Yayın tarihi: 13 Mayıs 2025

Herkese merhaba, 🥰

Buraya bölümü okuduğumuz tarihi bırakalım mı?

Keyifli okumalar.♥️

🌊

♪♪ Bölüm şarkısı:

Mabel Matiz ~ Gel

16. BÖLÜM

Düşünceler içinde peşi sıra geçen dakikalardan sonra nihayet kıyafetlerimi giymiştim, takılarımı takmıştım, parfümümü sıkmıştım, tamamen hazır hâldeydim. Sergi alanına gidecek olmamın yarattığı tedirginliği, az da olsa göğsümün gerilerine itebilmiştim. Belki de hislerimin dışarıdan anlaşılmasından endişelendiğimden olsa gerek, pervasızlığımı yine bir zırh gibi üzerime geçirmiştim.

Lila’ya mesaj atarak evden birazdan çıkacağımızı haber verdikten sonra aynada kendimi kontrol ettim. Her zamanki gibi üstüm başım yerli yerindeydi, gayet iyi görünüyordum. Çantamı ve güneş gözlüğümü alıp aşağıya indiğimde ise dış kapımı açık hâlde bulmayı beklemiyordum.

Tekin’in seranın kapılarını kullanarak içeri girdiği belliydi, tüm rahatlığıyla öylece dikiliyordu. Omzunu dış kapının pervazına yaslamıştı, güneş gözlüğü gözündeydi, bir eli cebindeydi, diğerinde ise telefonunu tutuyor ve birine bir şeyler yazıyordu.

Giydiği simsiyah, boğazlı kazak kaslı göğsünü, onun üzerindeki aynı renk ceketiyse geniş omuzlarını sarmıştı. Altındaki siyah pantolonu da üzerine özel dikilmiş gibiydi, devasa vücudundan buram buram güç yayılıyordu. Sabah da fark etmiştim aslında, sakalları düne göre biraz daha uzamıştı. Bu korkutucu görünmeliydi ama aksine, tekinsiz çekiciliği bir ağ gibi sarmıştı etrafımı, kurtulmam sanki olanaksızdı. İnsafsız! Bu kadar yakışıklı olması haksızlıktı. Neyse ki ona karşı olan cılız kızgınlığım hâlâ oralarda bir yerlerdeydi de toparlanmam çok zaman almadı.

Merdivenlerin sonuna ulaştığımda nihayet beni fark edip güneş gözlüğünü çıkardı. Ya da belki de başından beri farkındaydı çünkü ifadesinde gördüğüm şaşkınlığın değil, başka bir duygunun izleriydi. Daha çok… beğeni gibiydi.

Gözleri milim milim üzerimde gezindi. Önce yüzümü inceledi, ardından kıyafetime indi. Eteğimde duraksadığında, az önce sakin görünen ifadesi neredeyse alevlendi. Saniyeler önce beğeni çökmüş gözleri hızla değişti, delibozuk bir memnuniyetsizlik kor bakışlarını mesken edindi. Dişlerini sıktığı kastığı çenesinden, bir şey söylemek isteyip söyleyemediği diliyle hafifçe ıslattığı dudaklarından, hıncını birilerinden çıkarmak istediği ise adamlarına seslenme şeklinden belliydi.

“Cihan!” dedi tok sesiyle. “Arabayı hazırla!” Kaşları çatıktı, ne yazık ki o rahat tavırlarından eser kalmamıştı.

“Hazırım ben,” dedim ama beni yanıtsız bıraktı. Hâlâ üzerimde dolaştırıyordu bakışlarını. Bu hâli o kadar sinir bozucuydu ki görüntümden şüphe duymama yol açtı.

Saniyeler geçip gittikten sonra, “Görüyorum maalesef,” diye cevapladı.

“Neden maalesefmiş?” diyerek kapıya yaklaştım.

Dışarı adım atmak üzereyken kolumdan hafifçe tuttu. “Niye daha rahat bir şeyler giymedin?” diye sordu.

Şaşkınlıkla baktım. “Ben çok rahatım.”

“Ama ben değilim.” Elini sıkıntıyla saçlarının arasına daldırıp çekiştirdi. “Üşüyeceksin böyle.”

“Üşümem. Kabanım var yanımda,” dedim elimdeki kabanı göstererek.

“Ayaz var dışarıda, ayaz!” diye abarttıkça abarttı. “Bacakların üşüyecek.”

“Çizmelerim gayet sıcak tutuyor.”

“Ya sabır!” diye homurdandı ağzının içinde. “Sence çizmelerin bacaklarını sıcak tutacak kadar büyük bir alanı kapatıyor mu, Hazel?”

“Senin derdin ne ya?” diye diklendim. Tamam, eteğim ultra miniydi, bu da yetmezmiş gibi kenarında yırtmacı vardı. Fazla dikkat çektiğinin farkındaydım ama bugün canım bunu giymek istemişti, hiç kimse bana kıyafetimi çıkarttıramazdı. Fakat yine de son bir kez kontrol etmek istercesine bacaklarıma bakınca, bu hareketimle onun da bakışları bacaklarıma kaydı.

Bana çok uzun gelen ama muhtemelen çok kısa süren saniyeler boyu tenimde dolanan bakışları, ansızın gözlerime çevrildi. “Sensin benim derdim!” dedi kırmızı görmüş bir boğa gibi. Odağı artık aralamamak için zor durduğum dudaklarımdan başkası değildi.

“Beni dert edinmeni istediğimi hatırlamıyorum,” dedim çenemi inatla havaya dikerek. “Hem…” Kaşlarımı çattım. “Hani çok gönüllüydün o belayı başına almaya?” Dudaklarıma alaycı bir gülüş kondurdum. “N’oldu? Gülün dikenleri sivri mi geldi?”

“Gönüllüyüm, evet. O konuda fikrim değişmedi,” diye yanıtladı beni. Bana doğru bir adım yaklaşınca, parfümünün odunsu kokusu da burnuma akın etti.

“Eee o zaman?” dedim bakışlarımı onunkilerden ayırmadan.

Kor gözleri bir an durulur gibi olur sandım ama oradaki alevler anbean daha çok yükseliyordu. Bir anımız sakin geçse, hemen peşinden yine bir çatışma başlıyordu. Ateşkes bizim için sanki mümkün değildi, aramızdaki bu fırtınanın hep şiddetleneceğine dair düşüncem giderek sağlamlaşıyordu.

Sıkıntıyla sakallarını ovuşturdu. “Ayarlarımla oynuyorsun, Hazel!”

“Mini etek giyerek mi yapıyorum bunu?” diye sordum alayla. Onun benim ayarlarımla oynamasının, tek bir saçma teklifle bütün dengemi sarsmasının yanında bu hiçbir şeydi. “Neden?” dedim küçümser gibi. “Sahte sevgilin mini etek giyemez mi?”

Tek kaşını sorar gibi kaldırdı. “Sahte sevgilim…” diye mırıldanırken dudaklarının bir köşesi hafifçe havalandı. “Kabul ettin mi ki?”

“Hayır, tabii ki etmedim.” Kapıdan dışarı adım attım. “Ama kabul etseydim de istediğimi giyerdim.”

Kolumdan nazikçe tutarak beni kendine çevirdi. “İstediğini giyeceğini, bunun asla değiştirilemeyeceğini biliyorum.”

“O zaman neden homurdanıyorsun?” dedim gözlerim onun gözlerindeyken.

Bakışları milim milim yüzümde dolaştıktan hemen sonra nefesimi kesen bir şey yaptı. Aramızdaki mesafeyi iyice kapattı, önce elimden kabanımı aldı, omuzlarıma atarak giymemi sağladı. Kabanın kuşağını aşırı yavaş hareketlerle bağladıktan sonra tutmayı bırakmadı ve kuşakla birlikte beni kendine doğru çekerek dudaklarını kulağıma yaklaştırdı. Soluğumu tuttuğumun farkında mıydı? Ya da kalbimin atışının dışarıdan duyulma ihtimali var mıydı?

