♪♪ Bölüm şarkısı:

Demir Demirkan ~ Zaferlerim

15. BÖLÜM

Bakışları bir yüzümde, bir omuzlarımda gidip gelirken dudaklarından, “Bir telefon görüşmesi yapması gerekiyormuş, yirmi dakikaya geleceğini söylemiş çocuklara,” diye bir cümle çıktı. Sanki gözleri daha aşağılara da inmek istiyor ama şakağındaki belirginleşmiş damar, buna direnirken ne kadar zorlandığını ortaya seriyordu. Ya da belki de bu benim zihnimdeki bir sanrıydı, kuruntumdu. Belki o benim kadar zorlanmıyordu. Ne de olsa toy olan bendim, tecrübeli olan oydu. Peki, neden bunun düşüncesiyle bile içimi katıksız bir öfke kaplarken, tam tersi olabileceğini düşündüğüm anda ise kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atıyordu?

Bir an aklımdaki ihtimalle dizlerim titredi, yer sanki ayaklarımın altından kayar gibi oldu. Kalbimin sesini duyacak, heyecanımı hissedecek, benim bile anlam veremediğim, kabullenemediğim iç çalkantılarımı anlayacak diye ödüm koptu. Hâlâ bana bakıyor fakat gözlerini sabit bir yerde asla tutamıyordu. Sık sık yutkunduğunu görüyordum üstelik. Görünmeyen bir kanca vardı sanki aramızda ve bizi birbirimize her anlamda yaklaştırıyordu.

Zamanın yanlışlığı, elimde sıkıca kavradığım saten kumaşı hissettiğim anda kafama bir balyoz gibi vurdu. Önümde bir kalkan gibi tuttuğum sabahlık, muhtemelen hiçbir yerimi saklamıyordu. Odadaki hava iyice ağırlaşmıştı, sanki tek bir işaret bekliyordu. Ama Böyle değil! diyordu içimdeki kadınsı ses. Kafamda soru işaretlerinden, hayal kırıklıklarından ve öfkeden bir düğüm varken, o anda ona diklenmekten başka yolum yoktu.

“Döner misin arkana?” dedim öfkeli çıkmasına gayret gösterdiğim bir tonda. “İzin verirsen giyineyim.”

Sözler dudaklarımdan çıkar çıkmaz, Tekin’in bakışlarında saniyeler önce yanan kor hafifledi. Dudakları bir açıldı, bir kapandı, güçlükle yutkunduğunu belli eden âdemelması aşağı yukarı kaydı. Bir an kendine gelmek ister gibi eliyle saçlarını çekiştirdi, hemen ardından ise “Ya sabır!” deyip arkasına dönerek isteğimi yerine getirdi.

O arkasına döner dönmez, sabahlığımı giyip kuşağını da sıkıca bağladım. Normal bir elbise gibiydi şimdi üstümde, en azından Tekin odadan çıkana kadar idare ederdi. “Tamam,” dedim işim biter bitmez. “Dönebilirsin.”

Tekin yeniden bana dönmüştü ki yatak odamın balkonunda bir gürültü koptu. “Hassiktir!” deyişi dişlerinin arasından sinirle fırladı. Ben daha ne olduğunu anlayamadan beni kolumdan tutup arkasına çekti ve önüme siper oldu. Herhangi bir silah sesi değildi duyduğumuz ama yine de temkinli yaklaşıyordu. “Yatağın yanına eğil hemen!” dediğinde onu ikiletmeyip yatağın yanında dizlerimin üzerine çöktüm. Ama onun aynısını yapmayıp balkona yöneldiğini görür görmez eline hışımla yapıştım.

“Nereye gidiyorsun?” diye bağırdım. “Sen de eğilsene!” Tuttuğum elini hızla aşağıya çekince mecburen o da yanımda tek dizinin üzerine çökmek zorunda kaldı.

“Ne yapıyorsun, Hazel?” dedi tahammülsüz bir tonda.

“Eğil dedin, eğiliyorum,” derken sesim sorduğu soru saçmalığın daniskasıymış gibi kızgındı. “Sen ne yapıyorsun asıl?”

Derin, bıkkın bir nefes aldı. “İzin verirsen balkondaki sesin kaynağına bakmaya gidiyorum.”

“Saçmalama!” diye yanıtladım onu. “Ya bomba falan attılarsa?”

“Bomba?” dedi Tekin sanki bu kelimeyi ilk kez duymuş gibi. Hemen ardından sinirle söylendi. “Asıl sen saçmalama, Hazel! Ne bombası?”

“Olur mu, olur?” dedim bu ihtimale yürekten inanarak. “Yok Konsey’di, yok Kılıç Yedilisi’ydi. Ee benim içinde bulunduğum Tehditçi belasını da sayarsak… Bence sen bu ihtimali o kadar da çabuk eleme derim ben.”

“Hazel…” diye mırıldandı. Bakışları ciddi olup olmadığımı anlamak istercesine yüzümde dolandı ama gayet de ciddiydim, neden bu kadar şaşkındı? “Neredeyse bir dakikadır konuşuyorsun,” dedi ağır ağır. “Sence bir bomba atılmış olsa bunca zaman patlamadan öylece bekler miydi?”

“Beklemez miydi?” dedim bunu hiç düşünmemiş gibi.

“Beklemezdi.”

Burada dizlerimizin üzerinde bomba konuşmamız hiç absürt değilmişçesine devam ettim. “Ne kadar sürede patlıyor ki?”

“Pimi çekilerek atılmış bir el bombası birkaç saniyede patlar.”

Bunu duyar duymaz yepyeni bir ihtimale sımsıkı sarıldım. “Hihhhhh! Ya el bombası değilse?” dedim gözlerim korkuyla kocaman açılırken.

“Ha bayağı yukarıdan tam düzenek patlayıcı fırlattılar diyorsun?” dedi. Bunu hiç düşünmediği nasıl da belliydi!

Ona hafifçe yaklaştım. “Sen kriminal bir adam olduğuna emin misin?” diye mırıldandım küçümser gibi. “En kötü olasılıkları hep ben düşünüyorum da çünkü.”

Dudakları neredeyse çapkın diye nitelendirebileceğim bir şekilde kıvrıldı. Ben zorlukla yutkunurken, “Aramızdaki asıl kriminal sensin yani. Öyle mi diyorsun?” diye sordu.

Etkisinden sıyrılmak zordu ama ben de yeteneksiz sayılmazdım. Hemen özgüvenli bir tavırla çenemi dikleştirdim. “Eh… Kafam basıyor böyle şeylere, baksana.”

Kendisine sabır diler gibi derin bir nefes eşliğinde tavana baktı. “Beni sınamak için yapıyorsun, değil mi? Kasıtlı şu anda bu yaptığın?”

“Senin düşünmediğin ihtimali ben düşününce hemen sınav mı olduk?”

“Hazel saçmalama!” diyerek sesini yükseltti. “Sence öyle bir patlayıcı olsa şu anda konuşmaya devam edebilir miydin?” Sıraladığım ihtimallere inanamıyormuş gibi bakıyordu bana. “Çoktan patlamıştı burası.”

“Hmmm… Öylece hemen diyorsun?” diye burun kıvırdım.

“Aynen öyle diyorum.”

Düşündüğüm olasılığın hatalı çıkmasını yediremeyerek başka arayışlara giriştim. “Kumandası falan olmuyor mu öyle şeylerin?”

“Kumandası olsa neye yarar?” diye açıklamayı sürdürdü. “En ufak bir darbeye hassas oldukları için az önceki düşüş bir şok etkisi yaratırdı zaten.”

“Nereden bileyim ben canım?” diye çirkefleştim. Bilmediğim şeylerle ilgili profesörmüşçesine fikir yürütmeseydim iyiydi. “Benim alanım bombalar mı, uluslararası siyaset! Hayatımda patlayıcı mı gördüm?”

“Görmediğin belli zaten.”

“Bu bir suç mu?”

“Yoo neden suç olsun?” Alay edercesine güldü. “Ama patlayıcılar hakkında çok şey biliyormuş gibi davranman suç.” Bakışları yüzümde dolaştı, ardından benim onun dalga geçişiyle kızgın bir hâle bürünen gözlerimle birleşti. “Ben de burada oturmuş patlayıcı konuşuyorum seninle.”

“Seni korumaya çalışıyorduk. İyilik de yaramıyor beyimize!” diye ters ters yanıtlayıp ayağa kalkmaya yeltendim. Ama hemen yakaladı elimi ve beni kendine doğru çekti. Dizlerimiz değiyordu birbirine, nefeslerimiz ise sanki iç içe geçmişti.

“Korunması gereken sensin,” diye mırıldandı. Ve hiç beklemediğim bir şey yapıp elini örgümden çıkıp yüzüme düşen küçük saç tutamlarıma uzattı. Gözlerimin önündeki tutamları geriye itti fakat bununla da kalmadı. İşaret parmağı önce gözlerimin kenarına dokundu, ardından elmacık kemiğime, yanağıma, oradan da boynuma indi. “Elimden gelse…” diye fısıldadığında, engelleyemediğim bir iç çekiş onun kısık sesine karıştı. “Seni korumak için bir fanusta saklardım.”

“Durmazdım ki,” dedim hemen. Ama sesim sevimli bir mırıltı gibi çıkmıştı.

“Biliyorum.” Derin bir nefes aldı. “Seni zapt edebilmek imkânsız.”

“Boyun eğmemi mi isterdin?” diye sordum.

Bakışları apansız değişti. “Hayır,” diye yanıtladı beni tek solukta. Dilini dudaklarına değdirip hafifçe ıslattı. “Sanırım her koşulda savaşmaya hazır olman hoşuma gidiyor.”

“Sana karşı savaşmam değildir hoşuna giden kesin,” dedim alay etmeye çalışarak.

“Biz aynı cephedeyiz, Hazel. Bana karşı neden savaşasın ki?” dedi ama cevabını o da biliyordu. Ortada ona karşı savaştığım tek konu vardı ve bu da benimle ilgili konularda başına buyruk davranmasıydı.

