henüz fark etmemişti. Saklamıştım sır gibi. İkizdik sonuçta, abim değildi. Onun arkasına sığınmak, istediğim son şeydi. Fakat bir gün, yine kızların arasına katılmaya çalıştığım sırada bahçedeydik. Ve kızlardan biri bu kez beni istemediklerini yalnızca sözleriyle değil, hareketleriyle de yeterince belli etmişti. Cılız bir çocuktum ve kızın tek bir itişiyle kendimi yerde bulmuştum. Dizim yerdeki büyük taşa çarpmış ve taş tenimde kocaman bir yarık oluşturmuştu. En güzel elbisem vardı üzerimde oysa, annem dikmişti. Ve o anda bembeyaz elbisemin etekleri, dizimden bulaşanlar yüzünden kan içindeydi.

“Piç!” sözcüğünü ilk kez, o anda işitmiştim. Türkçesi de İtalyancası da babasını deli gibi merak eden, zihni sorularla dolu bir çocuk için eşit derecede inciticiydi. “İstemiyoruz seni!” diye de eklemişti ben dizimden akan kanı durdurmaya çalışırken.

İçlerinden bir diğeri, “Babası da istememiş zaten,” diye gülerek katılmıştı ona.

Hazar benim düştüğümü, dizimin kanadığını gördüğü anda yanıma koşmuştu. Kızların üzerine yürümüş, beni iten kızı aynı şekilde iterek düşürmüş, “Bir daha kardeşime dokunun, bakın ne yapıyorum size!” diye de bağırmıştı. Ağlamamıştım hiç. Gözümden tek bir damla yaş bile akmamıştı. O an anlamıştım ki acımasızlık karşısında, ancak aynı tavrı takınırsan zafer elde etme şansın vardı.

Annem apar topar kreşe çağırılmıştı. Başta müdürü ikna etmeye çalışmıştı bizim iyi çocuklar olduğumuza. Fakat Hazar yaygarayı koparmış ve burasının iğrenç bir kreş olduğunu, bize küfür ettiklerini, burada kalmak istemediğimizi söylemişti. Bunun üzerine annem derhâl eşyalarımızı toplatmış, yaşadıklarımızı o an öğrendiği için de müdürü tehdit etmeye başlamıştı. Ben tüm hırsımla kızın söylediklerini harfi harfine dile getirince de müdür kızın ailesini de çağırarak kreşle ilişiğini kesmek zorunda kalmıştı. Annem tasarımcıydı ve İtalya’da güçlü bağlantıları vardı. Kreşi ilgili yerlere şikâyet edeceğini söyleyerek, o gün bizimle birlikte oradan ayrılmıştı.

Ne yazık ki güç her şey demekti, bir silahtı. Nezaket ise insanların gözünde suistimale açık bir zayıflıktı. O an buna aklım ermese de çok sonra farkına varmıştım.

O gece odamızda uyumak üzereyken, yatağımdan kalkıp Hazar’ın yatağına gitmiştim. Yan yanaydık, o pek duygularını belli etmezdi ama biliyordum ki hâlâ çok sinirliydi. “Sen kreşi seviyordun. Neden öyle dedin ki bugün?” diye sormuştum.

“Artık sevmiyorum!” demişti burnundan soluyarak.

Oysa sevdiğini biliyordum. Her gün hevesle gittiğini de… Ama benim için bundan vazgeçtiğini anlayınca kollarına yanaşmıştım. İlk anda sarılmamıştı öküz. Zaten onun azıcık bir duygu kırıntısı göstermesi için iyice dürtüklenmesi gerekirdi. Nitekim ben de kendimi tutamamış ve “Piç ne demek?” diye sormuştum ona.

“Babası belli olmayana deniyor işte!” demişti. Her haltı da biliyordu. Nereden öğrendiğini asla anlamıyordum.

“Ama bizim babamız belli…” demiştim gözlerimi hayretle açarak. “Değil mi? Kim olduğunu annem biliyordur.”

“Ne fark eder?” demişti homurdanarak. “İstememiş bizi işte. Doğru söyledi yani bugünkü salak kız.”

“İstemediğini nereden biliyorsun?” diye sormuştum çenemi gururla havaya dikerek. Cevap vermemişti. O bir şey söylemeyince kolunu dürtüklemiştim bu kez. “Sarılsana bana be! Dizim acıyor benim,” demiştim. Sarılmıştı ama homurdanmadan da durmamıştı. Yalan söylemiştim aslında. Acıyan dizim değil, kalbimdi. İstenmediğimi duymak hiç hoşuma gitmemişti. “Nereden biliyorsun?” diye sormuştum bir kez daha, belki yanılıyordur umuduyla.

“Biliyorum işte!” diye yanıtlamıştı. Aynı karından, yalnızca birkaç dakika arayla çıkmıştık ama onun hep ya bir yerlerden duyduğu ya da kendi yöntemleriyle bulduğu cevapları vardı. Ben uzunca bir süre bu yanıtı kabullenmeyi reddetmiştim ama günün birinde kuşku, onu gömdüğüm derinlerden başkaldıracaktı.

Aylar geçmişti… Dördüncü yaşımızı hâlâ bitirmemiştik ama Milano’daki dünyamız bütünüyle değişmek üzereydi.

Bir gün… Evimize bir adam gelmişti. Kocamandı, dev gibiydi. Simsiyah saçları ve çatık kaşlarıyla, Hazar’ın yetişkin bir kopyasıydı sanki. Annemle kavga ettiklerini anımsıyorum hayal meyal. Ve günler sonra o adamın babamız olduğunu öğrendiğimi…

Hazar haksız çıkmıştı işte, yanlış biliyordu. Babamın bizden haberi bile yoktu. İstememesi gibi bir durum söz konusu değildi. Üstelik bizi çok seviyor ve bunu her fırsatta gösteriyordu. Hazar hiç hoşnut değildi ama benim ikna olmam uzun sürmemişti.

İtalya’da babamla geçirdiğimiz kısa bir sürenin ardından, bundan böyle Yunanistan’da yaşayacağımız söylendi bize. Ben başlarda, babamı yeni tanımış olmanın sevinciyle heveslensem de bu heves kısa sürede yerini bambaşka duygulara bırakmıştı. Babamı çok seviyordum. Ama yayamla ilgili aynı duyguları hissedemiyordum.

O sene Atina’da, kocaman bir eve taşınmıştık. Yayam da bizimle kalıyordu. Bizi sevmediğini içten içe hissediyordum fakat somut bir kanıtım olmadığından, sebebini sağlam bir temele oturtamıyordum. Keşfetmem uzun zaman almamıştı tabii, o anı tıpkı dün gibi anımsıyorum.

Atina’ya taşındığımız ilk haftalardan biriydi. Annem ve babam, ilk kez baş başa çıkmışlardı. Hazar’la biz odamızdan dışarı adım atmayacaktık aslında. Fakat çok bunalınca bahçeye çıkma kararı almıştık.

Daha odadan çıkar çıkmaz duymuştuk yayamın sesini. Yeğeni vardı yayamın. Yani babamın kuzeni. Yeğenini kızı gibi sevdiği, onun çocuğu Anya’yı ise torunu yerine koyduğu belliydi.

Yayam Türkiye’de doğup büyümüş bir Rum’du. Henüz genç bir kızken Türkiye’den Yunanistan’a göç etmek zorunda kalmıştı. Normal zamanda daima Türkçe konuşur ama babam ortamdaysa, bizim Yunanca konuşamayışımızı yüzümüze vurmak için mutlaka Yunanca iletişim kurardı. O anda da bizi aşağılayacağı bir fırsat olmadığından, yine Türkçe konuştuğu bir andı.

“Kaldılar oğlumun başına!” diyordu yeğenine. “Hâlbuki istemiyor ki o da. Mecbur kaldı resmen. İki nemrut çocukla çöktü gül gibi oğlumun üstüne! Bütün düzenini dağıttı!” Sinirle soludu. “Ama bak görürsün! Pişman olacak Viktor. Hatta oldu bile. Tanımaz mıyım oğlumu ben? O kadının da foyası meydana çıkınca, postalayacak onu piçleriyle birlikte.”

Hem o sözcüğü hem de istenmediğimi ikinci duyuşumdu bu. Kalbim de dizimdeki o silikleşmeye yüz tutmuş yara izi de aynı anda sızlıyordu.

Annemin çok kalabalık bir ailesi vardı. Ve hepsi bizi el üzerinde tutardı, daha önce değersiz hissettiğim hiç olmamıştı. Fakat babamın aslında bizi ve annemi istemediğini duyduğum o anda, hırçın bir hayal kırıklığı kalbimdeki sızının yerine kuruldu. Hayal kırıklığı, intikam alma isteğine dönüşüyordu bir müddet sonra. Düşününce… İnsan bazı şeyleri çok erken yaşta öğreniyordu.