“Çünkü kıskanıyorum,” diye fısıldadığı anda boştaki elim kabanın kumaşını pençe gibi kavradı. “Ve kıskandıkça da deliriyorum,” derken nefesi benimkine karıştı. Üzerimdeki etkisi artık yalanlarla örtemeyeceğim kadar açıktaydı. İkna edilmek, inandırılmak istiyordu derinlerimde bir yer. Peki Tekin bunu yapacak mıydı? “Gülün sivri dikenleri var, doğru…” diye mırıldandı. Yalnız değildik, tüm adamları kapıdaydı. Ancak yine de sanki ortamdaki her ses bizden soyutlanmıştı. “Ama o gülün dikenleri de fırtınanın asiliği de yalnızca bana, Hazel. Bunu sakın aklından çıkarma!”

Dudaklarım bir şeyler söylemek istercesine aralandı ama bildiğim tüm dilleri unutmuştum sanki, tek bir kelime bile ağzımdan kurtulamadı. Bakışı, sözleri, henüz çok azına şahit olabildiğim dokunuşları sanki bir çıkmaz sokaktı. Günler önce Arhavi’de, fırtınalı bir gecede girmiştim o sokağa. Karanlıktı sokak. Ama garipti ki güven veren, korunaklı hissettiren bir yanı da vardı. Direnmeyi sürdürsem de kabullenmesi zor olanı şimdi anlıyordum, geriye dönüş yolu tamamen kapanmıştı.

Cevap vermeyeceğimi anlamış olmalı ki bana eliyle dışarıyı gösterdi. “Verecek bir yanıt bulamadığına göre…” dedi çarpık bir gülümsemeyle. “Gidelim mi artık?”

“Ne alakası var?” diyerek çenemi havaya diktim. Fakat sahiden de verecek bir cevabım yoktu, o yüzden de hiç yüz yüze laf dalaşına girmeden araca doğru ilerledim. “Lila bekliyor, ağaç olmuştur kız!” dedim hızla bu bahaneye sığınarak.

Arabaya bindiğimizde konuşmanın devam edeceğine, köşeye sıkışacağıma dair bir endişe taşısam da neyse ki bu çok sürmedi. Daha karşımdaki koltuğa oturur oturmaz Tekin’in telefonu çalmış, böylece odağı da benden uzaklaşabilmişti.

“Evet?” diye yanıtladı telefonu. Hemen sonra duruşu değişti. Bu sırada Cihan çoktan motoru çalıştırmıştı. “Eyvallah, Resul abi! Ben istedim aramanı, doğru.” Anlaşılan beklediği arama gelmişti. Yedili üyelerinden, ismini henüz öğrendiğim Resul Koçak telefondaydı.

“Sağ ol!” dedikten sonra bir sessizlik oldu. “Bir süre daha. Aynen!” Göz ucuyla bana baktı ama hemen sonra yeniden konuşmasına odaklandı.

“Ben seninle başka bir mevzuyu konuşmak istedim. Dokunulmazlık istemediğinden haberim oldu. Doğru mu bu?”

Kirli sakalını hafifçe kaşıdı. “İsteğin ne peki?” diye sordu. Muhtemelen dokunulmazlık istemiyorsa, nasıl ihya edilmeyi arzuladığını merak ediyordu. Anlaşılan sabah Kadir’in verdiği bu bilgi doğruydu.

“Anladım,” dedi Tekin ciddi bir tonda. “Bulamadığını bilmiyordum.” Hafifçe güldü. “Yalnız benim dedektifçilik oynama sorumluluğum yok, Resul abi,” dedi alay eder gibi. “Kendi bulamadığın gerçeği bana yıkmaya çalışıyormuşsun gibi geldi ama yanılıyorumdur bence. Yeltenmezsin öyle bir yanlışa!”

Ses tonu artık tehditkârdı. Resul denen adamın yaşça Tekin’den çok büyük olduğu belliydi. Konuşmanın başında Tekin’in ses tonu da belki buna hürmeten daha saygıyla çevriliydi. Ancak sınırlarını zorlayan bir davranışa karşı da lider olduğunu açıkça hatırlatmayı seçmişti. Tavrı karanlık bir hâl almış, hükmedici bir bakış kor gözlerine yerleşmişti.

“O zaman şöyle yapalım,” dedi dudaklarında şeytani bir gülüşle. “Sen bana benim istediğimi ver. Kendi istediğini al. Adil bir anlaşma bence.”

Birkaç saniyelik sessizlik sonrası gülüşü genişledi. “Mantıklı bir adam olduğunu hep biliyordum zaten,” diye devam etti. “Kadir’in tüm evlerinin adreslerini istiyorum. Adresleri getir, ben de sana aradığın kişiyi bulayım.” Rahat bir tavırla omzunu gerdi. “Eyvallah! Haberleşiriz o zaman.”

Telefonu zafer dolu bir tebessümle kapattı. “Bakalım sözünü tutabilecek mi?” derken ifadesi pervasızdı.

“Ne oldu?” diye sordum merakla.

“Resul Koçak,” diye yanıtladı beni. “Yedili üyelerinden biri. Dokunulmazlık istemiyormuş kendisi için.”

“Ne istiyormuş peki?” dedim tek kaşımı kaldırarak.

Tekin derin bir nefes alıp gözlerimin içine baktı. “Kızının katilini.”

Şaşkınlığım iyice artmıştı. “Kim ki katil?”

“Hiçbir fikrim yok! Açıkçası umurumda da değil ama benden katili bulmam yönünde bir beklentisi var.”

“Bulacak mısın?” diye sordum merakla.

“İstediğim bilgiyi bana getirirse yapacağız bir şeyler.” Nasıl yapacağını bilmiyordum ama tavrı kendinden emindi. Eğer ben olmasaydım, Kadir beni Tekin’in zaafı olarak görmeseydi tüm bunlara katlanmak zorunda kalmayacağı gerçeği de zihnimin bir köşesindeydi. Hemen peşinden sorduğu şeylerle, Yedili’yle ilgili bu konu aklımda kısa süreliğine bir kenara itildi. “Gideceğimiz yerin adresini söylersen adamlara haber verelim,” dedi telefonunda bir şeyler yazarken. Nitekim Ömer’in çalıştığı barın adresini verdikten dakikalar sonra da yolculuğumuz sona erdi.

Lila çoktan gelmişti. Muhtemelen Lila’nın yanındaki adamlara sonradan katıldığını anladığım Savaş da hemen oradaydı, barın önünde bekliyorlardı.

Arabadan iner inmez Liloş’umla sarıldık. Ardından Lila Tekin’le selamlaşırken ben de aynı şeyi Savaş’la yaptım. Ayaküstü kısa sohbet bitmişti ki “Şurası,” dedim karşımızdaki barı göstererek. “Ben gireyim, siz bekleyin isterseniz.”

“Yoo!” dedi Tekin. “Biz de geliyoruz.” Gözlerimi devirdim. Zaten dinlemeyeceğini biliyordum.

“Siz bilirsiniz,” dedikten sonra ben önden Lila’yla birlikte ilerledim. Tekin ve Savaş da arkamızdan bizi takip ettiler.

Bara girdiğimizde, tüm sandalyeler masaların üzerine ters çevrilmiş hâldeydi. Tekin’e baktım, kaşlarını çatmıştı. Her an tetikte bir tavırla etrafı süzüyor, mekânı beğenmediği ifadesinden fazlasıyla belli oluyordu.

Orkestranın provalara başlamak üzere olduğunu gösteren melodileri işittiğim anda sahneye doğru yürüdüm. Ömer oradaydı, elinde kemanını tutuyor, önündeki nota defterinden muhtemelen gecenin repertuvarına bakıyordu. Diğer çocukların beni gördükleri an fısıldaşmaları üzerine başını kaldırıp bana baktı. Kemanını yan tarafa bırakıp sahneden indi fakat arkamda Tekin’i görmüş olmalı ki adımları hafifçe yavaşladı.

“Merhaba,” dedim Ömer’le nihayet karşı karşıya geldiğimizde.

“Merhaba,” derken bana hâlâ tavırlıydı ve bu konuda haksız sayılmazdı.

“Nasılsın?” diye sordum.

“İyi, sen?” dedi bu sefer de. Anlaşılan lafları ağzından kerpetenle alacaktık ama ben o kadar sabırlı biri değildim.

“Ya Ömer!” dedim hiç sorusuna cevap bile veremeden. “Ben çok özür dilerim. Çok ayıp ettim, biliyorum. Günlerdir o kadar çok şey oldu ki bir türlü konuşma fırsatı bulamadım seninle.”

