♪♪ Bölüm şarkıları:

Kayahan ~ Odalarda Işıksızım

Melina Kana ~ O Hartis

14. BÖLÜM

Ankara’nın gece ayazına karışan nefesinin hiddeti de tıpkı dudaklarından çıkan son sözcükler gibiydi. Bir vaatti. Belki de bir yemindi.

Kapılmamaya, dakikalar önce dile getirdiği teklifin üzerimde yarattığı öfkeyi diri tutmaya çalışıyordum ama ne yazık ki nafileydi. Daha az önce göğsüme bir taş gibi oturan hayal kırıklığı, işittiğim birkaç cümleyle neredeyse hafiflemişti.

Salaklaşma! Mantığın nerede senin? diye içimden azarladım kendimi.

Sahte bir ilişki…

Seni korumak için…

Tüm tehlikelere karşı dokunulmaz kılmak için…

Bedenim dokunulmaz olacaktı belki ama kalbim için her şey belirsizdi. Kendime bunları hatırlatıp durursam, öfkem de tesirini yitirmezdi belki.

Mantık deyip duruyordu ya Tekin hani… Mantığımı, beni ve gururumu ayakta tutacak tek şey olan hırçınlığım için kullanmak tek seçeneğimdi. Oysa içten içe hissediyordum ki bu çabam çok boş ve gereksizdi.

“Ne mantığı ne de ölçüsü olan şeyi, akıl ile yönlendiremezsin,”* diyordu Schopenhauer.

Aslolan tam da buydu.

Mantığı yoktu. Çünkü tüm bu hissettiklerim ufacık bir mantık kırıntısı barındırabilseydi eğer; her köşeden yepyeni bir tehlikenin türediği, başı sonu belli olmayan bir belanın içindeyken kalbim böyle göğsümü delmek ister gibi atmıyor olurdu.

Ölçüsü yoktu. Çünkü başıma gelecekleri öngörebilseydim eğer; günler önce yapacağım tek şey Arhavi’den, bu esmer, kor bakışlı, tekinsiz ama bir o kadar güven vadeden adamdan uzak durmak olurdu.

Fakat düpedüz yalandı, kendimi kandırmaktı bu. Çünkü giderek daha iyi anlıyordum ki bir şeyler geriye dönüşü imkânsız şekilde değişiyordu. Tek odağım ailemi batmak üzere oldukları karanlık çamurdan kurtarmaktı ta en başında. Neden, ne zaman ve nasıl böyle olmuştu?

Yalnızca aklımla çıktığım bu yolda, kalbime yer yoktu oysa. O zaman neden Tekin’in mantığıma çoktan yatması gereken teklifi, sol yanımda bir yeri bu kadar derinden sızlatıyordu?

Yanıtını içimdeki, o yeni yeni tanıdığım kadın biliyor gibiydi; üstelik kulaklarımı ona ne kadar tıkamaya çalışırsam çalışayım, sesi beni sağır edecek kadar gür çıkıyordu. Tek amacı daha fazlasını işitmek, hatta ve hatta ikna edilmekti; bunun için bana hiç planlamadığım soruları sormaktan başka yol bırakmıyordu.

Muhtemelen, “Sen de namlunun ucundasın. Kendini hiç mi düşünmüyorsun?” diye soruşumun sebebi de buydu. Sözlerimi engelleyemiyor olabilirdim ama neyse ki inadım ve onun sesime yansıttığı ton hâlâ yerli yerinde duruyordu.

“Ben hep namlunun ucundayım,” diye yanıtladı beni Tekin. Bakışları yüzümün neredeyse her noktasında gezindi. “Yıllardır bir nefes kadar yakınım ölüme.” Soluklarımızın soğuk havada yarattığı beyaz dumanlar birbirine karıştı. “Cehennemi biliyorum ben. Çok iyi tanıyorum. O yüzden de seni bundan korumaya kararlıyım.”

Başımı dikleştirdim. “Ya istemezsem?” dedim gözlerimi onunkilerden ayırmadan.

“İsteyeceksin,” derken buyurgandı sesi, itiraz kabul etmiyordu. “Başka bir seçeneğin yok.”

“Her zaman başka seçenek vardır,” diye diklendim ona. “Ya senin yardımını istemezsem artık?” Onu biraz daha sinirlendirmek isteyen yanımı dizginleyemedim. “Belki… Başkasının yardımını isterim. Olamaz mı?”

“Serdar’ın mı?” dedi alaycı bir tonda tutmaya çalıştığı sesiyle. Fakat öfkesini engelleyemedi. Belli ki Serdar’ın bana yardım edecek gücü olmadığının bilincindeydi ama hiddetinin alevlerini bu bile söndüremiyordu.

Onu kudurtan, sinirlendiren bu tavrıma tahammülü yoktu. Başka birinin adını bile duymaya katlanamıyordu. Ama o benim duymaya katlanamadığım şeyi yüzüme karşı söyleyebilmişti hiç düşünmeden. Bunun bedelini ödemesi gerekmiyor muydu?

“Belki…” dedim dudaklarımı bükerek. “Ya da başka birilerinin.”

“O başka birilerinin varlığını sildirme bana bu dünyadan!” Saçlarımın arasındaki elini iyice sıkılaştırıp yüzümü kendisininkine yaklaştırdı. “Benim dışımda birinden yardım istemen,” diye ekledi dişlerinin arasından. Gözleri alev alevdi. Belimdeki tutuşu da sertleşmişti şimdi. Tek bir hamleyle beni kendine iyice yapıştırmış, aramızdaki ufacık mesafeyi de ansızın kapatıvermişti. “İhtimal dahilinde bile değil.” Dudaklarında yakıcı, etkileyici, hatta biraz da tehlikeli bir gülümseme belirdi. Kabul etmeliydim ki çapkın bir gülüştü bu. Anlaşılan bu gelgitli, bu medceziri andıran ruh hâli yalnızca benim üzerime sinmemişti. “Bir kere inime girdin,” dedi daha önce ona söylediğim lafa ithafen. “Bir daha çıkışın yok.”

“Allah Allah! O niyeymiş?” dedim hırçın bir tavırla. Benimkine yapışmış bedenindeki gücü ve heybeti hissetmemeye çalışıyordum ama imkânsızdı. Neyse ki duygularımı saklamam hâlâ kolaydı. “Nesin sen? Mağara adamı mı?” Ben de tıpkı onun gibi yüzümü onunkine yaklaştırdım. Dudaklarımın kenarına şuh bir gülümseme oturttum. “Mahkûm muyum ben sana?” derken onu kudurtmayı hedeflemiştim. Ama sesim öyle cilveli çıkmıştı ki kendime inanamıyordum.

Verdiğim karşılık onu şaşırtmamıştı ama bakışlarını değiştirmişti ansızın. Hızlıca etrafımızı taradı, ardından yeniden benim gözlerimde durdu. Dudağının kenarını ısırdı, diliyle hafifçe yaladı. “Mağara adamıyım, evet. Barbar olduğumda da hemfikirdik zaten,” diye yanıtlarken iyiden iyiye arsızdı bakışları. Fakat gerçek bir mağara adamı gibi tekinsiz bir vahşiliği de vardı. “Hem… Olamaz mı? Bana mahkûm olmak, senin için bu kadar zor mu?”

“Mahkûmiyetin kendisi zor,” diye yanıtladım onu. “Seçeneksiz kalırsam, kaçarım ben. Bana kimse istemediğim bir şeyi zorla yaptıramaz. İstemediğim yerde zorla, kilit altında tutamaz.”