Kaçmıştım evden, sırf babamı üzmek için. Bu benim, o yaşta akıl edebildiğim tek intikam yöntemiydi. Fakat sonrası zihnimde yoktu; geri döndüğümde çok hastaydım, burnumda bir türlü geçmeyen bir is kokusu vardı ve aradan günler geçmişti. Babamın hastanede yanı başımdan bir an bile ayrılmayışını ise hafızamın en güzel yerine asmıştım, hayatım boyunca unutmayacağım şeylerden biriydi.

Çok küçüktüm ama o günlerde anladım ki babamın bizi istemediği yayamın uydurduğu bir yalandı. Zaten annem de onu istemeyen bir adamla ölse kalmazdı. Babamın sevgisini hissettikçe de ona karşı kızgınlığım silindi, yerini sağlam bir bağ aldı. Fakat yayamla ilgili hissettiklerim hiç değişmedi, öylece kaldı. Tek değişim ona olan tavrımdaydı. Suskunluğumdan eser kalmamıştı geriye, yarattığı boşluğu hırçınlık ve inat almıştı.

On beş yaşımdayken, Atina’da geçirdiğimiz bir yaz tatilinde yayamın arkadaşları bana büyüyünce ne olacağımı sormuşlardı. Yayam daha ben cevap veremeden hemen atılmıştı. “Aman ne olacak!” demişti küçümser gibi. “Annesinin yolundan gider, terzi falan olur. Doktor olacak değil ya!”

Oysa annem terzi değil, çok başarılı bir modacıydı; ünlüler bile onun tasarladığı kıyafetleri giymeye başlamışlardı. Ama o an annemi korumayı bile akıl edememiş, yalnızca küçümsenmiş olmama odaklanabilmiştim. Sonraki günlerde yayamın tek zaafını keşfettiğim anda ise bunu kullanmaktan çekinmemiştim. Bazı huylar, insan büyüdükçe bile değişmiyordu.

Doktor olmamıştım, öyle bir isteğim yoktu fakat çok iyi okullardan, çok iyi derecelerle mezun olmuştum. Yunanca öğrenemezsin, demişti yayam. Yalnızca öğrenmekle kalmamış, sırf ona inat bar köşelerinde zaman zaman Yunanca şarkılar bile söylemiştim. Görsün ve sinirden kudursun diye, bunları sosyal medyaya yüklettiğim bile olmuştu.

Ben ne kadar inatsam, yayam da bir o kadar inattı. Asla pes etmiyor, türlü planlarıyla babamın kalbindeki yerimizi alaşağı etmek için uğraşıyordu.

Bu, Hazar’ın umurunda bile değildi, onun babama karşı asla azalmayan bir öfkesi vardı. Fakat ben bir kez tatmıştım o eşsiz baba-kız ilişkisini, onu kaybettiğimi hissetmek beni derinden sarsardı. Bir şeyden ne kadar korkarsan o kadar esiriydin oysa… Bu, yazılı olmayan bir kuraldı.

Yayam, gerçek torunu saydığı biricik Anya’sının sevgilisini çalmakla suçlamıştı beni bir keresinde. Üstelik sözde çocuk beni istememişti ama üsteleyen bendim. Oysa onu yalnızca bir kez görmüştüm ve hiç ilgimi de çekmemişti.

Babamın gözlerinde ilk kez görmüştüm şüpheyi. Bana, duyduklarının doğru olup olmadığı sorusunu yayamın yanında yöneltmişti. Çok sinirliydi. Sinirinin bambaşka bir şeye olduğunu çok sonralarda öğrenmiştim ama önemli değildi. Beni istemeyen biriyle herhangi bir şey yaşayabileceğimi hiç kimse düşünemezdi. Annem yetiştirmişti beni, bunu en iyi babamın bilmesi gerekirdi.

Kısa sürede gerçek ortaya çıkmıştı ama babamın benim gönlümü alması haftalar sürmüştü. Kalbim gerçekten kırıldığında tamiri ne yazık ki çok zor oluyor, işin içine yıkan, dağıtan bir öç alma isteği karışıyordu.

Türlü duyguların belirleyicisiydi kelimeler… Bazen küçümsendiğinizi, bazen güvenilmez olduğunuzu, bazense istenmediğinizi, hatta sevilmediğinizi hissettiriyordu. Fakat yalnızca umut beslediğiniz birinden duyarsanız, ruhunuz ancak o zaman yara alıyordu.

Olumlu hislerimizin öznesinden işittiğimiz kelimeler çok keskindi, insanın tenine bir bıçak misali saplanıyordu. Benim de şu anda, sırtımdaki bıçak hâlâ oradaydı. Çekip çıkarmamıştım henüz, buna hazır hissetmediğim ortadaydı. Biliyordum ki önce kanamayı durduracağına emin olduğum bir tampona ihtiyacım vardı.

Bulduğumu sanmıştım oysa. Kollarında dans ettiğim adamın, hayal kırıklığımın mimarı olan Tekin’i çıldırtacağına, bunun bana zafer duygusu hissettireceğine inanmıştım. İçimde bir yerlerde o galibiyet duygusunu aradım… Ama bulamadım. Tekin belki biraz ileride sinirden kuduruyordu ama ben aksine kesif bir yenilgi tarafından kuşatılmıştım.

Kulağıma dolan sesler beni geçmişle şimdi arasındaki o ince, kaygan buzun üzerinden çekip aldığında, kısa bir an şaşkınlıkla etrafıma bakındım. Lazarenko’nun gözleri üzerimdeydi; müziğe uygun bir şekilde hareket ederken, “Hazel! Her şey yolunda mı?” diye soruyordu.

Bir başka ses daha vardı kulağımda. “Hazel!” diyordu öfkeli bir tonda. “Cevap ver! İyi misin?” diye de devam ediyordu. Tekin’di bu.

Çarçabuk toparlayıp ona aldırmadan Lazarenko’ya döndüm. “Pardon, dalmışım,” dedim gülümseyen bir tavırla. “Evet, her şey yolunda.”

Tam aksi şekilde hissediyordum oysa. Dudaklarımın köşesine yapmacık ve ileriden bizi izleyen Tekin’in öfkesini harlayacak kadar şuh bir gülümseme oturtmuştum. Kendinden, daha da önemlisi yaptığı şeyden emin bir kadının edasıyla pistin ortasında salınıyordum. Elim hiç tanımadığım bir adamın avucundaydı, belimde ise aynı adamın dokunuşu vardı. Yabancı, sözlerine bile odaklanmadığım bir müzik yankılanıyordu etrafımızda. Lazarenko belimdeki elinin temasını hafifçe baskılayıp beni biraz daha kendine yaklaştırınca, etrafıma ördüğümü sandığım o zırh bir an dalgalandı. Toparlanmaksa ne yazık ki hiç kolay olmadı.

Boyu Tekin kadar uzun değildi, en fazla bir seksen falan olmalıydı. Saçları Tekin’inki gibi siyah değil, sarıya dönük bir kumraldı. Gözlerinde ise kor rengi ışıltılar yerine, buzu andıran soluk bir mavi vardı.

Belimdeki tutuşunun hissettirdikleri, arabada ya da çalışma odasında hissettiklerimin yanına bile yaklaşamazdı. Bir rahatsızlık duygusu sardı dört bir yanımı ansızın. Oysa elimi avuçlarına bırakıp piste çıkarken tek amacım zaferi tatmaktı.

Hissettiğim rahatsızlığın pişmanlığa dönüşeceğini anladığım anda, silkelenerek kendime gelmeye çalıştım. Tekin’in dikkatli ve öfkeli bakışları üzerimdeyken, içimdeki gelgitleri dışarı yansıtamazdım.

Tekin telefonunu kulağına götürüp bir konuşma yapmak üzereyken, gözümün içine baka baka kulaklıkları kapattı. Ne yapmaya çalıştığını bilmiyordum ama umurumda da değildi.

“Seni Tekin gibi bir adamın yanında gördüğüme şaşırdım.” Lazarenko sessizliği bozunca bir an bunun bir fırsat olduğunu düşündüm ama işittiklerimden hiç hoşlanmadım. “Fakat aranızda sandığım gibi bir şey var mı, emin olamadım bir türlü.”

Kaşlarımı çatmamak için zor durdum. “Neden şaşırdınız? Anlamadım,” dedim göz ucuyla Tekin’e bakarken. Hâlâ telefonla konuşuyordu. Yüzünde gazap dolu bir ifade, duruşunda ise önüne çıkanı yakıp yıkacak bir güç vardı. Saniyeler sonra telefonunu kapattı, bana baktı ve dudakları küstah bir gülüşle kıvrıldı. Bir şeyler çeviriyordu ama anlamamıştım.

“Tekin… Biraz hoyrat bir adamdır,” dedi Lazarenko beni kendime getirerek. “Her konuda…” Gözlerimin içine baktı. “Bazı zamanlarda… Özellikle öfkeliyken… Siz nasıl diyorsunuz? Dilinin ayarı pek yoktur. Affetmek nedir bilmez. Kural tanımaz. Planları ve tuzaklarıyla ünlüdür, insan o tuzaklara nasıl düştüğünü genelde anlamaz.”

“Onu epey yakından tanıyor gibisiniz. Yoksa bu, Pelin sayesinde mi?”