“Önemli değil,” dedi ama öyle düşünmediğini biliyordum.

“Önemli. Telafi edeyim. Lütfen. Bak, cidden çok mahcup hissediyorum.”

Çocuklardan diğerleri de yanımıza yaklaşıp, “Dert etme, Hazel,” dediler.

Onlara da utançla gülümsemeye çalıştım. “Kusura bakmayın lütfen ya. Valla ne diyeceğimi bilemiyorum. Nasıl telafi edeceğimi de. Ama cidden zor bir durumdu benim için ve o kadar çok şeyi aynı anda düşünmem gerekti ki-“

“Bizi unuttun,” diyerek lafımı tamamladı Ömer. Neyse ki diğer çocuklar Ömer kadar umursamış görünmüyorlardı, ben de tüm yüzsüzlüğümle buna sığındım.

“Tamam, neyse ya!” dediler hep bir ağızdan. “Olan oldu. Unutalım gitsin.”

“Ama telafi etmenin bir yolu var,” dedi içlerinden Ömer’in en yakın arkadaşı olan Ünsal.

“Nedir?” diye sordum.

“Bizim barın sahibi sıkıştırıyor, Hazel,” dedi Ünsal. “Çaldığımız müzik türüyle mekânı dolduramıyoruz. Sözleşmemizi bitirmek istiyor bu yüzden. Biz de başka bir tür çalalım dedik. Hareketli popüler müzikler tutuyormuş. Sen de bu konuda…” deyip güldü. “Üstadımızsın malum. Bize iyi bir repertuvar hazırlarsın, değil mi?”

“Olur.” Daha zor bir şey beklemiştim ama bu benim için çocuk işiydi. “Hazırlarım tabii ki.”

Ünsal’ın bakışları bir an arkaya kaydı. Tekin’e bakıyor sandım ama “Aaa hoş geldiniz, Ali Bey,” deyip duruşunu düzeltince olayın başka olduğu ortaya çıktı. “Biz de size bahsettiğimiz repertuvarı hazırlayacak arkadaşımızla konuşuyorduk.”

Tekin’e bakmak bile istemiyordum ama işittiklerinden hiç hoşlanmadığını öngörmek için medyum olmaya gerek yoktu.

“Öyle mi?” dedi patronları Ali Bey. Kırklı yaşlarının sonundaydı. Bir an o da arkaya baktı, Tekin’i görmüş olmalıydı. Ömer sayesinde bu adamın sulu bir herif olduğunu biliyordum ama Tekin’in bakışlarında her ne gördüyse ciddiyetini bozmadı. Ve tam da o anda Tekin tehditkâr bir tavırla yanıma yaklaştı. İki eli de ceplerindeydi ama anlaşılan tekinsiz sessizliğiyle etrafa korku salmaya kararlıydı.

“Evet,” dedi Ünsal patronuyla işleri yoluna koymaya çalışarak. “Hazel, hadi bir şarkılık deneme yapalım mı?” diye sordu bana.

Kısacık bir an hayretle kalakaldım. “Ne denemesi?”

“Solist de siz mi olacaksınız?” dedi patron Ali.

Fakat ben cevap veremeden Tekin yanıtladı. “Hayır,” dedi bıçak gibi keskin sesiyle.

Ona baktım. O da bana bakıyordu. Gözleri hiddetle parlıyor, sanki daha sert bir tepki vermemek için zor duruyordu.

“Hayır, Hazel olmayacak. Biz bir deneyelim sadece,” dedi Ünsal. “Hadi, Hazel. Kırma bizi.”

“Ya ben öyle sevmiyorum, biliyorsunuz,” diye mırın kırın ettim. “Yani başkası isteyince hoşuma gitmiyor. Zaten hiç öyle şarkı söyleme modunda da değilim.”

“İsabet!” dedi Tekin dişlerinin arasından. Kolumdan tuttuğu an diğerleri hafifçe bizden uzaklaştılar. “Sevmedim burayı,” diye devam etti. “Hadi işini hallettiysen çıkalım artık.”

Hoşnutsuz ifadesine diklenmeden duramadım. “Sevmediğini belli ediyorsun zaten.”

“Hazel, onlar istedi diye şarkı söylemeyeceksin herhâlde, değil mi?” diye sordu.

“Niyeymiş? Olamaz mı?” deyince Tekin’in çenesi iyice kasıldı. Bakışlarını bende tutmaya çalıştığı belliydi ama öfkesi ağır bastığından olsa gerek ilerideki her bir kişiyi süzmekten geri durmuyordu.

“Sen gerçekten beni delirtmeye ant içmişsin!” diye söylendi boğazının gerilerinden gelen sesiyle. Bunun bir benzerini dakikalar önce evin önünde de söylemişti. “Böyle bir şeye izin vereceğimi düşünüyor olamazsın.”

“Valla daha önce de yaptım,” dedim saçımı hafifçe sırtıma doğru savururken. “Hiç de bir şey yapamadın.” Anlamamış gibi bakınca hemen açıklamaya koyuldum. “Arhavi’de! Resmen assolist gibi uzun uzun şarkı söylemiştim.”

“Bundan öncesinde haberim olsaydı böyle bir şey yaşanamazdı, Hazel!” dedi küstah bir tonda. “Bunu sen de çok iyi biliyorsun. Hele o perukla! İmkânsız!”

“İmkânsız falan değil,” dedim inatla. “Bak böyle damarıma damarıma basıyorsun benim.” Dayanamayıp kıkırdadım. “Assolist Hayal Tunalı uykusundan uyanacak.”

“Hayal Tunalı otursun oturduğu yerde,” diye tısladı dişlerinin arasından. “Benim sabrımı sınamasın.”

“Hayal Tunalı bildiğini okur. Kimsenin boyunduruğu altına girmez,” diye devam ettim üzerine giderek.

“Bildiğini okuma konusunda her kimliğinin maşallahı var!” diye homurdandı.

“Ne yapalım? Senin de payına bu düştü,” dedim gülüşümü zorlukla bastırarak. “Neyse dua et de peruğum yok yanımda. Yoksa cidden ‘Hayal Tunalı in da house!’* diyerek atacaktım kendimi sahneye.” Aslında gerçekten hiç de o modda değildim ama bunu Tekin’in bilmesine gerek yoktu.

“Gerçek kimliğinle de sahte kimliğinle de elin heriflerine şarkı falan söyleyemezsin, Hazel!” diye gürledi öfkeyle. “Buna izin vermem!”

“Elin heriflerine şarkı söyleyemem ama sana söyleyebilirim herhâlde?” dedim alay edercesine.

Ansızın gözlerindeki öfke hafifler gibi oldu ve dudaklarına çapkın bir gülüş oturdu. “Çok istiyorsan…” diye mırıldandı arsız arsız. “Yalnızca bana söyleyebilirsin.”

Bu kez de ben onu şaşırtacak bir şey yaptım. Yanına iyice yaklaştım, elimi kaslı ve geniş göğsüne yasladım. Göğsünün sertliğini avuçlarımda hissedince bunun bir hata olduğu ihtimali sızdı aklıma ama umursamadım. “Sahte sevgililik müessesemize kişisel assolistiniz olmak dahil değil yalnız, Tekin Beyciğim. Kusura bakmayın,” diye mırıldandım.

Bakışları, dudaklarımdaki cilveli gülümsemeye takılınca kısa bir iç çekti. “Şartlara dahil edebiliriz,” dedi benim ruh hâlime uyum sağlayarak. “Bir an düşününce… Hoşuma gitmedi değil.”

“Saçma önerine şartlar mı ekleyeceğiz bir de? Daha neler?” dedim gülerek.

“Seni korumak istemem mi saçma?” diye sordu bakışları milim milim yüzümde gezinirken.

“Bunun için bana teklif ettiğin yol saçma,” derken ben de ondan farklı değildim. Benim de gözlerim onun tam gözlerinin içindeydi. Kavga ederken ona direnmem zor değildi ama böyle atışırken gücümü korumak güçleşmişti.

“Ben saçma demezdim,” diye mırıldandı.

Tek kaşım merakla kalktı. “Ya ne derdin?”