Hiç beklemediğim bir şey yaparak dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. “Nereye kaçarsan kaç! Peşindeyim,” diye fısıldadı. Erkeksi, boğuk sesiyle boynuma vuran nefesi tüylerimi ürpertmişti. “İstemediğin bir yerde olacaksan da… Ben de orada seninleyim,” diye devam etti. Gözlerini yeniden benimkilerle birleştirdi. “Bir kilit varsa ortada, anahtarı bende değil.” Bakışları bir an dudaklarıma indi. Sanki… Kendini güçbela tutuyor gibiydi. “Bende olsaydı da o anahtarı yok ederdim üstelik. Orada benimle birlikte kilitli kalmaya devam etmen için…” deyişi ise gerçek bir vaatti. “Biz birbirimize mahkûmuz, Hazel. Bunu o güzel, zehir gibi çalışan, tilkilerle dolu, beni delirtmeye yeminli aklına soksan iyi edersin.”

İşittiklerim dizlerimin bağını çözer gibi olunca, ellerimi istemsizce beni kavrayan kollarının üst kısmına geçirdim. Geniş pazuları, üzerindeki kabandan bile belliydi.

Bir fotoğraf karesinin ya da bir film sahnesinin ortasındaydık sanki. Helikopterin pervaneleri hâlâ çalışır hâldeydi. Karanlık gece etrafımızı çevrelemişti.

İnatçı bir kadın… Barbar bir adam…

Hırçın bir fırtına… Kor bir alev…

Ustalıkla gizlenmiş kadınsı bir hayal kırıklığı… Gizlenmeye gerek duyulmayan erkeksi bir hiddet…

Anlaşamadıkları bir şey vardı.

Ya da bu öyle bir şeydi ki… Belki de hiçbir zaman, hiçbir konuda anlaşamayacaklar, daima birbirleriyle savaşacaklardı.

Sahi… Dışarıdan görünenle gerçek aynı mıydı?

Saçlarımın arasındaki eli hâlâ oradaydı, biraz daha öyle kalırsa bu dokunuş bir alışkanlık yaratabilirdi. Belimi saran avucunun tutuşu hâlâ gevşememiş, aksine elinin sıcaklığı her geçen saniye daha da tenime işlemişti. Nefes aldırmayacak bir bağımlılığa ramak kalaydı sanki.

Ansızın soluklarım hızlanır gibi olunca, ondan uzaklaştırdım bedenimi. Bir eli saçlarımı, diğeri belimi terk etti. Kaşları çatıldı, az önce biraz olsun dinmiş gibi görünen öfkesi yeniden ifadesine yerleşti. Uzaklaşmamdan hoşlanmamış gibiydi ama böyle bir bağımlılığın tek başına esiri olamazdım, eğer söyledikleri gerçekse asıl mahkûmiyet önce onunla başlamalıydı.

İlk o…

En çok o…

Aksi asla girmeyeceğim, tarafı olmayacağım bir savaştı.

Düşüncelerim hiç planlamadığım yerlere doğru kayınca, daha fazla sessiz kalmaya dayanamadım. “Gitmen gerek artık,” dedim kaçmaya çalışır gibi.

Elini saçlarının arasından geçirdi. Ardından kolundaki saate baktı. “Sabaha dönmüş olurum,” dedi en nihayetinde.

Başımı salladım. “Tamam. Görüşürüz,” dedikten sonra bir süre bakışlarımız birbirine kilitli kaldı. Sonunda kilidi açan ben oldum. Arkamı döndüm ve ileride beni bekleyen arabaya doğru koşar adımlarla yürüdüm. Kulaklarımda Tekin’in “Biz birbirimize mahkûmuz!” deyişi yankılanırken, gerçek bir kaçışın mümkün olmayacağını âdeta tüm hücrelerimde hissediyordum.

🌊

Nihayet saniyeler sonra aracın arka koltuğuna yerleştiğimde, Savaş tam karşımda, Tekin’in her zamanki yerinde oturuyordu. Bakışlarında yargılama yoktu ama garip bir şekilde sanki insanın içini okuyordu. Kapkaraydı gözleri. Normalde ürkütmesi gerekirdi beni. Ama reddetmek imkânsızdı ki Tekin’in gözü kapalı güvendiği herkes, benim içimde de aynı şiddette bir güven duygusu oluşturuyordu.

Yaman’ı da tanımış, onunla vakit geçirme şansı da bulmuştum fakat ilginç bir şekilde Savaş’tan bir abi tavrı seziliyordu. Belki de kendimi yanında rahat hissetmemin sebebi buydu.

Akşam boyu konuştuğumuz her şey zihnimde peşi sıra geçit törenine başlamışken, Savaş cebinden çıkardığı telefonundan bir şeyler yazıyordu. Yüzünde alaycı bir gülüş vardı, her kiminle yazışıyorsa belli ki dalga geçiyordu.

Yalnızca dakikalar sonra başını ekranından kaldırdığını gördüm. Görüntüsü ben dışarıyı izlerken cama yansıyordu.

“İstediğin bir şey var mı?” diye sordu.

Bakışlarımı dışarıdan çekip ona odakladım. “Yok,” dedim yorgunluğumu belli eden bir tonda. “Yalnızca uyumak…”

“Hareketli bir gece oldu senin için. Önce davet… Sonra öğrendiklerin…”

“Evet. Her şeyin bu kadar girift bir hâle bürünmesi beklediğim bir şey değildi.”

“Merak etme. Hallolacak.”

“Biliyorum,” dedim hiç şüphesiz. “Tekin halleder.”

“Güveniyor musun ona?” diye sordu.

“Güvendiğim için gelmiştim zaten Arhavi’ye,” diye yanıtladım onu. “Ta en başında.”

“Hiç görmemiştin onu ama daha önce?” dedi. Soru sorar gibiydi ama bakışlarına da garip bir ifade hâkimdi.

“Görmemiştim ama Hazar’ın ona güvendiğini öğrenmem yeterli olmuştu benim için. Her ne kadar ikisinin tanışıklığının detaylarını hâlâ bilmesem de…” Kısa bir süre duraksadım. “Sonra kendisini de tanıyınca… Şüphem kalmadı.”

“Öyle bir etkisi vardır Tekin’in, evet,” dedi hafif bir gülümsemeyle.

“Nasıl?” diye sordum.

“Verdiği güvene hayran bırakan…”

Başka kimler üzerinde kullanmıştı bu etkisini? Belli ki ben ilk değildim. Ve yine belli ki Savaş, Tekin’le ilgili tüm bilgilere hâkimdi. Dilimin ucuna kadar koşturan sözcükleri dizginlemek kolay değildi. Tek çıkar yol ise hızla konuyu değiştirmekti. “Şu Kadir denen adamın Tekin’i zorladığı şey…”

“Dokunulmazlık…”

“Tekin bunu istemiyordu ya… Önceden…” dedim laf almak ister gibi. “Yani riskli ya da planlarını aksatacak bir durum mu olacaktı bu onun için?”

“Kendisine neden sormadın?” derken bakışları anlamaya çalışır gibiydi.

“Sordum,” diye ofladım. “Ama halledecek gibi davrandı.”

“O zaman halledecektir. Sen düşünme bunu.”

Onlar için ne kadar da kolaydı. Sanki her zaman kılıç, bıçak, bilumum kesici aletler yedilisinin karşısında dokunulmazlık pazarlığına oturuyordum ben. Bu kadar şüphe ve tedirginlik içine hapsolmam olağandı.

“Nasıl düşünmeyeyim?” diye yükseldim aniden. “Benim yüzümden…”

“Hiçbir şey senin yüzünden değil,” diyerek ansızın sözümü kesti. “Hem öyle bile olsa, Tekin bunun üstesinden gelir. Başka bir planı var.”

Sözleri bir anda dikkatimi çekince yerimde dikleştim. “Sen biliyor musun planını?”

“Az çok tahmin ediyorum diyelim.”

“Tekin’i avantajlı duruma getirecek bir şey mi peki?” diye sordum.