“Geçmişe dayalı iş birliklerimiz oldu Tekin’le. Onu iyi tanırım, evet. Sizin de onun yanında yıprananlardan olmanızı istemem.” Sessiz kaldığımı, ona dikkatle baktığımı gördüğü anda toparlamaya çalıştı. “Biz Ruslar biraz filtresiz konuşuruz. Kelimelerimle sizi incitmemişimdir umarım.”

“Kelimeler…” dedim başımı dikleştirerek. Bakışlarım kısa bir anlığına, biraz ileride durup öfkesini gizlemeye dahi tenezzül etmeyen adama değdi. Çarçabuk kaçırıverdim. “Öyle kolay incitmezler beni, merak etmeyin. Endişeniz için teşekkürler,” dedim çenemi gururla havaya dikerek. Ancak Tekin’le aramızda herhangi bir şey olmadığına dair bir açıklama yapmamayı tercih ettim. Sanki bunu söylediğim an Lazarenko’dan hiç istemediğim bir hamle görecektim.

Müzik iyice yükselirken, omuzlarımı hafifçe geriye çekerek aramızdaki mesafeyi arttırmaya çalıştım. Anlık kararım yüzünden çoktan pişman olmaya başlamıştım. “Evimi nasıl buldunuz?” diye sordum bir süre sonra kendimi tutamadan.

“Çok zor olmadı,” dedi keskin bakışı yüzümde gezinirken. “Bir şeyi öğrenmeyi gerçekten istediğimde, amacıma ulaşmak için yapamayacağım şey yoktur.”

İrkilmemek için zor durdum. Neyden bahsediyordu? Konumuz hâlâ evim miydi? Yoksa büyükelçi olayını mı ima ediyordu? Artık hissettiğim tek duygu rahatsızlık değildi, işin içine korku da karışmıştı. Lazarenko’nun bir şeylerden haberdar olma ihtimali var mıydı?

Dansı da sohbeti de yarıda kesmek istedim ama mümkün değildi. “Siz de bazı konularda Tekin’den farklı değilsiniz o hâlde,” dediğim anda ise ansızın yeniden açılan kulaklığımda duyduğum ses imdadıma yetişti.

“Hadi bakalım! Dans bitti!” diye neredeyse tısladı Tekin. Ve eş zamanlı olarak iki adam seri adımlarla Lazarenko’nun yanına geldi. Lazarenko’nun korumaları oldukları konuşmalarından belliydi.

Dışarıda bir sorun yaşadıklarını anlatmaya başladıkları anda, fırsattan istifade Lazarenko’dan uzaklaştım. Tekin de birkaç adımda yanımıza ulaşmıştı, dudaklarının kıyısında işgüzar bir tebessüm saklıydı. Kimse görmüyordu ama ben anlamıştım. Dışarıda her ne yaşanıyorsa, sorumlusu Tekin’den başkası olamazdı.

Lazarenko benden özür dileyerek dışarı çıkması gerektiğini açıklamaya giriştiği sırada, ben pistten uzaklaşamadan Tekin beni hızla kollarına aldı. “Sorununu hallet, Lazarenko! Yoksa adamların diplomatik krize neden olacak!” deyip birkaç adımda bizi pistin daha uzak bir noktasına taşıdı. Beni kollarında, Lazarenko’ya arkamı dönecek şekilde çevirmeyi de aksatmamıştı.

Müzik ansızın değişmişti, etrafımızda dans eden başka çiftler de vardı. Yepyeni bir şarkının girişi duyulduğu anda ise kalbim göğüs kafesimde dörtnala koşturmaya başladı. Üstelik etrafımızı saran kalabalığın, az önce Lazarenko’yla olanın aksine bizi izlediklerini görmek, heyecanımı iyiden iyiye yükseltmeyi başarmıştı.

Kemanın iç gıcıklayan melodisinin ardından şarkının sözleri başladığında, Tekin’in hiddetle tutuşmuş bakışları benim gözlerimin tam içine odaklandı.

Biliyorsun, her şey bitecek bir gün

Umut ve özlem hep boşuna

Biliyorsun, her şey bitecek bir gün

Kalacağım bir başıma ♪♪*

En sevdiğim şarkıcının, en sevdiğim şarkılarından biriydi bu. Oysa tıpkı Lazarenko’yla olduğu gibi, çalan müziğin tek bir detayına bile dikkat etmemem gerekiyordu. Her şey aynı olmalıydı, böyle farklı hissettirmesi haksızlıktı. Fakat içimdeki çalkantıları gizlemek benim için çocuk oyuncağıydı ve bunun tek yolu da hırçınlığıma sığınmaktı.

“Ne yaptın sen?” diye sordum Tekin’e, kızgın olmasına özen gösterdiğim bir tavırla. “Dışarıda ne oldu öyle?”

“Lazarenko’nun adamlarının başı birtakım belalara girdi diyelim,” diye yanıtladı beni. Yüzünde azıcık bile mahcubiyet ifadesi yoktu. “Medeniyetten yoksunlar herhâlde!” dedi alay eder gibi. “Başka konukların korumalarıyla kavga etmişler.” Arsız arsız gülümsedi. “Allah’ın işi işte!”

“Yaa! Eminim öyledir,” diye diklendim. “Eminim senin parmağın yoktur bunda.”

Avuçlarının sıcaklığını, elbisemin ipek kumaşının üzerinden sanki tenimdeymiş gibi hissederken, kıvranmamak için direndim. Herkes gibi dans etmiyordu benimle. İki eli de belimi sıkıca kavramıştı. Beni iyice, aramızdaki mesafe kapanıncaya kadar kendine yaslamıştı. Normalde bir elimi avucuna alması gerekirken, benim boynunun iki yanında duran ellerimin tenine değmesine ramak kalmıştı.

“Olduğunu sen de çok iyi biliyorsun. Öylece izleyecek değildim,” diye mırıldandı. Alev saçan bakışlarını gözlerime dikti. “Her defasında…” dedi dişlerinin arasından. “Söylediğim şeyin tam tersini yapmasan… Lazarenko’nun adamlarına da yazık olmazdı.”

Gözlerim pişkinliği karşısında hayretle açıldı. “Ben suçluyum yani?”

“Suçlu değil, inatçısın!”

“İnat ettirenler utansın!” diye yapıştırdım lafı.

“Ben miyim o?” diye sordu. Her şeye sebep olduktan sonra hâlâ ben miyim diye sorması bir yanıtı hak etmiyordu.

Cevap vermeyince belimdeki tutuşunun baskısını iyice arttırıp, beni biraz daha kendine yaklaştırdı. Nilüfer buğulu sesiyle söylemeye devam ederken, dudaklarımızın arasında tek nefeslik mesafe kalmıştı.

Kim bilir, kimler tutacak ellerinden

Kimlere güleceksin gözlerinle

Kim bilir, kimler tutacak ellerinden

Kimlere güleceksin gözlerinle ♪♪

Telaşla etrafıma bakındım. “Ne yapıyorsun?” diye mırıldandım. Esmer teninden yükselen erkeksi koku burnuma dolmasın diye, nefesimi tuttuğumun farkına varamadım.

“Oradan ne yapıyor gibi görünüyorum?” diye sordu. Tavrı rahattı ama kordan gözleri yüzümün her miliminde dolanıyordu.

“Fazla yakınsın…” diye yanıtladım bakışlarımı ondan kaçırarak.

“Yalnız değilsin demek ki,” diye cevapladı beni. “Benim de kendi canıma kastım var.”

İmalı sözleriyle yeniden istemsizce ona döndüm. Bana dün arabada söylediğim sözleri hatırlatıyordu. “Canına kastetmek mi bu?”

“Ya ne?” diye sordu.

“Bir oyun belki…” dedim hiç düşünmeden.

“Seninle oyun oynamam,” diye yanıtladı beni. Bu, yalandan başka bir şey değildi. “Ve sana, seninle alakasız söylemlerde de bulunmam.”

Kaşlarım anlamadığımı belli eder gibi çatıldı. “Ne gibi?”

“Meleksi güzellikmiş!” diye söylendi ağzının içinde. Gözlerinden alevler fışkırıyor, âdeta burnundan soluyordu. Ama belimdeki tutuşunu da gevşetmiyor, bir milim uzağa gitmeme izin vermiyordu. “Bir boktan anladığı yok sikik şerefsizin!”

“O ne demekmiş pardon?” diye diklendim. Bana meleksi bir güzelliğin yok demeye mi getiriyordu? Çok biliyorsun sen! diye geçirdim içimden. Omuzlarında duran ellerimi kaldırıp, tırnaklarımı boynuna batırma isteğimin önüne geçmek çok zordu.

“Meleksi, seni tanımlayacak bir kelime asla değil, Hazel.”

“Beyimizin de benimle ilgili her konuda fikri var, maşallah!” dedim ama tavrımı umursamazlık çizgisinde tutmayı beceremedim. “Daha geçen gün toy diyordun ya! Şimdi nasıl meleksilikten uzak olduk, onu anlamadım ben. Allah Allah ya!”