Diliyle dudaklarını ıslattı. O ana kadar gözlerime eğlenerek bakan bakışları kısıldı, ardından dudaklarıma kaydı. “Kaçınılmaz olan…” diye yanıtladığında mekân hafif bir uğultuyla sarıldı. İçerideki konuşma sesleri ansızın yükselmiş, aramızdaki bizi birbirimize yaklaştıran bağı kısa bir anlığına koparmıştı.

Ansızın öksürdüm. Dilim dudağım hiç kurumamış, tükürüğüm boğazıma takılmamış ve hiçbir şey olmamış gibi yeniden Ömer’le diğerlerine döndüm. “Kusura bakmayın,” dedim toparlanmaya çalışarak. Şarkı söylemeye elbette niyetim yoktu. “Başka bir yere geçmem gerek acilen. Çok vaktim yok.” Ömer’e baktım. “Affedildim mi?”

“Cık!” dedi itiraz ederek. “Henüz değil.” Kısa bir an düşündü. “Ama tek bir isteğim var.”

“Nedir?”

“Biz şu bahsettiğimiz tür değişikliği için bir solist bulduk. Birazdan da gelecek. Ama pek güvenilir bir tip değil. Her an bizi yarı yolda bırakabileceğini hissediyorum.” Tekin’e baksa da yeniden dikkatini bana çevirdi. “O yüzden eğer bir gece sana ihtiyacımız olursa bizimle sahne almanı istiyorum.”

Bu teklif üzerine Tekin’e hiç bakmadan, “Bir gece mi sadece?” dedim emin olmak isteyerek.

“Evet.”

“Sonra affedileceğim yani?”

“Aynen.”

Elimi uzattım. “Anlaştık,” dedim gülerek. Ve Ömer’le hızlıca tokalaştım.

Kısa sürede hepsiyle vedalaştıktan sonra bardan ayrılmak için kapıya doğru ilerledik. Lila ve Savaş çoktan önden yürümüştü. Tekin ise yanımdaydı, kapıya ulaşır ulaşmaz kolumdan tutup beni durdurdu.

“Âşık mı bu herif sana?” diye sordu.

Bir an şaşırdım. Aslında Ömer’le, zor durumda kalmaları hâlinde bir gece onlarla sahne alma konusunda yaptığım anlaşmaya kızacak sanmıştım ama soru beklemediğim yerden gelmişti. “Bu da nereden çıktı?” dedim.

“Nereden çıkacak?” diye söylendi. “Dallamanın bakışlarından!”

“Farz edelim ki öyle, Tekin,” dedim bu konuda konuşmaktan hiç hoşlanmayarak. “Ne yapabilirsin bu konuda?”

Tam o sırada kapıdan içeri giren savsak bir kız yanımdan geçip hafifçe bana çarptı ve özür dileme tenezzülünde bile bulunmadan ilerledi. Bu çarpmanın etkisiyle Tekin’e doğru itildim. Bu kadar yaklaştığımızda benim yaptığım gibi bir an da olsa bocalamasını bekledim ama beklediğim olmadı. Hareketi sanki asırlardır bunu yapıyormuşçasına alışık ve doğal, ondan başka kimsenin bunu yapmasına izin vermeyecekmişçesine kısıtlayıcıydı. Kocaman eliyle hiç tereddütsüz belimi sardı, beni kendine çekti ve bedenimi bedenine yapıştırdı.

“Sinirimi zıplatmadığı müddetçe bir şey yapmama gerek olacağını sanmıyorum,” diye fısıldadı. Ardından dudakları tehditkâr bir gülüşle kıvrıldı. “En azından şimdilik.”

“Aaa şaşırdım bak şimdi,” dedim hiç etkilenmemiş gibi, alay edercesine. “Sen benimle ilgili kararları tek başına verirsin genelde.”

“Bu kanıya nereden vardın?”

Bir de pişkin pişkin sormuyor muydu? Beni deli ediyordu. “Yedili’ye benimle ilgili haber göndermenden,” dedim hiç düşünmeden.

“Yedili’ye seninle ilgili haber gitmedi henüz,” diye yanıtladı beni tereddütsüz.

Bir an şaşırır gibi oldum. Sabahki Kadir mevzusundan sonra bunu çoktan yapmıştır diye düşünmüştüm. “Öyle mi?”

“Aynen.”

“Neden peki?”

“Bekliyorum,” dedi Tekin.

“Neyi?” diye sordum.

“Kendi arzunla Evet! demeni.”

Sanki gerçek bir şeyden bahsediyordu. Oysa değildi, yalnızca beni korumak için çembere almak istiyordu. Üstelik onun planlarına zarar vermeyeceğimin garantisi de yoktu. Bana böyle bakarak, kıskandığını söyleyerek aklımı çelmemesi gerekiyordu. “İyi! Bekle!” dedim küstah bir tonda ve inatla. Ama ne kadar sözcüklere dökmeyi istesem de dudaklarımdan çıkamayan, “Asla kabul etmeyeceğim!” cümlesi öylece dilimin ucunda duruyordu.

🌊

Niche Gallery Art’a vardığımızda saat tam da dördü gösteriyordu. Yolda Küratör Meyra ile mesajlaşmıştım, beni bekliyordu. Fakat her ihtimale karşı annemin arkadaşı olan İtalyan müdüre de orada olacağımın haberini vermiştim, onunla da görüşeceğim gibi duruyordu.

“Annenin moda tasarımcısı olduğunu sanıyordum,” dedi Tekin araçtan inip galerinin kapısına yürüdüğümüz sırada.

“Öyle. Ama hobi olarak yağlı boya tablolar da yapıyor. Pek de hobi gibi değiller tabii. Çok yeteneklidir. O yüzden sergi açması için ikna etmiştik geçtiğimiz yıllarda. Zaten gelirini de bağışlıyor.”

“Senin de var mı çizim yeteneğin?” diye sordu.

“Maalesef,” dedim dudağımı büzerek. “Çok isterdim ama yok.”

Yolumuza birileri çıkınca yavaşlamak zorunda kaldık. “Yabancı dil konusundaki yeteneğin kime benziyor peki? Annene mi?” dedi yeniden yan yana geldiğimizde.

“Bilmem,” dedim omzumu silkerek. “Birçoğunu çok küçük yaşta öğrenmiştim.” Yürümeye devam ettiğimiz sırada göz göze geldik. “İtalyanca annem sayesinde. Orada okumuş üniversiteyi. Biz de kısa bir süre orada yaşamıştık. Yunanca zaten malum. Babamdan. Fransızca üniversiteden. İngilizce yıllar süren eğitimden. Rusçam var bir de ama diğerleri kadar akıcı değilim aslında.”

Tekin hiç beklemediğim bir şey yaptı ve küçük bir ıslık çalarak, “Türkçe dahil altı dil,” dedi takdir eder gibi.

“Çeviri ihtiyacımız olduğunda Hazel’e danışacağız, belli oldu,” dedi Savaş.

“Vardır sizin de bu dilleri konuşan adamlarınız. Bana ihtiyacınız olmaz. Hatta belki siz de konuşuyorsunuzdur,” dedim merakımı gidermek adına.

“Tekin’in İngilizce dışında İspanyolcası var,” diye yanıtladı Savaş.

“İspanyolca?” dedim tek kaşımı merakla kaldırarak.

“Üniversiteden,” diye açıkladı Tekin. “San Francisco’da İspanyolca konuşma oranı yüksek.”

“Türkçe dahil dört dil. Siz de fena değilsiniz, Tekin Bey,” dedim gülerek.

Sorar gibi yüzüme baktı. “Dört?”

“Lazcayı saymıyor musun?”

Ben öyle deyince güldü. “O artık tükenmekte olan bir dil maalesef. Ayrıca… Hiçbir adamım senin kadar çok dil bilmiyor, emin olabilirsin.”

Savaş’la birlikte önümüzden yürüyen Lila hemen atıldı. “Onların anne tarafında bu genetik gibi bir şey, Tekin,” diye açıkladı. “Yabancı dil konusunda hepsi çok yetenekli. İnsan yalnızca İngilizce bildiği için yanlarında ezik hissediyor.”

“Ne alakası var?” diye çıkıştım ona. “Sen Arapça da biliyorsun ayrıca. Ne kadar isterdim ben de bilmeyi!”

“Arapça nereden?” diye sordu Tekin Lila’ya. Yol boyunca çeşitli sorular sormuştu. Okulundan, kaçıncı sınıfta olduğundan, hangi alanı seçmek istediğinden… Açıkçası Lila’yı sohbete dahil etme çabasının beni memnun ettiğini reddedemezdim. İkimizin de Robert mezunu olduğunu öğrenmişti, arkadaşlığımızın nasıl başladığından haberdardı. Çok yakın olduğumuzu da anlamıştı ki Lila’ya karşı fazlasıyla kibardı.

“Arsuzluyum ben,” dedi Arsuz Güzeli Liloş’um. “Hem anne hem de baba tarafından…” Galerinin kapısından geçerken devam etti. “Annem ve ailesi Antakya Rumlarından.* Arap Ortodoks yani. O sayede biliyorum ben de. Rum dendiğine bakma tabii, Yunanca bilmiyorum.”

“Arsuz çok güzel bir yer,” dedi Tekin. “Çok şanslısın.”

Lila tüm nezaketiyle yanıt verdi. “Arhavi de öyledir eminim.”

“Bizim oralar size kıyasla epey fırtınalı tabii,” diyerek güldü Tekin. Fakat sohbetlerinin devamını ne yazık ki dinleyemedim. Sergi alanlarına ulaşır ulaşmaz Meyra beni kapıda karşılamış, hızla içeri davet etmişti.

“Hoş geldin, Hazel,” dedi hafifçe gülümseyerek.

İpek ablamın arkadaşı olduğunu bildiğimden benzer bir tavırla yanıtladım. Ben, “Hoş buldum, Meyra,” der demez o diğerlerine de kısa bir baş selamı verdi. Ama sebebini anlayamadığım bir şekilde Tekin’e bakarken yüzü asılmış gibiydi.

Ben buna çok odaklanamadan, bizi hızlıca planlanan sergi alanına götürdü. Kısaca gezdirdi. Sergi alanı sorunsuz görünüyordu ama bir problem yaratmam şarttı. Yorum yapmadan alanı gezip kapının önüne çıktığımızda Meyra planlamalardan bahsetmeye başladı.

“Şu duvara dört tablo, şuraya da üç düşündük,” dedi kapının önünden eliyle göstererek. “Küçük birkaç tablo da var. Onları da şurada sergileyeceğiz. Harika olacak. Çok büyük bir salon değil ama bizim için yeterli.”

Meyra anlatmayı sürdürüyordu ama benim dikkatim bambaşka bir taraftaydı. Biraz ileriden ana koridora çıkan üniformalı adamları gördüğüm anda zihnim tüm hızıyla çalışmaya başladı. Sırtlarında Olay Yeri İnceleme yazan polisler, oradaki bir yerden çıkmışlardı. Ve orası her neresiyse, büyükelçinin öldürüldüğü yer olduğu açıktı.

Meyra’yla sarhoş gibi konuşmayı sürdürdüğüm dakikalar boyunca aklım oradaydı. Gidip görmek isteyen yanımı bastırmak hiç kolay olmamıştı. Uzunca bir süre de direnmiştim aslında ama içimde öyle bir merak vardı ki onu daha fazla kilit altında tutabilmem imkânsızdı.

En nihayetinde daha fazla dizginleyemedim bu isteği ve “Ya çok pardon, lafını bölüyorum,” dedim içten görünmeye çalışarak. “Ben bir lavaboya gireyim, öyle devam edelim, olur mu?”

“Tabii,” dedi Meyra.

“Ben eşlik edeyim sana,” diye devam etti Tekin ama buna izin veremezdim.

“Yok,” dedim itiraz etmeyeceğine güvenerek. “Ben giderim hemen. Siz rahatsız olmayın.”

Planımı belli etmemek adına, Tekin’e hiç bakmadan hızlı adımlarla yürüdüm. Az önce adamların çıktığı ara koridora döner dönmez gergin bir nefes doldu ciğerlerime ama duramayacağımı biliyordum. Önümde dönülebilecek bir tek sol taraf kalınca yolu takip ettim. Ve birdenbire önü sarı-siyah şeritle gelişigüzel kapatılmış alanla göz göze geldim.

Şeridin hemen sağ tarafı açıklıktı. Çok rahat geçilebilecek durumdaydı. Arkama dönüp gelen giden var mı diye kolaçan ettim ve sessizlikle karşılaşınca Vazgeç! diyen iç sesime kulaklarımı tıkayarak kendimi süratle içeri attım. Fakat aynı anda karşıma çıkan şeyle öylece kalakaldım.

Tam görüş alanımdaki duvarda kocaman, altın tonlarda antik bir tablo duruyordu. Tablonun çeşitli bölgelerindeki kan lekeleriyle kenarındaki kurşun deliği o gün neler yaşandığını ortaya seriyordu. Önündeki zeminde ise insan silüeti şeklinde sarı bantla çerçevelenmiş bir alan vardı, tek bir bakış atmak bile insanın tüylerini ürpertiyordu.

Aynı anlarda ise aklımda Tehditçi’nin uyarıları cirit atıyordu. Bahsettiği olası gazete kupürleri, Büyükelçi Sergei Petrov’un yalnızca haberlerde gördüğüm yüzüyle aynı anda gözlerimin önünde bir geçit törenine başlamıştı şimdi. Günler önce, ben Arhavi’deyken, tıpkı karşımdaki kanlı tablo kadar korkutucu bir şekilde çizdiği felaket tablosu tüm vahşiliğiyle zihnimin duvarlarını tırmalıyordu.

“Viktor Poyrazoğlu, Rus Büyükelçi Sergei Petrov suikastıyla suçlanıyor.”

“Ünlü Türk-Yunan armatör aslında Yunanistan için çalışan bir hain mi?”

“Hazar Poyrazoğlu hem delilleri karartmaktan hem de yasa dışı silah ticaretinden gözaltında. Üst sınırdan hapsi isteniyor.”

“Yasa dışı silah ticareti soruşturması kapsamında faaliyetleri durdurulan Boreas Denizcilik’e el konuldu.”

“Ünlü moda şirketi Belize, konkordato ilan etti.”

Tüm bu olası felaketlerden daha fazlası zihnime akın edince dilimin ucuna kadar gelen hıçkırığımı zorlukla bastırdım. Çenem engelleyemediğim bir şekilde titrer gibi olup, gözlerim korkunun yarattığı gözyaşlarıyla kaplanınca dudaklarımı ısırdım. Ve orada daha fazla kalamayacağımı anlar anlamaz kendimi dışarı attım. Fakat gözyaşlarının görüşümü bulanıklaştırdığını hesaba katamadım ve önüme çıkan devasa bedene ansızın çarptım.

Tekin tam karşımdaydı. Kızgın bakışlarını üzerime diker dikmez elimi sımsıkı tutmuş, “Ne yaptığını sanıyorsun sen, Hazel?” diyerek beni alanın önünden hızla uzaklaştırmıştı. Az önce önünden geçtiğim lavaboya beni hiç düşünmeden sokmuş, sırtımı ise hışımla kapıya yaslamıştı.

Biliyordum, kesin beni azarlayacaktı. Haklıydı da ama görmeden duramazdım. “Tekin biraz yalnız bırakır mısın beni?” diye sordum titreyen sesime engel olamadan. “Buradan çıkınca istediğin kadar azarlarsın.”

Onunla göz göze gelmeme konusunda ekstra çaba harcayarak lavaboya doğru yürüdüm. Çantamı mermerin üzerine bıraktım. Aynaya bakmaya, Tekin’in yansımasını orada görmeye korkuyordum. Ancak bir yandan bedenim baştan ayağa titriyor, içimdeki çalkantıları serbest bırakabilmek için yalnız kalacağım anı bekliyordum.

Saniyeler geçip gitti ama beklediğim azar dolu cümleler bir türlü duyulmadı. Kısa bir an lavabodan çıktı, beni yalnız bıraktı zannedince bakışlarım ansızın aynaya doğru yükselerek orada olup olmadığını görmeye çalıştı. Fakat bakışlarımız aynada buluştuğunda hâlâ orada beklediğinin farkına vardım.

Kaşları hâlâ çatıktı, öfkeli olduğu sıktığı çenesinden anlaşılıyordu. Başka bir anda olsa diklenme isteğim ayyuka tırmanırdı ama o anda yalnızca boğazıma oturmuş kocaman bir düğüm vardı. “Çıksana…” dedim ama sesim kendi kulaklarıma bile zorbela ulaştı. Nitekim gözlerimi kırpıştırarak ona bakmaya çalıştığımda, iki gözümden de birer damla gözyaşı yanaklarıma doğru aktı. Ve tam da o damlaların düşüşüyle aynı anda, Tekin’in kocaman elleri bana doğru uzandı ve beni kendine çevirerek kollarının arasına aldı. “Çık lütfen… Yalnız kalayım,” desem de bana aldırmadı.

“Şşştt…” diye fısıldadı. Benim de kollarım iradem dışında onun beline dolanmıştı, başımsa göğsüne yaslıydı. En son ne zaman ağladığımı hatırlamıyordum ama herhâlde kaçırıldığım gemiden kurtulduğumda olmalıydı. O günden beri güçlü durmak, yıkılmamak, direnmek ve başımızdaki belaya bir çare bulmaya çalışmakla meşgul etmiştim kendimi. Ama hissediyordum, içimdeki hırçın denizin taşması çok yakındı. “Sakın ağlama,” diye mırıldandı beni hafifçe kendinden uzaklaştırırken. Başparmağı nazikçe yanağıma düşen yaşları silmişti, gözlerindeyse içimde daha çok ağlama isteği uyandıran şefkatin izleri vardı.

“Azarlamayacak mısın?” diye sordum dudaklarıma düşen gözyaşını hafifçe yalarken. “Neden girdin, ya birilerine yakalansaydın? demeyecek misin?”

“Aklın başına gelmiş olmalı ki sen benim yerime soruyorsun işte!” dedi çatık kaşlarının altından attığı bakışla.

Verdiği yanıta tahammül edemeyerek onu kendimden itip uzaklaştırmaya çalıştım. “Git!” diye yükselttim sesimi. “Git de toparlanayım. Şu anda seninle savaşmaya enerjim yok!”

Kısacık bir an duraksadı. Bakışları milim milim üzerimde dolaştı. Ufacık bile uzaklaşmamıştı benden ama nedense kollarından ayrı kalmak bile içimin ansızın üşümesine yol açtı.

“Savaşma o zaman sen de!” diye mırıldandığında göz göze geldik ve sanki birdenbire bir şey oldu. Soyuttu, görünmezdi ama şimşek parıltılarına ve gök gürültülerine benziyordu. Hızla elimden tuttu, beni kendisine çekti ve lüks lavabonun duvarına yaslanmış koltuğuna yerleşirken beni de kucağına oturttu. Birileri gelebilirdi içeri, herkese açık bir yerdi burası ama nedense bu bile Tekin’i durdurmaya yetmiyordu. “Bırak!” diyerek kurtulmaya çalıştım inatla ama Tekin sivri dikenlerime bile aldırmıyordu. Nihayet saniyeler sonra inadım durulup başım istemsizce omzuna yaslandığında burnuma boynunun erkeksi kokusu, göğsüne kapattığım avucuma ise kalbinin atışları doluyordu. Belki de doğruydu… Belki de dikenlerim yalnızca Tekin’e özeldi ve o anda fark ediyordum ki onlara nasıl dokunması gerektiğini sanki yüz yıldır biliyordu.

“Tekin…” diye mırıldanınca hemen sözümü kesti.

“Savaşma dedim, Hazel!” diye uyardı beni.

“Savaşmıyorum,” dedim gözlerim kapanırken. Yalnızca birkaç saniye mola verebilirdim. Güçlü durmam gerekmezdi. Hırçınlığımı bir kalkan gibi etrafıma sarmasam da olabilirdi. Ama az önce bir cinayet mahallîni gören gözlerim bencildi. Masum bir adamın orada bizim yüzümüzden öldürüldüğünü dert edinmem gerekirdi fakat zihnimdeki ailemin öznesi olduğu felaket senaryoları bir cinayetten daha çok panikletmişti beni. “Böyle düşünmekten çok utanıyorum,” dedim içimdekini daha fazla tutamadan.

“Nasıl?” diye sordu.

“Orada… Bir adam öldürüldü. Bir ailesi falan vardı belki de. Hiç araştırmadım. Belki de masum biriydi. O gün…” dedim burnumu hafifçe çekerken. “Arhavi’de kendimi ve ailemi kurtarmaya o kadar odaklanmıştım ki… Buna üzülemedim bile.”

“Çok normal,” diye yanıtladı beni. “Ailenin başına daha kötü bir şey gelmesinden endişeleniyordun. En az bir ölüme üzülmek kadar insani bir duygu bu.”

Sesinde yargılayıcı bir ton aradım yoktu. Muhtemelen gerçekten böyle düşünüyordu. “Az önce de… Orayı gördüm mesela,” dedim kendimi açıklamaya devam ederek. “Yerde bantlardan yapılmış bir silüet vardı. Bense Tehditçi’nin bana söylediği olası felaket senaryolarını düşünüyordum yalnızca.”

“Nasıl felaket senaryoları?” diye sordu bu kez. Bir eli usulca saçlarımın arasına karışmıştı.

“İşte… Babamın ve Hazar’ın tutuklanabileceği… Annemin zor durumda kalacağı… Bir sürü ihtimal.”

“Hiçbiri gerçek olmayacak,” dedi sesinde tereddüdün esamesi bile yokken.

Birkaç saniye öylece geçti. “Tekin…” dedim sesimi yeniden zar zor bulabildiğimde. “Çok yoruldum. Bitsin artık. Hazar’ın ya da babamın herhangi bir şeyle suçlanmasına dayanamam ben. Annem de kahrolur üzüntüden.”

“Bitecek,” diye yanıtladı beni. “Söz veriyorum, bitecek. Sana da onlara da bir şey olmasına izin vermeyeceğim.” Çenemden tutup başımı omzundan kaldırdı, bakışlarımızı birleştirdi. “Bu gece hem annenle babanı hem de Hazar’ı uzaktan koruyacak adamlar görevlendiriyorum. Duydun mu beni?” Başımı güçlükle sallayınca devam etti. “Güveniyor musun bana?” diye sordu. Yeniden salladım başımı ama ona yeterli gelmedi. “Söyle,” dedi fısıldar gibi. “Bana güvendiğini söyle.”

O anda… Yaz güneşinin altındaki durgun bir deniz gibiydi sesi. Kendimi sırtüstü bırakacağım, denizin huzurlu uğultularına teslim olacağım kadar güven vericiydi. Kapılıyordum adım adım. Belki de bu, “Güveniyorum,” diye tereddütsüzce yanıtlamamın en büyük sebebiydi.

“Güzel,” dedi dudaklarında içten bir tebessümle. Yanaklarımı bir kez daha hafifçe sildi, gözlerime düşmüş saçlarımı düzeltti. “Ağlama bir daha. Alışkın değilim seni böyle görmeye.”

“Savaşma diyordun az önce ama!” dedim ona diklenerek.

“Sen savaşmaya devam et!” diye yanıtladı beni. “Bak ağlayınca burnun falan kızardı.” Burnuma dikkatle baktı. “Sümüklerin de akacak mı?”

“Hihhh! Öküzsün işte! Öküz!” dedim elimi omzuna sertçe geçirirken. Pis pis sırıttı. “Ağlayınca çirkin göründüğümü de söyle bari, tam olsun. Mağara adamı!”

Kucağından hışımla kalkmaya yeltenince kolumdan sıkıca tuttu ve buna engel oldu. “Mümkün değil bu dediğin,” diye mırıldandı. Sesinde öyle erkeksi bir tını vardı ki kısacık bir an elim ayağım birbirine dolaştı.

“Hangisi?” diye sordum aptal gibi ama aldığım yanıt beni ne yazık ki gafil avladı.

Bir solukta, ansızın, “Herhangi bir koşulda çirkin görünmen…” diye cevapladı. Bakışlarımız çekiliyordu birbirine, belimi saran elinin baskısı ise iyiden iyiye artmıştı.

Lavabonun kapısının önünden geçen kalabalık bir grubun gürültüsü içeri dolunca çarçabuk kendime geldim. “Ben toparlanayım,” dedim.

“Toparlan,” dedi.

“Anlamasınlar,” diye telaşla devam ettim.

“Aynen,” diye karşıladı beni.

Daha fazla oyalanmadan kucağından kalktım, bir elimle saçımı, diğeriyle eteğimi düzelttim ve Tekin de koltuktan ayaklanınca onunla karşı karşıya kaldım. Arabadan inmeden önce kabanımı üzerimden çıkardığım için direkt kıyafetimde, hatta baştan ayağa vücudumda dolaşan bakışlarıyla sınandım.

Hafifçe öksürüp, “Kapıda bekliyorum,” dedi. Ben başımı onaylarcasına sallayınca eli kapının kulpuna uzandı ve kısa bir an tereddüt etse de hemen peşinden dudaklarının arasından derin bir nefes bırakıp dışarı çıktı.

Benimse az önceyi düşünecek vaktim kalmamıştı. Bir an önce Lila’da şüphe uyandırmadan dışarı çıkmam şarttı.

Birkaç dakika içinde aynadaki yansımama çekidüzen verdim. Yüzümde gözümde herhangi bir kızarıklık yoktu, yine dimdik duruyordum. Gölgelerin uzaklaşacağı, her şeyin biteceği anı bekliyordum içten içe. Ama bir yandan da artık bunun bambaşka bir şeyin başlangıcı olacağını hissediyordum.

🌊

Dakikalar sonra yanlarına döner dönmez, lavaboda üstümü başımı düzeltirken kararlaştırdığım konuşmayı Meyra’yla hızla paylaştım. Bir cinayet mahallî söz konusuyken, burada devam etmemizin mümkün olmayacağını söyledim. Bunu birileri tuvalette konuşurken duyduğumu da belirtmeden geçmedim.

Meyra bu ani ve yeni itirazdan hoşlanmamıştı; sanırım fikirlerinin hemen kabul edilmesini bekleyen, revizelere kapalı bir bakış açısı vardı. Ama annemin göz bebeği gibi değer verdiği sergisini böyle bir yerde yapmamız imkânsızdı. Neyse ki dakikalar sonra annemin arkadaşı olan İtalyan müdür yanımıza gelmişti de bir çözüme ulaşılmıştı.

Dante Moretti’nin önerdiği başka bir galeriyle hızlıca bağlantı kurulmuş, ön bir onay alınmış, hazırlıkların orada devam edeceği konusunda fikir birliğine varılmıştı. Bundan sonraki süreci Meyra orada devam ettirecekti, ağzının ucuyla da olsa beni bilgilendireceğini söylemeyi atlamamıştı.

Nihayet binadan çıktığımızda önce Lila ve Savaş araca bindi. Tekin benim binişimi beklerken sırtım uğursuz bir önseziyle ansızın ürperdi. Kısacık bir an etrafta gezdirdim gözlerimi. Ama şüpheli görünen bir şeyle karşılaşmayınca, arka koltuktaki yerime yerleştim. Eve doğru olan yolculuğumuz ise onların konuşmaları, benim kısa kelimelerle katılmaya çalışmam ve Tekin’in benden bir an bile ayırmadığı dikkatli bakışlarıyla geçti.

🌊

Saatler şaşırtıcı bir hızda uçup gittikten sonra, evde Lila’yla yaptığımız keyif sırasında hem dün akşam hem de bugün yaşananları konuşmuştuk. Ona Konsey’i ve Kılıç Yedilisi’ni elbette ki anlatmadan şu zaaf meselesinden söz etmiştim. Sahte ilişki mevzusuna Lila’nın sert bir tepki vereceğini düşünsem de tam tersi olmuş, garip bir şekilde bunu mantıklı bulmuştu. Fakat üzerinde fazla durmamıştı, belki de kafamdaki soru işaretleriyle kararsızlığımı anlıyordu.

Tekin’in rezervasyon yaptırdığı ama neresi olduğunu paylaşmadığı kulüpte geçireceğimiz akşam için hazırlanmaya başlamadan önce, kendimize yiyecek bir şeyler yapmaya koyulmuştuk. Lila bu sırada sabah, Baran’ın kardeşi olan kuzenim Bengi’yle mesajlaştıklarından söz etmiş fakat çok detaylı konuşamadıkları için görüntülü aramaya karar vermişti. Söylediğine göre Bengi eski sevgilisiyle buluşacaktı, o yüzden de Lila’nın niyeti bununla ilgili öncesinde detaylı bilgi almaktı.

Aslında ben, Lila, Naz, Bengi ve diğer kuzenim Mira çok yakındık. Fakat ben gemi ve kaçırılma muhabbetimi Bengi’yle Mira’dan saklamak istediğim için Lila ve Naz’la üçlü grubumuzda yazışmayı sürdürmüştük. Zaten Mira da Bengi de şu anda yurt dışındaydılar, son birkaç haftadır birbirimizin hayatlarında olup bitenlerden habersiz kalmamızın sebebi de buydu.

Liloş kendi telefonundan görüntülü olarak Bengi’yi arar aramaz telefon saniyeler içinde açıldı. Süslenip püslenmiş kokoş bir Bengi görmeyi beklemiştik ama karşımızda beyaz kruvaze badisi ve taytıyla elindeki bale ayakkabılarıyla uğraşan bir Bengi* vardı. Yüzünde gram makyaj yoktu, koyu renk saçlarının topuzu jilet gibiydi, yemyeşil gözleriyse öfkeyle parıldıyordu.

“Hayırdır?” diye sordu hemen Lila. Anlattığına göre daha saatler önce heyecanla cıvıldıyordu.

“Ya benim hayatımda ne arasın hayır?” diye söylendi Bengi. Geniş, cumbalı bir pencerenin önündeydi, telefonunu belli ki yüksek bir yere dayamıştı, pencerenin köşesinden etkileyici Rus mimarisi göze çarpıyordu. Elindeki bale pabuçlarının önlerini bir şeylerden intikam alır gibi kırışına bakılırsa onu öfke küpüne çeviren bir şeyler vardı. “Her şeyim şer benim. Sen bilmiyor musun?”

“E n’oldu bir anda? Rolan’la buluşacaksın diye heyecanlıydın,” dedi Lila Bengi’nin eski sevgilisinden söz ederek.

“İptal oldu, canım!” dedi Bengi ayağına geçirdiği pabucun pembe saten kurdelesini bileğine dolarken.

“Sebep?”

“Valla, Liloş. Söylesem de inanmazsınız,” dedi Bengi bana küçük bir öpücük fırlatırken. “Özledim seni Heyz’im.”

“Ben de seni, canım. Anlat, merak ettik. Neden iptal oldu?”

“Havaalanının sistemleri hacklenmiş!” dedi bir solukta.

“Ne?”

Tek bir sözcük Lila’yla benim dudaklarımızdan aynı anda fırladı.

“Aynen. Ben de duyunca böyle tepki verdim. Yani böyle bir kısmetsizlik olabilir mi? Havaalanının sistemi nasıl hacklenebilir? Aklım almıyor.”

“Valla overbooking yaptıklarını duydum da buna ilk defa rastlıyorum,” dedi Lila. “E özel uçakları falan yok muydu ya bunların? Çok zengindi bu çocuk. Tarifeli uçuş kullanacağına öyle gelseymiş.”

“Özel uçak babasının.”

“Babasından korktuğunu söyle de şuraya düşüp bayılayım, Bengi,” dedim onu kınar gibi.

“İnanılmaz ama gerçek,” diye yanıtladı beni. “Bende kabahat ama. Sen bu embesilin ne korkak bir tip olduğunu biliyorsun. Neden kabul ediyorsun yani yanına gelmesini?”

“Eh yani!” dedim. “Ay korkak, risk almayan erkeği de annesi sevsin ya!”

“Ben sana ex’ten next olmaz demiştim ama,” diye devam etti Lila.

“Ha abine bastım tekmeyi buradan asla dönmem mi diyorsun, Liloş?” dedi Bengi.

Lila hemen lafı yapıştırdı. “Pasif agresifleşme! Konu ben değilim, sensin!”

“Of evet. Pasif agresif bir insanım gerçekten de.” Derin bir iç çekti. “Neyse… Olan oldu. Haftaya görüşelim dedi Rolan ama ben nah veririm ikinci şansı ona.”

“Üçüncü, canım!” dedim alayla. “İkinciyi kullanamadı ya bu akşam.”

“Haklısın valla, Heyz.” Kısa bir an karşıda bir yere baktı, anadili gibi konuşabildiği Rusçasıyla salonu kullanacağını söyledi ve yeniden bize döndü. Bengi St. Petersburg’daki dünyaca ünlü Vaganova Bale Akademisi’nde eğitim alıyordu. Bengi’nin annesi annemin kuzeniydi, ünlü bir balerindi, geçmişte uzunca bir dönem Moskova’da yaşamışlardı. Annesi Bolşoy’daki ilk ve tek Türk baş balerindi o dönemde. Kuğu Gölü’nde iki rolü birden üstleniyordu. Yani bu meslek Bengi’ye annesinden geçmişti. “Sen anlat asıl!” dedi Bengi hemen. “Lila bir şeyler söyledi. Birtakım esmer gelişmeler oluyormuş hayatında.”

“Lila’nın da ağzında bakla ıslanmıyor,” diye söylendim.

“Evet, aşırı dedikoducu oldu, farkında mısın?” dedi Bengi.

“Sizi parçalarım!” dedi Lila. “Hayatlarınızla ilgilenende kabahat!”

“Anlatırım sonra,” diye yanıtladım Bengi’yi Lila’ya kıkırdayarak. “Gelecek misin doğum günüme?”

“Gelemeyeceğim, Hazel ya!” dedi Bengi gerçek bir üzüntüyle. Genelde tüm doğum günlerimiz birlikte geçerdi ama anlaşılan bu sene mümkün olmayacaktı. “O tarihe performans sınavım var.” Bıkkınca soluklandı. “Çok yoruldum zaten bu Nazi kampı gibi okuldan da!”

“Mira* gelir mi acaba?” dedi Lila.

“Hiç bilmiyorum. Konuşmadım onunla da kaç gündür!” Bengi pabuçlarını giymeyi tamamlamıştı ki hızla ayaklandı. “Kızlar ben kaçıyorum. Salonu bir saatliğine ayırdım kendime. Biraz çalışayım, ancak atarım sinirimi. Birkaç güne görüntülü konuşalım yine hep birlikte de anlat şu gelişmeleri, Hazel. Merak ediyorum.”

“Tamam, canım. Konuşuruz detaylı.”

Kısa bir vedalaşmanın ardından telefon kapandı. Saatin iyiden iyiye ilerlemeye başladığını fark edince önce hazırladığımız yiyecekleri atıştırmaya karar verdik. Yemeğimizi yedikten hemen sonra ise Lila akşam için hazırlanmaya başladı. Benim yapacak pek bir şeyim yoktu, yalnızca makyajımı biraz koyulaştıracak ve üzerimi değiştirecektim. O yüzden de kendime bir kahve yaparak serama geçtim. Fakat daha koltuğuma oturur oturmaz telefonuma Hazar’dan mesaj gelmesini beklememiştim.

Kafayı Yormam, Sonuna Bakmam, Ben Adam Olmam!

Hazar: Pişt! N’apıyorsun? 🤔

Hiç beklemeden cevap verdim.

Hazel: Moralim çok bozuk. Neler olduğunu tahmin bile edemezsin.

Fakat aynı anda neredeyse pot kırmak üzere olduğum gerçeği suratıma tokat gibi çarptı. Hazar’ın büyükelçi suikastıyla tehdit edildiğimizden haberi yoktu ki. Bir şekilde kıvırmalıydım.

Hazar: Ne oldu? Karadeniz’de gemilerin mi battı?

Bir çare düşündüğüm sırada yazdığı şeyin trajikliğiyle öylece kalakaldım.

Hazar: Ahahahahahahahahha pardon, bu gerçekten olmuştu. 😂

Hazel: Geri zekâlı! Bu şakası yapılacak bir şey mi? 🤬

Hazar: Ne var, kızım? Travmalarımızdan şakalar çıkararak ayakta kalıyoruz biz de.

Hazar: Hadi anlat, n’oldu?

Gerçeğe en yakın şeyi anlatmaya karar vererek cevap yazdım.

Hazel: Annem…

Hazel: Yeni sergisi için benden gidip mekânı kontrol etmemi istemişti. Meğer bir cinayet mahallîni bulmuş. Tüylerim diken diken oldu valla.

Hazar: Hayda! N’oldu peki? Vazgeçirdin herhâlde.

Hazel: Ne olacak? Yeri değiştirttim.

Bu konu benim aksime, gerçeği bilmediğinden Hazar’ın gözünde pek de kritik bir konu değildi. Bu yüzden onun için asıl önem taşıyan meseleyi sordu.

Hazar: Arayan soran yok seni, değil mi?

Var desem, muhtemelen atlar gelirdi. Ve ta en başında yemin ettiği gibi de kendini hedefe yerleştirirdi. Ne yapar eder Tehditçi’ye bir şekilde duyurur, bahsedilen dosyanın kendisinde olduğuna dair tüm şüpheleri üstlenirdi. Bunu göze alamazdım, bu zaten benim Arhavi’ye gidip Tekin’den Hazar’dan gizli bir şekilde yardım istememin başlıca nedeniydi. Şimdi yüzüp yüzüp kuyruğuna gelmişken, Hazar’ın her şeyden uzakta kalması en iyisiydi.

Hazel: Yok neyse ki. Her şey sütliman.

Hazar: Güzel.

Hazar: Biraz daha işlerim var. Biter bitmez oradayım.

Hazar: Muhtemelen doğum günümüzü bulur.

Hazel: Tamam.

Kısacık bir an düşündükten sonra dayanamayıp yazdım.

Hazel: Gel artık, cehennem zebanisi. Özledim.

Yanıt olarak ikimizin çocukluk fotoğrafından yaptığı bir stickerı gönderdi. Ve tek bir şapşal hareket, yüzümdeki tebessümü genişletti.

Hazar:

Dün gibi hatırladığım bir fotoğraftı, ikimiz de hasta yatağımızdan nihayet ayaklanabildiğimizde çekilmişti

Dün gibi hatırladığım bir fotoğraftı, ikimiz de hasta yatağımızdan nihayet ayaklanabildiğimizde çekilmişti. Seneler önce babama öfkelenerek evden kaçtığımda, günler sonra yatak döşek hasta şekilde bulunmuştum. Günlerce hastanede yatmam gerekmişti. Fakat tek değildim. Benim yokluğumda Hazar da hastalanmış, ben yokum diye ortalığı birbirine katmış, bulunamadığım her an da neredeyse delirmişti. En sonunda yaşadığı üzüntü ve stresten o da hasta olmuş, döndüğümde hastanede yan yana yataklarda benimle birlikte iyileşmeyi beklemişti. Fakat beni sabah akşam azarlamayı da ihmal etmemişti.

O zamanlar bir oyuncağım vardı. Çok sevdiğim Güzel ve Çirkin masalındaki Belle’in peluşu olan bu oyuncak, dört yaşında tanıştığımız babamızın bana aldığı ilk oyuncak olması sebebiyle daima favorimdi. Yanımdan ayırmaz, onunla birlikte uyurdum. Ama benim bu masala olan sevgim Hazar’ı her zaman sinirlendirirdi. Önce bana diğer masalları sevdirmeye çalışmış fakat sonra diğer prensesleri de boklar hâle gelmişti. Küçük Deniz Kızı ona göre aptalın tekiydi. Sesini feda etmişti. Pamuk Prenses’i zaten sevemezdim, yedi tane cüceyle ne işim olabilirdi? Kül Kedisi desen benim karakterimle uyuşmuyordu, prensi de ne kadar aptaldı ayrıca, kızı yüzünden tanıyamamıştı da ayakkabı numarasından mı tanımıştı? Ama en nefret ettiği Belle’di. Çünkü aptal bir gül yüzünden, kardeşleriyle babasını geride bırakıp canavarın inine girmişti. Yetmemiş gibi bir de canavara âşık olmuştu. İşte ben ortadan kaybolduğumda da sonunda canavarın beni kaçırdığını düşünmüştü.

Bu fotoğraf çekilmeden hemen önceyse taburcu olmak üzere üzerimizi giyinmiştik. