♪♪ Bölüm Şarkıları:

Mustafa Yıldızdoğan ~ Saçların

Leman Sam ~ Kıyamam Sana

13. BÖLÜM

Dakikalar süren araba yolculuğu ikimizin sessizliğiyle geçip gitti. Tekin’in benimle bir şeyler konuşmak istediğini biliyordum ama henüz sıra gelmemişti. Yol boyu birileriyle yazışmış, yazıştıkça sinirlenmişti. Bir şey söylemese de yüzündeki ifadeden belliydi ve bu hâli ne yazık ki içimdeki merak tohumlarını iyiden iyiye yeşertmişti.

Onun asıl evine, o büyük malikâneye geldiğimizi anladığım anda oturduğum yerde dikleştim. Nihayet araba durduğunda önce Tekin indi, ardından bana elini uzatarak beni hafifçe dışarıya çekti.

Ankara’nın ayaza kesmiş gece soğuğu üzerimize vururken, kale gibi korunan malikânenin demir kapıları kapandı. Sessizlik içinde eve doğru yürüdük. Bakışlarım yine o eski, yanık tabelaya çarpsa da bu kez çok üzerinde duramadım.

Evin kapısının önüne henüz ulaşmadan, kapı adamlar tarafından açıldı. Hiçbir şey söylemeden eve girdiğimizde, içeride dışarıdaki soğuğa tezat bir sıcaklık vardı.

Etraf aydınlıktı, yürüdüğümüz koridor artık fazlaca tanıdıktı. Tekin’in çalışma odasının önüne geldiğimizde hemen odaya daldık. Üzerimdeki kısa kabanı çıkardım. Çelik yelekten daha yolda kurtulmuştum. Tekin de elindeki ceketi koltuğun kenarına bıraktı. Tam neler olduğunu soracağım sırada, masanın üzerinde duran MacBook bilgisayar ansızın çalmaya başladı. Garip bir andı. Ama herhâlde bilgisayar, Tekin’in telefonuyla bağlantılıydı.

Tekin birkaç tuşa bastıktan hemen sonra, ekrana daha önce görmediğim bir adamın görüntüsü yansıdı. Küçük bir selamlaşma beklediysem de karşılaştığım şey Tekin’in öfkeli bir sesle konuya bodoslama dalışıydı.

“Konuştu mu?” diye sordu.

Karşı taraftaki adam her kimse, soru onun için fazlasıyla açık olmalıydı. “Doğruymuş!” dedi adam. Esmerdi, saçları neredeyse üç numara denecek kadar kısaydı, sakalları ise nispeten daha uzundu. Karanlık bir yerde yürüyerek konuşuyordu. Hızına bakılırsa da bir yerlere yetişmeye çalışıyor fakat bu sırada bile kapkara gözleri ekrandan ayrılmıyordu. “Kadir’in adamı…”

Tekin’in dudaklarında önce sinirli bir gülüş belirdi. Ardından gözlerini kapattı, derin nefesler alarak bariz bir şekilde kendini sakinleştirmeye çalıştı.

“Ama bu kadar değil,” dedi diğer adam. Aynı anda Tekin’in gözleri ansızın açıldı. Bu, konuştuğu adamın devam etmesi için de bir işaret sayılırdı. “Telefonundan bir yazılım çıktı.”

Tekin masasına doğru eğildi, iki elini de lacivert ahşabın üzerine ortama hükmeder gibi avuçları açık bir şekilde yasladı. “Ne yazılımı?” diye sordu. Kaşları neredeyse gözlerini örtecek kadar çatılmıştı.

“Hazel’in evine giren adamın telefonundan çıkan haberleşme yazılımının aynısı!”

Cümle adamın dudaklarından çıkar çıkmaz, Tekin masaya yasladığı avuçlarını hafifçe kaldırdı ve ardından inanılmaz bir gürültü çıkararak yeniden ahşaba vurdu.

“Ecdadını siktiğim!” diye âdeta kükredi.

Çıkan gürültünün etkisiyle olduğum yerde sıçradım. Dudaklarımı ısırdığımın ise farkına varamadım. Çok sinirlenmişti fakat ben bahsettikleri şeyleri ne yazık ki kafamda bir yere oturtamadım. Bir tek günler önce benim evime, serama giren, yakaladıkları o adamın telefonundan bir tür yazılım çıktığını anlamıştım.

Zihnim iyiden iyiye karışmış hâldeyken, Tekin bu kez köşedeki çöp kutusuna bir tekme savurdu. Bir eli saçlarının arasındaydı, simsiyah telleri neredeyse koparacak kadar çekiştiriyordu.

“Soyunu sopunu sikeceğim onun!” diye devam ettiği sırada, bilgisayar ekranından diğer adamın sesi duyuldu.

“Sakin ol!”

“Sakin mi olayım? Ne sakini, amına koyayım? Sakin makin olamam!” Sinirle yüzünü sıvazladı. “Asla adil dövüşmeyeceğini tahmin etmeliydim. Şerefsiz! Pezevengin evladı! Hazel’e uzanan elini kıracağım onun!”

“Bu kadar kısa sürede Hazel’i öğreneceğini öngöremezdik,” dedi adam. Fakat Tekin’i ikna etmek zordu.

“Daha o geceden barizdi gözümüzün önündeki şey, amına koyayım! Bir halt edemeyeceğini düşünerek fazla kibirlendik,” diye söylendi Tekin. Hangi geceden bahsediyordu?

“Değildi, Tekin. Herif resmen inzivadaydı. Bilemezdik.”

“Şüphelenmiştim.” Tekin yumruğunu bir kez daha hafif bir şiddetle masaya vurdu. “Daha Arhavi’de, Musti yana yakıla silahların peşine düştüğünde acaba demiştim.”

“Zaten Hazel’den de o bahsetmiş olmalı,” diye onayladı adam Tekin’i.

Tekin ansızın yükseldi. “Başka kim olacak, amına koyayım? Ama anlaşılan bizim şu kaçan koruma… Neydi adı?”

“Ersin…”

“Ersin… Onu belli ki çok daha önce yanımıza yerleştirmiş Kadir.” Tekin sakallarını hafifçe kaşıdı. “Bir yol düşün. Kadir’in yanına birini yerleştirmeliyiz. Geldiğinde devam edelim.” Öfkesini ansızın bir kafese kilitlemişti sanki. Fakat hiddeti bir aslan gibiydi, kafesin kapısını açtığı anda önüne çıkan kim varsa saldıracaktı.

“Fedaisini ne yapalım?” diye sordu diğer adam.

Tekin’in bakışları ağır ağır ekrana döndü. Dudakları şeytani ve tehlikeli bir gülüşle kıvrıldı. Fakat o an anladım ki bu bir tebessüm değildi, acımasızca verilen bir infaz emriydi.

“Adı üzerinde,” dedi bir an bile düşünmeden. “Fedai… Kadir de feda etmeye dünden razıydı madem… İade-i ziyaret yapılsın. Hazel’in evine giren diğer adamla birlikte.”

“Konuşmazlar mı diyorsun?”

“Bugüne kadar konuştular mı? Sen günlerdir sorgulamıyor musun diğer herifi?” Alay eder gibi güldü. “Eğitimli sanıyorduk o sikik herifi bir de. Kadir piyonları salmış. İkisinin de en ufak bir bilgisi yoktur.” Kısa bir an düşündükten sonra bana döndü. Varlığımı hem o an hatırlamış gibiydi hem de sanki başından beri dikkatini benden ayırmıyordu. Bakışları gözlerimdeydi. Tepkimi mi ölçmeye çalışıyordu? “Bitir işlerini!” dediği anda kordan bakışları benim koyu mavi gözlerimle buluştu. Belki bir tereddüt arıyordu bakışlarımda. Ya da ufacık bir korku. Ama biliyordum, ikisi de yoktu. Tek bir kelimesi bile korkutmamıştı beni, bahsettiği adamların iyi amaçlara hizmet etmediğini bilmek için dâhi olmam gerekmiyordu.

Konuşmayı nihayet sonlandırdığında, benim bir açıklama beklediğimi anlamış gibi yüzüme baktı. Çünkü az önce bahsedilen isimlerin büyük çoğunluğu bana yabancıydı ve ne yazık ki zihnimde parçaları birleştirebilmem imkânsızdı. Benim evime girip serada ateş eden o adamın, düşündüğümüzün aksine Tehditçi’nin değil de Kadir isimli birinin adamı olduğunu anlamıştım yalnızca. Fakat diğer söylenenlerin hiçbiri kafamda bir yere oturmamıştı.

“Bu gece…” dedi Tekin. Anlaşılan konuya hemen girmeye kararlıydı. “Davette patlayan o silahın hedefinde Güngör yoktu.”