“Toyluğu neden negatif bir yerden aldığını anlamıyorum.” Beni pistte hafifçe çevirdiği anda saçlarım ufacık savruldu. “Toy olmak kötü mü? Bir şansım olsaydı eğer… Bu dünyanın karanlığına toy olmayı tercih ederdim.”

“Ha sen pozitif anlamda mı söylemiştin onu?” dedim sanki yemiş gibi. “Ay pardon ya! Ben yanlış anlamışım.” Daha fazla dayanamayıp sinirle ona baktım. “Yüzüme yüzüme, küçümseyerek toysun dedin, Tekin. Şimdi hiç kıvırma.”

“Ben kıvırmam. Dümdüz söylerim. Ve seni asla hiçbir konuda küçümsemedim.”

“Öyle mi?” diye sordum. Hiç inanmamıştım. Kıvırmıyordu belki ama manipüle etmekte de üstüne yoktu.

“Aynen öyle.”

“O zaman sen söyle…” dedim ona meydan okur gibi. “Beni hangi kelimenin tanımlayacağını…”

“Gerçekten seni anlatabilecek birçok kelime söyleyebilirim aslında…” diye mırıldandı. “Ama şu halinin karşılığı, tek bir kelimede bulunabilir.”

“Neymiş o?” diye sordum merakla.

Hiç tereddüt etmeden, kendine düşünme imkânı tanımadan, tek nefeste “Fırtına…” diye yanıtladı. Gözlerini gözlerimden bir an bile ayırmamıştı. “Asi bir fırtına olarak tanımlanabilirsin sen, Hazel.” Dudaklarıma baktı. Belimdeki ellerinden biri, sırtımda hafifçe yukarı çıkarak yalnızca saatler önce dokunduğu tenime uzandı. “Bir fırtına kadar başına buyruksun, hırçınsın!” diye fısıldadı. “O herife gülüp dururken, bana surat asmanın tek nedeni de bu hırçınlığın.”

Yalnız bugün, yalnız benim

Ellerimden tut gülüm

Yalnız bugün, yalnız benim

Gözlerime gül bugün ♪♪

Kapılmanın sırası değildi ama onun kollarında huzursuz bir şekilde kıpırdanmadan durmak çok güçtü. Ne kapılması! diye itiraz ettim kendi kendime. Bunların tüm suçlusu hormonlardı. Aynen!

Bir kadın, bir amaç için bile olsa bir adamla bu kadar yan yana vakit geçirdiğinde, bir çekim hissetmesi kaçınılmazdı. Hele ki bu adam yakışıklıysa, çok güzel bakıyorsa, ufacık bir dokunuşla sizi sarsmayı başarıyorsa aksini düşünebilmek imkânsızdı. Ateşle barutun kanıtıydı. Fakat ateş eninde sonunda söner, geriye yeniden tutuşması imkânsız küller bırakırdı. Benim de bu gece işittiklerimden sonra, aksi zaten olanaksızdı. Çoktan sönmüştü ateş. Ortada yanan hiçbir şey kalmamıştı. Üzerinde dumanı tüten tek şey benim öfkemdi, o da ne yaparsam yapayım azalmamıştı. Üstelik bu duygudan da rahatsız olmaya başlamıştım. Ona öfkelenmek de savunmasız hissetmeme yol açıyordu.

Sadece öfke mi? Yoksa kırgınlık mı? diye fısıldayan iç sesimi duymamaya çalıştım. İnsan yalnızca değer verdiklerine kırılırdı. Benim de Tekin’e kırılmam için bir sebebim bulunmuyordu. Onun canını neden acıtmak istediğimi sorguladığımdaysa, ne yazık ki kendime verecek bir cevabım yoktu.

Kendimden mi, yoksa ondan mı kaçtığımı bilmeden hafifçe geri adımladım. Zaten şarkı da çoktan yavaşlamış, son melodileri duyulmaya başlamıştı. Fırtına kelimesi zihnimin dört bir köşesinde cirit atarken Tekin’in belimi saran elleri çözülmüş, dansın bittiği gerçeği ikimizi birbirimizden uzaklaştırmıştı.

🌊

Nihayet dans pistinden ayrılıp yine cam kenarındaki yerimize geçtiğimiz anda, aklıma ansızın bambaşka bir şey geldi. “Kulaklıkları açmazlar, değil mi?” Dans boyunca kulaklıklardan ses gelmemesi, kapalı olduklarına kanaat getirmeme sebep olmuştu.

“Kapalı,” dedi Tekin hiç duraksamadan. “Toplantıya kadar açılmayacak,” diye de ekledi. “Rahatsız mı etti?” diye sordu ardından.

“Yok,” dedim hızlıca. “Benim sana bir şey sormam gerek sadece. Kulaklıkların açık olmasını o yüzden istemedim.”

Kaşları çatıldı. Diğerlerinden gizlemek istediğime göre, meselenin benim için önem taşıdığını muhtemelen anlamıştı. “Bir şey mi oldu?” diye sordu.

“Pelin…” dedim hiç beklemeden. Ama sesimi alçak tutmaya da özen gösterdim. “Büyükelçi mevzusunda bana yardım ettiğini biliyor mu?”

“Hayır,” dedi ama çenesi gerilmişti. Uzun, güçlü parmaklarını sakallarına götürüp kaşıdı. “Sana bunu düşündüren ne?”

“Senin evinden çıkarken gördüm demiştim ya!”

“Evet?”

“İşte o zaman şey dedi… Rahat olabilirsin, Tekin’le aranızdaki iş birliğinden haberim var. Tekin benden saklamaz böyle şeyleri. Aynen böyle söyledi.”

“Bilmesi imkânsız!” dedi Tekin. “Ayrıca o kim ki ondan böyle şeyleri saklamayacakmışım? Ya sabır!” diye tahammülsüz bir tavırla söylendi. “Lazarenko’nun bir iması oldu mu sana?” Etrafına bakındı. Çevremizde kimse olmadığından emin olunca sözlerini sürdürdü. “O olayla ilgili?”

“Hayır,” deyip kısa bir an düşündüm. “Evimi nasıl bulduğunu sordum sadece,” dedim belki bunun önemli olabileceğini düşünerek. Çünkü o anda söylediklerinin altında yatan başka anlamlar olduğunu sezmiştim. “Bir şeyi gerçekten istediğimde, öğrenmek için yapamayacağım şey yoktur, gibi bir şey dedi. Bir şey ima eder gibiydi. Bilmiyorum. Belki ben çok paranoyak davranıyorum.”

“İşte bu yüzden ondan uzak durmanı söylemiştim, Hazel,” dedi ellerini saçlarının arasından geçirirken. Gazap çökmüştü gözlerine. Bir sorun olmadığına güvenmek istiyor ama yine de tedbir alacak gibi duruyordu.

Tam telefonunu cebinden çıkardığı sırada, ben de kokteyl masasının üzerinde duran çantama uzanıp kendi telefonumu elime aldım. Ekranına baktığımda, birkaç bildirime rastladım ama sonra bakacaktım.

Tekin’in yine Arhavi’deki o gün gördüğüme benzeyen, farklı bir haberleşme aplikasyonuna girdiğini fark edince merakım cezbedildi. Fakat ekrandaki çevrimdışı yazısına rastladığı anda hamlesi yarıda kesildi.

Bana döndü. “Halledeceğim,” dedi güven vermek ister gibi.

“Acelesi yok,” dedim.

“Acelesi var,” dedi.

O sırada elimde tuttuğum telefonumdan mesaj sesi gelince, parmaklarım tamamen istem dışı mesajı açıverdi. Neden böyle bir şey yaptığımı bilmiyordum ama ekrandaki mesaj tıpkı Arhavi’deki o ilk gecedeki gibi, yan yana olmamızın da etkisiyle, çoktan hem benim hem de Tekin’in gözlerinin önüne serilmişti.

Mesaj bu kez annemdendi. Ama ne yazık ki içeriği çok benzerdi.

Gönderen: Anneciğim

Mesaj: Senin Serdar, babanla konuşmaya eve geldi. Şu anda çalışma odasındalar. Haberin var mı? Yoksa senden habersiz, seninle ilgili babanla konuşmaya mı çalışacak?

Ekrandan başımı kaldırıp Tekin’e baktım. Bakışları hiddetle kısılmış, çenesi sertleşmiş, kendi telefonunu tutan ellerini ise avuçlarındaki cihazı neredeyse kıracak kadar sıkmıştı.

Konu Lazarenko’yla ilgili değildi oysa, beni uzak tutması gereken kimse yoktu. Aynı tavrı Serdar için de mi söz konusuydu? Bu tepkilerin gerçek olmama ihtimali, içimde bir yerlere asla inandırıcı gelmiyordu. Ama içimdeki o aptal yer sussa iyi olurdu. Kulağımla duyduklarıma inanacaktım elbette, beni ikna edecek tek gerçek buydu.

“Benim bir annemle konuşmam gerek,” dedim hiçbir şey söylemesine olanak tanımadan. Hızlı adımlarla ondan uzaklaştım. Kulaklığı açmayacağına güvenmekten başka şansım yoktu, o anda mutlaka annemden detayları almalıydım.