“Bana sormadan benimle ilgili verdiğin her kararla savaşırım,” diye belirttim açık açık.

“Seninle ilgili sana sormadan verdiğim her kararın sebebi hayatındır.” Sanki bu açıklama onun için itiraza kapalıydı. “Ve hayatının söz konusu olduğu her savaşta, Hazel…” diye fısıldadı. Kararlı bakışları yüzümün her yanındaydı, ses tonu hayatındaki kadının canını korumaya yemin etmiş bir hükümdar kadar katıydı. “Yalnızca ben kazanırım,” dediğinde aklımdaki tek şey tüm bunların gerçek olmasıydı. Ama dün gece davette duyduğum o konuşmayla birleşen sahte ilişki teklifi elimi kolumu bağlayan zincirlerden farksızdı.

Sor o zaman… diye fısıldadı içimden bir ses. Bir açıklama iste.

Asla! diye yanıtladım onu. Hiçbir koşulda, bir beklenti içinde olduğumu gösterecek değildim. Zaten beklenti içinde olduğumdan falan da değildi. Nedense bu inkâr tükürüğümü boğazımda düğümledi. Küçük bir öksürük fırladı dudaklarımdan ve zihnimde beliren en berrak düşünce kendime dahi yalan söylediğimdi.

“Neyse…” dedim tüm bu konuşmanın ağırlığından kaçarcasına. “Balkona bakmayacak mısın?”

Tekin ona bir cevap vermeyeceğimi anlamış olacak ki yerinden kalktı. Ben de aynısını tekrarlarken, o balkona doğru yürüyüp kapısını açtı. Bir süre orada oyalandı. Ve yalnızca saniyeler sonra ucuna ağırlık bağlanmış bir kâğıtla döndüğünde hemen yanına gidip kâğıda baktım. “Kim?” dedim biraz merak ama çokça korkuyla. Daha dün gece aynı şekilde, bir drone tarafından bırakılan bir kâğıt düşmüştü önüme. Tehditçi’nin yeniden not göndermesinden deli gibi korkuyordum. “Tehditçi mi yoksa?”

“Hayır!” dedi Tekin zerre şüpheye düşmeden. Çenesi öfkeyle kasılmış, az önce bana endişeyle bakan gözlerine bu kez hiddetin karanlığı çökmüştü. “Kadir…” dedi dişlerinin arasından, sanki bu isme lanet eder gibi.

Kâğıtta bir telefon numarası yazıyordu. Tekin hiç beklemeden telefonundan numarayı çevirdi ve aramaya tıklayıp kulağına götürdü. Hoparlöre vermesini bekledim ama hiç de oralı olmadı. Ne yani? Benim balkonuma bir kâğıt bırakılmıştı ve ben konuşmanın içeriğini duyamayacak mıydım?

Telefon çalarken Tekin’i kolundan tutup yatağımın köşesine oturttum. Ne yaptığımı anlamaya çalışan şaşkın bir ifade vardı yüzünde. Fakat ben daha kendimi açıklayamadan telefon açılınca, kulağımı onun kulağındaki telefona dayadım.

“Şükür kavuşturana be kardeşim!” diye lakayt bir ses doldu kulaklarıma ama ben buna bile kendimi veremedim. Kulağımı Tekin’in kulağındaki telefona dayayınca fazla yakın olmuştuk. Onun nefesini neredeyse üzerimde hissedince yaptığım şeyin saçmalığıyla yüzleşmek zorunda kaldım.

Hızla geri çekildim, iki elimi açık bir şekilde havaya kaldırıp sessizce, “Pardon!” dedim. Bana ayıplayan bir bakış atıp hiç beklemediğim bir şey yaptı. Telefonu hoparlöre aldı ve neler konuşulacağına karşı duyduğum merak da böylece sonlandı.

“Neredesin lan sen, korkak!” diye söylendi Tekin. “Böyle dronela kâğıt bırakacak kadar mı büyük göt korkun? Karşıma çıkacak cesaretin yok mu?”

“Teknoloji, Tekin! Teknoloji!” dedi karşıdaki kişi. Anladığım kadarıyla bu Kadir’di. “Oysa en iyi senin bilmen gerekir bunu. Seversin böyle teknolojik şeyleri. Ben de çağa ayak uyduruyorum. Ne yapacaksın? Koşullar.”

Tekin âdeta burnundan soludu. “Senin ben bulunduğun çağı da koşullarını da sikeceğim, az kaldı.”

“Hazel Hanım’ı rahatsız etmek istemezdik tabii. Ama ne yapalım, fırsatını yakalamışken de kullanmasam olmazdı be Tekin.” Ben Tekin’in suratına anlam veremeden baktım ama kafamdaki soruyu yanıtlayan Kadir oldu. “Malum, senin malikâneye drone falan gönderemiyoruz. Maşallah, kale gibi korunuyor evin. Ee Hazel Hanım’ın evi de pek açıklıkta. Bir boşluk yakaladım mı durmam, bilirsin.”

“Bir boşluk yakaladığımda ben de durmam Kadir. Sen de beni çok iyi bilirsin,” diye yanıtladı onu Tekin. “Silahlarının hâlâ elimde olduğunu unutuyor gibisin.”

“Heh, lafını balla keseyim, kardeşim. Hazır konusu açılmışken, anlaşmamızı yapalım.”

“Ha seninle anlaşma yapacağımdan eminsin yani?” Tekin pis pis güldü. “Ulan Kadir! Kafandan da vurulmadın ama bir beyin sarsıntısı kalmış sende maalesef.”

“Aynen.” Kadir’in sesi bir anda düşmüştü. “Kafama isabet ettirememiştin o zaman kurşunu.”

“İşte sen bunu asla anlayamıyorsun. Seni vurduran ben olsaydım, o kurşun kafana mutlaka isabet ederdi.”

“Tamam tamam, neyse. Eski defterleri kapattım ben. Yepyeni, kalbim kadar temiz bir sayfa açtım.” Kadir derin bir nefes aldı. “Şimdi sen Yedili’ye lider oluyorsun diye yorumluyorum. Konsey’e haberin gitmiş zaten. Kabul ettiğini söylemişsin.”

“Matthias’la kanka olmuşsun bakıyorum,” dedi Tekin Fransız’ı kastederek. Anlaşılan Kadir bu bilgileri Matthias’tan alıyordu.

“Yaptık öyle bir şeyler. Kendisi destekçimdi, bunu biliyor olman lazım. Konsey’de senin yerine benim olmamı istiyordu.”

“Dün gece yaptırdığın silahlı saldırıyı da birlikte mi planladınız?” diye sordu Tekin. Davette Güngör Bey’e isabet eden ama aslında hedefinde benim olduğum kurşundan söz ediyordu. Fakat sorusunda merak yoktu. Sanki içten içe gerçeği çok iyi biliyordu.

“Abart, Tekin abart! Yok terör saldırısı, amına koyayım!” dedi Kadir alay ederek. “Alt tarafı bir kurşun. O da seni biraz dürtükleyeyim diye işte… Hazel Hanım’ı azıcık korkutun emri vermiştim sadece, isabet edecek bir durum falan yoktu.”

“Güngör’e isabet etti ama!” dedi Tekin öfkeyle.

“O da Güngör’ün dangalaklığı!” deyip hızlıca konuyu yeniden istediği noktaya çevirdi. “Neyse asıl meseleye gelelim, kardeşim. Şimdi sen Yedili’nin lideri olacağına göre, masadaki üyeleri ihya etmen gerek. Gerçi…” Bir an duraksadı. “Resul Koçak hariç, diğerleri tutturmuşlar bir dokunulmazlık diye. Aileleri falan var tabii. Sevdikleri insanlar. Ee eski Yedili’nin de sonu malum… Ah ah! Bu tarz şeyler zaaftır Tekin, zaaf. Seninle aynı kafadaydık biz ya. Sana ne oldu böyle? Tanıyamıyorum artık seni.”

Kadir, Eski Yedili’nin de sonu malum derken ne demek istemişti? Ben Yedili’nin bir diğer üyesi Resul Koçak’ı da öğrenip zihnimin bir köşesine, Kadir Mirza ve Esat Demirağ isimlerinin yanına yazarken, Tekin tahammülsüz bir nefes aldı. “Sikik sikik konuşma benimle. Zaten tanımıyordun.”

Kadir bu laflardan etkilenmişe benzemiyordu. “Agresiflik derecesi artmış. Hazel Hanım yüz mü vermiyor yoksa diyeceğim ama… Hep de dip dibesiniz.” Gözlerim şaşkınlıkla kocaman açıldı. Her anımızdan resmen haberdardı. “Ta Arhavi’ye gelmiş senin için,” diye sürdürdü konuşmasını.

Ne? diye geçirdim içimden. Arhavi’ye kendim için gitmiştim bir kere. Bu da nereden çıkmıştı? Asıl gidiş sebebin öğrenilsin mi istersin yani? diye fısıldadı iç sesim. Büyükelçi cinayeti… Gemi… Silahlar… Tabii ki hayır! Bunlarla ilgili hiçbir şey bilmemesi iyiye işaretti.

“Herhâlde Ankara’da tanıştınız. Orada okuyormuş Hazel Hanım. ODTÜ’de…” Sevimsiz bir iç çekiş sesi duyuldu. “Ne güzel okul ya? Eee ben okumadım tabii, nereden bileyim o duyguyu. Ama okulu gezme fırsatım oldu yakın zamanda. Vallahi geniş bir arazi… Ormanlık alan… Biraz korunaksız ama sen bulursun bir yolunu. Değil mi, Tekin? Hazel Hanım’ı öyle savunmasız bırakmak olmaz.”

Tekin bir anda yatağın köşesinden ayağa fırladı. “Senin ecdadını sikerim, Kadir!” diye kükreyişi odanın duvarlarında yankılandı. Hemen ardından ise Kadir’in gevrek gülüşü kulaklarımıza ulaştı. “Hele bir dene! Benim elimden yoğun bakımla da kurtulamazsın. Sana yemin ediyorum, canlı canlı gömerim seni. Sonra mezarının karşısına geçer, bir keyif sigarası yakarım. Benim sakın sınırlarımı zorlama!”

“Ha sınırın Hazel Hanım o hâlde. Anlamıştım zaten ama onayladığın iyi oldu.” Önce bir nefes aldı, sonra hızla verdi. Muhtemelen sigara içiyordu. “Sohbetine doyamıyorum be kardeşim. Vallahi özlemişim. Benim şu sevkiyatı yap da yüz yüze görüşelim artık. Çok açtık arayı. Yakıştıramıyorum bu ayrı gayrıyı bize.”

Adam çok değişik bir kafadaydı. Konuşmanın yalnızca Kadir kısmını duyan, Tekin’le kanka oldukları fikrine varırdı. Üstelik telefon numarasını dronela göndererek şov yapmasına gerek yoktu, basit bir mesaj yollasa da olurdu fakat anlaşılan tek derdi güç gösterisinde bulunmaktı.

Tekin sinirle yüzünü sıvazladı. “Sevkiyatını ben ne zaman istersem, o zaman yaparım. Liderliğimi henüz ilan etmedim.”

“Ee ama zaman geçiyor, Tekin. Çeçenlerle yapamayacağın belli zaten bu sevkiyatı.” Pis pis güldü. “Onlarla aran bozulmasın diye çözüm arıyorsan boşuna.” Gülüşü kahkahaya dönüştü. “Var ya! Abbasovlar sana öyle bir bilenecekler ki. Üfff… Düşüncesiyle bile keyiflendim. Valla sabırsızlanıyorum.”

Abbasovlar dediği, Çeçen örgütün başındakiler miydi?

“Derdinin sevkiyat ya da silahların olmadığını biliyorum zaten,” dedi Tekin. “Ama şunu unuttun galiba sen. Sonunda daima ben gülerim. Yaşadık bunu daha önce. Biliyor olman lazım.” Sarkastik bir tavırda konuşuyordu. “Ama pardon. Beyin sarsıntısı.” Elini saçlarının arasından bıkkın bir tavırla geçirdi. “Neyse… Çok vaktimi aldın. Kapatıyorum.”

“Liderliğini ilan edene kadar dokunulmazlık çalışmaz, Tekin. Sen de bunu unuttun galiba. O yüzden o ana kadar… Hazel Hanım’ı yanından sakın ayırma,” diye belirtti Kadir. Ve ansızın Tekin’in benimle ilgili dün akşamki tüm endişesini gözler önüne serdi.

“Tüm bunlar hanene yazılıyor, Kadir. En sonunda yüz ifadeni görmek için sabırsızlanıyorum.”

“Beni bulabilirsen, yüzümü de görürsün tabii.”

“Bulurum bulurum. Sen kafanı yorma. Zaten çok randımanlı çalışmıyor, arıza vermesin. Hadi şimdi kapat.”

Kadir’den keyifli bir kahkaha yükseldi. “Ya haaaaaayır, sen kapat,” dedi sesini incelterek.

Yüzümde iğrenme ifadesi oluşunca Tekin telefonu çat diye Kadir’in yüzüne kapattı. “Ruh hastası!”

Bense şaşkındım. “Çok garip bir ilişkiniz var,” diyerek bu şaşkınlığımı dile getirmeden duramadım. “Kadir’i duyan ikinizin arasından su sızmadığını, arkadaş olduğunuzu zanneder.”

Tekin’in yüzünde bir dehşet ifadesi belirdi. “Mümkün değil bu dediğin. Kadir’le ben hiçbir koşulda arkadaş olamayız.”

“Neden peki?” Anlamadan baktığını görünce açıkladım. “Bu düşmanlık neden yani?” Kısa bir tahmin yürüttüm. “Koltuk savaşı?”

Tekin elini açarak Eh işte! dercesine sağa sola salladı. “Sebeplerden yalnızca biri…”

“Daha çok para?” dedim sorar gibi.

“Sayamayacağım kadar çok param var zaten,” diye yanıtladı beni.

“O zaman güç savaşı…” diye bitirdim tahminlerimi.

“Denebilir, evet.”

“Sen genel olarak savaşları seviyor olabilir misin, Tekin Bozboran?” diye sordum kendimi tutamadan.

Bir an bile tereddüt etmeden, “Zaferleri seviyorum, Hazel. Zaferleri!” diye cevapladı sorumu. “Savaş sadece onun bir basamağı.” Daha fazla konuşmama izin vermeden, telefonunu cebine koydu. “Hadi! Şu Sezai denen herif gelmiştir. Alalım bakalım ifadesini.”

“Sezai değil, Serdar!” diye düzelttim yine.

“Her ne haltsa!”

Onun ıslah edilemez bir mağara adamı olduğunu bir kez daha anladığım anda yatak odamın kapısına doğru yöneldim. Tam kapıyı açmak üzereyken, kolumu aniden tutarak beni durdurdu.

“Nereye?” diye sordu anlamsızca. Sanki nereye gittiğimi görmüyordu.

“Aşağıya!” dedim ne biçim bir soru bu der gibi. “Serdar’ı karşılayacağım.”

Hayırdır der gibi göz kırptı, bakışlarıyla üstümü işaret etti. “Bu kılıkta mı?” dedi dişlerinin arasından.

Üzerime baktım. Sabahlığımla olduğumu bir an için unutmuştum. Ama Tekin’in bunu bilmesine gerek yoktu. “Evet, nesi varmış?” dedim tüm dalavereciliğimle.

“Hiçbir şeyi yok! Sorun da bu zaten,” diyerek âdeta burnundan soludu. “Üzerini giyin, Hazel.”

“Bana emir verme!” diye itiraz ettim.

“Sana emir falan vermiyorum,” dedi sesini yükselterek. “Ama o herifin seninle ilgili hayal kurmasına da izin verecek değilim.”

“Alt tarafı bir sabahlık mı hayal kurduracak ya? Ne çağ dışı bir düşünce bu böyle?”

“Evet!” diye cevapladı tekinsiz bir tonda. “Alt tarafı bir sabahlık hayal kurduracak! İşinden gücünden edecek, saatlerce aklını, fikrini esir alacak!” Eliyle saçlarını çekiştirdi. “Ve ben de buna seyirci kalacağım, öyle mi? Yok öyle bir dünya! Artık yok!”

Öyle bir sıralamıştı ki sözlerini… Sanki… Tek bir sabahlık sayesinde hayaller kuran kendisiydi. Sahi… Bu kadar basit bir şey… Tekin gibi bir adamın aklını, fikrini esir eder miydi? “Neden artık yokmuş?” dedim merakımı bozuntuya vermeden, öğrenmeye çalışır gibi.

“Ayrılmadınız mı?” diye ansızın yükseldi. “Sen ayrılmadın mı bu heriften?”

Tek kaşımı kaldırdım, onu suçüstü yakaladığımı belli edercesine parmağımı ona doğru salladım. “Mesajlaşmamızı okuduğunu itiraf ediyorsun yani?”

Derin, uzun bir nefes aldı. Omuzlarımdan hafifçe tuttu ve tam gözlerimin içine baktı. “Hazel… Rica ediyorum,” dedi bıkkın bir tavırla. “Lütfen giyin.” Âdeta sabrının son sınırındaydı. “Bu adam ayrıldığınızı anlayamayacak kadar salaksa sen anladığı dilden anlat.” Sözcükler dişlerinin arasından güçlükle çıkıyordu. “Yoksa ben kendi dilimde anlatmak zorunda kalacağım. Senin deyiminle çağ dışı davranmak istemiyorum bugün. Beni zorlama, hadi.”

“Bak sen! Tekin Beyciğimiz bir sahte sevgililik ihtimaliyle bile böyle moda giriyorsa, kim bilir gerçeğinde nasıldır?” deyiverdim apansız. Sözcükler dudaklarımdan tutamadığım bir hızla çıktı. Tekin’in bakışları üzerimdeydi, dudaklarının kıyısında da cezbedici bir gülümsemenin ilk kıvrımı vardı. Konunun gitmek üzere olduğu yer ise kaçtığım bir yerdi, o yüzden uzamasına izin vermem imkânsızdı. Fakat maalesef onun kadar hızlı değildim, kendi çenemle yarattığım fırsatı süratle kullandı.

“İllaki merak ediyorum diyorsan, söyleyeyim nasıl olduğunu,” dedi boğuk, erkeksi sesiyle. Yanıma iyice yaklaştı. Bense far tutulmuş tavşan gibiydim, dudaklarımdan tek bir sözcük bile kurtulamadı. “Benim odamdan dışarı…” diye fısıldadı kulağıma doğru eğilerek. “Bu sabahlıkla çıkamazdın.”

Güçlükle yutkunduktan sonra, “Allah Allah!” diye yükseldim öküzlüğüne. “Sabahlık denen şeyin misyonunu anlamamış olabilir misin sen, Tekin?” Alaycı bir tavırla yüzüne baktım. “Adı üzerinde sabahlık. Uyanır uyanmaz ilk iş giyersin. Evin içinde öyle dolaşırsın falan.”

Dudaklarında çapkın bir kıvrım oluştu. Bakışları ise yine ateş gibiydi, değdiği yeri yakıyordu. Fakat bu da yetmemiş olacak ki işin içine elleri de girdi ve tek bir kuşakla zar zor kapalı duran sabahlığımın yaka kısmında işaret parmağını usulca dolaştırdı. Titrememek için kendimi güçlükle tutarken bakışlarım onun hipnotize edici bakışlarındaydı.