“Tekin zaten avantajlı durumda, Hazel,” dedi Savaş. “Konsey’e girdi. Bu Yedili’de lider olması demek. Elde edeceği gücün farkında mısın?” Farkındaydım. Ama yıkıcı fırtına da bendim Cesur’un deyimine göre. Elde edeceği gücü benim yüzümden kaybetmesine katlanamazdım. “Bu öyle bir güç ki… Bununla hem seni hem de kendisini dokunulmaz hâle getiriyor, hiç merak etme.”

“Ama şimdi dokunulmazlığı kabul ederse… Lider olarak… Kadir’in silahlarını geri vermesi, hatta o silahların sevkiyatını da yapması gerekecek.”

“Eğer endişelendiğin sizin gemiden çıkan silahları değiştiremeyecek olmamızsa, halledeceğiz onu. Başka bir yol bulur Tekin.”

“Endişem bu değil,” dedim. Neden bilmiyorum ama Tekin’in buna illaki başka bir çözüm bulacağından içten içe emindim.

“Ne peki?”

“Kadir’in sevkiyatını da yapması gerekecek dediniz. Çeçenlerle arasını bozabilir bu. Öyle söylemediniz mi?”

Tek kaşı hayretle kalktı. “Çekindiğin şey bu mu?”

“Yani…” diye mırın kırın ettim. “Tekin’in planlarına engel olmayı istemem.”

“Bunu Tekin’e söyledin mi peki?” diye sordu bu kez.

“Anlamıştır herhâlde. Üzerine basa basa belirtmeye gerek var mı ki? Kabul edersem ben dokunulmaz olacağım ama Tekin bir sürü şeyle uğraşmak zorunda kalacak. Böyle bir yük yaratamam kimsede.”

“Kabul etmezsen de Tekin’in dikkati tamamen seni korumakla meşgul olacak. Asıl o zaman planları sekteye uğrayacaktır. Bunu da düşün istersen,” dedikten hemen sonra telefonunu bana uzattı. Rehberinde yeni açtığı bir ekran görünüyordu, benim adım yazılıydı. Telefonu elime aldım ve telefon numaramı hızlıca yazdım. Bu sanırım konuşmanın da bittiğinin göstergesiydi; şimdi yeniden endişelerimle, ferahlamayan tedirginliğimle baş başaydım.

🌊

Evin ışıkları yanmıyordu. Yalnızca salondaki geniş, krem rengi koltuğun başucundaki abajurdan gelen loş ışık içeriyi çok hafifçe aydınlatıyordu. Lila ise koltukta uzanmıştı. Üzerine kalın bir battaniye almış, telefonu göğsünde öylece uyuyordu.

Üzerimdeki kabanla ayakkabılarımdan kurtulup usulca yanına yaklaştım. Göğsünde tuttuğu telefonu alıp yandaki sehpaya bıraktım, üzerindeki kalın battaniyeyi boynuna kadar çekip vücudunda hiçbir açıklık bırakmadım. Tam uzaklaşacakken bal rengi gözlerini araladı. “Geldin mi?” diye mırıldandı. Uyku gözlerinden akıyordu, muhtemelen birazdan yeniden uykuya dalacaktı.

“Geldim,” diye fısıldadım. “Yatağa çıkalım mı?”

“Hmmm,” diye mızıldandı. “İyiyim böyle.”

“Üzerimi değiştirip geliyorum ben de yanına,” dedim kısık bir sesle.

“Bir sorun yok değil mi?” diye sordu. Gözlerini yavaşça ovuşturdu. Burnunun üzerindeki ve yanaklarındaki çiller loş ışıkta bile görünüyordu. Sorduğu sorudan ise Tekin’in gelişini kastettiği belli oluyordu.

“Hayır,” diye geçiştirdim. “Hiçbir sorun yok. Sen uyumana bak. Sabah konuşuruz.”

“Tamam,” diye fısıldayıp kocaman koltukta iyice büzüştü. Alnına küçük bir öpücük bıraktığım sırada dudaklarının kıyısında minik bir gülücük oluştu. Dünyanın en iyi arkadaşlarından biriydi ve ona arkadaşım demek bana kendimi daima çok iyi hissettiriyordu.

Bitkin adımlarla yanından ayrılıp yukarı çıkan merdivenleri tırmandım. Saatler önce içtiğim ilaç bir karabasan gibi çökmüştü üzerime, enerjim kalmamıştı.

Zar zor yatak odama adım attım, önce gece lambamı açtım, çantamla telefonumu yatağın üzerine fırlattım, üzerimdeki kıyafetlerden kurtuldum, sonra hızlı bir duşa girdim. Suyun altında geçirdiğim dakikaların ardından sahip olduğum her bir enerji zerresini de kaybetmiştim. Son kırıntıları da saçımı kurutmak için harcayabilmiş, üzerimde bornozla yatağıma öylece devrilmiştim.

Elimi telefonuma uzatıp ışığını yaktım ve saate baktım. Neredeyse sabah olacaktı. Lila aşağıdaydı, giyinip yanına inmem lazımdı. Bir esneme bastırdı ansızın, buracıkta yatsam olmaz mıydı?

Gözlerim usul usul kapandı. Fakat kısa bir süre sonra telefonumdaki titreşimle gözkapaklarım zorbela aralandı. Ben yalnızca birkaç saniye uyuduğumu düşünürken, ekrandaki sayılar yarım saatten fazla geçtiğini gösteriyordu. Saatin altında ise bir mesaj ekranı belirmişti. Tekin’dendi. Parmaklarım hafifçe ekranda dolanıp mesajı açtı.

Tekin: “İstanbul’dayım.”

Cevap yazmak istedim. Ama bir süre ellerim ekranda öylece kaldı, gözlerim kapanıp duruyordu, sersem gibiydim, mesajı mavi tikli bir şekilde görüldüde bıraktığımın farkında değildim. Yalnızca saniyeler sonra telefonum çalmaya başlayınca kendime gelmeye çalıştım.

Tekin’in görüntülü aradığını gördüğümde biraz olsun ayaklanmalıydım belki ama yapamadım. Telefonu yanımdaki yastığa, tam karşıma denk gelecek şekilde dayadım ve görüntülü aramayı yanıtladım.

“Efendim?” diye mırıldandım zar zor. Sanki kadehlerce içki içmişim gibi bir kontrolsüzlük vardı üzerimde. Bir daha asla uyku ilacına sığınmayacaktım.

“Uyumuş muydun?” diye sordu. Sigarasından derin bir nefes çekip devam etti. “Mesajımı görünce uyumadın diye düşünmüştüm.”

“Uyumadım,” diye yanıtladım. “Uyku ilacı içmiştim ya. Birden sersemleştirdi. Bir de duşa girmiştim. İyice mayıştım.”

“Lila nerede?” diye sordu. Görebildiğim kadarıyla Tekin dışarıda bir yerdeydi. Geriden usul usul bir müzik sesi yükseliyordu. Muhtemelen Arhan Aziz’le buluşmayı bekliyordu.

“Aşağıda uyumuş o.” Hafifçe esnedim. “Ben de yanına gidecektim ama…” Ekranı hafifçe uzaklaştırdım kendimden. “Baksana!” dedim üstümü başımı göstererek. Şuurumu herhâlde bir yerlerde kaybetmiş olmalıydım. “Bornozumla yattım. Üstümü giyinmeye bile enerjim kalmadı.”

Tam sigarasından yeni çektiği ikinci nefesi dışarı üfleyecekken öksürmeye başladı. “Siktir!” diye hırladı.

“N’oldu?” diye sordum. Neden küfrettiğini anlamamıştım.

“Bornozunlasın…”

“Evet?”

“Giyinmedin?”

“Bornozumu giydim işte,” dedim. O giyinmeden sayılmıyor muydu?

Ne yapacağını bilemez bir hâlde iki parmağının arasına aldığı sigarayı fırlattı. Telefonunu diğer eline aldı ve boştaki eliyle bıkkın bir şekilde yüzünü sıvazladı. “Hazel… Ah, Hazel…” diye mırıldandı.

“Ne?” dedim bu tavrına anlam veremeyerek.

“Beni ne hâle getirdiğini bir bilsen…” derken sesi neredeyse boğazının gerilerinden, boğuk bir şekilde çıkmıştı.

Kaşlarım çatıldı. Çenem çalışıyordu ama beyin fonksiyonlarım galiba durmuştu. Anlama yeteneğim sanki kaybolmuştu. Onun bulunduğu yerden gelen müzik sesi ansızın yükselince, “Neredesin sen?” diye sordum.

“Kamufle edilmiş bir mekânda…” diye yanıtladı beni. Az önce yüzünü mesken edinmiş vahşi ifade yerli yerindeydi. “Arhan Aziz’i bekliyorum.”

Odalarda ışıksızım, katıksızım, viraneyim

Seni sensiz duvarlara yazan benim, divaneyim

Kanım aksın ki terk etmem seni

Peşindeyim yar ♪♪*

Kayahan’ın sesi kulaklarıma dolunca gözlerim birazcık açıldı. “Aaa! Çok güzel bu şarkı!” dedim şaşkın şaşkın.

Kaşları hafifçe, öfkeden uzak, sanki anlamaya çalışır gibi çatıldı. “Bu ilaç seni biraz sersemletti mi?” dedi benimle alay eder gibi.

“Hiç de bile,” dedim dan diye. “Sensin sersem.”

Dudakları bu akşam da sıklıkla gördüğüm o arsız gülüşle kıvrıldı. “Beni de bir şeyler sersemletti, doğru. Ama benimki ilaç değil.”

“Ne? Alkol mü aldın?” Kaşlarım hayretle kalktı. “Oooo beyimizi mafya toplantısına gitti diye biliyoruz. Meğer âlem yapmaya gitmiş.”

Ellerimsin, gözlerimsin, inanmazsın yar

Ben perişan, günlerim dar, anlamazsın yar

Bir ömür bu zindanlarda ellerimsin, gözlerimsin

Mahkûmum sana ♪♪

Gülüşü ansızın büyüdü. Dudakları açıldı, bembeyaz düzgün dişleri gözüktü ve hiç beklemediğim bir şey yaparak kahkahayı bastı. “Bu ilacı sevdim ben,” dedi. “İnat ve laf yetiştirme hâlâ yerinde duruyor ama sinirini falan almış komple. Pamuk gibi olmuşsun.”

“Çok biliyorsun sen! Ben her zaman pamuk gibiyim!” diye diklendim. Şu aptal ilacın etkisindeyken bile sinirlendirmeyi başarmıştı beni.

“Sen?” dedi dalga geçer gibi. “Pamuk?”

Kahkahası iyice yükseldi. Daha bir saat önce sinirden kuduruyordu. Ne değişmişti? Bir an son birkaç dakikayı taradım. Dilimin bütün kontrolünü kaybetmiş gibiydim ama Tekin’in teklifini kabul falan etmiş olamazdım. Yok canım! Ağzımdan öyle bir şey çıkmamıştı.

Kaşlarımı çattım. “Evet. Beğenemedin mi?”

Gülüşü apansız dudaklarında kayboldu ama izleri hâlâ oralarda bir yerdeydi. “Beğendim. Çok,” dedi gözlerimin içine içine bakarak. “Ama pamuk olmadığın konusunda bir anlaşalım.”

“Ay pardon, Tekin Beyciğim!” dedim alay eder gibi. “Benimle ilgili sıfatları size sormamız gerekiyordu.” Başımı salladım bekler gibi. “Söyle söyle. Önce fırtınaydık. Şimdi ne olduk?”

“Pamuk değilsin, o kesin,” deyip yalandan düşünür gibi yaptı. “Dikenli bir gül belki…”

İşittiklerimle gözlerim kocaman açıldı. Ve frenleyemediğim sözcükler dudaklarımdan hızla fırladı. “Köpek!” dedim kendimi tutamadan. “Sensin diken.” Omuzları sarsıla sarsıla gülmeye başladı. Hakaretimden bile etkilenmemişti, beni sinirlendirmekten zevk alıyordu. “Dikenli gülmüş,” dedim homurdanarak.

“E öyle!” diye onayladı. Hiç utanması da yoktu.

“Hiç de bile öyle değil!” diye itiraz ettim. Saçımı arkaya savurdum, bornozumun yakasının açıldığının ise farkında değildim. “Gülü tutmasını bilmeyenler, elimize diken battı derler.”

“Allah Allah! Ne bu? Kamyon arkası sözü mü?” Aniden kaşları çatıldı. “Kim bilmiyormuş gülü tutmayı?”

“Sen!” diye yükselip devam ettim. “Siz erkekler! Hepiniz!”

Telefonunun ekranını iyice yüzüne yaklaştırdı. Az önceki neşesinden eser kalmamıştı. Kontrolsüz hâlinle bile kudurtma makinesisin, kızım Hazel! diye geçirdim içimden. Alevler saçan bakışlarıyla birkaç saat önceki Tekin Bozboran yine karşımdaydı.

“Diğer erkekler, o gülü tutamaz zaten!” derken sanki kendi koyduğu bir yasağı ortaya seriyordu. “Hepsinin ellerini kırar, münasip bir taraflarına monte ederim.”

“Yok canım!” dedim şımarık bir tonda. Ardından yapmacık bir şaşkınlıkla ekledim. “Sen bu sahte sevgililik müessesesine çok hızlı girdin, Tekin. Hatırlatırım. Kabul etmedim.”

Ben öyle deyince iyice sinirlendi. “Edeceksin!” diye emretti. Bana böyle emir verdiğinde onu boğmak istiyordum. “O zaman gül nasıl tutulurmuş, göstereceğim ben sana!” diye sonlandırdı sözlerini.

Bir an yanaklarım kıpkırmızı kesildi. Allah’tan odam loştu da yüzümün rengi görülmüyordu. “Senden korkmadığımı söylemiştim.” Fakat bunu der demez bu akşam arabada bana söyledikleri aklıma geldi. Susturma yöntemlerinin korkutucu olmadığını vurgulayışı kulaklarıma doldu ve tüm tüylerimi ayağa dikti. “Neyse!” diyerek hemen olası bir yanıtın önünü kestim. “İşin gücün yok mu senin? Git! Kendin gibi mafyalarla falan görüş. Uyuyacağım ben.” Küçük bir kahkaha patlattığını duyunca daha fazla dayanamadım. “Kapatıyorum,” deyip telefonu kapattım ve alev alev yanan yüzümü yastığa gömdüm. “Pislik!” diye söylendim. Benim de dudaklarım hafif bir gülüşle kıvrılır gibi oldu ama buna izin verecek değildim. O saçma teklifinin acısını çıkaracaktım daha. Diken nasıl olurmuş, Tekin Bey’e gösterecektim.

Söylene söylene üzerimdeki bornozu çıkarmadan yorganımın altına girdim. Bir esneme daha bastırdı aniden. Artık yeterdi, kendimi uykuya teslim edecektim. Bu tekinsiz mafya da bir daha aramazdı umarım, daha fazla uykumu bölemezdim.

Gece lambamı söndürdüm, yatağa iyice yerleştim. Yorgana sıkı sıkı sarılıp gözlerimi kapattım. Nihayet uyuyacaktım.

Ne kadar zaman geçti, uykuya dalışımın kaçıncı dakikası ya da saatiydi bilmiyordum. Ama oda zifirî karanlıktı. Yastığımın altına koyduğum cep telefonum titremeye başlayınca, istemsizce uzanıp aldım. Rüyada mıydım, gerçeğin ta kendisi miydi, anlamamıştım.