Salonun dış terasa açılan kapılarından çıktım. Terasın üstü kapalıydı, hava fazlasıyla soğumuştu ama neyse ki yağmur damlaları terasın zeminine düşmediğinden yerler kuruydu. Rehberimden annemi bulup aradım, birkaç çalışta açılan telefon bana çok sevdiğim o sesi ulaştırdı.

“Anneciğim?” dedim onun Alo deyişini duyar duymaz.

“Nihayet hatırlayabildiniz annenizi, küçük hanım! Meğer beni araman için palavralar sıkmam gerekiyormuş.”

“Ne?” dedim şaşkınlıkla. “Attığın mesaj yalan mıydı yani?” Bıkkın bir nefes aldım. “İnanamıyorum sana, anne!”

“Yoo! Yalan değildi. Serdar gerçekten buradaydı. Az önce gitti.”

Sanırım gerçekten palavra olmasını tercih ederdim. İşittiklerim beni sinirlendirmekten başka bir işe yaramamıştı. Kendimi engelleyemeden trabzanları sıktım. “Gerçekten babamla benimle ilgili mi konuştu?” dedim bunun düşüncesine bile tahammül edemeyerek. “Ayrıldık biz ya!” diye bağırdım. Ardından sesimin fazla yüksek çıktığını fark edip alçalttım. “Böyle saçmalık olur mu?”

“Eee! Hayatına saçma sapan insanları sokarsan, hayatın böyle saçmalıklarla dolar, kızım. Ben sana demiştim. Sen kim, Serdar kim, Allah aşkına?”

“Anneciğim, sırası mı şimdi bu eleştirilerinin?” Etrafıma bakındım. Tekin’in salonda, onu bıraktığım yerde viskisini yudumladığını görünce rahat bir nefes aldım. “Ben dışarıdayım, bakanlığın daveti var. Eğer Serdar bu konu için gelmediyse sonra konuşalım.”

“Sırası!” diye cevapladı beni sinirle. “Her ne işin varsa, hepsini bırakıp benimle konuşacaksın, Hazel Hanım. Annenim ben senin. Getirtme beni oraya, yolmayayım saçını başını!”

“Cin kaçmış senin içine!” dedim şaşkın bir tavırla. “Kocan mı yüz vermedi? Sosyal medyada tasarımlarına kötü bir eleştiri mi geldi? Nedir yani? Gelmişsin bana sarıyorsun ya? Oğlunu ara, ona bağır!”

“Ulaşabilsem, ben biliyorum ona da yapacağımı! Şu an elimin altında sen varsın.” Derin bir nefes aldı. “Ne zaman ayrıldın o sünepeden?” diye sordu.

“Anne!” diye mırıldandım uyarıcı bir tonda. “Niye sünepe diyorsun ya?”

“Sünepeye sünepe denir, kızım. Ya ne diyecektim başka?” Bir an düşündü. “Gerçiiiii…” dedi uzatarak. “Sünepe… Ama çakal bir sünepe. Şirkete talip olmuş sırtını dayadığı dayıcığıyla birlikte.”

“Anlamadım?” dedim şaşkınlıkla.

“Baban…” dedi annem. “Bir süredir şirketi devretmek istiyordu.”

Kaşlarım endişeyle çatıldı. “Neden? Kötü mü gidiyor ki işler?”

“Hayır. Sorun o değil. Finansal olarak bir sıkıntı yok. Uğraşmak istemiyor artık sadece.” Hemen peşinden sinirle söylendi. “Valla ben de istemiyorum. Sürekli Atina’ya gidip geliyor. Kaç yaşına geldi. Yetsin artık yani!”

“Eee?” dedim devam etmesini ister gibi. “Sonra?”

“Sonrası yok. Hâlâ gündemde bu konu. Yayanla da herhâlde atışmışlar.”

“Aaa? N’olmuş ki? Sormadın mı?”

“Tabii ki sormadım,” diye yükseldi. “O kadının içinde olduğu hiçbir şeyle ilgilenmediğimi bilmiyormuş gibi, sen de Hazel.” Tepkisini frenleyip devam etti. “Neyse… Dediğim gibi. Devretmeye karar verdi. Ama daha kimseye de söylememişti. Bir yayan biliyordu yani. Serdar sünepesinin nasıl haberi oldu, bilmiyorum. Gerçi baban Sektörde hiçbir şey gizli kalmıyor, bir şekilde çalınmıştır kulağına, dedi ama bilemiyorum.”

İyice kafam karışmış ama içime de hiç hoşuma gitmeyen bir kuşku tohumu atılmıştı. “Serdar’ın dayısı mı almak istiyormuş yani?” diye sordum. Acaba bu dayısının mı, yoksa Serdar’ın mı amacıydı?

“Evet.”

“Babam ne diyor bu işe?”

Annem dayanamayıp kıkırdadı. “Ay! Zerre hoşlanmadı. Züppe züppe konuştu, içine Hazar kaçmış gibiydi.” Bir an düşündü. “Ya da Hazar babana çekmiş şu durumda. Aman neyse… Bu ne cüret! O sonradan görme embesile şirket mi satacağım bir de! dedi Serdar’ın dayısı için. Si’li so’lu küfürler de vardı arada da onları es geçiyorum. En son o kadar küfürü Hazar’dan duymuştum.”

Kısa bir an bakışlarım Tekin’e değdi. Acaba annem onun küfürlerini duysa ne düşünürdü? Ne münasebet canım! diye geçirdim içimden. Annemin Tekin’le tanışma olasılığı yoktu.

Düşüncelerimin bambaşka noktalara kaydığını hissedince yeniden konuya döndüm. “Öyle bir niyeti yok yani babamın?”

“Tabii ki yok!” diye yanıtladı annem beni.

“Ben Hazar’la bir konuşayım ister misin?” diye sordum.

Hazar, babamın Yunanistan’daki şirketini hiçbir şekilde devralmak istememişti. İmza yetkisinin ve hissesinin olmasını bile zar zor kabul etmişti. Mezun olduğunda anne tarafımıza ait, annemin de payının olduğu, şu an dayılarım tarafından yönetilen büyük aile şirketinin başına geçeceğini söylemiş, Yunan tarafımızla arasına keskin ve aşılmaz bir çizgi çekmişti. Bunun babamı üzdüğünü biliyordum ama Hazar bir kez bilendi mi, onun fikrini değiştirebilmek pek mümkün değildi.

“Yok yok. Hiç açma konuyu. Üsteleme de. Baskı hissetmesini istemiyorum.” Korumacı bir tavır takındı annem. “İstemiyor işte, Hazel. Suçlayabilir misin onu?”

“Hayır, suçlamıyorum elbette ama böyle de babam kötü hissetmeyecek mi kendini?”

“Hiç kötü falan hissettiği yok valla. Zırt pırt Atina’ya gitmeyeceği için çok mutlu. Bir sürü seyahat planı yapmaya başladı. Bıktı adam artık, bıktı.”

“Yani… Bence de dinlenmeli artık,” diyerek hak verdim. “Sevindim açıkçası. Umarım içine sinen birilerine devreder de sonradan pişman olmaz.”

“Acelesi yok. Zaten şimdilerde herhâlde detaylı bir finansal rapor hazırlanıyor. Bakalım, göreceğiz neler olacağını.”

“Tamam, anneciğim,” dedim konuşmayı bitirmeye çalışarak. Tekin’in yanına bir çiftin geldiğini fark etmiştim. “Ben Serdar’ın niyetini öğreneceğim.”

“Öğrenip ne yapacaksın, Hazel?” dedi annem uyaran bir tonda. “Tamam ayrılmışsın, bitmiş, gitmiş işte. Oh mis! Hiç kurcalama.”

“Merak ettim,” dedim kaşlarımı çatarak. “Hem benden habersiz böyle bir şeye kalkışması da hiç hoşuma gitmedi. Ne bu böyle arkadan iş çevirir gibi?”

“İyi!” dedi annem. “Ne desem dinlemeyeceksin zaten.” Hemen ardından sözlerini sürdürdü. “Tia’nın düğün tarihi netleşti. Atina’da olacak. Davetiyeyi gönderdi geçen gün. Sana da atarım fotoğrafını, o sana ayrıca yazacaktı gerçi.”

Yazmış olabilirdi. Son zamanlarda hayatımdaki hiçbir şeye yetişemiyordum ki. “Olur,” dedim. “Ama tarihe bağlı. Katılabilir miyim, emin değilim.”

“Bakarsın programına,” dedi annem anlayışla. “Katılırsan çok sevinir tabii.”

“Elimden geleni yapacağım,” deyip hemen peşinden telefonu kapatma yoluna girdim. “Öpüyorum seni, anneciğim. Ararım yine, olur mu?”

“Kendine dikkat et,” dedi cıvıltısı düşmüş bir sesle. Bizi özlediğini gizlemekte pek iyi değildi. Ama toparlaması da uzun sürmedi. “Fotoğrafını at! Elbiseni merak ettim,” diye de ekledi. Mesleki deformasyon! diye geçirdim içimden. Ama ikiletmedim.