“Uyanır uyanmaz yapılacak daha eğlenceli şeyler biliyorum, Hazel…” diye fısıldadı arsız arsız. Edepsizliği iyice ele almıştı. Beni zorlamaya, sıkıştırmaya, üzerime oynamaya ant içmişti sanki; içine çekildiğim tuzak artık çok daha yakındı. “Sabahlığını giymeyi aklına bile getiremeyecek kadar aklını kaybedeceğin şeyler…”

Dudaklarım bir açıldı, sonra hızla kapandı. Kelimelerimi tüketmişti utanmaz! Bana böyle şeyler söyleyip aklıma sokmaya ne hakkı vardı? “Bana ne canım!” diye diklendim irademin zayıf zincirlerine tutunmaya çalışarak. “Beni hiç ilgilendirmiyor senin bildiklerin.” Daha fazla bir şey söylemesine olanak tanımadan devasa omuzlarından tutup kapıyı açtım. “Şimdi sahte sevgililik saçmalığını da alıp çıkar mısın odamdan?” diyerek onu kapıdan dışarı ittim. “Giyineceğim,” dedim tek nefeste.

Kapıyı dan diye suratına kapattım. Aynı anda nefes nefese sırtımı kapıya yasladığımda, “Hay ben sahtesine var ya!” diye homurdanarak uzaklaştığını duydum. Dudaklarım kıvrılmıştı, gözlerim kapanmıştı, kalbim neredeyse kulaklarımda atıyordu. Yalnızca birkaç arsız cümlesiyle gözlerimin önünde hayallerden oluşan, nefes nefese bir geçit töreni başlamıştı. Gerçeğinin nasıl olabileceği, bahsettiği o uyanır uyanmaz yapılacakların düşüncesiyse zihnimde tutuşan bir kıvılcım gibiydi âdeta. Fakat tüm yangınlar küçük bir kıvılcımla başlardı, şu anda heyecanla çırpınan kalbim bunu çok iyi biliyordu.

🌊

Dakikalar sonra nihayet sakinleşip yatak odamdan çıkabilmiştim. Üzerime daha önce hazırladığım bordo kazağımla pantolonumu giymiştim. Yeniden dışarı çıkacağımız için özenmek gereksizdi, yalnızca hafif bir makyajla yüzüme renk vermiştim.

Saçlarım ise hâlâ Tekin’in ördüğü şekildeydi. Nedense çözmeye de ucundaki solmuş gül dalını atmaya da elim gitmemişti. Fakat bunu şimdi düşünemezdim, daha büyük dertlerim vardı. Serdar muhtemelen aşağıda bekliyordu, Tekin’in adamlarını gördüğüne göre mutlaka ki sorgulayacaktı. Bir açıklama yapmak istemiyordum ama nasıl kıvıracaktım?

Aşağı indiğimde Tekin kendine çay koymuştu, onu içiyordu. Mutfak tezgâhında daha önce görmediğim yabancı bir paket çayla yeni demlendiği belli olan çaycı duruyordu. Hemen tezgâhın altındaki çöp kutusu ise ağzına kadar doluydu, Lazarenko’nun aldığı çiçekler kenarlardan sarkıyordu.

“Sen…” dedim şoka girmiş gibi. “Bana gelen çiçekleri mi attın?”

Pişkin pişkin sırıttı. “Solmuşlardı.”

Tamam, ben de atacaktım ama o bunu bilmiyordu. “Bir günde mi?” dedim hayretle.

“Kalitesizse demek ki…” Çayından pervasız bir yudum aldı. “Hem… Sen lale kadını değilsin. Yakışmıyordu.”

Kollarımı göğsümde bağlayıp cılız bir öfkeyle ona baktım. “Ne kadınıymışım?” diye sordum. Lazarenko’nun çiçekleri umurumda bile değildi ama bu başına buyrukluğu beni çileden çıkarıyordu.

“Cevabı biliyorsun,” dedi hiç tereddütsüz.

Kısacık bir an öylece donakaldım. Aslında cevabın gül olacağını içten içe biliyordum ama tüm bunlar da bir oyun mu diye düşünmeden yapamadım. Dün akşam beni Lazarenko’dan uzak tutmak için dokunuşlarını sokmuştu işin içine. Bu kez de sahte sevgili muhabbeti için mi aynı taktiği uyguluyordu? Üstelik saf gibi, sözlerimle bu fırsatı ona ben veriyordum. Allah’ım beni bu manipülatif, tekinsiz, öküz ama deli dehşet yakışıklı mafyayla neden sınıyordu?

Yine düşünceler içinde kaybolunca hızlıca silkelendim. Şu anda bunları düşünemezdim. Kapı çalmaya başlayınca başıyla küçük bir işaret yaptı. “Geldi laftan anlamaz,” dedi Serdar’ı kastederek. Ve işte sonunda beklenen yüzleşmeyle karşı karşıyaydım.

Kapıya doğru yürüyüp beklemeden açtım. Serdar karşımdaydı. Üzerinde her zamanki gibi bir takım elbise vardı. Yanağımdan öpmek için uzandı ama oralı olmadan yüzümü çevirdim. “Habersiz geldin, Serdar,” dedim soğuk bir tavırla. Aynı konuşmaları yapmaktan usanmıştım. “Pek misafir ağırlayacak durumda değilim.”

Tavrım onu hiç bozmuş gibi değildi. “Baban adamlarını dizmiş kapıya,” dedikten hemen sonraysa Tekin’le göz göze geldi. O ana kadar Tekin’i görmediği, yüzündeki şok ifadesinden belliydi. “Yalnız olmadığını bilmiyordum,” dedi zar zor sesini çıkararak.

Kapıdaki adamların babama ait olduğunu zannetmesi bir an işime gelince bana da bir cesaret yüklendi. “Evet, değilim.”

“Ben dün akşam kendimi açıklayamayınca…” dedi Serdar.

“Babamın yanına neden habersiz gittiğini mi?” diye sordum. Aynı anda Tekin’in tak diye çay bardağını tezgâha bırakma sesi yankılandı.

“Evet. Dayımın ricasıydı. Babanın şirketi elden çıkarmak istediğini duyunca, almaya niyetli olduğunu söyledi. Babanla görüştürmem için de ısrarcı olunca…”

“Babam şirketi dayına devretmeyecek, Serdar,” dedim açık açık. “O yüzden lütfen ailemle benden habersiz başka bir görüşme yapma.”

Serdar bu konuşmayı kendisi için yabancı birinin yanında yapmaktan rahatsızdı. Bunu belli etmekten de kaçınmadı. “Bizi tanıştırmayacak mısın?” dedi bana ama bakışları Tekin’e odaklıydı.

Tekin’in onunla herhangi bir şekilde el sıkışmayacağından emindim. Ama yine de “Tanıştırayım,” dedim Tekin’i göstererek. “Tekin Bozboran.”

Sözlerime devam etmeme Tekin izin vermedi. “Benim için bir takdime gerek yok,” dedi tok sesiyle. “Serdar Bey’i tanıyorum.”

Serdar, Tekin’in küstahlığından hiç hoşlanmayınca bu, konuşma tarzıyla sözlerine de yansıdı. “Ben sizi tanımıyorum ama…”

“Tanırsın,” dedi Tekin çayının son yudumunu içtikten hemen sonra. “Çok yakında!”

Tekin başlı başına bir gözdağı, ayaklı bir bela gibiydi. Tehditkâr bakışları Serdar’ın üzerine sabitlenmişti. Kaş göz yapıp onu uyarmaya çalıştım ama hiç oralı değildi. O ana kadar medeni bir şekilde duruşu bile şaşırtıcıydı aslında. Azıcık düşününce, kendini haklı çıkarmak adına Serdar’ın ters bir hareketini beklediği çok belliydi.

“Yalnızca bunun için mi geldin Ankara’ya?” dedim hızlıca odağı Tekin’den çekmek isteyerek. Kavga çekecek hâlim yoktu, o yüzden Serdar hiç uzatmadan gitse iyi olurdu.

Serdar’ın Tekin’e bakarken çatılan kaşları, bana dönünce yumuşadı. “Birkaç gün daha burada olacağım,” deyince aklıma dün gece Lazarenko’nun büyükelçi cinayetinin soruşturmasıyla ilgili yaptığı konuşma sızdı.

“İş için mi?” dedim laf almak isteyerek. Serdar’ın neden burada olduğuyla ilgilenmiyordum normalde. Ama bu konu benim için hayat memat meselesiydi.

“Evet,” diye yanıtlayan Serdar nedense isteksizdi. “Bakanlıktan bir dava kaldı üstüme.”

“Hayırdır?” diye sordum.

“Şu öldürülen büyükelçi var ya,” dedi bilip bilmediğimi sorgularcasına. Başımı sallayınca devam etti. “Onun soruşturması için bir heyet toplanıyor. Rusya’dan gelenler de var. Benim de içlerinde olmama kanaat getirildi.”

“Sen pek istekli değilsin anladığım kadarıyla…”

“Pek değil,” diye açıkladı. “Ruslar çok başlarına buyruk. Bakanlık da ilişkiler bozulmasın diye huylarına gitmek istiyor ama soruşturma bu şekilde yürüyemez.”

“Garip bir dava olacak anlaşılan,” dedim ağzımın ucuyla. Çok ilgili görünmek göze batardı.

“Öyle. Tutturdular balistik raporu diye,” der demez olduğum yerde öylece kalakaldım. “Bizimkiler henüz rapor hazır değil diyorlar ama bir şeyler dönüyor gibi. Ben de yarın gittiğimde anlayacağım, bakalım.”

“Anladım,” dedim güçlükle yutkunarak. Silahın ortadan kaybolduğunu Rus heyeti öğrendiğinde ne olacaktı? Bu konunun yeniden bize dokunmasından daha çok korktuğum bir şey yoktu. Tekin bir çözüm bulmuş muydu? Bunu Serdar gider gitmez sormayı aklıma koydum. “O zaman kolay gelsin sana bu süreçte.”

“Teşekkürler,” diyen Serdar, Tekin’e kısa bir bakış attıktan sonra bana döndü. “Bu hafta vaktin olursa baş başa görüşmek istiyorum, Hazel. Arayacağım seni.”

“Konuşulacakları zaten konuştuk,” dedim onu daha fazla utandırmak istemediğim için.