Ekranda görünen mesaj bildirimine bulanık gözlerle baktım. Kafam kazan gibiydi, içtiğim ilaç yüzünden sanki yine gerçekle hayalin arasındaki o incecik çizginin tam ortasındaydım. Önce Tekin yeniden yazdı sandım. Ama o gerçekti. Peki bu rüya mıydı? Aklım iyice karışmıştı.

Rehberime kayıtlı olmayan bir numaradan gönderilmiş mesajı açtım. Ekranda tek bir sözcük bile yoktu. Yalnızca puslu bir fotoğraf duruyordu. Bir elimle gözlerimi ovuşturdum. “Bu ne yaa?” diye mırıldandım bıkkınca. Rüya gördüğümden emindim artık. Bulanık suların ortasındaki büyük, demirden bir çapa fotoğrafı ancak saçma sapan bir rüyanın parçası olabilirdi. Nitekim daha ben yapamadan gönderen kişi fotoğrafı sildi, bu hamlesi benim telefonumun ışığını kapatışımla eş zamanlı gerçekleşmişti. Vaktimi çalan bu saçmalığa daha fazla tahammül edemeyip gözlerimi kapattım. Yalnızca saniyeler sonra beni bilinçsizliğe sürükleyen derin bir uykunun kollarındaydım.

🌊

25 Ekim 2020, Ankara

Gözlerimi zar zor açıp hışımla yataktan fırladım. Lavaboya yetişmenin telaşıyla yaptığım bu hareket yüzünden, ayak parmağımı şifonyerin köşesine çarpmıştım.

“Allah kahretsin!” diye söylendim. “Keşke içmeseydim o ilacı! Gözümü açamıyorum ya!”

“Söylenmeeee!” dedi Lila odanın bir köşesinden.

Sesini duyar duymaz korkuyla sıçradım. “Sen ne ara geldin?” dedim gözlerimi ovuşturarak.

“Hadi hadi!” dedi elini sallayarak. Anlamıştı hâlimi. “Altına işeyeceksin.”

Ona laf yetiştiremeden tuvalete daldım. Dakikalar sonra nihayet rahatlamış, elimi yüzümü yıkamıştım. Üzerimdeki bornozdan kurtulup dün gece duşa girmeden önce banyoya bıraktığım çamaşırlarımı, crop atletle taytımı giyip lavabodan çıktım.

Lila’nın hâlâ odada olduğunu görünce şöyle bir süzdüm onu. Giyinmişti. Saat kaç olmuştu ki? “Sen neden hazırlandın? Saat kaç ki?” dedim. Dışarıya çıkardık mutlaka ama daha erken değil miydi?

“Babamın işleri,” dedi bıkkın bir tavırla. “Burada profesör bir arkadaşı vardı. Eski bir dostu yani.”

“Eee?”

“Ondan alınması gereken bir şey varmış,” diye devam etti. Lila’nın babası ünlü bir cerrahi profesörüydü. “Hem de bir görüş bakalım, network olsun, staj ayarlarsın diye de tembihledi.”

“Ay, kariyer planlamanın sırası mıydı ama ya?” dediğim anda kendi sesime yüzümü buruşturdum. Kafam kazan gibiydi.

“Naz’ın ısrarlarına dayanamayıp dermatoloji seçeceğim galiba. Açarım bir güzellik merkezi. Dolgu, botoks, mezoterapi. Mis.”

Dayanamayıp kıkırdadım. “Baban baygınlık geçirir bu planını duyarsa.”

“Evet, kendisi cerrahi bir branş seçeceğimden adı gibi emin.”

“Senin de niyetin olmasa babanın hevesini çoktan kursağında bırakmıştın, canım. Öyle bir durumda ne nemrut olacağını biliyoruz.”

Gülerek ellerini gösterdi. “Yetenek fışkırıyor bu ellerden, arkadaşım! Nasıl heba edeyim?” Hemen sonra bıkkınlıkla kolundaki saate baktı. “Saat ona geliyor. Birkaç saate dönerim.”

“Yalnız gidemezsin,” dedim. “Cihan’a söylerim. Onlar bırakırlar seni.”

“Gerek yok, Heyz’im!”

“Gerek var,” diyerek itirazının önünü kestim. Onu tehlikeye atamaz, tek başına şuradan şuraya gönderemezdim. “Aklım kalır yoksa.”

“İyi tamam,” dedi eli mahkûm. “Hadi konuş o zaman. Çıkmam lazım benim hemen.”

Aslında aşağıya inip de söyleyebilirdim ama telefon etmenin daha mantıklı olacağına karar verdim. Yataktaki telefonumu aldım. Rehberden Cihan’ın numarasını bulup aradım.

“Günaydın, Hazel Hanım. Buyrun?” diye yanıtladı beni.

“Günaydın, Cihan. Senden bir şey rica edecektim.”

“Tabii!”

“Lila’nın bir yere gitmesi gerekiyor da. Siz götürebilir misiniz? Yalnız gitmesini istemiyorum.”

“Tabii ki Hazel Hanım. Tekin abimin kesin emri vardı zaten. Yalnız çıkmamanız için.”

Gözlerimi devirdim. Hiç şaşırmamıştım. “Tamam o zaman. Lila iniyor şimdi.”

“Tamam, Hazel Hanım. Bekliyoruz.”

Telefonu kapatır kapatmaz Lila’ya doğru kaş göz yaptım. “Hadi bakalım. Güvenli bir şekilde gidebilirsin.”

“Harika!” Elindeki çantasını omzuna astı. “Ben kahvaltıyı orada yaparım. Sen de ye bir şeyler.”

“Tamam, merak etme,” dedim. “Çıkar mıyız sen gelince?”

“Yani…” dedi bir an tereddüt eder gibi. “Sorun olmayacaksa çıkarız. Sen bilirsin. Evde de takılabiliriz.”

Başımda delibozuk bir bela varken çıkmak ne kadar doğruydu, bilmiyordum ama onu yavan bir şekilde ağırlamak istemiyordum. Zaten zar zor boşluk yaratabiliyor, kalan zamanında çok yoğun oluyordu. Şimdi o boşluğunu benim için harcamışken, vaktini burada benimle eve kapanmış bir şekilde geçirmesine gönlüm razı gelmiyordu.

“Çıkarız,” dedim hiç düşünmeden. “Evangelia’da yeriz yemeği belki. Gece için de düşünürüm bir şeyler.”

“Olur,” dedi. “Of, nasıl özlemiştim Eva’nın mezelerini.”

“Tamam,” dedim kenardaki ince örgü hırkamı üzerime geçirirken. “Çok yeme kahvaltıda o zaman.”

Kıkırdayarak odanın çıkışına yöneldi. Dakikalar sonra aşağıya inmiştik. Lila içeriden telefonunu almaya gitti, bense kapıyı açar açmaz karşımda Cihan’ı buldum.

“Hazel Hanım,” diye başladı konuşmasına. “Size kargo geldi.”

“Öyle mi?” Sipariş verip gelmesini beklediğim bir şey yoktu aslında. “Hani, nerede?”

Hafifçe kenara çekildi ve arkasındaki kolileri gösterdi. Yedi-sekiz tane büyük sayılacak koli yan yana dizilmişti.

“Aaa!” dedim şaşkınlıkla. “Naz siparişlerimi mi gönderdi acaba?”

Adamlardan biri kutuların üzerinde yazan etiketlere baktı. “Naz Doğan’dan gelmiş görünüyorlar,” diye yanıtladı. Tam tahmin ettiğim gibiydi, haftalar önce yaptığım alışverişi Naz erkenden yollamıştı. Amerika’dan alacaklarımız olduğunda bunları Naz’ın adresine göndertirdik ve Naz da hepsini toplu bir şekilde bize kargolardı. Bu kadar erken gelmelerini beklemediğim için biraz şaşırmıştım.

“Taşıyalım mı içeri?” diye sordu Cihan.

“Lütfen,” dedim. “Zahmet olacak size. Epey çoklar.”

“Estağfurullah, Hazel Hanım,” dedi Cihan. Ve birkaç saniye içinde tüm koliler evimin salonuna taşındı.

“Çok teşekkür ederim,” dedim adamlara.

“Rica ederiz, Hazel Hanım,” diye yanıtladı içlerinden biri.

“Aaa!” dedi Lila yanıma gelir gelmez. “Geldi mi siparişlerin? Benimkiler de gitmiştir o zaman kesin.”

“Evet. Erken yollamış bu sefer.”

“Ay, benim gelmemi bekle açmak için,” dedi hevesle. “Merak ettim aldıklarını.”

“Tamam tamam. Uğraşamam zaten şimdi açmakla. Seraya geçip çiçeklerime bakacağım.”

“O zaman ben kaçtım,” dedi Lila. Çoktan her şeyini giymişti. “Çok geç kalmam.”

“Tamam, canım. Bekliyorum seni. Dikkat et kendine.” Arkasından Cihan’a küçük bir bakış attığımda bana Bize emanet! der gibi bir baş hareketi yaptı. Saniyeler sonra Lila araçlardan birine binmiş ve motor hızla çalışmıştı.

🌊

Evin içinden, seraya açılan kapıya doğru yanaştığımda, mutfaktaki ada tezgâhın üzerinde duran çiçekler karşıladı beni. Lazarenko’nun davet öncesi gönderdiği beyaz lalelerdi. Aslında fırlatıp çöpe atmak istiyordum ama bunu kimse görmeden yapmam gerekliydi. Kocamanlardı, ev çöpünde belli olacakları kesindi. Adamlara söylesem atarlardı elbette ama yemez içmez Tekin’e de yetiştirirlerdi.

Buna daha sonra çözüm bulma düşüncesi ve Liloş’umun güvende olmasının huzuruyla, kenardaki altın rengi çubuk şeklindeki tokayla saçımı gelişigüzel topuz gibi topladım. Hemen ardındansa kendime mis kokulu bir kahve demledim. Nihayet günlerdir zerre ilgilenemediğim serama bakabilirdim. Çiçeklerimin yüzünü görmemiştim ne zamandır. Elias kim bilir ne kötü bakmıştı hepsine! Birazdan hepsini tek tek ilgiye boğacaktım.

Elimde kahvemle iç kapıyı açtım, küçük merdivenleri indim ve ikinci kapıyı da açarak seraya geçtim. Aslında tam sera da denemezdi buraya. Minik bir kış bahçesinden hâlliceydi.

Önce kahve tezgâhını andıran köşeye geçtim ve burası için yeterli olan ses sistemimi açtım. En sevdiğim şarkılardan biriyle güne başlamak güzeldi, hatta bir tanesini tekrara aldım. Bazı şarkılara taktı mı takıyordum ve defalarca dinlesem de doyamıyordum. Bu da onlardan biriydi. Küçük seramda yankılanan Yunan ezgileri, kalçalarımı da istemsizce müziğe uygun bir ritimde hareket ettirmemin başlıca sebebiydi.

Üzerimdeki salaş hırkayı çıkarıp koltuğa bıraktım ve ellerime kırmızı, ince plastik eldivenleri geçirerek işe giriştim. İnce eldiven tercih ediyordum çünkü toprağı ve çiçekleri parmak uçlarımda hissetmeyi seviyordum. Önce eve açılan kapıya yakın tezgâhtan başlamaya karar vererek en sevdiğim çiçeklerden birine yaklaştım.

Kıpkırmızı bir güldü bu. Yeri bende ayrıydı, yıllar önce ekilmişti ve hâlâ güzelliğini koruyordu. Geniş bir saksısı vardı. Eldivenli ellerimle biraz toprağını eşeleyip havalandırdım, çok fazla suya boğmadan nemlenmesini sağladım.

Na ‘cha tis gis ton chárti

Gia na se taxidépso,

Na ‘cha drosiá tou Márti

Ta mátia sou na vréxo. ♪♪*

Güzel sesli şarkıcının sesi içeriye dolarken ben de şarkıya eşlik ettim. Dans ede ede ilgilendim en sevdiğim çiçekle. “Yaprakların birazcık zayıflamış,” dedim kısacık bir nakarat arasında. “Elias hiç anlamamış senin dilinden. Zaten erkekler ne bilecek bir güle nasıl dokunulacağını!” dediğim anda dün gecenin anıları aklıma üşüştü.

Tekin’in evinde yaşananları sabahtan beri düşünmemeye, en azından Lila döndüğünde ona bahsedene kadar kafamı yormamaya çalışıyordum. Fakat dün gece ben eve geldikten sonra Tekin’le yaptığımız konuşma da tüm olan bitenle birleşince, bu çabam beni gitgide zorluyordu.

“Kıyamam sana!” deyişi, beni dikenli bir güle benzetişiyle aynı anda aklıma geliyordu mesela. Ya da teklifine direnişime gösterdiği öfke, “Peşindeyim, biz birbirimize mahkûmuz!” deyişiyle birleşiyordu. Ne kadar itiraz edersem edeyim vazgeçmeyecek demek miydi bu? Kafamda onlarca soru işareti, onlarca şüphe vardı ve hepsi birbirine böylesine bağlıyken bir yanıt bulmak güçtü.

Zoés na eícha chílies

Ki óles na sou tis dóso,

Tou fengarioú tis zílies

Na ‘cha na se thampóso. ♪♪

Şarkıya eşlik ederek düşünceler denizinde boğulmamaya çalıştım. Tezgâhtaki makası kendime yaklaştırdım. Gülün bir dalındaki tomurcuk açamadan solmuştu, onu kesip çiçeğin kalanının da solmasını engellemem şarttı. Tam bunu yapacağım sırada, gelişigüzel topladığım saçım çözüldü, başımda emanet duran altın rengi çubuk toka yere düştü. Ellerimdeki eldiven de toprağa bulanmışken ne yüzüme dökülen saçlarımı tutmam ne de az önceki gibi toplamam mümkündü.

Ofladığım sırada sırtımı döndüğüm, seranın bahçeye açılan kapısındaki hareketlenme dikkatimi çeker gibi oldu. Ben daha arkama bakamadan ise Tekin’in gür sesi duyuldu.

“Bırak! Ben hallederim!” der demez ellerim dolaştı ansızın. Gülün sağlam dallarından birine istemsizce batırdığım parmağım ne yazık ki dikenlerden birine dokundu.

Diken kalın ve sertti, eldivenin ucunu delmiş, hatta tenime kadar ulaşmıştı. Aslında elime diken batmasına alışkındım ama yine de “Off!” deyişime engel olamadım. Hafifçe yan dönüp bir Tekin’e bir de minicik kanamış, muhtemelen hemen kanaması duracak olan parmağımın ucuna baktım. Ne kadar zamandır oradaydı acaba? Dans edişimi görmüş, şarkı söyleyişimi duymuş muydu?

“N’oldu?” diye sordu. Kaşları endişeyle çatılmıştı.

“Diken battı,” dediğim anda dün gecenin anısı yanaklarımı hafifçe ısıttı.

Dudakları hafifçe kıvrılmıştı. Allah’ın tekinsiz mafyası! Ne yaptığının çok açık farkındaydı. Üzerime üzerime geliyordu resmen. Aklınca sabrımı sınayacaktı. Ama ben daha büyük bir sınavdım, bunu birçok defa paylaşmamış mıydı?

Birkaç büyük adımda yanıma geldi. “Dön!” diye mırıldandı.

“Ne?” dedim kastettiği şeyi anlayamadan.

“Saçlarını… Toplamak istemiyor musun?”

“Yani…” Bir an etrafa bakındım. Bir tek yerdeki toka vardı, onu da yeniden kafama takamazdım. “Hallederim ben,” dedim. “Tokam yok başka burada.”

Elini az önce makasla kesmeye yeltendiğim, solmuş tomurcuk dalına uzattı. Tek bir hareketle çıt diye tam kesmek istediğim yere yakın bir yerden kırdı. “Ayy!” dedim telaşla. “Eline batacak senin de!” Neyse ki bir şey olmuş gibi görünmüyordu.

“Ben alışkınım,” dedi gülerek. Kırılmış dalı tezgâha koydu, beni hafifçe döndürdü. Şimdi tam arkamdaydı ve geniş, kaslı olduğunu dün akşam bir kez daha yakından gördüğüm göğsü neredeyse sırtıma değiyordu. “Dikenlere…” diye de ekledi. Son kelimeyi neredeyse boynuma üflemişti. Ağzımı açıp cevap verecekken, “Ne söylüyor?” diyerek susturdu beni. “Şarkıda…”

Şaşkınlıkla arkama dönecektim ki elini saçlarıma götürdü. Sırtıma bir pelerin gibi dökülmüş siyah, uzun saçlarım şimdi avuçlarının arasında duruyordu. Serada, tam kapının yanında, bizim o anda durduğumuz noktanın karşısında antika bir ayna vardı. Seranın havasına uygun olduğunu düşündüğümden, dekorasyonu tamamlasın diye koyduğum objelerdendi. Fakat o anda, üzerinde bizim yansımamızı ağırlıyordu.

Büyük elleri saçlarımı hafifçe taradı. Benim komik görünen kırmızı plastik eldivenli ellerimin biriyse destek almak ister gibi yanımdaki tezgâha saplandı. Tüm dikkati saçlarımdayken, gözlerimi yansımamızdan ayırabilmem o anda imkânsızdı. Fakat tam bu görüntü içimi titretip bacaklarımda kıpırdanma isteği yarattığı anda, Tekin üç parçaya ayırdığı saçlarımı, nazik hareketlerle örmeye başladı. “Seni dinliyorum,” diye tekrarlayışı içimdeki ürpermeyi kısa bir anlığına unutmamı sağlamıştı. Bu iyiydi, yoksa kapılmam çok… çok yakındı.

O anda serada yankılanan nakaratın Türkçe anlamını kafamda çevirmeye başladım.

Ach, na ‘cha chádia kai filiá

Na pagidépso ti nychtiá

Na ‘cha stolídia kai proikiá

Gia na sou klépso tin kardiá. ♪♪

Hisli ama biraz da gurursuz bir şarkıydı. Anlamına çok kafa yormaz ve yalnızca ezgisinde kendimizi kaybedersek daha mantıklıydı. Melina Kana’nın O Hartis şarkısı tüm kıvraklığıyla kulaklarımıza dolarken, “Ah, keşke öpüp kucaklasaydım, gece boyu seni hapsetmek için. Keşke mücevherlerim ve çeyizim olsaydı, senin kalbini çalmak için…” diye mırıldandım. Sesimin titreyişine engel olamamış, elleri saçlarımın uç kısımlarına doğru ulaşıp üzerimdeki crop sayesinde çıplak sırtıma deyince tenimin ürpermemesi için dua etmeye başlamıştım. Fakat saçımın ucundan hafifçe çekerek beni kendine yaklaştırması, beklentilerimin dışındaydı. Canım acımamıştı. Ama içim garip, ilk kez şahit olduğum vahşi bir istekle kuşatılmıştı. Bu hisle nasıl başa çıkacağımı bilemediğimden, “Biraz gurursuz bir şarkı,” diyerek yok saymaya çalıştım.

“Gurursuzmuş evet. Hiç senlik değil,” dedikten hemen sonra, “Eee bu kadar mı?” diye sordu. “Devam ediyor şarkı. Tekrarlatıp duruyorsun bir de. İkinci tura döndü.”

İkinci tura döndüğünü bildiğine göre, beni bir süre orada öylece izlemişti. Bunun düşüncesiyle eldivenin içinde avuçlarım iyice terledi. “Çevirmenin miyim ben senin?” diye hırçın bir tavırla diklendim ona. O anki yakınlığımızın yarattığı heyecanı bastırmanın başka yolu yok gibiydi.

“Sıfatlar artıyor işte! Fena mı?” dedi arsız arsız. Saçlarımı örmeyi bitirmiş olmalı ki tezgâhtaki kopmuş tomurcuk dalına uzandı. Onu âdeta bir toka hâline getirip örgümün uç kısmına doladı.

İşi biter bitmez hafifçe yan döndüm. Karşımdaki aynaya baktım. Sahiden de becerebilmişti. Yapamadığı, üstesinden gelemediği bir şey var mıydı?

“Neymiş o sıfatlar?” diye sordum saç örmeyi nereden bildiği sorusu beynimi kemirirken. Ellerimi önce göğsüme bağlayacak gibi oldum ama sonra topraklı eldivenleri bir iki hareketle çıkarıp tezgâha koydum.

“Fırtına…” diye mırıldandı boğuk sesiyle. “Dikenli gül…” diye devam etti sözlerine…

Laf yetiştirirdim aslında. Ama merakım ansızın baskın geldi. “Saç örmeyi nereden biliyorsun?” diye sordum kendimi tutamadan. Zihnimdeki soru işaretleri birbiriyle çarpışırken en azından bunu cevaplasa iyi ederdi.

Duruşu aniden dikleşti. Az önceki alaycı ve çapkın bakışlarına anlam veremediğim bir hüzün yerleşti. “Babam örerdi,” dedi tek solukta. Yanıt hiç beklemediğim yerden gelmişti. “Annemin saçlarını.”

İşittiklerimle boğazımı yutması imkânsız bir düğüm sardı. Annesiyle babasını nasıl kaybettiğini bilmiyordum ama bunun acısını hâlâ hissedebildiği açıktı.

Neden bilmem… Dağıtmak istedim o ağırlaşan havayı. Sormak istiyordum ama belki anlatmak istemezdi ve benim de anlatmayı tercih etmeyeceğim onca şey varken ondan tersini beklemek haksızlıktı.

“Çok âşıklar mıydı birbirlerine?” diye sordum. Bu benim çocukluk kriterlerimden biriydi.

Kısacık bir an düşündü. Bakışları saçlarımda, yüzümde, saçımın ucundaki solmuş gül tomurcuğunda gezindi. Hiç beklemediğim anda, “Beraber ölecek kadar çok,” diye yanıtladı beni.

Güçbela yutkundum. Hikâyeyi deli gibi merak ediyordum ama Tekin’in bakışlarındaki kor sönmüştü ansızın. Ve şimdiye dek şahit olduğum kadarıyla nadir anlarda parlıyordu. Benimle atışırken, kavga ederken ya da… Dudaklarımı ısırdım. Kaynağının tutku olup olmadığından şüphe duyduğum şekilde bana bakarken… O yüzden o anda garip bir şekilde çabalama ihtiyacı hissediyordum.

“Babamla dört yaşımıza kadar tanışmamıştık biz,” dedim hiç düşünmeden. Birdenbire. “Küçükken hayal kurardım bununla ilgili.”

Kaşları hayretle kalktı. Sözlerim merakını cezbetmiş olmalıydı. “Nasıl hayaller?”

“Şartlı hayaller daha çok,” dedim gülerek. “İşte klasik! Bir babam olmasını dilerdim içten içe. Ama sadece bir babamın olması yetmezdi.” Kıkırdadım. “O yüzden değiştirirdim hemen dileğimi. Anneme de çok âşık olsun isterdim.” Derin bir nefes aldım. “O yüzden anne babaların birbirlerine âşık olmaları önemli bir kriter benim için.”

Dudakları, sanki o küçük Hazel’i görmüş gibi şefkatli bir tebessümle kıvrıldı. “Kabul oldu mu dileğin? Annenle baban için…” diye sordu.

Başımı salladım çocuk gibi. “Hı hı. Oldu.”

“Güzel.”

Kısacık bir sessizlik girdi aramıza. O bana bakıyordu. Bense bakışlarımı kaçırmak için yer arıyordum. Utanan, çekinen biri değildim hiç. Bu sabah neden böyle olmuştu?

Sessizliği neyse ki Tekin bozdu. “Bileğin nasıl?” diye sordu. “Dün gece de soracaktım ama aklımdan çıktı.”

Kısacık bir an neyden bahsettiğini anlamadım ama sonra dank etti. Davette söylediğim bilek burkma yalanından söz ediyordu. “Bir şeyi yok,” diyerek geçiştirdim. Yeniden sorması riskini alamazdım. “Duş aldım falan. Geçti, gitti neyse ki.”

“Güzel,” dedi hemen sonra. “Kahvaltı ettin mi?”

“Yok daha!” diye yanıtladım onu. “Sen?”

“Ben daha yeni geldim,” diye devam etti. “Duş alabildim sadece yan evde.” Benim Arhan Aziz’le yaptığı görüşmeyi soracağımı anlamış olmalıydı ki daha dile getiremeden beni susturdu. “Anlatırım.” Elini saçlarına götürüp hafifçe çekiştirdi. “Önce bir kahvaltı edelim de.” Cebinden telefonunu çıkardı. “Çocuklara bir şeyler aldıracağım. Ne istersin?”

“Simit!” dedim hiç düşünmeden. Ankara simidi olmadan bir hafta sonu kahvaltısı düşünemezdim.

“Kahvaltı hazırlamayı biliyor musun bari?” diye sordu. Bak bak! Bakışları yine alay doluydu.

“Pişirme gerektirmeyen şeyleri yapabiliyorum!” diye yanıtladım çenemi havaya dikerek.

“Mesela?” Başparmağını dudağının kenarına sürttü. “Domates doğramak gibi mi?”

İşaret parmağımı onun yüzüne doğru salladım. “Seni doğramayacağıma yat kalk dua et sen!” dedim. Ne bekliyordu ki? Ayağına hizmet mi? Haksızlık etme! diye uyardı iç sesim. Doğru! diye onaylamak zorunda kaldım. Öyle bir adam değildi.

“Diken!” dedi bana eliyle eve açılan kapıyı gösterirken. “Bunlar hep diken işte! N’apalım? Katlanacağız” Eve açılan ilk kapıyı geçtim. Tam minik merdivenleri çıkıp ikinci kapıyı açacaktım ki “Dikenli gülün de olayı bu!” diye devam ettiğini işittim.

Hemen arkama dönüp ona baktım. “Neymiş dikenli gülün olayı?” diye sordum ama bu konuşmayı orada yapmak büyük bir hataydı. Daracık alanda kalakalmıştık. Ben bir basamak yüksekteydim, o ise bir nefes kadar yakınımdaydı.

“Büyülemek…” diye mırıldandı. Bakışları baştan ayağa üzerimde dolandı. Üzerimde tayt ve crop atlet vardı, çıplak değildim neticede, her zaman giydiğim şeylerdi ama nedense garip bir duygu tüm bedenimi esir almıştı.

“Nutella!” diye yükseldim aniden. Kaçış bahaneleri konusunda sabahtan beri müthiş bir başarısızlık sergilemiştim. “Nutella da aldırır mısın çocuklara?” dedim. “Ben telefonumu yukarıda unutmuşum. Lila arar belki. Hemen gidip alayım.”

Arkamı dönüp hızla ikinci kapıyı açtım. Tam evin içine adım attığım sırada hayal meyal, “Kaç bakalım,” dediğini duyduğumu sandım.

🌊

Odama girdiğim anda, önce telefonuma yönelecektim ki aniden taytımın üzerine bulaşmış toprak lekesini fark ettim.

Oflayarak giyinme odasına yöneldim ve kendime evde giyebileceğim bir şeyler ayarladım. Bordo, bol bir pantolonla aynı renkte bir kazakta karar kıldıktan hemen sonra üzerimdeki kirli kıyafetlerden kurtuldum.

İç çamaşırlarımı da değiştirerek bordo renkte dantel bir iç çamaşırı giydim. Sütyeni bralet şeklindeydi, altı ise tangaydı; regl olduğum zamanlar dışında normal kesim çamaşır giymiyordum, bu tam da alışık olduğum tarzdı.

Giyinme odasından çıkıp yatak odama geçtim. Sabahlığım içeride bir yerlerde olmalıydı, hafif bir makyaj yapana kadar üzerime giyecektim.

Aradığım, üzerimdeki takımla aynı renkteki saten sabahlığı kapının hemen yanındaki tekli koltukta gördüm. Birkaç adım ilerleyip koltuğa yaklaştığım ve sabahlığa uzandığım anda hiç beklemediğim bir şey oldu. Kapım ansızın açıldı, Tekin elinde kendi telefonu, yüzünde sinirli bir ifadeyle içeri daldı.

“Sen Serdar şerefsizinin buraya geleceğini biliyor muydun, Hazel?” diye gürledi. Henüz beni görmemişti.

Bense âdeta far görmüş tavşan gibiydim, ayaklarım ne ileri ne de geri gidebilmişti. Ansızın beklediğim şey oldu ve ben daha sabahlığı hızla kavrayıp üzerime bir çarşaf gibi tutana kadar beni gördü. Saniyelik, hatta belki saliselik bir andı ama bakışlarındaki öfkenin bambaşka bir şekle bürünmesi için yeterliydi.

Güçlükle yutkundu. Bunun etkisiyle âdemelması boğazında aşağı yukarı inerek o erkeksi görüntüyü oluşturdu.

Bakışlarımız birbirine tutunup sımsıkı bağlanmıştı, âdeta bir kördüğümü andırıyordu. Yalnızca dakikalar önce çıplak değilim diyerek övünmem şom ağızlılığın kaçıncı seviyesiydi, bilmiyordum ama şu anki hâlim emindim ki çıplaklıktan daha kışkırtıcıydı.

Ben ağzımı açıp tek kelime edemeden, “Kapıyı çaldım,” diyerek kendini açıkladı. Fakat bakışlarını üzerimden çekmekte başarılı olamadı.

Bir çare, anın büyüsünden kurtulacak bir yol aradım kendime ve dudaklarımdan, “Serdar mı gelmiş?” cümlesi çıktı.

Ben Serdar dediğim anda çenesi kasıldı, siyah tişörtü sayesinde boynunda açıkça görünen bir damar iyice belirginleşti, bakışları ise yine hiddetli bir hâl aldı. Anlaşılan bugünü de sakin geçiremeyecektik, acaba sırada ne vardı?

Bir eliyle yüzünü öfkeli bir şekilde sıvazladıktan hemen sonra, hiç beklemediğim bir şey oldu. Ben çıkar diye beklerken, o bana doğru bir adım attı. Benim kalbim göğüs kafesimi uçmaya çalışan bir kuşun kanatları gibi döverken, aramızdaki zaten kısacık olan mesafeyi bir kalp atışı kadar sürede kapatmıştı.

🌊

* Arthur Schopenhauer’in Aşkın Metafiziği adlı kitabından alıntıdır.

* Kayahan’ın ‘Odalarda Işıksızım’ adlı şarkısından.

* Melina Kana’nın ‘O Hartis’ adlı şarkısından.

🌊🌊🌊

guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
error: İçerikler Korumalıdır!