“Tamam, atarım. Sen de kendine dikkat et,” dedikten hemen sonra telefonu kapattım. Aslında ben de onları özlüyordum ama burada bir düzen kurmuştum kendime, artık annemle babamın kanatlarının altında yaşayamazdım.

Mesajlarıma baktığımda Tia’nın sahiden de mesaj yolladığını ama altlarda kaldığını fark ettim. Davetiyesini göndermişti, mutlaka beni de beklediğini söylüyordu. Yoğun olabileceğimi ama gelmeye çalışacağımı söyleyerek kapattım konuyu.

İçeri dönmeden hemen önce, içimde filizlenen o kuşku dolu öfkeye engel olamadan Serdar’a WhatsApp’tan yazdım.

“Serdar, babamla görüşmeden önce sence de bana haber vermen gerekmiyor muydu?” diye sorup bir süre bekledim. Ama cevap gelmeyince, ekranı kapatıp içeriye dönmek üzere salona yöneldim. Elbet çıkardı kokusu, şimdi onu bekleyemeyecektim.

Salonun, terasa çıktığım kapısının kapatıldığını gördüğümde, diğer tarafa ilerledim. Arka tarafta bir kapı daha vardı, içeri girdiğim anda gördüm ki Tekin aynı yerindeydi ama bu sefer arkası bana dönük kalmıştı.

Yaşları kendisine yakın bir çiftle samimi bir sohbet içerisindeydi. Geldiğimin farkında değildi. Yanlarına ulaşmama birkaç metre kalmışken, adımlarımın yavaşlamasının tek nedeni ise kadının dudaklarından dökülenlerdi.

“Cemre de Ankara’da,” dedi genç kadın gülümseyerek. “İş için dedi ama asıl amacı seninle konuşmak tabii. Biliyorsun, hâlâ aşamadı.”

Cemre kimdi? Ve neyi aşamamıştı?

Neden bilmem, duyduklarım hoşuma gitmemişti. Ama yüzümdeki umursamazlık maskesinin sarsılmasına izin verecek değildim, attığım son birkaç adım sonrasında Tekin nihayet benim farkıma varabilmişti.

Az önce onlarla olan konuşmasına tezat, beni görünce kaşları çatıldı. Muhtemelen annemden gelen, Serdar’la ilgili mesajın etkisiydi ama bu oyunu devam ettirmesi anlamsızdı.

“Konuşabildin mi?” diye sordu. İçeriğini merak ettiği aşikârdı. Bu da gösteriyordu ki kulaklıkları açtırmamıştı.

“Evet, konuştum,” dedikten sonra hiçbir detay vermeden, Tekin’in tam karşısındaki çifte döndüm. Bunun üzerine Tekin de ısrarcı olmadı.

“Tanıştırayım,” dedi bir bana, bir de karşımızdaki çifte bakarak. “Hazel…” deyip beni gösterdi. Ardından onlara dönerek “Doruk ve Gamze…” diye ekledi.

“Çok memnun oldum,” dedim ikisiyle de tokalaşırken.

“Biz de çok memnun olduk, Hazel,” diye yanıtladı beni her ikisi de.

“Doruk ve Gamze benim okuldan arkadaşlarım,” diye devam etti Tekin.

İşittiklerim ansızın şaşkınlıkla kuşatılmama neden oldu. “Okuldan?” dedim devam etmesini bekleyerek. Fakat bana istediğimi vermemeye kararlıymışçasına pişkin pişkin sırıttı. Az önceki sinirini perdeleyen bu gülüş, onun hakkında sorular sormam gerektiğinin, aksi hâlde merakımı dolaylı yollardan gideremeyeceğimin kanıtıydı.

Neyse ki Gamze imdadıma yetişti de sormak zorunda kalmadım. “Evet,” dedi Gamze gülümseyerek. “Stanford’dan sınıf arkadaşıyız.”

“Stanford’dan…” dedim. Şaşkınlığımı çoktan bir kenara bırakmıştım, merakla devam etmesini bekliyordum.

“Aynen,” dedi Doruk hemen. “Hep birlikte Elektrik Mühendisliği Bölümü’nde okuyorduk Stanford’da. Üç yıl kadar hiç ayrılmadık.”

“Neden üç yıl?” diye sordum kendimi tutamadan.

Bu kez beni yanıtlayan Tekin oldu. “Ben mezun olmadım çünkü. Son yıl okulu bıraktım.”

Bu sözler, az önceki merakımın üzerine bir yenisini ekledi. Son yıla kadar gelip neden bitirmemişti? Sormak istedim ama bir şeyler beni engelledi. “Anladım,” dedikten sonra, az önce çalışma odasında olanlar aklıma geldi. Prizle uğraşırken, çarpılırsan sana yardım etmem deyişimi anımsamak yerin dibine girmeme neden oldu. Her ne kadar tamamlamamış olsa da mühendisti, söylediklerim çok komik durmuştu. “Sen de Hazar gibi okulu bitirmeyenlerdensin demek,” dedim konuyu dağıtmaya çalışarak.

“Hazar?” dedi Gamze. Gözlerine merak yerleşmişti. Kötü birine benzemiyordu, aksine samimi bir tavrı ve içten bir gülümsemesi vardı.

Benim tavırlarım ise genelde bir ayna gibiydi. Karşımdakinden ne görürsem, aynısını yansıtmak kişiliğimin belki de en önemli parçasıydı. Zaten bu da onu aynı samimiyetle yanıtlamamın tek nedeniydi. “Hazar ikizim,” dedim gülümseyerek. “O da hâlâ mezun olmadı.”

“Siz?” dedi Gamze, Tekin ve bana bakarak. “Nereden tanışıyorsunuz?”

Tekin’in yanıtlamasına fırsat vermeden atıldım. “Komşuyuz.” Tekin kendini tutamadan güldü. “Ne?” dedim ona dönerek. “Komşu değil miyiz?”

“Öyleyiz.”

“Nasıl yani?” dedi Doruk. “Senin evinin çevresi ormanlık arazi. Nasıl komşu oldunuz?”

Tekin’in buna vereceği yanıtı ben de merak ediyordum. Ama “Uzun hikâye!” deyişini beklemiyordum.

Bu cevaptan hoşlanmayarak sözlerimi sürdürdüm. “Tekin, ikizim Hazar’la tanışıyor. Bir konuda yardıma ihtiyacım olunca, Hazar da ne yazık ki buralarda olmayınca, imdadıma Tekin yetişti diyelim.” Derin bir nefes alıp Tekin’in gözlerinin içine baktım. “Kısa süreli bir komşuluk yani,” dedim vereceği tepkiyi görmek ister gibi.

Gözleri kısıldı. Tek kaşı hafifçe havaya kalktı. “Kısa süreli?” diye mırıldandı. Ama benden başka bir şey duyamadı.

Gamze oluşan gergin havayı anlamış gibi gülümseyerek araya girdi. O andan sonrası benimle ilgili sorduğu sorularla geçti. Çok içten bir kadındı. Benimle ilgili duyduklarından sonra, ben de ona sorular sormaya başladım. Öğrendiğime göre Doruk’la birkaç yıldır evliydiler ve küçük bir de kızları vardı. Şu anda kaldıkları otelde bakıcısıyla birlikteydi ve yine öğrendiğime göre üç yaşındaki bu küçük kız Tekin’e âşıktı. Her yaş grubundan hayran kitlesi olması şaşırtıcı değildi elbette, adamda şeytan tüyü vardı.

Tekin’in bir süre sohbetten uzaklaşıp birileriyle yazıştığını gördüğüm anda, meşhur toplantının yaklaştığına dair bir önseziye kapıldım. Fakat Gamze’yle Doruk’tan gizlemek isteyebileceğini düşünerek hiçbir soru sormadım.

Tam o anda Gamze, “Ay Hazel!” diye cıvıldadı. “Bizim şurada bir fotoğrafımızı çekebilir misin? Kırk yılda bir kaçabildik baş başa, kıyafetim boşa gitmesin.”

Gülümsedim tepkisine. “Tabii ki,” deyip bana vereceği telefonunu bekledim. Ama Gamze yeniden lafa girdi.

Arka masalardan birini işaret etti. “Diğer masada kaldı bizim telefonlar,” deyip Tekin’e döndü. “Tekin, senin telefonunla çekelim mi? Sen bana gönderirsin.”

Tekin hiçbir şey söylemeden telefonunu bana uzattı. Gamze ve Doruk camın önüne, şık manzarayı arkalarına alarak geçtiklerinde Tekin’in telefonunun kamerasını açtım. Birbirlerine sevgiyle bakan çiftin birkaç poz fotoğrafını çektikten sonra, kontrol etmesi için telefonu Gamze’ye uzattım.

“Beğenmezsen çekerim yine,” dedim gülümseyerek.

“Harika çıkmış,” dedi Gamze, Doruk onun alnına küçük bir öpücük bırakırken. Pozların tamamından memnun kalınca ben de yeniden yerime geçtim.

Tekin yanımdaydı, viskisini yudumluyordu. Fakat Gamze’nin sıradaki sözleriyle dudaklarına götürdüğü kadehi tutan eli yarı yolda öylece kaldı.

“Siz de şöyle geçin de ben de sizi çekeyim,” dedi Gamze heyecanla.

“Ne?” dedim şaşkınlıkla. Kalbim ufacık tekler gibi olsa da “Yok, ne gerek var?!” diye devam ettim.

“Kıyafetin harika! Bir fotoğrafla ölümsüzleşmezse yazık olur,” dedi Gamze.

“Hadi hadi!” diye onayladı karısını Doruk.

Tüm bu olanlar âdeta bir komplo gibiydi. Tekin’e baktım, kor bakışları üzerimde dolaşıyordu. Bir istek görmeye çalıştım o alev gözlerinde fakat o çoktan yanıma doğru yaklaşmıştı, Gamze’nin teklifini tek hareketiyle onaylıyordu.

“Çek hadi,” dedi elindeki kadehi masaya bıraktıktan hemen sonra. Elini belime attığında hayretle ona baktım ama o hiç umursamadan karşıya bakıyordu.

“Bu nereden çıktı şimdi?” diye sordum şoka girmiş gibi. Başını soluna çevirdi, gözleri gözlerime değdi; dudaklarının köşesi hafifçe kıvrılmıştı, duruşunda erkeksi bir güç hâkimdi.

Terlediğini hissettiğim avuçlarımı kırmızı elbisemin kumaşıyla serinletmeye çalıştım ama nafileydi. Boğuk, boğazının derinlerinden gelen sesiyle, “İstemiyor musun?” diye sorduğunda nefesim neredeyse boğazımda düğümlendi.

“Yani… İstememek değil de…” dedim ne diyeceğimi, nasıl kıvıracağımı bilemeden. Allah kahretsin ki istiyordum. Hem de çok! Ama istemeyi istemiyordum. İşittiklerimden sonra bunu gururuma yediremiyor, dudaklarından çıkan o gizli kapaklı sözlerden sonra Tekin’in ne yapmaya çalıştığını da anlamıyordum. En kötüsü de hesap soramamaktı! Bağıra çağıra neden söyledin onları demek, öfke biriktirdiğim yumruklarımı göğsüne indirmek istiyordum ama ne yazık ki duyduklarımı belli etmemem gerekiyordu. Hesap sormanın yaratacağı belli belirsiz tatmin duygusunun, zedelenen gururuma zerre iyi gelmeyeceğini çok iyi biliyordum. “Kastettiğim o değildi,” demesine katlanamazdım. Avutulmayı kendime asla yakıştıramazdım. O yüzden de susacak, dik duracak ve zamanı geldiğinde içimdeki o öfkeden beslenen hissi serbest bırakacaktım.

“O zaman gülümse,” dedi gözleri yüzümün her miliminde dolanırken. “Gerçi… Sen bana gülmeyi pek tercih etmiyorsun.”

“Güldürdün de gülmedik sanki!” dedim başımı hırçın bir şekilde havaya dikip, kızgın bakışlarımı yüzünden ayırmadan.

“Ha şöyle!” diye mırıldandı. Dudaklarının kenarında biraz küstah ama çokça çapkın bir kıvrım vardı. “Gülüşün güzel… İnkâr etmeyeceğim. Ama bu hırçın hâlin… Sanırım yalnızca bana özel.”

Çılgınca atan, iyice rayından çıkmış kalbimi dizginlemeye çalıştım. Ona olan öfkemi taze tutmak için işittiklerimi yeniden ve yeniden anımsadım. Neyse ki faydası olmuştu, çarçabuk toparladım. “Neden acaba? Sürekli tepemin tasını attırdığın için olabilir mi?”

“Bu benim zorlanan sabrımın yanında hiçbir şey. İnan bana,” dedi gülerek. Ardından Gamze’ye döndü. “Hadi çekiyor musun?” diyerek benim olası sorularımın önünü de kapattı.

“Çektim bile!” diye cıvıldadı Gamze. Poz verdiğimiz anları da kadraja aldıktan hemen sonra, ben anneme verdiğim sözü tutmak üzere, elindeki telefonun Tekin’e ait olduğunu tamamen unutarak hafifçe öne adımladım. “Beni de çeker misin?” diyecekken, Doruk’la Gamze’nin masasından onlara seslendiler. Telefonlarının çaldığını söyleyince, Gamze ve Doruk telefonu Tekin’e teslim edip “Hemen geliyoruz,” dediler.

Ben öylece kalakalınca, bu elbette Tekin’in dikkatinden kaçmadı. “Ne isteyecektin?” diye sordu.

“Önemli bir şey değildi,” dedim mırın kırın ederek.

“Ona bırak da ben karar vereyim, Hazel.” Öküz! Kibarlığı yalnızca birkaç saniye sürüyordu.

“Annem kıyafetimi merak etti de. Ona göstermek için bir poz isteyecektim. Gelince çeker Gamze artık.”

“Geç!” diye buyurdu. “Ben çekeyim.”

“Yok ya! Gerek yok. Çeker Gamze,” diye itiraz ettim. Tekin’e poz vermeyi istemiyordum.

“Vakit geçiyor, toplantı başlayacak birazdan,” diye uyardı beni. Gamze’yle Doruk’un olduğu yere baktım, hararetli bir şekilde telefonda konuşuyorlardı.

“İyi tamam,” dedim mecbur kalarak. Elbisemin yırtmacını düzelttim ve çok fazla uzatmadan birkaç fotoğrafımı çekmesine izin verdiğim anda, yanaklarımı ısıttığını hissettiğim kızarıklığı yok saymaya çalıştım.

Tekin bir şeyler söyleyecek gibi bana baktı, dudakları aralandı ama ne yazık ki başlamadan yarım kaldı. Telefon ekranına bakıp sıkıntılı bir nefes aldı. “On dakikaya toplanıyorlar,” deyişinin hemen ardından ise benim için stresli dakikalar başlamıştı.

🌊

Hızlı adımlarla, salonun biraz ilerisindeki lavaboya doğru ilerledim. Gold varaklarla çevrili beyaz kapının önüne ulaştığımda hiç beklemeden açtım. Tam içeri adım atacaktım ki zaten bekleyen üç kişi olduğunu gördüm. O kalabalıkta beklemek zor geldiğinden, yalnızca personelin kullanmasına izin verilen arka lavaboya yürüdüm. Bu sırada elimdeki çantamı açmıştım, içindeki kapı kartımı arıyordum.

O lavaboyu kart olmadan açmam imkânsızdı. Bu sırada Kıvılcım’ın bakışlarının üzerimde olduğunu fark edince, neden bilmiyorum ama içimi hafif bir rahatlık sardı. Nerede olacağımı gösteren küçük bir baş hareketi yaptım ona, o da bana gülümseyişini gizleyerek göz kırptı.

Tekin henüz toplantıya girmemişti. Lavaboya gitmem gerektiğini söyleyince acele etmemi tembihlemiş, ben salona dönmeden toplantıya dahil olmayacağının altını çizmişti.

Nihayet kilidi olmayan, üzerinde yalnızca kart okutucusu bulunan kapının önünde duraksadım. Yeşil yuvarlağı görür görmez içerisinin boş olmasının rahatlığıyla hızla kartı okuttum. Ve hiç beklemeden içeri daldım. Boş bulmayı umduğum lavabonun içinde gördüğüm iki adamla ise olduğum yerde öylece kalakaldım.

İkisi de tanıdıktı. Birinin bakışları tedirgindi, diğerinin ise tavrından tahammülsüzlük akıyordu.

“Senin ne işin var burada, Hazel?” dedi tahammülsüz olan. Benim dudaklarım gözlerimle paralel bir şaşkınlıkla açılmışken, bana hesap sorma haddini kendinde bulabilmesi şaşılasıydı. Oysa bu soruyu benim ona sormam lazımdı.

Kapı otomatik olarak kapanıp kilitlenince, zihnimden geçen tüm ihtimalleri tek cümleyle özetledim. “Sen… Tekin’den bir şey mi gizliyorsun?” dedim karşımdaki kişiye. Tepeden tırnağa hissettiğim şaşkınlığın tek sebebi, biraz ötemde duran Cesur’dan başkası değildi.

“Ne saçmalıyorsun sen?” dedi Cesur, bana doğru tehditkâr bir adım atarken.

“Bu ne o zaman?” diye sordum diğer adama bakarak. Onu da tanıyordum. Hem günler önce bir karaoke barda hem de bu akşam gizli bir şekilde dolaşmaya çalıştığı bu köşkte gördüğüm barmendi bu. İkisinin birbirini tanıyor olması yeterince şaşırtıcıyken, barmeni benim de tanıdığımı belli etmemem gerektiği ise aklımdan çıkmıyordu.

Cesur, barmene kısa bir bakış attı. Barmen beni şüpheyle kısa bir süre süzdükten hemen sonra tuvalete girdi ve tuvalet kapısının arkasındaki özel olduğunu o an anladığım bölmeden hızla dışarı fırladı.

“Nereye gidiyor?” diye atıldım öne doğru. Ama kimse oralı olmadı. Tam tuvaletin önüne ulaştığım anda Cesur’un pençe gibi eli, ince bileğime ansızın yapıştı.

“N’apıyorsun sen, Hazel?” diye tısladı dişlerinin arasından.

“Asıl sen ne yapıyorsun?” diye bağırdım kendimi tutamadan.

Kapıya tedirgin bir bakış attıktan hemen sonra, bileğimden elini çekti ve parmağını uyarır gibi üzerime doğrulttu. “Sus!” diye uyardı ama onu dinlemedim.

“Ne susacağım ya? N’apıyorsun burada böyle gizli kapaklı? Ne konuşuyordun o adamla? Tekin’in haberi var mı bundan?” diye telaş yüklü sorularımı art arda sıraladım. Normalde şüphe duymaz, sorgulamazdım ama o anki hislerimin tek nedeni onu barmenle görmüş olmamdı. Barmenin görevinin bu geceki olası bir suikast girişimini engellemek olduğunu sanıyordum oysa. Fakat bir yandan içime Ya olay tam tersiyse? diye düşünmeme neden olacak bir kuşku tohumu bırakılmıştı.

Cesur’un dudakları küstah bir tavırla kıvrıldı. Küçümser bir şekilde yüzüme bakıp, “Ben Tekin’den habersiz adım atmam!” diye yanıtladı.

“Bana hiç öyle gelmedi!” dedim duruşumu dikleştirerek. Yalan söylediği apaçık ortadayken bunu yememi bekleyemezdi. “Bildiğim kadarıyla senin köşkün içinde değil, dışında beklemen gerekiyordu.”

“Allah Allah! Şimdi de emir vermeye mi başladın?”

“Hayır!” diye diklendim. “Ama emir aldığın kişiye gördüklerimi söyleyeceğimden şüphen olmasın.”

“Hadi! Durma!” diye gaza getirmeye çalıştı beni. “Hemen git, yetiştir Tekin’e. Yetiştir ki bir kez daha bütün planı senin yüzünden altüst olsun!”

Kaşlarım çatıldı. “O ne demek?”

“Arhavi’ye geldiğin andan beri bütün planları sikip attın demek!”

“Düzgün konuş benimle, Cesur! Haddini bil!”

“Doğruları duymak hoşuna gitmedi mi? Eh, biraz daha dinleyeceksin o zaman! Şu anda söyleyeceğin tek bir negatif şeyle, Tekin’in o toplantıda elde edeceklerine engel olabilirsin.” Öfkeyle soludu. “Hadi! Durma! Hemen koş, git. Anlat Tekin’e. Cesur’u bir adamla gördüm, senden gizli bir şeyler çeviriyordu de! Sonra hoop! Tekin toplantıyı iptal etsin. Aylarca katılmak için uğraştığı toplantıyı…” Gözlerinde yalnızca hiddet vardı. “Sence o boşluğa Tekin’den başkasını almaları ne kadar sürelerini alır? Ben söyleyeyim sana! Hiç. Gece bitmeden zihinlerinde çoktan başka birini yerleştirmiş olurlar. Biz de işte…” Elini salladı alay eder gibi. “Böyle seni koruyacağız diye heba oluruz buralarda. Aman Hazel Hanım’ın kılına zarar gelmesin yeter ki!”

Beni manipüle ettiğinin apaçık farkındaydım ama maalesef söyleyecek tek bir söz bile bulamadım. Tekin’e gördüklerimi söylersem neler olacağını bilmiyordum ama risk alacak mıydım?

Ben Cesur’a cevap veremeden lavabonun kapısının çalınması ve işittiğim sesle olduğum yerde korkuyla sıçradım. Fakat bununla da bitmemişti. Asıl şoku Cesur’un omuzlarımdan canımı acıtan bir şekilde tutuşu ve beni önünden çekişiyle yaşadım.

“İki seçeneğin var,” diye fısıldadı Cesur. “Ya bütün planları dağıtır, altüst edersin…” Tuvalet kapısına doğru ilerledi. Sesi hâlâ fısıltı şeklindeydi. “Ya da o muhteşem yeteneğinle rol kesersin.”

Uzunca bir süre yanıt alamayınca, “Hazel!” diye bağırdı Tekin dışarıdan. Ahşap kapıya yumruğunu geçirdiği, çıkan gürültü nedeniyle aşikârdı. Bakışlarım Cesur’un üzerindeydi. Gözlerindeki ifade tehditkâr, alaycı ve ürkütücü bir şekilde tehlikeliydi. Daha önce bir kez bile dikkatimi çekmemiş o gizli bölmeden dışarı çıkışını izlerken, kalbim neredeyse göğüs kafesimi delmek üzereydi. “Hazel! Aç şu kapıyı! Kıracağım yoksa!”

Dudaklarımı tedirginlikle ısırıp bir çare aradım. Ne yapacaktım? Gördüklerimi Tekin’e anlatmayı göze alacak mıydım? Ya toplantıyı iptal ederse? Onun için önemliydi bu toplantı ve onu engelleyen kişi olma ihtimalini göze alamazdım.

Kapı son hız bir çarpma sesiyle sarsıldığında bulunduğum yerde sıçradım. Kapıyı kırmaya çalıştığını anladığım anda telaşla, kilitli kapıyı açtım.

Ben kapıyı açar açmaz içeri daldı. “İyi misin?” diye sordu beni gördüğünde. Ne diyeceğimi bilemeden öylece yüzüne baktığımı görünce, yalnızca saniyeler önce öfke taşıyan bakışları bu kez endişeyle doldu. “Hazel! Bir şey söylesene!”

Dudaklarımı araladım ama kelimeler ağzımdan bir türlü çıkmadı. Tekin iyiden iyiye telaşlanmış olacak ki beni orada bırakıp lavabonun içini kolaçan etmeye başladı. Fakat o gizli bölme tuvaletin içeri açılan kapısının duvara yaslanan kısmında kalıyordu, dolayısıyla dikkatini bile çekmemesi olağandı.

“Birisi bir şey mi yaptı?” diye sordu yeniden yanıma gelirken. Bir elini belime sardı, diğeriyle çenemden tutup yüzümü kendine doğru kaldırdı. “Hazel!” dedi boğuk sesiyle. “Arabaları hazırlatıyorum. Hemen gidiyoruz,” dedi belimdeki elini koluma sararken.

Tepkisi tam da Cesur’un tahmin ettiği gibi olunca korkuyla eline yapıştım. Planları dağıt, altüst et, diyen sese, Tekin’in dakikalar önce beni bir fırtına olarak tanımlayan sözleri karıştı. “Gerek yok!” dedim ama sesim boğazımdan nefes nefese çıktı. “Tuvaletten çıkarken…” diyerek aklıma gelen ilk bahaneye sarıldım. “Ayağımı burktum sadece,” dedim sol bacağımı tutarak. Derin bir nefes aldım. Allak bullaktım. “Biraz fazla acıdı, tepki veremedim bir süre.”

Keskin, içimi okumaya çalışan bakışlarını üzerimde dolaştırdıktan bir süre sonra omuzlarımdan tuttu ve beni geniş lavabodaki dinlenme koltuğuna oturttu. Burası tek kişilik, özel tuvaletlerdendi, ihtiyaç duyulabilecek her şey düşünülmüştü.

Koltuğa oturduğumda önce elimdeki çantamı alıp kenara koydu, ardından hafifçe dizlerinin üzerine çöktü. Ne yapacağını anlamaya çalıştığım sırada gelen hamlesiyle ise nefesim boğazıma dizilerek kocaman bir düğüm oluşturdu.

Elini sol ayak bileğime uzattı. Bileğimi saran kırmızı ayakkabımın saten bağlarını çözmeden tenime dokundu ve “Burası mı?” diye fısıldadı.

“Toplantıya geç kalacaksın,” dedim ama bana aldırmadı. Bakışlarım dizimdeki geçmişten kalan yara izine değdiği anda, Tekin’in yolda gelirken söyledikleri de peşi sıra zihnimde sıralandı. Çok fazla insan eklendi işin içine, demişti Tekin. Benim derdim gerçekten bir yük, bir ayak bağı mıydı? Arhavi’ye gidişimle neleri altüst ettiğimi bilmiyordum ama şüphem yoktu ki sorsam da anlatmayacaktı. Üstelik… Cesur’un dışa vurduğu sözlerinin, belki de Tekin’in beni kırmamak için söylemeyi tercih etmedikleriyle benzer olma ihtimali de vardı.

Fırtına üzerinize doğru eserse yalnızca etrafı yıkmak, savurmak, dağıtmakla kalmaz; sizi gitmeyi planladığınız yoldan da alıkoyardı. Belki de şu durumda pek de seçenek yoktu, yapılacak şey belliydi, fırtınanın yönünün değişmesine ihtiyaç vardı.

🌊

* Nilüfer’in Her Şey Bitecek Bir Gün adlı şarkısından.

🌊🌊🌊

guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
error: İçerikler Korumalıdır!