“Arayacağım,” dedi ısrarla. Cevap vereceğim sırada kapı zili duyuldu. Tekin oturduğu yerden ayaklandı ve tüm cüssesiyle yanımıza geldi. Serdar 1.80 boylarında bir adamdı, Tekin onun yanında 1.92’lik boyuyla dev gibi kalmıştı. Hiçbir açıklama yapmadan kapıyı açmış, Cihan’ın uzattığı poşetleri eline almıştı. Kapıyı ise bariz bir şekilde açık bırakmıştı.

“Kahvaltı etmen gerek,” dedi Tekin bana hitaben. “Dün akşamdan beri bir şey yemedin.” Dün ne yediğime dair bir fikri yoktu ama bunu bilerek söylediği de belliydi.

Ben kendisine bakınca Serdar, “Ben gideyim,” diye devam etti. Açık kapının kendisi için olduğunu anlamıştı. “Haberleşiriz.”

Hiç onaylamadan, “Hoşça kal,” diye yanıtladım onu. Haberleşme niyetinde değildim.

Saniyeler sonra Serdar başka bir şey söylemeden, Tekin’e de veda etmeden evden çıktı. Kapı kapanır kapanmaz kollarımı göğsümde bağlayıp hesap sorar gibi Tekin’e baktım. Onun ise hiç umurunda değildi. Poşeti açtı, simitlerin birinden küçük bir parça kopardı. Bakışlarında sanki yeni elde ettiği bir zafer ifadesi vardı. Simit parçasını ağzına atıp afiyetle yedi. “Güzelmiş,” dedi hemen peşinden. “Hadi, bak Nutella da var.”

“Adamı kovmaktan beter ettin,” dedim daha fazla dayanamadan.

“O da gitmeye çok meraklıymış, baksana!” deyişiyse beklenmedikti.

Kaşlarım çatıldı. “O ne demekmiş?”

Ağır ağır Nutella kavanozunu açtı, kâğıdını kopardı. “Şu demek…” diye mırıldandı. Simidin köşesinden kopardığı ikinci bir parçayı kavanoza daldırıp üzerine Nutella sürülmesini sağladı. “Bir erkek bir kadını gerçekten istiyorsa…” dedikten hemen sonra ise tahmin etmediğim sözler dudaklarından çıktı. “Kapıdan kovulsa, bacadan girer.” Elindeki Nutella sürülmüş simit parçasını dudağıma dokundurdu. İstemsizce açtım ağzımı saf saf. Nutellalı simidi çiğnemeye başladığımdaysa son sözleri duyuldu. “Ama her şeyden önce bir erkek kadınını, başka bir adamla bir yemek masasında baş başa bırakmaz.”

O mutfağa doğru yürürken, ben yediğim şeyin asla tadına varamadan yuttum. Az önceki sözlerin ağırlığı oturmuştu içime. Bana tanıştığımız ilk akşam söylediklerini hatırlatıyordu. “Bir cinayet işledim desen, mezar kazması gerekirdi,” demişti Arhavi’deki o fırtınalı gecede. Tekin Bozboran sahiden kadını uğruna her şeyle savaşabilecek bir adamdı ve bunu yaparken hiçbir şeyden gocunmayacağını da ortaya seriyordu.

Senin uğruna da savaşıyor, diye hatırlattı iç sesim. Ama ben kadını değildim. Bu düşünceyle kaşlarım daha çok çatılınca, arkasından mutfağa doğru ilerledim.

“Neyse, seninle Serdar’ı tartışmayacağım,” dedim hiç etkilenmemiş gibi. “Balistik olayına ne diyorsun? Ya kurcalanırsa?” Ada tezgâhın etrafındaki sandalyelerden birine oturup o ana kadar elimde tuttuğum telefonumu da bir kenara bıraktım. “Ya sen silahı aldırdığın gece adamın kameralara yakalandıysa? Ne bileyim işte! Ya iz sürerlerse ve bizim yaptırdığımız öğrenilirse?”

“Çok soru sordun,” dedi Tekin tüm rahatlığıyla. Elime simitlerden birini tutuşturdu. “Hepsinin cevabı aynı. Böyle bir şey olmayacak.”

Simitten küçük bir parça kopardım. “Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?” dedim biraz merak ama çokça telaşla.

“Çünkü hepsini düşündüm. Balistik raporu çıkacak.”

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. “Nasıl? Ortada silah yok. Yoktan mı var edecekler raporu? Neye dayanarak?”

“Başka bir silah kullanılacak.”

“Cinayet silahı gibi mi?” dediğimde muhtemelen yüzümde şok ifadesi vardı.

“Evet.” Benim tabağıma koyduğu domates, peynir, salatalık ve omleti görünce masanın farkına vardım. Hepsini ben yukarıda giyinmekle meşgulken hazırlamış olmalıydı. Resmen her işin üstesinden gelebilen bir adamdı. “Ye hadi. Açlıktan bayılacaksın.”

“Ortaya bir bomba atıp ye diyemezsin, Tekin,” dediğimde sesim istemsizce biraz nazlı çıktı. “Ruslar diyorum. Silah diyorum.”

Gözlerimin tam içine bakarak, “Ben de sana bu gece çözülecek diyorum,” diye yanıtladı beni.

“Bu gece mi?”

“Aynen.”

“Ne olacak ki bu gece?”

Bir an düşündü. “Dışarı çıkma planınız yok mu Lila’yla?” diye sordu. Konunun değişme hızı başımı döndürmüştü.

“Ne alaka şimdi?”

“Cevap ver sen. Var mı, yok mu?”

“Yani…” dedim kem küm ederek. Adama tonla sorumluluk yükleyip akşam arkadaşımla eğlenmeye çıkmak çok utanç verici geliyordu. “Çıkabiliriz dedik ama evde de kalabiliriz.”

“İyi, çıkacaksınız,” dedi hiç tereddüt etmeden. Yüzünde bir kınama ifadesi aradım ama görünmüyordu.

“Gerek yok şimdi, boş ver,” dedim yine de. “Bunca derdin içinde eğlenmeye çıkacak değilim.”

“Neden çıkamayacakmışsın?” dedi ağzına attığı lokmayı çiğnedikten sonra.

“İşte ne bileyim,” dedim utana sıkıla. “Senden bir sürü şeyi halletmeni bekleyip, sonra da akşam doksanlar Türkçe popta eğlenmeye gidemem, Tekin.”

Tekin kısa bir an duraksadı. Kaşları çatılmış, bakışları ise tam gözlerimin içine odaklanmıştı. “Buraya ilk geldiğimiz akşam bana diklenen Hazel’e ne oldu?” diye sordu. “Okula giderim, dışarı çıkarım, sosyal hayatım var, bunlardan ödün verirsem ben ben olamam demiştin.”

Söylediklerimi ezbere hatırlaması bir yana, o diklenmenin ne nafile olduğu şu an apaçık önümdeydi. Sorunun hızlıca çözüleceğine, hayatıma kaldığım yerden devam edebileceğime inanıyordum ta en başında. Oysa dertler derya olmuştu, bense boğulmak üzereydim.

“Fazla iyimsermişim. Baksana battıkça batıyorum. Peşimde tanımadığım bir adam var. Bende bir dosya olduğuna inanıyor. Ne dosyası olduğu belirsiz. Büyükelçi mevzusunu hiç açmıyorum bile. Senden yardım istedim, sen de kabul ettin. Ben seni Güngör Bıçakçı’nın odasına soktum. Dinleyicini yerleştirdin. Sözümü tutmuş oldum. Senin de sözünü tutacağını biliyorum. O zamana kadar işini daha da zorlaştırmak istemiyorum.”

Hâlimin kısa bir özetiydi bu ama bence yeterliydi. Fakat anlaşılan Tekin benimle hemfikir değildi.

“Nefes almadan konuşuyorsun bazen,” dedi alay edercesine. “İyi bir şey değil bu. Elmalarla armutları birbirine karıştırmana neden oluyor.”

“Ne?” dedim anlamayarak.

“Hayatına devam etmenle bu bahsettiğin belalar arasında bir bağ yok diyorum.”

“Ama…”

Kor bakışları, benim koyu mavi gözlerimdeydi şimdi. Masanın tam üzerinden bana doğru hafifçe eğilmişti. “Aması yok,” diye fısıldayışı zihnimdeki boşluğu dolduran bir güvenceydi. “Hayatına devam edeceksin. Okuluna gideceksin. Arkadaşın mı geldi? Dışarı çıkacaksın. Bu akşam olacağı gibi.”

İşe gitmemden hiç söz etmiyordu ama zaten dün gece yaşananlardan sonra ne olacağını ben de bilmiyordum.

“Sen?” diye soruşum istemsizdi. Bana bekçilik yapmasını beklemiyordum elbette, her an beni kolaçan edemezdi. “Senin işlerin vardır tabii,” diye kıvırmaya yeltendim. “Adamlar mı bizimle olacak?”

“Hayır. Ben olacağım,” diye yanıtladı beni. “Bir işim olursa söylerim, Hazel.” Yeniden tabağındakilere odaklanıp devam etti. “Bu akşam için mekânı ben ayarlarım.”

“Olur,” dedim sersemlemiş şekilde. “Aklımızda özel bir yer yoktu zaten. Türkçe müzik çalan bir yere gideriz biz genelde ama şart değil bu akşam için.”

“Şartlarınıza uyan bir mekân olur o hâlde, Hazel Hanım,” dedi gülerek. Bir şey diyemedim. Mahcup olmuştum. Yük olduğumu hissediyordum ama buna sebep olan Tekin değildi, dün akşam Cesur’dan duyduğum sözlerdi. Anlatmak istiyordum aslında ama bir yanım da bu anı bozmak istemiyordu.

Kahvaltımızı ettikten sonra, Tekin çayından son bir yudum aldı ve kaslı karnına dokunup arkasına yaslandı. “Ben şimdi şurada biraz kestireceğim,” dedi bana bakarak.

Şaşkın şaşkın öylece kalakaldım. “Nasıl yani?”

“Sıfır uykuylayım,” diye açıkladı. “Arhan Aziz’le görüşmek için çıktığımdan beri de ayaktayım. O yüzden biraz uyuyacağım.”

“Aaa Arhan Aziz konusu vardı!” dedim merakla. Ama sahiden de gözlerinde yorgunluğun izleri vardı. “Tamam neyse,” diyerek peşini bıraktım. “Sonra anlatırsın.”

Hızla koltuğa ilerleyip bedenini oraya yorgunca bıraktı. Bense elimde çay bardağıyla duraksadım. Bir çaya baktım, bir sofraya. “Kahvaltıyı hazırladığın için teşekkür ederim,” diye mırıldandım.

“Afiyet olsun,” diye yanıtladı. Çoktan kafasını koltuğun kolçağına dayamış, gözlerini de kapatmıştı.

“Çay da yapmışsın…” dedim çenemi tutamadan. Salonumda uyumak üzere oluşu çeneme vurmuştu sanki. “Evde çay vardı zaten, bu yeni paket nereden çıktı ki?”

“Ben öyle senin evindeki gibi çaylardan içmem,” dedi çarçabuk.

Kaşlarım çatıldı. “Nesi varmış benim çayımın?” İki minnet duymayayım, hemen sinirlendiriyordu. “Mis gibi de çay. Aynısı bunun.”

“Aynısı mı?” dedi ukala ukala. “Bir daha bak bakayım tadına.”

Elimdeki bardaktan bir yudum daha içtim. Sahiden de farklıydı. Ama kabul edecek değildim. “Yani… Aynı gibi. Ben bir fark göremiyorum.”

“Bu dediğini papu duysa seni bir güzel azarlardı.”

Papu dediği kişinin dedesi olduğunu hatırladım aniden. “Yaa… O kadar önemli mi?” diye sordum merakla. Azarlanmak istemezdim. Gerçi aman canım, papu beni nerede görecekti?

“Önemli tabii,” dedi gözlerini açmadan. “Papunun çayı o.”

“Nasıl?”

“Çaylıkları var. Artvin’de ve Rize’de. O içtiğin çaya da bizim oralarda iki buçukluk denir.”

“İki buçukluk mu? Çok değişikmiş.” Anlattıkları ilgimi çekmişti. “Nasıl oluyor iki buçukluk?”

“Çay bitkisinin en ucundaki iki büyük bir küçük yaprak toplanarak. Fakat hasadı zor. O yüzden Türkiye’de içtiğin çaylar iki buçukluk değil. Zaten o içtiğinin tüketiciye satışı da az oluyor.”

“Neden ki?”

“Çok az çıkıyor çünkü. Ben biraz bencil bir adamım. Çoğunu kendime istiyorum.”

“Yaa! Merak ettim,” diye mırıldandım.

“Neyi?”

“Çay toplamayı…” dedim. Arhavi’den dönerken önümüze sepetleriyle çıkan kadınları hatırlamıştım.

Tek gözünü aniden açtı. “Hasat geçti şimdi,” diye yanıtladı.

“Ne zaman başlıyor?” diye sordum.

“Mayıs’ta…”

“Hmmm… Çok varmış,” diye inkâr edilemez bir gerçeği belirttim.

Kısa bir an yüzüme baktı. Hemen ardından ise tek bir an bile ikilem yaşamadan, “Gideriz,” diye mırıldandı. “İlk hasada… Kendin toplarsın iki buçuklukları…”

Mayıs’a daha çok vardı. Hâlâ görüşüyor olacak mıydık? Tekin’in kafasındaki planları bilememenin merakı ve soramamanın çaresizliğiyle öylece sustum. Zaten o da benim cevabımı beklememişti, mayıs ayında çay hasadına gideceğimizden galiba şüphe duymuyordu. Gözünü de kapatmıştı, resmen uyumaya niyetleniyordu.

Üşüyecekti orada. Kafasının altında yastık da yoktu. Dudağımı ısıra ısıra battaniye ve yorganların olduğu merdivenin altındaki dolaba ilerledim, misafirperverliğimi takdir etse iyi olurdu.

Dolaptan çıkardığım battaniyeyle yastığı alıp içeri döndüm. Gözleri hâlâ kapalıydı ama bu kadar çabuk uykuya daldığını hiç sanmıyordum. Nefes alışverişi de derinleşmişti gerçi. Yoksa Tekin üç saniye içinde uykuya dalan tiplerden miydi? Bu nasıl bir dertsiz tasasız olmaktı ya? Bir insan bu denli çabuk nasıl uykuya çekilebilirdi?

Battaniyeyle yastığı tek elimde tutarak diğer elimi çok yavaşça yüzünün önünde hareket ettirip iyice emin olacaktım ki dünyanın en klişe şakasını yaparak dişleriyle parmağımı ısırmaya yeltendi. Fakat bu aptal şakasını sıradan buluşuma rağmen hazırlıksız yakalanmıştım, dudaklarımdansa telaşlı bir “Ay!” firar etmişti.

“Pisliksin!” dedim elimi onun omzuna geçirirken. Yattığı yerden kıs kıs gülerek elimi sıkıca tuttu. Resmen gülmekten omuzları sarsılıyordu. “Aman ne komik!” diye devam ettim elimi onun tutuşundan kurtarmaya çalışarak. “Dünyanın en sıradan şakası!” dediğim sırada ise beni iyice kendine çekti ve koltukta hemen yanı başındaki boşluğa pat diye oturmama sebep oldu.

“Bana yastıkla battaniye mi getirdin?” diye mırıldandı dudaklarındaki tebessüm zerre eksilmeden.

“Evet! Seni düşünende kabahat!” Kalçam onun yatışının etkisiyle beline değiyordu. Elim hâlâ avucunun içindeydi, uzaklaştırmama izin vermiyordu. Hoş, ben de elimi çekmek için çaba harcamıyordum ya… Bakışları ise milim milim yüzümde geziniyor, kalbimin göğsümde dörtnala koşturmasına neden oluyordu. “Neden öyle bakıyorsun bana?” diye sordum kendimi tutamadan.

“Bakmayayım mı?” diye sordu boğuk sesiyle. Elimi tutan eli resmen parmaklarımı okşuyordu.

“Bakma desem dinleyecek misin?” dedim bu kez dokunuşuyla ürpermemeye çalışarak.

“Dinlemeyeceğimi bence çok iyi biliyorsun, Hazel,” diye yanıtladı beni. Kor rengi gözlerindeki ışıltılar içimi bir tuhaf etmişti. “Hiç boşuna yorma yani o güzel çeneni.”

Tuttuğu elimi hafifçe kaldırdı ve hiç beklemediğim bir şey yaparak dudaklarına götürdü. Belki saniyeler, belki de dakikalar sürmüştü. Sıradan gibi görünen ama etkisi yangını andıran bir öpücüktü. Parmaklarım bu öpüşle karıncalanırken dudaklarımı ısırdım. Tüm süngülerim düşmek üzereydi, direnme gücümse tükeniyordu. Gözlerini kapattı hemen ardından. Elimdeki battaniyeyle yastığı almaya bile gerek görmemişti.

Elimi hafifçe çektiğimde bile gözlerini açmayınca, nereden geldiğini anlamadığım bir cesaretle sert yüzünü gölgeleyen sakalına dokundum. Fakat bu minicik temasımla gözleri ansızın açılınca ateşe dokunmuş gibi geri çektim. “Sakalında toz vardı,” dedim kaçarcasına. Hemen peşinden yorum dahi yapmasına izin vermeden elimdeki battaniyeyle yastığı göğsünün üzerine bırakıp koltuktan ayaklandım. “Boynun tutulacak,” diye uyarınca dudakları serseri bir şekilde kıvrıldı. “Ayrıca uyuyanın üstüne kar yağar derler.”

Kaçma çabamı anlamış mıydı, bilmiyordum ama bana uyum sağlaması çok vakit almadı. “Ankara’ya geldiğimiz ilk gece pek umursamamıştın,” diye yanıtladı. “O gece de uyuyanın üstüne kar yağdı hâlbuki.”

Vicdan azabı çektirmekte de üstüne yoktu. “O gün sana sinirliydim.”

“Şu anda değil misin yani?” dedi tek kaşını kaldırarak.

“Değilim.” Saçımın örgüsünün ucunu hafifçe incelemeye çalıştım. “Ama sürekli didiştiğimiz için beş dakika sonra değişebilir bu durum, bilemem. O yüzden şansını değerlendirsen iyi olur.”

Hiç ikiletmeden yastığı başının altına koyup battaniyeyi üstüne örttü. “Artık uyuyorum,” demeyi de ihmal etmedi. Bu artık sus demek miydi? Sanki ben tutmuştum onu yanı başımda. Madem uyumak istiyordu elimi öpmeseydi.

Anın hatırasıyla dudaklarımda oluşacak kıvrımı engellemeye çalışarak arkama döndüm. Zaten benim de yapılacak işlerim vardı. Önce ojelerimi değiştirecek, yavaştan da hazırlanmaya başlayacaktım.

Saatler sonra, önce mutfağı toparlamış, ardından hem ellerimdeki hem de ayaklarımdaki ojeleri değiştirmiştim. Saçlarıma kırık bir fön çekmiş, hafif makyajımı çıkararak cilt bakımımı yapmıştım. Yeni makyajımı ise sonraya bırakmıştım.

Bu esnada dün gece hocamdan gelen e-postayı yanıtlamış, bahsettiği sahaftan dönüş beklediğimi yazmıştım. Bu hafta artık tezim için aktif çalışmaya başlamalıydım.

Aradan üç saat kadar geçmişken salona döndüğümde Tekin telefonda konuşuyordu. Muhtemelen yeni uyanmıştı çünkü sesi fazlasıyla boğuk ve iyiden iyiye kalın çıkıyordu. Hâlâ uzanmaya devam ederek konuşmasının da etkisi olabilirdi bu.

“Geldi mi, Cesur?” diye sordu ben tekli koltuğa yerleşirken. “Tamam, haber verirsin.” Kısa bir an duraksadı. “Vereceği cevaplara göre değişecek diyelim.” Neyden söz ettiğini anlamamıştım ama Cesur’la ilgili gördüğüm şeyi anlatma isteğim iyiden iyiye kendini gösteriyordu. Sadece sonuçların ne olacağını bilmediğimden, bunu Lila’yı yolcu ettikten sonraya bırakmak istiyordum.

“Yağız İlhanlı’yla* olan görüşme bugün müydü?” diye sordu Tekin bir an sonra. Kimden bahsettiği konusunda hiçbir fikrim yoktu. “Tamamen unuttum onu.” Bir nefes arası daha… “Yok, iptal etme. Geçiyorum eve birazdan.” Kısa bir sessizliğin ardından, “Resul Koçak ile de bana bir görüşme ayarla,” diye devam etti konuştuğu kişiye hitaben. “Bugün içinde.” Bir an duraksadı. “Eyvallah. Bekliyorum.”

Resul Koçak ismini sabah Kadir Mirza ile yaptığı telefon konuşmasında duyduğum aklıma gelince, onunla ne görüşeceğini merak ettim. Ama Tekin telefonu kapatır kapatmaz bana bakıp, “Arkadaşın geldi mi?” diye sorunca, bu merakımın üzerini kısa süreliğine örtmeye karar verdim.

“Gelmedi henüz,” dedim. “İyi uyudun, yetti mi bari?” diye sordum hemen peşine.

“Geceyi çıkarmama yeter,” diye yanıtladı beni. O, uzandığı koltukta doğrulurken ben telefonuma sarıldım. Tekin uyandığına göre Evangelia’yı arayabilirdim, Lila çok heves ettiği için mümkünse yemek için rezervasyon yaptıracaktım.

Saniyeler sonra Evamou’yu aramıştım. Birkaç çalışta açılan telefon bana onun hafif Rum aksanlı Türkçesini taşımıştı. “Efendim, Hazelmou?”

“Evamou! Nasılsın?”

“İyiyim, louloúdi mou.* Sen nasilsin?”

“Ben de iyiyim, canim!” dedim tıpkı onun aksanı gibi ı’yı i yaparak. “Akşam senin yerine gelecektik. Lila burada da. Çok istemişti. Müsait yerin var mı acaba?”

“Hazel, ben İstanbul’dayim!”

“Aaa! Tüh!”

“Siz gidin ama. Ben olmasam da açik mekân. Gidin, keyfinize bakin.”

“Tamam, canım! Bir konuşayım Lila’yla da. Gidersek haber veririm sana ben.”

“Anlaştik! Öpüyorum seni.”

“Ben de öptüm.”

Telefonu kapatır kapatmaz Tekin’in sesi duyuldu. “Yemeği gideceğimiz yerde de yiyebiliriz,” dedi ama ben cevap veremeden telefonum çalmaya başladı. Ekranıma baktım, annemdi.

“Annem arıyor,” dedim Tekin’e hitaben. Bu, sesini çıkarmaması gerektiğinin bir uyarısıydı. “Efendim, anneciğim?” diye yanıtladım hızla.

“Hazel, bebeğim! N’apıyorsun?”

“İyiyim, anne. Oturuyorum. Sen n’apıyorsun?”

“Bir tanem, biraz acelem var. Senden bir ricam olacak bugün için.” Muhtemelen modaevinde bir şeylerle meşguldü.

“Hayırdır?” diye sordum.

“Benim şu sergi vardı ya,” diye devam etti. Annem yağlı boya tablolar yapıyordu aynı zamanda. Bir süre önce de ilk sergisini açmış, gelirini Kadın Sığınma Evleri’ne bağışlamıştı. Şimdi ikinci bir sergi açma aşamasındaydı.

“Evet?”

“İpek’in küratör bir arkadaşı var, biliyorsun,” dedi. Küçük dayımın kızı İpek ablamdan söz ediyordu. “O düzenleyecek Ankara’daki sergiyi.” Kısa bir gürültünün ardından sözlerini sürdürdü. “Bugün mekânın bir kontrol edilip onaylanması gerekiyor, canım. Yapabilir misin?”

“Olur, anne. Giderim. Neresi?”

“Niche Gallery Art.”

Duyduğum kelimeler bir anda oturduğum yerde dikleşmeme sebep oldu. “Niche Gallery Art mı?” dedim şaşkın bir tavırla. Annem oranın bir cinayet mahallî olduğunu bilmiyor muydu?

“Evet, canım. Çok büyük bir yermiş. Sanırım şu anda farklı sergiler de devam ediyor orada.”

Evet, devam ediyordu. Bir tanesinde bizzat bir büyükelçi öldürülmüştü. Bunu annemi şüphelendirmeden engellemeliydim ama anlaşılan önce mekâna gidip somut bir bahane bulmam gerekiyordu.

“Tamam, anne,” dediğim an Tekin’le göz göze geldim. “Bugün giderim. Belli bir saat var mı?”

“İpek’in arkadaşının adı Meyra. Küratör yani. Saat dörtte orada olacağını söyledi. Ben sana numarasını atayım, orada buluşun siz. Galerinin yeni göreve gelen müdürü Dante Moretti, Milano’dan bir arkadaşım. Kendisi de ayrıca yardımcı olacak.” Birtakım koşturmaca sesleri geldi. “Benim şimdi gitmem lazım. Bilgileri mesaj olarak da atacağım. Öpüyorum, bebeğim.”

“Bekliyorum, anneciğim. Ben de öpüyorum,” dedikten saniyeler sonra telefon kapandı. Tekin’in bakışları bendeydi, benimse tüm dikkatim galeriye kaymıştı. “Annemin sergisi olacak da.” Derin bir nefes aldım. “Niche Gallery Art’a gidip mekânı görmem gerek. Küratör ile buluşacağım. Daha doğrusu bir bahane bulayım ki sergi orada olamasın.”

“Bahane bulmak için fazla çabalamana gerek kalacağını sanmıyorum,” deyip sakallarını ovuşturdu. “Olay Yeri İnceleme hâlâ işini bitirmedi. Daha doğrusu bitti ama Rusya tarafı hiçbir delilin değişmesini istemedi.”

Oturduğum yerde gerginlikle kıpırdandım. “Sen nereden biliyorsun?” diye sordum.

“Her adımlarını takip ediyorum.”

Bıkkınca ofladım. “Eh, ne yapalım?” dedim düştüğüm duruma gülerek. “Katil, cinayet mahallîne mutlaka geri döner, öyle değil mi?”

O ana kadar sakin olan tavrı ansızın harlandı. “Saçma sapan konuşma, Hazel!” diye azarladı beni. “Katil sen misin?”

“Dolaylı yoldan…” dedim omzumu silkerek. “Neticede ben istedikleri dosyayı vermediğim için misilleme amaçlı öldürülmedi mi bu adam?”

“Belki öyle. Belki de değil,” diye mırıldandı düşünür gibi.

“O ne demek?” diye sordum. Bakışları dalgınlaşmıştı, sanki aklına ansızın bir şey gelmişti.

“Belki tamamen tesadüfen seçilmiş bir kurbandı büyükelçi,” dedi telefonunda bir şeyler yazdıktan hemen sonra. “Ya da dosyanın peşindekiler her kimse, büyükelçiyle de bir husumetleri vardı ve bir taşla iki kuş vurmak istediler.”

Bir an heyecanlanarak oturduğum koltukta pozisyonumu değiştirip bağdaş kurdum. “Bir şeyler çıkar mı buradan?” Belki büyükelçinin bir düşmanı varsa ve bunu bulabilirsek, dosyayı kimin bu kadar yana yakıla istediğine de ulaşabilirdik.

“Araştıracağım,” diye yanıtladı. “Çıkabilir. Ama rastgele seçilmiş biri de olabilir. Fazla bel bağlamayalım buraya.” Yüzümdeki beklentinin solduğunu görmüş olmalı ki sert bir tonda sözlerini sürdürdü. “Az önceki konuya gelecek olursak… Katil olman için tetiği çekmen gerekir,” dedi beni herhangi bir suçumun olmadığına ikna etmeye çalışır gibi. “Sen hiç hayatında bir insanın gözünün içine baka baka tetiğe bastın mı? Tetiğe nasıl basıldığını biliyor musun ya da?”

Biliyordum ama bunu Tekin’in bilmesine gerek yoktu. Bir insanın gözünün içine baka baka tetiğe de basmıştım ama bunu belki de herkesten saklamam gerekiyordu. O gemide olanlardan sonra kimse suçlayamazdı beni, üstelik ölmemişti, hayatına topal devam ederek bana yaşattıklarının cezasını çekiyordu. Ama bu benim kendimi teselli etme, vicdan azabından uzak durma yolum muydu, bilmiyordum. Hazar’a ve kızlara bile, kaçırıldığımı bilmelerine rağmen, o adamı vurduğumu söyleyemeyişimin ardında muhtemelen bu sebep yatıyordu.

“Ben bir Lila’yı arayayım,” dedim koltuktan kalkarken. Sorularını yanıtsız bırakmıştım ama bunun altında bir şey aramadığı açıktı. “Ne zaman işi bitecekse o zaman çıkalım. Bir arkadaşıma da uğramam gerek arada.” O sormadan hemen yemek konusunu da bir sonuca bağladım. “Yemeği de ayak üstü mü halletsek? Zaten akşam içeriz şimdi. Çok tıka basa yemek istemez Lila da.”

“Gideceğimiz mekânda ayarlatacağım,” diye cevapladı beni. “Olur mu?”

“Olur tabii.” Telefonumu elime alıp rehberde Lila’nın ismine bastım. Birkaç çalıştan sonra arkadaşımın sesiyle karşı karşıyaydım. “Canım?” dedim neşeli çıkmasına özen gösterdiğim sesimle. “Halledebildin mi işini?”

“Heyz’im!” diye cıvıldadı. “Bir saate kalkıyorum. Eve mi geleyim?”