Kaşlarım çatıldı. Bunu duymak, beklediğim son şeydi. “Kim vardı peki?” diye sorarken dikkatim yüzündeydi. Fakat bakışlarındaki kararlı ifade ansızın değişti. Az önce az da olsa sakinleşmiş, olan bitene hâkim gibi görünen gözleri, şimdi önüne çıkan her şeyi yakıp yıkacak kadar alevliydi. Ancak bir şey daha vardı bakışlarında. Sanki… Beni incitmek istemez gibiydi. Bu gece kapıyı ilk açtığımda yüzünde gördüğüm allak bullak ifadenin bir benzeriydi. O an anlamıştım gerçeği. Nefesim ansızın boğazıma dizildi, elim istemsizce boynuma temas etti. “Ben miydim?” diye sordum ama sözler dudaklarımdan bilinçsizce kayıp gitti.

“Hazel!” diye uyardı beni. Benim bakışlarımsa neredeyse körleşmişti. “Korkmanı istemiyorum.”

“Nasıl korkmayayım?” dedim zar zor. Çoktan yanıma gelmiş, beni kollarına çekmişti. Ansızın gerçekleşen bu sarılma, hazırlıksız yakaladı beni. Bir an gözlerim sızlar gibi oldu ama sırası değildi. Neler görüp geçirmiştim ben, bir silahın hedefinde olmak beni ürkütmemeliydi.

“Korkmayacaksın!” diye emretti. Fakat bu emir bana mıydı, yoksa kendine mi? “Sana söz veriyorum, bir daha tek bir kurşunun hedefinde bile olmayacaksın.”

Dudaklarından çıkan her kelime hem bir tür gözdağı hem de sanki bir yemindi. Ama hayat karşısında önemsizdi. O da bir insandı ve beni koruyacağına dair söz verdirmiş olsam da yapabilecekleri elbette ki kısıtlıydı.

“Bu senin engelleyebileceğin bir şey olamaz her zaman,” dedim kokusu burnuma dolarken. Beni nazikçe kendinden uzaklaştırıp camın önündeki geniş koltuğa oturttu.

“Bir söz verdim. Ve verdiğim sözleri ne pahasına olursa olsun tutacağımı söylemiştim,” dedi. Tavizsiz, kendinden emin ve bana kendimi güvende hissettirmek ister gibiydi.

“Tekin…” dedim merakla gölgelenmiş bir endişeyle. “Az önce kiminle konuştun, ne konuştun, hiçbir şey anlamadım. Artık lütfen anlatır mısın? Kafayı yiyeceğim yoksa düşünmekten.” Ben öyle deyince bir an emin olamadı. Anlaşılan beni daha da korkutmak istemiyordu ama birilerinin hedefindeysem her detayı bilmek hakkımdı. “Kadir kim?” diye sordum. Bakışlarını benden kaçırdı.

“Şerefsizin biri!” diye tısladı. Ama bu gerçek bir bilgi değildi tabii, beni böyle oyalayamazdı.

“Tekin!” dedim uyaran bir tonda. “Bunu bilmek hakkım değil mi artık?”

Bıkkın bir nefes alıp camın önüne doğru yürüdü. “Kadir benim düşmanım diyebiliriz,” dedi bakışları camdan dışarıda, bahçenin sarı ışıklarındayken. Devam etmesini beklediğim sırada, kapının tıklatılmasıyla ikimizin de dikkati o tarafa çevrildi. “Gel!” diye seslendi Tekin. Saniyeler içinde kapı açıldı ve az önce ekranda gördüğüm adam bulunduğumuz odaya girdi. “Işınlandın mı, n’aptın?” diye sordu Tekin.

“Bayağı yaklaşmıştım zaten,” dedi adam. Bakışları benim üzerimdeydi. Tekin’in bizi tanıştırmasını bekledim ama adam çoktan benim yanıma yaklaşmıştı. Tekin bir şey söylemeden kendisini, “Ben Savaş Taragay,” diyerek tanıttı.

“Memnun oldum. Hazel ben de,” dedim hızlıca tokalaşarak.

“Şu okuduğun mesajlarda merak ettiğin,” dedi Tekin dudaklarında minicik bir tebessümle. “K…”

“Öyle mi?” dedim Savaş’a dönerken. Henüz bu akşam, davette okuduğum Tekin’le K arasındaki mesajlaşmayı hatırladım. Acaba K neydi? Aşırı merak etmiştim ama elbette soramadım. Kafamın içinde yanında bolca soru işareti bulunan kelimeler ve cümleler vardı. En azından bir kısmı artık yanıtlansa fena olmayacaktı.

“Diğerleri gelmeyecek mi?” diye sordum Tekin’e hitaben.

“Hayır. Yaman’ın işi var. Arhan Aziz’le yüz yüze görüşeceğim sabaha karşı. Fakat vakit kısıtlı. Helikopterle gideceğim. Onun hazırlığıyla ilgileniyor,” dedi Tekin dikkatini benden ayırmadan. “Cesur da hafta başında önce Arhavi’ye gidecek, oradan Batum’a geçecek. Hazırlıklarını yapıyor.”

“Sen peki?” diye sordum Savaş’a dönerek.

Savaş rahat bir tavırla sandalyelerden birine oturdu. “Ben de Tekin için çalışırım, Hazel.” Tekin’e döndü. “Ama bunu genelde tek başıma yaparım.”

“Anladım,” dedim. Ama çok da anlamamıştım. Tekin için ne yapıyordu mesela? Sesini çoktan tanımıştım. Hem iki gün önce bizi peşimizdeki arabalardan kurtaran hem de bu gece, kuytu köşelerde Tekin’in konuştuğu adamdı. Ve onun Tekin’e söylediklerini, bu gece kulaklıktan duyduklarını hatırladıkça da utancım gitgide artmıştı.

Bir şeyleri bildiğimi belli etmemeye çalışmak çok zordu. Ustalaştığımı zannetsem de bazen tüm kontrol ellerimden kayabiliyordu. Fakat yeri değildi; rahat, pervasız, her zamanki Hazel olmam gerekiyordu.

“Savaş genelde görünmeyen tarafta çalışır,” diye açıklamaya çalıştı Tekin. Sanki benim anlamadığımı, anlamadığım için de kendi kendime beyin fırtınası yaptığımı kavramıştı.

“Eee son durum ne?” diye sordu Savaş, Tekin’e hitaben.

“Hazel, Kadir’in kim olduğunu merak ediyordu,” dedi Tekin. Bakışları Savaş’taydı. Bir çeşit iletişim mi kuruyorlardı, anlaması neredeyse imkânsızdı.

Savaş’ın tavrı rahattı. “Patron sensin,” diye onayladı.

“Sen de risk alıyorsun,” diye devam etti Tekin.

“Eee yani?” dedi Savaş gülerek. “Öl de ölelim, reis!” Kollarını göğsünde bağladı. “Kanımızdan olmaya razıyız diyerek çıkmadık mı bu yola?” Kısa bir an bana baktı. “Hem… İşler karışıyor. Her şey birbirine bağlanıyor. Kadir, Hazel’i almış hedefine. Üstelik başka şüphelilerimiz de var şimdi,” dedi bir şeyler ima eder gibi. “Bilmek elbette hakkı.”

“Doğru,” dedi Tekin bir an beni süzerek. “Bilmek artık hakkı.”

“Eee?” dedim sabırsızca kıpırdanarak. “Hanginiz anlatacaksınız?”

“Savaş anlatsın,” dedi Tekin. “O sever hikâye anlatmayı.”

Bir hikâye mi vardı bunun ardında? Dakikalar önceki korkumun yerini ansızın saf bir merak, daha fazlasını öğrenme isteği almıştı.

“Estağfurullah patron!” dedi Savaş. “Sen varken benim ne haddime! Hem senin kelime dağarcığın benden daha geniş. Lütfen lütfen…”

“Ya sabır!” diye söylendi Tekin. “Bütün manyaklar benim başımda, amına koyayım.”

İkisinin atışması karşısında şaşkınlık içindeydim. Bir ona bir diğerine dönüyordum.

“Sen de az manyak değilsin, abi,” dedi Savaş. “Ondandır.”

Derin bir nefes aldım. Bir an önce sadede gelebilirler miydi acaba? Daha fazla duramayacaktım. “Yani arkadaş mısınız, yoksa sen Tekin’in emrindeki biri misin? Gerçekten beynimi sulandırdınız ya!” diye yükseldim ansızın.

“Savaş bu hayatta her şey için en çok güvendiğim insandır,” dedi Tekin.

“Ben yalnızca Tekin’in emrinde çalışırım,” dedi Savaş.

İkisinin de cümleleri eş zamanlı odada yankılandı.

“Gerçekten… Laflarınız da uyumlu değil,” diye söylendim. O sırada Tekin içecek bir şeyler hazırlamaya başlamıştı. Fakat onlarla sohbet etmek içimdeki tedirginliği de süpürür gibi olmuştu. O yüzden ben de bunu sürdürdüm. “Neyse, kankasınız diye yorumladım. Ama cidden artık meraktan çatlayacağım. Kadir kim? Evime giren adamla, bu geceyle ne ilgisi var? Anlatır mısınız?”

Tekin önüme dumanı üzerinde tüten bir çay fincanı bıraktı. O sırada Savaş da kendine çay alıp sandalyelerden birine kurulmuştu. Tekin’in hareketleri kendinden emindi, köşeden bir sandalye çekti, kendisi de oraya geçti.