“Bir saat sonraysa hiç eve gelme,” deyip Tekin’e baktım. O da beni onaylayarak başını salladı. “Ben hazır sayılırım. Annemin sergisi için mekân görmeye gideceğiz. Öncesinde de Ömer’in yanına uğrayacağım, biliyorsun.”

Ömer ismi dudaklarımdan çıkar çıkmaz Tekin’in bakışları bir füze gibi bana döndü. Kaşları çatılmıştı, sanki konuyla ilgili daha geniş çaplı bir açıklama bekliyordu.

“Tamam, canım. Sen adamlara mı konum atarsın?” diye sordu Lila.

“Evet. Haberleşiriz,” dedikten saniyeler sonra telefonu kapatıp hiçbir şey olmamış gibi ojelerime odaklandım. Kıpkırmızıydı ve çok düzgün sürülmüştü, badem şeklindeki uzun tırnaklarımın güzelliği ortaya çıkmıştı.

“Ömer?” diye soru işaretlerinin havada uçuştuğu tek bir kelime söyledi Tekin. “Kim?”

Göz ucuyla ona bakıp, “Arkadaşım,” diye yanıt verdim.

“Arkadaşın?” Burun kemerini hafifçe sıktı. “Bugün görüşmen şart mı?”

“Valla inanır mısın, şart!” dedim çat diye. “Malum, seni bulacağım diye kılıktan kılığa girdiğim gece çocuğu Arhavi’deki otelde unutmuştum. Senin sayende dönmüşlerdi buraya. Büyük ayıp ettim yani. Kaç gün oldu, adamakıllı özür bile dileyemedim. Gönlünü almak zorundayım.”

“İyi.” Tekin de telefonunu çıkardı. Muhtemelen Ömer’in kim olduğunu o da hatırlamıştı. “Benim şu şirket işleri için mimarla bir görüntülü konuşmam var birazdan.”

“Yağız diye bahsettiğin o muydu?”

“Evet. Savaş’ın arkadaşı. Amerika’da yaşıyor. Yeni şirket binasının tüm mimari işlerini o yaptı. Ara sıra işi yerinde görmek için uğrasa da genelde uzaktan yönetiyoruz.”

“Yaa! Nasıl güvenebiliyorsun ki öyle? Ben olsam her an burada olmasını isterdim.”

“En iyilerle çalıştığında,” dedi Tekin hiç tereddütsüz. “Sürekli kontrol etme ihtiyacın da azalıyor.”

“Hmm… Çalıştığın herkes en iyisi mi yani?” diye sordum. “Tüm adamlarını mı kastediyorsun?”

“Hayır,” dedi bir an bile düşünmeden. “Ortaya bir ürün koyulması başka… Bizim yaptığımız işse bambaşka…”

“Ne farkı var?” diye sordum anlamayarak.

“Bizimkinde öfke gibi duygular da giriyor işin içine. Bu sebeple zaman zaman çuvallamak daha ihtimal dahilinde.”

“Anladım,” diye mırıldandım. “Ne zaman faaliyete geçecek yeni şirketin peki? Merak ettim.”

“Bir aksilik olmazsa birkaç haftaya.” Telefonundan kısa bir bip sesi gelince ekranına baktı. “Ben eve geçeyim,” dedi derin bir nefes eşliğinde. “Önce şu görüşmeyi yapar, sonra da giyinirim, çıkarız.” Saatini kontrol etti. “Bir saat diyelim mi?”

“Gayet iyi. Ben de hazırlanırım o zaman.” O gitmek için oturduğu yerden kalkıp kapıya ilerleyince hemen durdurdum. “Şu bahsettiğin mekâna, geç gideriz, değil mi? Eve döneriz yani yine. Lila’yla vakit geçirme şansım olur mu?”

“Tabii. Onun için akşam on gibi çıkarız. Yeterli mi?”

“Evet, yeterli.”

“Anlaştık. Geçiyorum o zaman ben,” dedi yandaki evi kastederek. “Bir şey olursa çocuklar kapıda.”

Başımı sallayıp evden çıkışını izledim. Hemen ardından ise hazırlanmaya giriştim. Güzel bir makyaj yapıp giyeceklerimi ayarladım. Bordo ultra mini yırtmaçlı bir etek, bordo çizmeler, siyah boğazlı bir badi, bordo çanta ve siyah kabanım… Gayet uyumlu görünüyorlardı.

Takı çekmecemi açtım. Saatler önce saçlarımı şekillendirmek için örgümü çözmüş, ucundaki solmuş gül dalını ise buraya koymuştum. Çok fazla kafa yormamaya çalışarak altın rengi saatimle küpelerimi de alıp göz önüne bıraktım. Giyinmeye başlayacaktım ki telefonumun titremesiyle işim yarım kaldı. Annem mesaj atmıştı.

Anneciğim: “Bebeğim… Teşekkür ederim bugün uğraşacağın için. Meyra’nın telefon numarasını iletiyorum sana. Dante’ninkini de aynı şekilde. Benim sergi öncesi maalesef mekânı görme şansım olmayacak. Senin zevkine güveniyorum. Muhtemelen serginin kapanışına ancak yetişeceğim. Şu ara da tabloları paketleme ve lojistik işleriyle uğraşıldığı için biraz sıkıştım. Lütfen beni haberdar et. Seni çok seviyorum ve çok özledim.”

Mesajının sonrasında iki tane de telefon numarası yollamıştı. Hızlıca yanıt yazmaya koyuldum.

Hazel: “Ben de seni çok seviyorum ve çok özledim, anneciğim. Aklın kalmasın, tam senin zevkine göre halledeceğim her şeyi. Seni de babamı da çok öpüyorum.”

Ona cevap yazdıktan sonra nihayet giyinip aşağıya inmek için hazırlanacaktım ki annemden bir mesaj daha geldi.

Anneciğim: “Ayrıca… Dün gece yolladığın fotoğrafı sabah gördüm. O kadar güzel olmuştun ki Hazel. Bayıldım. 😍 Gözlerimi alamadım dakikalarca fotoğraftan. Eminim dibi düşmüştür herkesin.”

Hazel: “Elbisenin ve tasarımcısının marifeti… 😘

Anneciğim: “Hiç de bile. Elbise sadece bir araç. Sen ne giysen çok güzel oluyorsun zaten. Birkaç çizim yaptım sabah senin için. Hemen kalıplarını çıkarttırıp hazırlattıracağım.”

Hazel: “Ayy benim de beğendiğim birkaç şey var, anne. Ama hepsine de bir kulp buldum. Sen onları en mükemmel halleriyle yeniden yorumlarsın kesin.”

Anneciğim: “Yolla bana fotoğraflarını. Hallederim.”

Anneciğim: “Neyse. Penelope bana kötü kötü bakıyor bahçeden. Kovacağım bu kadını. 🤬 Bak ramak kaldı. O kadar diyorum. Çocuklarımın güzelliğini bile övdürmüyor ya. Irgat gibi çalıştırıyor beni. Yeni defile çıkardı başıma bir de. Off!”

Penelope dediği annemin yıllardır asistanıydı. Öfkeli sözlerine rağmen annem onsuz bir çalışma hayatı düşünemezdi.

Hazel: “Selamımı söyle. Fazla yormasın seni. Sen bize lazımsın. Özellikle de babama. 🙊

Anneciğim: “Babana da uyuzum bu ara. 😒 Allah’tan seni kendime benzetmişim biraz. Hazar aynı baban ama. Ona da uyuzum. Neyse… Kaçıyorum. Seni çok çok çok seviyorum, güzeller güzeli bebeğim. Lütfen kendine çok dikkat et. 😘”

Hazel: “Ben de seni çok seviyorum, anneciğim. Kocaman öptüm. 🤍

Nihayet yazışmamız sonlandığında dudaklarımın kıyısında küçük bir tebessüm vardı. Fakat mesajlaşmanın en başındaki telefon numaralarını görür görmez de birkaç dakikalık keyfim ansızın kaçtı. Nasıl gidecektim o galeriye? Düşüncesi bile tüylerimi diken diken yapmıştı. Üstelik… Olay yerinin de toparlanmadığını söylemişti Tekin. Acaba… Yok canım! Mümkün olmazdı.

Görüp ne yapacaksın? diye fısıldadı içimden bir ses. Hak vermemem imkânsızdı. Büyükelçinin öldürüldüğü o sergi alanını görmenin bana kâbuslardan başka bir katkısı olmazdı. Merak, göğsümün tam ortasındaki bir yük gibi baskındı ama bu duyguya teslim olmamak mantıklı ve akıllıcaydı. Oysa unutmuştum herhâlde… Mantıklı ve akıllıca davranma özelliklerini geride bir yerlerde yitirmiştim; her zaman fevri biriydim ama korku, endişe ve ailemi koruma içgüdüsü o gemiden bana miras kalmıştı.

Eskiden olsa, öfkelendiğim ya da hırslandığım anlar dışında, mantığımla duygularımı taşıyan terazi çoğunlukla dengede dururdu. Fakat şimdilerde bir taraf daha ağır basıyordu. Büyükelçi mevzusunu bir sonuca ulaştırdığımızda dengeyi bulabileceğime dair cılız bir inancım vardı aslında. Ancak Arhavi’den beri içimde bir şeyler yoldan çıkmıştı, artık terazinin kefelerinden birine öznesi Tekin olan, inkârı giderek zorlaşan başka bir duygunun ağırlığı daha yerleşiyordu.

🌊

* Yağız İlhanlı; yazarın 2014 yılında basılmış romanı ÇİLEK MEVSİMİ‘nin başkarakteridir.

* λουλούδι μου (louloúdi mou); Yunancada ‘çiçeğim’ anlamına gelir.

🌊🌊🌊

guest
1 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
Sonnur
Sonnur
8 ay önce

Kitabınız çok güzel yüreğinize sağlık daha önce malum yerden okuyordum sizi ve kitabınızı yeni buldum

error: İçerikler Korumalıdır!