“Kadir Mirza, Tekin’in bir numaralı rakibi diyebiliriz,” dedi Savaş. Fakat ne yazık ki kitaba ortasından dalmış olmalıydı ki Tekin kontrolü ele aldı.

Derin bir nefes alan Tekin, tüm dikkatini benim üzerime çevirdi. “En başından başlayacağım, Hazel,” dedi. “Ve yalnızca bilmen gerektiği kadarını anlatacağım sana.”

“Tamam,” diyerek başımla onayladım onu. Tüm bilgileri önüme sermesini beklemiyordum tabii. Çoğu şeyi kendine saklayacağının elbette farkındaydım.

Cebinden sigarasını çıkardı, bana tuttu. Kendi sigaramı yanıma almamıştım. Tekin’in de sigarası bana ağır geliyordu. Ama Yeşilaycı arkadaşım Lila’nın yanında ne yazık ki içemeyeceğim düşünülürse, uzunca bir süre şu andan başka seçeneğim yoktu.

Uzattığı sigaradan alıp yakmasını bekledikten sonra derin bir nefes çektim. Aynı şeyi Tekin de tekrarladı. Kendine bir sigara yaktı ve “Sana davette bahsetmiştim,” diyerek anlatmaya başladı. “Suriye’de yeni yeni adı geçen bir örgüt var.”

“Evet?”

“Bu örgütün Suriye, Afganistan ve Türkiye’de de bazı yapılanmaları olduğu düşünülüyor. Dolayısıyla Konsey’deki herkes bu örgüte silah, para ve her türlü mühimmat yardımını akıtma, bu yolla da buralardaki gücü ele geçirme derdinde.” Sigarasından bir nefes çekip üfledi. “Ama bu örgüte mühimmat sevkiyatları yalnızca birkaç yolla gerçekleşiyor. Bunlardan henüz tek bildiğimiz yol Çeçenler. Diğer yolları kimsenin bilmediğine eminiz çünkü herkes gözünü Çeçenlere dikmiş durumda.” Sigarasının ucunda biriken külü küllüğe döktükten sonra diğer eliyle saçlarını karıştırdı. “Bu gece bir kısmıyla tanıştığın Uluslararası Konsey, uzun zaman önce örgütün adı yeni duyulmaya başladığında, Türkiye’de zamanında hüküm sürmüş eski bir mafya yapılanmasını da yeniden hortlatma derdine düştü.”

Sigaramdan tek bir nefes aldıktan sonra küllüğe bıraktım ve oturduğum yerde ansızın dikleştim. “Nasıl bir mafya yapılanması?” diye sordum merakıma engel olamadan. İşte bu, tam da benim ilgi alanıma giriyordu.

“Türkiye’nin yedi bölgesinden sorumlu yedi adam. Bir lider, altı üye,” diye lafa karıştı Savaş.

Beynim tüm hızıyla çalışmaya başlamıştı. “Musti’nin Yedili diye bahsettiği onlar mı?”

“Evet,” diye yanıtladı Tekin beni. Bu sırada dikkatimi takdir eder gibi baktı. “Kılıç Yedilisi diyorlar kendilerine,” dedi küfreder gibi.

“Kılıç Yedilisi mi?” dedim bir an şaşırarak. Hemen peşinden ise ne yazık ki frenleyemediğim sözler dudaklarımdan çıktı. “N’apıyorlar, tarot mu bakıyorlar?”

Tekin bir an bunu beklemiyormuş gibi duraksadı. Savaş ise çoktan gülmeye başlamıştı.

“Pardon,” dedim ama Tekin’in yüzünde ufacık bir tebessüm bile oluşmadı. Minicik bir icebreaker maksatlı espri yapmaya çalışmıştım ama Tekin Bozboran ne yazık ki nemrut bir adamdı. Ben de korkularımı, endişelerimi bu şekilde bastırıyordum canım. Beni birazcık anlayamaz mıydı? “Kılıç Yedilisi tarotta her türlü düzenbazlığın, hilenin, ihanetin simgesidir de. Ondan şey etmiştim,” diye açıkladım.

Nihayet Tekin Beyciğimiz biraz da olsa gülümser gibi oldu. “Yok,” dedi hemen ardından. “O sadece tatsız bir tesadüf. Dümdüz mafya bunlar. Tarotmuş, iskambilmiş, metaformuş… Yok öyle şeyler. Geçmişteki kurucusunun ismi Kılıç’mış. Oradan geliyor.”

“Yani… Güzel olurmuş aslında. Neyse… Eee liderleri kim peki?” diye sordum. “Kadir dediğiniz adam mı?”

“Hayır,” dedi Tekin tek solukta. Bakışları benim üzerimdeydi. Sigarasından son ve en derin nefesini çekti. Küllüğe birkaç hamlede söndürdü ve beni şaşırtacak sözleri söyledi. “Artık benim.”

Gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı. “Nasıl yani?”

Derin bir nefes aldı. Kafasında bana anlatabileceği kadarını filtrelemeyi sürdürdüğü belliydi çünkü tüm cümlelerini seçerek söylüyordu. “Kılıç Yedilisi’nin geçmişinden gelen bir kuralı vardır ve bu kural nettir,” dedi. “Türkiye’den Uluslararası Konsey’e giren kişi, Yedili’nin de lideridir.”

“Yani…” diye mırıldandım bir an düşünerek. “Bu geceden itibaren sensin.”

Uluslararası Konsey, bu gece davetteki toplantıda bulunan adamlardı. Hepsinin bir gündemi, bir planı olduğu zaten açıktı. Fakat buradaki bambaşka, daha lokal bir yapılanma tarafından istihbarat ihtiyaçlarının beslendiği benim bile beklentimin dışındaydı.

“Aynen öyle,” diye yanıtladı Tekin. Fakat kafamdaki eksik parçalardan birkaçını daha tamamlamaya kararlıydı. “Yedili’nin yeniden faaliyete geçeceği belli olduğunda, üyelerden kimse liderliği istemedi. Bir Kadir bir de ben vardık o koltuğu isteyen.”

“Uzun zamandır da bunun için savaşıyorlar. Yani Konsey’e girmek için,” diye ek bir açıklamada bulundu Savaş.

“Husumetiniz bundan mı kaynaklı?” diye sordum Tekin’e. “Kadir denen adamla?”

“Öyle de denebilir,” derken sandalyesinden kalktı ve benim oturduğum geniş koltuğun diğer köşesine rahatça yerleşti. “Birkaç sene önce Çeçenlerin lideri değişti,” diye devam etti Tekin. “Bu değişim öncesi Kadir’in Çeçenlerle arasından su sızmıyordu. Ama Çeçen liderinin değiştiği dönemde, Kadir’e bir suikast düzenlendi. Uzunca bir süre komadaydı.”

“Ve bunu Tekin’den biliyor; çünkü Tekin yeni Çeçen lideriyle müthiş bir ilişki geliştirdi kendine,” dedi Savaş.

“Geri zekâlı!” dedi Tekin. “Beni de kendi gibi sanıyor.” Sakallarını hafifçe kaşıdı. “Sanki benim Çeçen lideriyle ilişki geliştirmek için onun yokluğuna ihtiyacım vardı, amına koyayım!”

“Bir kaostan kim avantaj sağlıyorsa,” dedi Savaş. “Sorumlusu da odur.”

“Sorumlu olsaydım kabul edebilirdim bunu,” dedi Tekin. “Ama eminim Kadir’in tek düşmanı ben değilimdir.” Kısa bir süre düşündükten sonra toparlandı. “Neyse… Konumuza dönelim.”

Tam o sırada kapı çalınınca, Tekin kendine sabır diler gibi bıkkın bir nefes aldı. “Gel!” diye seslendi ve saniyeler sonra bu akşam ilk kez gördüğüm o adam içeri daldı. Musti adamlarıyla önümüzü kestiğinde, karanlık ormanın içinden bir orduyla çıkan o adamdı.

“Helikopter hazır,” dedi adam.

“Gel, Sedat,” diye yanıtladı onu Tekin. O öyle deyince, isminin Sedat olduğunu aklıma yazdığım adam bize doğru yaklaştı. “Helikopter beklesin biraz,” diye devam etti.

“Ben de geleyim seninle,” dedi Sedat. “Yedili’ye haber gidecekse bu gece, İstanbul’a yalnız gitme.”

“Gerek yok,” dedi Tekin. “Sen Savaş’la, Hazel’in evinin orada olacaksın. Yiğit bekliyor beni İstanbul’da. Sıkıntı yok.”

Yiğit ismini duyunca Sedat’ın gergin ifadesinde bir yumuşama olmadı. Ama buna rağmen, “Sen ne emredersen!” diye yanıtladı. “O zaman ben önden gidiyorum Hazel Hanım’ın evine. Bir çevirelim etrafı çocuklarla.”

“Eyvallah,” dedi Tekin. Ve saniyeler sonra Sedat odadan çıktı. Hemen bana döndü. “Sedat, sana bahsettiğim şu ekibin başı,” diye bilgilendirdi beni. “Evde rahat olmanızı istiyorum.”

Başımı salladım. Onun kendi yokluğunda da her şeyi ayarlayacağından emindim.

“Evet, nerede kalmıştık?” diye yeniden az önceki konumuza döndü. Burun kemerini hafifçe sıktı. “Kadir o zamandan beri inzivadaydı,” dedi Tekin. “Ortalıkta görünmüyordu. Fakat başlarda yeni Çeçen lideriyle ilişki geliştirmeye çalıştığına dair haber almıştık. Konsey’den birileri onu destekliyordu ama Çeçenleri müttefik olarak yanına katamadığı sürece de Kadir bir işlerine yaramazdı.”

“Ve Kadir başarılı olamadı anladığım kadarıyla,” dedim.

“Hayır. Çeçenler benimle anlaştılar,” diye yanıtladı beni. “Sonra kısa bir süre önce… Musti’nin Çeçenlerle bir silah sevkiyatı yapmak istediği çalındı kulağımıza. O sıra Kadir iyiden iyiye geri çekilmiş gibiydi ve paralelde Lazarenko’nun da Çeçenlerle çalışmak istediğini biliyorduk.”

Kısa süreliğine zihnimdeki bilgileri taradım. “Bu gece davette bahsettiğin konu mu bu?” diye sordum. “Musti’nin Mladenov’un adamı olduğundan söz etmiştin. Mladenov aracılığıyla, Lazarenko adına bir sevkiyat gerçekleştirmek istemiş olabileceğinden…”

Tekin bir kez daha onu dikkatle dinlemiş olmamdan memnun olmuş bir şekilde baktı. “Aynen öyle,” dedi. “Sen Arhavi’deyken engellediğimiz sevkiyatın, Lazarenko’ya ait olabileceğinden şüpheleniyorduk. Sonra çürümüştü bu şüphe gerçi. Ama bir yandan da araştırıyorduk,” diye belirtti bu gece de söylediği gibi. Dişlerini sıktı. Şimdi ifadesi ne yazık ki fazlasıyla tatsızdı. “Görünen o ki Kadir Mirza’ya aitmiş.”

“Silahlarını geri mi istiyor yani?” diye sordum. “Bunun için benim evime neden adam soksun ki?”

“Hem silahlarını hem de Tekin’in Çeçenlerle arasını bozmayı istiyor,” diye yanıtladı Savaş oturduğu yerden. “Sen Arhavi’ye geldiğin gece,” diye devam etti. “Ben de oradaydım. Tekin senin evinin kontrol edilmesini, güvenli olduğundan emin olmamızı emretti. Ben de Ankara’daki adamlardan birkaçını görevlendirdim bunun için.” Yüz ifadesi mahcuptu ama biliyordum ki bu olan bitende onlar suçlu değildi. “Ersin dediğimiz herif,” diye sözlerini sürdürdü. “Görevlendirdiklerimden biriydi. Elimizden kaçtı biliyorsun ki. Kadir’in adamı olduğu bariz şu durumda. Çünkü serada sana ateş eden Kadir’in adamı çıktı. Kimseye görünmeden evin içinde saklanabildiğine göre, sorumlusu da elimizden kaçan Ersin’den başkası olamaz.”

“Peki bu gece Güngör Bıçakçı’yı yaralayan adam?” diye sordum. Bakışlarım Tekin’e döndü. “Tekin o silahın hedefinde benim olduğumu söyledi. O da mı Kadir’in adamı?”

“Evet. Musti de bu akşam onu kastediyordu zaten,” dedi Tekin. “Adamlara sadece korkutun dedik falan diyerek.”

“Ama neden? Benimle ne dertleri var ki?” diye sordum. Anlattıkları şeyler zihnimde yerli yerine oturmuştu, evet ama bunu kendimle ilişkilendiremiyordum.

“Bir kural daha var,” dedi Tekin. “Yedili’nin içinde.”

“Ne kuralı?” Bıkkın bir şekilde ofladım. “Ne çok kuralları varmış bunların da? Nerede yazıyor bunlar ayrıca? Bir yerlerde Kılıç Yedilisi Handbook falan mı var?”

Şakam bu sefer güldürmemişti çünkü Tekin’in yüzünde tek bir mimik değişmemişti. Bakışlarına ansızın bir endişenin gölgesi sinmiş fakat bu gölge geldiği gibi hızla silinmişti.

“Dokunulmazlık kuralı,” dedi Tekin tek solukta. Bu ne demekti bilmiyordum? Kimi dokunulmaz yapıyorlardı? “Lider zaten doğal olarak dokunulmaz olur,” diye mırıldandı. “Fakat bu dokunulmazlık çemberine birini dahil etmek istiyorsa -ailesi olabilir bu- masadaki herkesi ihya etmek zorundadır. Bir tür rüşvet gibi düşün. Zamanında Yedili’nin başındaki adamın, Yedili içindeki üyelerden kendini korumaya almak için yarattığı bir kural.” Derin bir nefes aldı. “Ben bu kuralı önemsemiyordum. Korumaya almak istediğim kimse yoktu. Dolayısıyla kimseye bu doğrultuda bir şey vermem de gerekmiyordu. Ama şimdi…”

“Ama şimdi?” diye sordum zar zor.

“Ama şimdi… Her şey değişti,” diye tamamladı sözlerini. Bakışları kısa bir süre gözlerim ve saçlarım arasında gidip geldi. “O da bunun farkına vardı. Aklınca beni zorluyor.”

“Nasıl?”

“Arhavi’deki o gece, Kadir’e ait olduğunu bu akşam öğrendiğimiz silahlara el koymuştum, biliyorsun. Musti hem otelde hem de ertesi sabah evime silahları sormak için geldiğinde yanımda gördü seni. Görür görmez de Kadir’e yetiştirmiş belli ki. Benim Konsey’e gireceğim ve dolayısıyla Yedili’ye lider olacağım kesin gibi bir şeydi. Kadir de muhtemelen silahları nasıl geri alabilirim derdine düşmüştü o günden beri, bunun için de her yolu denemiş işte. Çünkü senin için dokunulmazlık talebinde bulunursam onu ihya etmemi isteyecekti. Bu sayede de silahlarını geri alacaktı. Bu yüzden sürekli seni hedef almış. Önce seradaki saldırı… Sonra bu akşam davetteki…” diyerek durumu özetledi.

“Silahlarına el koyarak ciddi bir miktar para kaybetmesine de neden olduk. Bunu da isteyebilir,” diye atıldı Savaş.

“Para istemez,” dedi Tekin. “Amacı başka. O benim Çeçenlerle aramı bozma derdinde. Bu sebeple hem silahlarını vermemi hem de o silahlarla yeni bir sevkiyat yapmamı isteyecek benden. Ve bu sevkiyatı Çeçenlerle yapamam çünkü Çeçen lideri Kadir’den hazzetmiyor.”

Düşmanını iyi tanımak belki de içinde bulunduğu bu ortamda Tekin için avantajdı. Ama yine de bu bahsettiği çok ciddi bir zarardı.

“Ve başka bir sevkiyat yöntemi bulman da Çeçenler tarafından iyi karşılanmayacak o zaman,” dedim akıl yürüterek. Kadir’in amacı Tekin’in Çeçenlerle arasını bozmaksa formül basit görünüyordu.

“Aynen öyle,” dedi Tekin.

Savaş’ın telefonu çalınca, konuşmamız ne yazık ki yarıda kesildi. Telefon ekranına baktı ve “Fazla vaktimiz yok. Ne yapalım?” dedi. Sorusunun muhatabı Tekin’den başkası değildi. “Konsey’i bekletmek istiyordun biraz ama…”

“Önemli değil,” dedi Tekin. “Haber ver Konsey’e hemen.”

Savaş oturduğu yerden yavaşça ayaklandı. “Yedili peki?” dedi sorar gibi. “Hazel’le ikinizin sevgili olduğunuzu düşünüyorlar.” Tam o sırada elimdeki çayı ağzıma götürecekken, fincanı tutan elim kaskatı kesildi.

“Ne?” dedim ama Tekin bana bakmadan emirlerine devam etti.

Oturduğu koltuktan kalktı ve çalışma masasına doğru yürüdü. “Güzel,” dedi. Güzel olan neydi? Bizi sevgili zannetmeleri mi? “Dokunulmazlık için de bunu bilmeleri yeterli. Ara Yedili’yi. Hazel’in çembere bu şekilde dahil olacağını söyle. Karşılığında dokunulmazlık mı istiyorlar, yoksa ihya edilmek mi? Taleplerini de iletsinler.”

Kısacık bir an tüm bedenim hareket yeteneğini kaybetti sanki. Ağzımı açıp bir şey söylemek istedim ama ne yazık ki dudaklarımdan tek bir kelime bile dökülmedi. Bana bakmasını, benimle göz göze gelmesini ve fikrimi sormasını bekledim fakat görünen o ki hepsi boş bir beklentiydi. Tekin yine bildiğini okumuş, yalnızca beni korumayı önemsediği için kalan her şeyi göz ardı etmişti.

Nihayet sesimi bulabildiğimde, oturduğum yerden ayaklanmam da aynı anda gerçekleşti. “Anlamadım?” dedim duyduklarıma inanamaz gibi. Kalbim delicesine bir hızla atmaya başlamıştı, neredeyse göğüs kafesimden çıkmak üzereydi. Üstelik bu seferki yaşadığım şoktandı, ne yazık ki kaynağı heyecan değildi.

Savaş, “Ben sizi yalnız bırakayım,” deyip hızlı adımlarla odadan çıktı.

“Doğru duydun,” dedi Tekin. Nihayet benimle göz göze gelmeyi hatırlayabilmişti. Bakışlarında garip bir ifade varsa da tarafımdan önemsenmedi. “Dokunulmazlık için öyle bilmeleri gerekiyor.”

“Saçmalama, Tekin! Daha neler?” dedim ama sesimi ne kadar güçlü tutmaya çalışsam da titremesini engelleyemedim.

“Sen saçmalama asıl, Hazel!” diye tısladı dişlerinin arasından. “Seni tüm bu lanet heriflerden korumaya çalışıyorum. Görmüyor musun?”

“Bu şekilde mi? Böyle göstermelik bir oyun oynayarak mı?” Sesim iyice yükselmişti. Garip bir hayal kırıklığı ise kalbimin tam ortasına yerleşmişti. “Hem… Bana fikrimi sordun mu?”

Çenesini sıktı. Anlaşılan emirlerinin dinlenmesine öyle alışkındı ki itirazımdan hiç hoşlanmamıştı. “Söz konusu senin hayatın!” diye bağırdı bana. “Fikir soracak durumda mıyız sence? O kadar zamanımız var mı?”

Gözlerim ansızın cayır cayır yanar gibi oldu. Çok uzun zamandır ağlamamıştım ama o anda hissettiklerim neredeyse boğazımdan, gözlerimden, dudaklarımdan taşmak için fırsat kolluyordu. Öfke, hayal kırıklığı, kızgınlık, kırgınlık… Hepsi birbirine karışmıştı, duyguları birbirinden ayırt etmek benim için gitgide zorlaşıyordu. Bahanem, bu saçmalığı istememe nedenim sadece onun hayatında daha fazla zorluk çıkarmamak olmalıydı aslında. Ama kalbimde bir yer de delicesine sızlıyordu. Buna rağmen hissettiklerimi asla belli edemezdim, bu felaketim olurdu.

“Dokunulmazlığa beni soktuğunda kaybedeceklerinin farkında mısın?” diye bağırdım ben de ona. Neyse ki hâlâ bir yerlerde az da olsa gücüm kalmıştı, içimdeki o hırçın kız direnmeyi sürdürüyordu. “Çeçenlerle olan ilişkin mahvolacak. Yaptığın bunca plan!”

“Sikerler planı! Hepsini hallederim,” diye yanıtladı. “Çemberde olmazsan her fırsatta sana dokunmaya çalışacak. Asla izin vermem buna!”

Kendinden emin, her şeyin üstesinden gelebilecek gibiydi. Ama ben kabul edemezdim. Sebeplerimi o an, orada düşünmeye ise asla hazır değildim. “Ben kabul etmiyorum böyle bir şeyi!” diye diklendim ona. “Asla!”

“Hazel!” diye kükredi. “Bu konuda biraz olsun mantıklı davran!”

“Mantıklı…” Alay eder gibi güldüm. “Mantıklı davrandığım için kabul etmiyorum zaten,” dedim ondan bir adım uzaklaşırken. Cevap vermesine dahi olanak tanımadan arkama döndüm. “Lavaboya girmem lazım,” dedim içimdeki çalkantıları belli etmemeye çalışarak. “Sonra da adamlarına beni evime götürmelerini söylersen sevinirim.”

Onun tek kelime daha etmesine izin vermeden çalışma odasından çıktım. Dik durmaya, içimde taşmayı bekleyen o öfke ve hayal kırıklığı okyanusuna set çekmeye çalışarak koridorun sonundaki lavaboya girip kapıyı kapattım. Ne yapacağımı bilemez bir hâlde bir ileri yürüdüm, ardından hızla geriye geldim.

Elimi yüzüme kapatarak derin derin nefesler almaya çalıştım. Ne yapacaktım? Gözlerimi nihayet açıp bakışlarımı tam karşımdaki aynaya odakladım. Geçen gün de bu aynanın karşısında durmuş, üzerime sinen o kâbusun izlerini silmeye çalışmıştım. Çünkü güçlü durmak, muhtaç görünmemek benim için her şey demekti, öylesi bir zayıflığın görülmesini olgunlukla karşılayamazdım.

Bir nefes daha çektim ciğerlerime. Şimdi de aynısını yapacaktım. Bu benim bildiğim, sağlamlığından emin olduğum, tutunabileceğim tek daldı. Hislerimi birbirinden ayırmayı ise kendimle baş başa kalacağım zamana bırakacaktım.

Kendime sakinleşmek, hırçınlığımı, gururumu ve umursamazlığımı kuşanmak için verdiğim dakikalar hızla aktı. Hiç duraksamadan aynanın karşısına geçip musluğu açtım. Önce ellerimi yıkadım, hemen ardından tenime biraz olsun hayat verebilmek adına yüzümü, boynumu ıslattım. Saniyeler sonra yeniden az da olsa iyi hissetmenin verdiği rahatlıkla sarılmıştım.

Tam ellerimi, yüzümü, boynumu kurulayacakken sönen ışıklarla öylece kalakaldım. Önce sensörlü sandığım için ellerimi yukarı doğru oynattım. Ama işe yaramadı. Kapıyı açıp içeriyi biraz olsun ışıkla doldurmayı denediğim anda ise koridordaki zifirî karanlıkla karşılaştım.

Kalbim ansızın göğüs kafesimin içinde koşturmaya başladı. Üstelik bu sefer sebebi ne yaşadığım şok ne de hissettiğim heyecandı. O anda hissettiklerimin kaynağı saf bir korkudan başka bir şey değildi. Koridorda adım sesleri duyduğum anda ise hızla lavabodan çıktım. “Tekin!” diye seslendim zar zor. Ama karşılığında cevap bulamadım. Oysa çalışma odası biraz ilerideydi, ben lavaboya gireli yalnızca birkaç dakika geçmişti, evin içinde yalnız olamazdım.

“Tekin!” diye bağırdım panikle karanlık koridorda az önce geldiğim yöne doğru koşarken. Peşimden bir sürtünme sesi duyar gibi oldum ama arkama bakmaya niyetim yoktu. Ev devasaydı, koridor uzundu. Nefesim neredeyse kesilene kadar koştum.

Nihayet geldiğim yere ulaşmamı sağlayacak köşeyi döndüğümde Tekin’in çalışma odasının kapısı da geri gelen ışıklarla aynı anda açıldı. Tekin elinde silahıyla hızla dışarıya çıkmıştı.

“Hazel?” diye bağırıp bana doğru adımladı. Korkuyla kesilmiş nefesim ciğerlerimden ansızın boşaldığı anda Tekin’in kolları beni yakaladı.

“Birisi var!” diye fısıldadım korkuyla, soluk soluğa. Kocaman elleriyle omuzlarımdan sımsıkı tuttu.

“Şşştt…” diye mırıldandı. “Kimse yok. Evde kim olabilir?”

Yüzüme bakmak için beni kendinden uzaklaştırır gibi oldu ama bacaklarımda güç kalmamıştı sanki. Kısacık bir an sendeledim. Hemen fark etti bunu ve bir an bile beklemeden beni tek hamlede kucağına aldı. Göğsümün sol yanı yaşadığım paniğin etkisiyle yanarken ona iyice sokuldum. Birkaç adımda yeniden çalışma odasına soktu beni. Kucağında benimle birlikte çalışma masasına doğru ilerledi. Beni masanın üzerine oturttuğu anda kocaman elleri yüzümün etrafını apansız çevreledi.

“Offf! Çok korktum,” dedim titreyen sesime engel olamadan. “Işıklar söndü birden. Koridora çıkınca adım sesleri duydum.”

“Tamam. Geçti.”

Ellerimi göğsüne yasladığımın farkına varamadım. “Eve yabancı biri girdi sandım.”

“Tetiklendin bu gece olanlardan sonra,” dedi kendince bir açıklama yaparak. “Benim haberim olmadan kimse giremez buraya,” derken tereddütsüzdü sesi. “Duyduğun kişi de Vasfi abiydi. Helikopterin kalkış hazırlığı için birkaç saniyeliğine söndürmüş olabilir elektriği. Önlem amaçlı.” Kaşları çatıldı. “Benim evimde!” dedi üzerine basa basa. “Kim dokunabilir senin saçının teline?”

“Niye?” diye diklendim ansızın. “Evinde de mi dokunulmazlık kuralı geçerli?”

“Hazel!” diyerek uyardı beni. Sesinde buram buram tehditkâr bir ton hâkimdi. Korkmam, çekinmem mi gerekirdi? Hiç cevap vermedim ama ansızın bulunduğumuz pozisyon dank etti. Gözlerimi kırpıştırdım. Elimi o ana kadar dokunduğumun farkına varamadığım göğsünden ateşe dokunmuş gibi çektim.

“Sen…” dedim bakışlarımı kaçırmaya çalışarak. Kaşlarım ansızın öfkeyle çatılmıştı. “Neden çıplaksın?”

“Çıplak değilim,” dedi. Dudaklarında arsız bir kıvrım belirmişti. Köpek! Düpedüz çıplaktı. Üzerindeki gömleği çıkarmıştı. Göğsünde boğum boğum kaslar vardı, aynıları beline, kasıklarına doğru iniyordu. Gözlerimi kaçırdım. Ama çok zordu. Galip gelen merakımı bir yerlere saklama isteği baş gösteriyordu.

“Çıplaksın işte,” dedim hırçın bir tavırla ondan uzaklaşırken. “Üzerinde hiçbir şey yok.”

Ben öyle söyleyince o da sinirlenir gibi oldu. “Senin sesini duyana kadar üzerimi değiştirmekle meşguldüm çünkü,” diye açıklama yaptı ama bundan hoşnut değildi. Biraz ilerideki, az önce benim de oturduğum koltuğu gösterdi. Üzeri kıyafet doluydu. Çalışma odasında da kıyafet mi tutuyordu? “Asıl… sen neden… ıslaksın?” diye sordu. Sorusu dudaklarının arasından gürültülü bir yutkunmayla eş zamanlı olarak kurtulmuştu. Kaşları alevden gözlerini örtecek kadar çatılmıştı, âdeta orada tüten dumanları hapsediyordu.

Ansızın göz göze geldik. Bir gök gürültüsünün sesi ya da sert bir şimşeğin izi gibi bir andı. İkimizin de bakışlarında birbirimize karşı hissettiğimiz hiddetin alevleri vardı.

Bakışlarım kirli sakalından, esmer boynundan güçbela ayrıldı. Tuttuğumun farkında olmadığım nefesim ise dudaklarımın arasından şiddetle çıktı. Yeniden bakışlarımı ona çevirdiğimde, çenesi kasılmış, gözleri bana, boynuma odaklanmıştı. O anda kaçmak istedim oradan. Fakat “Ben dışarıdayım,” deyip beni oturttuğu masadan kalkmaya yeltendiğim anda iki bileğimi de sıkıca tutup engel oldu. “Tekin!” dedim onu uyarır gibi.

“Neden?” diye sordu.

“Ne neden?”

“Neden kabul etmiyorsun?”

Hâlâ mı bu konuydu? “İstemiyorum çünkü.”

“Bana verebileceğin tek mantıklı sebep bu mu?”

“Evet bu!” Ansızın aklıma gelen şeyle intikam alma duygum ayyuka çıktı. “Hem…” dedim arsız bir tavırla. “Kısmetimin kapanmasını istemiyorumdur belki. Olamaz mı?”

Ben öyle söyleyince bileklerimi tutan elleri can yakmasa da sıkılaştı. Beni kendine çekti ve bu çekişin etkisiyle hâlâ masanın üzerinde oturmaya devam ettiğim için bacaklarım istemsizce aralandı.

“O herif yüzünden mi?” diye sordu agresif bir tonda. Serdar’dan bahsettiği aşikârdı. Onu kafasına bu kadar takmış olması garip ve anlamsızdı ama içimdeki intikamcı kadın bu durumu elbette sonuna kadar kullanacaktı.

“Neden olmasın?” dedim sinir bozucu bir tonda. “Unutamamışımdır belki onu.”

“Hazel!” dedi uyaran bir tonda, dişlerinin arasından. “Beni çileden çıkarmak için yaptığını biliyorum. Ama sabrımın son noktasındayım artık. Daha fazla zorlama.”

“Allah Allah! Nereden biliyorsun seni çileden çıkarmak için yaptığımı?” diye diklendim. “Her şey seninle ilgili mi?”

“Aksine. Her şey seninle ilgili,” dedi yüzüme yüzüme. “Sen kalbinde biri varken, başka bir adamın kollarında böyle titreyecek bir kadın değilsin.”

Ne münasebet! Kollarında titrediğim falan yoktu. Bunu da nereden çıkarmıştı? “Sinirden o titreme!” diye inkâr ettim. Kendini de ne kadar çok önemsiyordu? “Başka bir şeyden değil.”

Bir anda… Hiç beklemediğim bir şey oldu. Elini kaldırdı ve boynuma uzattı. Parmağı tenimden aşağıya doğru alevden bir yol çizer gibi olunca soluğum boğazıma dizildi, bacaklarım tamamen iradem dışında dudaklarımla benzer saniyelerde aralandı, bakışlarım ise elinin üzerine odaklandı. Elinin üzerindeki damarlar, asi bir nehir gibi tenime aktı. Ya da akan bambaşka, görünmez, yoğun ama iliklerime kadar hissedebildiğim bir şeydi çünkü ismi dudaklarımdan neredeyse bir inleme gibi çıktı. “Tekin…” dedim ama durmadı.

“Bu da mı sinirden?” diye fısıldadı. Cevapsız kalışım işine gelmiş olmalı ki “Boynunu ıslatmışsın,” diyerek sözlerini tamamladı. Gözlerimi kapatmak istedim ama bu neredeyse imkansızdı. Öyle bir bakıyordu ki bana… İyiden iyiye bulanıklaşan zihnim tüm erkeksi gücüyle, aralanan bacaklarımın yarattığı boşluğa sokulduğunu önce algılayamadı. Algıladığında ise çok geç kalmıştı. Direnmek için çok geç…

Ancak tam o anda tüm hızıyla açılan kapı üzerimizde bir çığ etkisi yarattı. Oturduğum masadan hışımla inip toparlanmaya çalıştım ama ne yazık ki manzara içeri gelen kişinin gözünden kaçmamıştı.

“Pardon!” dedi Savaş bizi gördüğü anda ansızın arkasını dönerken. Yüzüm kıpkırmızı kesildi. Bu gece Savaş’a daha kaç kez rezil olmam gerekecekti? Önce Güngör Bey’in çalışma odasında yaşananları duyması yetmemişti, şimdi de az önceki yakınlığa şahit olmuştu. Daha devamı gelecek miydi?

Tekin elini yüzüne götürdü, bıkkın bir şekilde sıvazladı. “Bir şey mi oldu?” diye sordu. Her seferinde ben böylesine dağılırken o nasıl kolayca toparlanıyordu?

Etkilenmiyor çünkü… diye fısıldadı iç sesim.

Belki de doğruydu bu. Dakikalar önce önerdiği şey düşünülürse, anlaşılan o bu oyunu oynamakta bir sakınca görmüyordu. Mantığını, duygularını, hedeflerini birbirinden kolaylıkla ayırabiliyor, anın büyüsünden hızla sıyrılabiliyordu. Ben de yapacaktım o hâlde! İçimdeki kırgınlığı belli etmeyecek, inadımla gururumu kuşanacaktım. Ama önerdiği şeyi asla ama asla kabul etmeye de kalkmayacaktım.

Ben düşüncelere daldığım sırada, “Esat Demirağ…” diye bilgi verdi Savaş. Hızla kendime geldim. Bir isim kutucuğu daha açılmıştı zihnimde. Acaba bu Esat denen adamı nereye yerleştirmeliydim?

“Aç!” dedi Tekin. O sırada çoktan gri boğazlı kazağını, onun üzerine de kalın, siyah renkteki kaşmir kabanını giymişti.

“Evet?” diye yanıtladı, telefonu hızla hoparlöre veren Savaş.

“Savaş! Tekin’le konuşmam lazım. Nasıl ulaşabilirim?” diye sordu karşıdaki adam.

Savaş’ın sorusu netti. “Sebep?”

“Kadir’le ilgili…”

“Yanımda Tekin. Ne söyleyeceksen söyle,” diye devam etti Savaş.

“Duyuyor mu beni?” diye sordu Esat dedikleri adam.

“Duyuyorum,” dedi Tekin kollarını göğsünde bağlayıp masaya yaslanırken.

“Tekin! İyi akşamlar!”

“Selamı sabahı boş ver de sadede gel, Esat!” dedi Tekin. Sesinden buram buram hâkimiyet seziliyordu. “Hayırdır?”

“Pek hayır değil.” Esat’ın tavrı garip bir şekilde endişe doluydu. “Kadir bu gece iyice saçmalamış.”

Savaş’la göz göze gelen Tekin, “Ne zaman haberin oldu?” diye sordu.

“Az önce.” Tekin duraksayınca adam ısrarla konuşmayı sürdürdü. “Daha öncesinde haberim olsa sana mutlaka haber verirdim, Tekin.”

“Eminim daha önce haberin olsun isterdin zaten, Esat,” dedi Tekin “Ne de olsa liderin hemen yanındaki koltuğu istersin sen.”

Esat denen adam kısa bir an duraksadı. “Girdin mi Konsey’e?” diye sordu. Bunu istiyor muydu, yoksa ihtimaliyle gerilmiş miydi, anlaşılmıyordu.

Tekin sanki ağrıyormuş gibi şakaklarını ovuşturdu. “Haberini alırsın,” derken konuşma tarzı fazlasıyla tahammülsüzdü.

“Eyvallah! Sevindim. Kadir’in orada olmasını istemiyordum. Terör estirecekti Yedili’de!”

Tekin ansızın pis pis güldü. “Benim estirmeyeceğimi sana düşündüren ne?”

“Sen insafsız değilsindir.”

“Hadi ya?” dedi Tekin alay eden bir tavırla. “Bu akşamdan sonra bu fikrinin nasıl değişeceğini görmek isterim, Esat.”

“Doğruymuş o zaman,” dedi Esat denen adam. Bu cümleyle Tekin’in duruşu değişti. “Kadir saçmalıyor, dediler içeriden. Tekin’in zaafını koymuş hedefine, onu bu şekilde kışkırtıyor, dediler.” Tekin hiddet dolu bir ifadeyle bedeninin iki yanında yumruklarını sıktı. Bu dikkatimden kaçmamıştı. Fakat benim gördüğümün farkına varınca ellerini cebine soktu ve az önceki rahat ifadesini kuşandı. Sessizlik sürünce adam devam eder gibi oldu. “Yardıma ihtiyacın varsa…”

“Senin yardımına benim neden ihtiyacım olsun?” diye alayla güldü Tekin. “Sen kendine nasıl yardım edeceğinin yollarını ara bu saatten sonra.”

“Ben kurallara uyarım, Tekin.”

“Kurallar artık değişecek.”

“Dokunulmazlık da mı?”

“Hayır. O değil.”

“Benim bir ailem var, Tekin. Benim en çok ilgilendiğim kural bu.” Esat anlaşılan Yedili’nin üyelerinden biriydi ve dokunulmazlık onun için çok şey ifade ediyordu. “Ben bu kuralı yok etmenden çekiniyordum en çok. Senden de senin koruma çemberine karşılık olarak kendi ailemin korunmasını talep edecektim. Parada pulda sevkiyatta gözüm yok.”

Tekin sevkiyat lafını duyunca Savaş’a baktı. “Benim bir koruma çemberim olacağını nereden biliyorsun?” diye sordu.

“Bu akşam duyduklarımdan sonra emin oldum, Tekin. Bu artık senin için de önemli.”

“Beni çok iyi tanıdığını sanman çok komik be Esat!”

“Tanımak isterim,” dedi adam Tekin’in her türlü küstah çıkışlarına itaat edercesine. “Emrindeyim. Ne zaman istersen. Bu gece dokunulmazlığın devam edeceğinden emin oldum sayende. Çünkü artık senin de çemberde tutmak istediğin biri var.”

Tekin’in bakışları ansızın beni buldu. “Öyle mi?” diye sordu. Benden istediği yanıtı alamayışının öfkesi âdeta gözlerinde tütüyordu.

“Tekin Bozboran’ın en kıymetlisiymiş dediler. Doğru değil mi?”

“Doğru,” dedi Tekin. Gözleri gözlerimdeydi. Bakışlarımda bir şeyler arıyordu. Fakat öyle bir maskelemiştim ki hislerimi herhangi bir şey bulabilmesi imkânsız görünüyordu. “Bana bir koz ver,” diye devam etti. “Bana Kadir’le ilgili bir koz getir. Lider’in sağına otur. Aksi hâlde en kıymetlisine dokunulan Tekin Bozboran seni de listesine alacak, Esat. Hamlelerini ona göre yap. Eğer Kadir’in yanında olduğunu duyarsam…”

“Asla!” diye kesintisiz bir yanıt verdi Esat denen adam. Ama benim zihnim çoktan konuşmadan uzaklaşmıştı.

En… Bundan yıllar önce öğrendiğim bir kavramdı. Henüz on iki yaşlarında küçük bir kızken, mutlu bir ailenin nasıl olduğunu artık tam anlamıyla kavradığım anlardan biriydi.

İstanbul’da, Vaniköy’deki boğaza nazır evimizin bahçesindeydik. Annem bir şeye kızmıştı ve babama kök söktürüyordu. Babamsa çapkın gülüşler atıyor, görünen o ki annemin gönlünü nasıl alacağını çok iyi biliyordu.

Kulağımda babamın yeni aldığı kırmızı walkmanim vardı. Eskisini çok uzun zaman önce kaybettiğim için yenisini istememekte direnmiştim aslında. Ancak babam müziği ne kadar sevdiğimi bildiğinden bu direncime daha fazla aldırış etmemeye karar vermişti. O anda yeni walkmanimin kulaklıkları kulağımda olsa da hangi şarkıyı dinleyeceğime karar veremediğimden bahçedeki tüm konuşmaları duyuyordum.

“Benim en’im sensin…” demişti babam annemi hızla kucağına çekerken. “En sevdiğim, en kıymetlim, en sakındığım, en kıyamadığım… Her şeyin en’i sensin benim için. Hâlâ neyin savaşına giriyorsun benimle?”

Mutfağın bahçeye açılan kapısından dışarıya Haris’in söylediği içli bir şarkı sızıyordu. Elimdeki walkmanin amacı o zamanlar sevmediğim bu fazla hisli şarkıları işitmeme engel olmaktı. Ama o an… Haris’in sesi, babamın anneme söyledikleriyle aynı anda kulağıma dolarken, bir kadının bu kadar sevilmesinin nasıl bir duygu olduğu düşüncesi de bir kar suyu gibi aklıma sızmıştı. Güçlü bir adamın en sakındığı, en kıyamadığı, en sevdiği olmak… Kim bilir o kadını nasıl dokunulmaz yapardı?

Şimdiyse… Yıllar önce küçücük aklımı bulandıran sorunun cevabı tam karşımdaydı. Fakat kaynağı o günden çok uzaktaydı. Tekin Bozboran başına buyruk, dediğim dedik, kural tanımaz karakterine uygun bir seçenek sermişti önüme. Böylesine kutsal bir sorunun yanıtı, göstermelik planların içinde bulunamazdı.

🌊

Dakikalar geçip nihayet evden ayrıldığımızda, kapının önündeki araca doğru ilerledik. Ben yerime, sol taraftaki cam kenarına geçtim. Tekin bu kez karşıma oturmak yerine yanımda yerini aldı. Tam karşımızda da Savaş vardı, benim yola onunla devam edeceğim açıktı.

Arabanın çalıştırılmasını beklediğimiz sırada, şoför koltuğunda ilk kez gördüğüm yaşlıca bir adam arkasına döndü ve Tekin’e işaret diliyle bir şeyler söylemeye başladı. “Önemli değil, Vasfi abi,” dedi Tekin yumuşak bir ifadeyle. Hemen ardından bana dönen Tekin, “Senden özür diliyor,” diye açıkladı.

“Neden?” dedim. Anlam verememiştim.

“Sen lavabodayken karanlıkta kalmana sebep olduğu için.”

O an yaşlı adamla ilk kez göz göze geldim. Jamais vu! Ansızın irkilmiştim. Anlam veremediğim bir şekilde bakışlarımı da ondan çekememiştim.

Saçları kırlaşmıştı, cılız, hatta sağlıksız bir yüzü vardı. Gözleri kahverengiydi ve bakışlarında garip, insanın içini acıtan bir ifade vardı. Fakat beni oturduğum yerde rahatsız bir şekilde kıpırdatan asıl şey, direksiyonu tutan elinde gördüğüm yaraydı. Parmaklarından dirseğine kadar uzanan büyük bir yanık izi vardı. Yeni olmadığı belliydi çünkü rengi solmuş, hatta neredeyse ten rengi kadar açılmıştı.

“Kim?” diye sordum Tekin’e sessizce. Aynı anda arabanın müziği kısık bir sesle açıldı ve kulaklarıma ansızın ilk kez duyduğum bir şarkı çarptı.

“Vasfi abi,” diye yanıtladı beni Tekin. “Arhavi’de yaşıyor. Dedemin sağ kolu gibidir. Bir şeyler teslim etmek için gelmişti.” Açıklamak istercesine ekledi. “Konuşamaz ama duyabilir.”

Söküp atılmıyor, bende mi kusur?

Doğarken kök salmış öze saçların

Bir kara sevda ki ya büyü ya sır

Sığmıyor kaleme, söze saçların ♪♪*

Adam arabayı çoktan çalıştırmıştı ama sanki tüm dikkati şarkıdaydı. Bakışlarında can acıtan bir hüzün, sigarasını tutan yanık izleriyle kaplı elinde ise engelleyemediği bir titreme vardı.

İpekten sırmadan tel tel yaratmış

Telini bir ömre bedel yaratmış

Sanki Vasfi için özel yaratmış

Dört mevsim bir başka taze saçların ♪♪

İşittiğim müzik, yanık bir türküden farksızdı. Ya da belki de sevdiği kadına kavuşamamış bir adamın dudaklarından dökülen sancılı bir ağıttı. Az önce bakışlarını gördüğüm anda baştan ayağa tedirginlikle sarıldığım bu yaşlı adam, kısacık bir an merak uyandırmıştı içimde. Fakat kaynağı belirsiz tedirginliğim de hâlâ oradaydı.

Dakikalar süren sürüş sonrası geniş ve profesyonel bir şekilde aydınlatılmış bir piste vardık. Nihayet durduğumuzda arabanın kapıları açıldı. İleride pervanesi hafifçe hareketlenmeye başlamış bir helikopter vardı. Yaman’ı seçebildim zar zor. Yanındaki de helikopterin pilotu olmalıydı.

Üçümüz aşağı indiğimizde, piste başka bir araç daha yanaştı. Bu kez direksiyonda Fatih denen şoför vardı. “Savaş senin yandaki evde olacak,” dedi Tekin ansızın. Sesi helikopterin gürültüsünü bastırmaya çalışırcasına yüksek çıkıyordu. “Telefon numaralarınızı…”

“Hallederiz,” dedi hemen Savaş. “Merak etme.” Kısa bir an duraksadıktan sonra sözlerini tamamladı. “Ben arabadayım.”

“Eyvallah!” Yeniden bana bakan Tekin’in gözlerinde dakikalar önceki kızgınlığını perdeleyen bir endişe vardı. “Ben sabaha dönmüş olacağım.”

“O kadar uzun mu sürecek?” diye sordum kendimi tutamadan. Bu sırada Savaş çoktan aracın yanına varmıştı.

“Sürecektir,” dedi Tekin.

“Kiminle gidiyorsun peki? Yaman da seninle geliyor mu?” diye sıraladım sorularımı. Fakat anlaşılan, “Nasıl güvenebiliyorsun ki Arhan Aziz’e?” derken sesimdeki telaşı saklayamadım.

“Sen benim için…” dedi Tekin. Az önceki endişesi hızla kaybolmuş, dudakları kıvrılmıştı. Pis pis gülüyordu. “Endişelendin mi?” diye sorarken sanki alacağı yanıttan emindi ve bundan müthiş bir zevk alıyordu. Çok beklerdi!

“Neden endişelenecekmişim canım?” dedim çenemi sinirle havaya dikerek. “Kendini koruyabilirsin.”

“Seni de kendimi de…” dedi en ufak bir tereddüt bile taşımayan bir tonda. “Hiç şüphen olmasın.”

Bundan zaten şüphem yoktu. Benim derdim koruma şeklinden kaynaklanıyordu. “Beni korumak için…” dedim gururumu bir giysi gibi üzerime giyerek. “Başka bir yol bulman gerekecek. Malum…” Dudaklarımı alaycı bir tavırla kıvırdım. “Olmayan bir şeyi varmış gibi düşünmelerini istemeyiz.” Ben öyle söyleyince gözleri öfkeyle karardı. “Genç bir kadınım sonuçta. Hayat insanın karşısına ne zaman, ne çıkarır bilinmez,” dedim onu daha da çok sinirlendirmek ister gibi.

Bana doğru bir adım attı ve upuzun boyuyla hükmeder gibi karşımda dikildi. Ayağımda ilk kez spor ayakkabıyla duruyordum onun yanında. Aramızdaki boy farkı iyice ortaya serilmişti. “Benim yoluma razı geleceksin, Hazel,” dedi emreder gibi. Eğer onu öfkelendirmenin tek bir yolu varsa bunu elbette kullanacaktım, düşüncesizce önüme koyduğu bu seçeneği içten içe yediremediğimi belli edecek değildim.

“Asla!” diye yanıtladığım anda helikopterin olduğu alandan Tekin’e seslenildi.

Saatine baktı. “Bu iş burada bitmedi. Döndüğümde konuşacağız,” dedi. Çenesini yormaya devam edebilirdi. Fikrim değişmeyecekti.

Hiçbir şey söylemeden arkasına döndü ve hızlı adımlarla helikoptere doğru ilerledi. Helikopterin pervane hızı çoktan şiddetlenmişti. Helikoptere bindiğini, aracın havalandığını gördüğüm an duruşumu dikleştirerek arkama döndüm.

Bir an önce eve gitmek, içimdeki bu duygusal dehlizi yalnız başıma değerlendirmek, daha da önemlisi tüm geceyi baştan sona düşünmek istiyordum. “Az daha dayan kızım,” dedim kendi kendime. Az kalmıştı.

Beni ileride bekleyen arabaya doğru hızlandırdım adımlarımı. Yalnızca saniyeler önce havalanan helikopterin yeniden piste indiği ise saçlarımı savuran pervanelerin tekrar yakınlaşması sebebiyle aşikârdı.

Neler olduğunu anlamak için arkama döndüm. Aynı saniyelerde Tekin’in helikopterden hışımla atladığını ve bana doğru yaklaştığını gördüm.

Yürüyüşü buraların sahibi olduğunu hatırlatırcasına güçlü ve dimdikti, yüz ifadesindeki sertlik bulunduğum yerden bile net bir şekilde seziliyordu. Kızgındı. Kor bakışlarından dumanlı alevler yükseliyordu. Teklifini kabul etmedim diye miydi bunca öfke? Sahi, ne olmasını bekliyordu?

Adımları iyiden iyiye hızlandı. Aramızda yalnızca birkaç metre kalmıştı. Ona yaklaşabilirdim ama kılımı bile kıpırdatmadım. Bunun yerine duruşumu dikleştirdim ve hayal kırıklığımı hissetmesin diye hızla hırçın gururumu kuşandım.

Öfkesinden kaynaklı olsa gerek, önümde öylece duracak, çatık kaşlarının altındaki bakışlarını üzerime dikecek sandım. Ama karşılaştığım şeye hazırlıksız yakalandım.

Bir adım kala eli bana doğru uzandı. Kolumu tuttu, beni kendine doğru çekti, diğer elini ise hışımla saçlarımın arasına daldırdı. Bir eli belimi bir daha hiç bırakmayacakmış gibi sararken, helikopterin pervanelerinin savurduğu siyah saçlarım kocaman avucundaydı. Bir an… Çok kısa bir an beni öpecek, heyecandan öleceğim sandım. Bu delice, nefes aldırmayan, kontrolsüz arzu ne zaman kanıma karışmıştı? Üstelik… Daha dakikalar önce ondan işittiğim saçma sapan tekliften sonra, gururdan bu kadar mı uzaktı?

Dokunuşunda inciten hiçbir şey yoktu ama hükmedişi parmak uçlarından bile hissediliyordu. Başka şartlarda olsak hoşuma giderdi bu. Hoş, şimdi de gidiyordu ama gururum öyle baskındı ki bunu kabullenmeme bile izin vermiyordu.

“Ne oluyor?” diye sordum kaşlarımı çatarak. Fakat başımı kaldırıp ona bakmam hataydı. Dudaklarından sızan nefes benimkilere çarptı. Harlı bir alev gibiydi nefesi, tüm bedenimi bir ateş topunun içinde bırakmıştı. Bu beni bir an… Çok değil, kısacık bir an heyecanlandırdı.

“Hayırı bir cevap olarak kabul etmiyorum,” diye buyurgan bir tonda, dişlerinin arasından yanıtladı beni. Gözleri yine gözlerimdeydi. Bu sefer bir cevap aramıyor, onun cevabını kabul etmekten başka şansım olmadığını kanıtlar gibi bakıyordu. Saçlarımın arasındaki eli, belimi saran avucu, bakışları, dudaklarından çıkan kelimeler vazgeçmeyeceğinin altını çiziyor, tüm varlığıyla üzerimde hâkimiyet kuruyordu.

“Neden ben?” diye yükseldim dayanamadan. “Çembere alabileceğin bir deden var senin. Neden benimle uğraşıyorsun?”

“Yok!” diye âdeta kükredi. “O çembere sokmak istediğim senden başka kimse yok benim için. Bunu anlaman bu kadar mı zor?”

Sözleri az önceki inadımı, direncimi az da olsa törpüler gibi olunca gururum hızla kendini gösterdi. Yumuşamak benim için ihtimal dahilinde bile değildi. “Neden?” diye sorarken sesim onunki kadar olmasa da benzer bir şiddetteydi. “Başına neden bela alasın ki? Planların altüst olacak. Yol yakınken kaç kurtar kendini.”

“Artık çok geç, Hazel. Sana kıyamam,” diye yanıtladı beni. Kaşları çatıktı, kastığı çenesini bir an bile yumuşatmamıştı. Belimi tutuşu hâlâ sertti, parmakları kavradığı tenimden milim oynamamıştı. “Sayamadığım kadar çok namlunun ucundasın,” dedikten hemen sonra ise sözlerini gözlerini gözlerimden bir saniye dahi ayırmadan tamamladı. “Her şeyi, tüm gücümü koyarım ortaya. Ama seni onların hedefinde, o cehennemin ortasında bırakmam.”

🌊

* Mustafa Yıldızdoğan’ın Saçların adlı şarkısından.

🌊🌊🌊

Konsey ve Kılıç Yedilisi ilişkisi…

 Görsel için @tugcetopcu'ya çok teşekkürler

guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
error: İçerikler Korumalıdır!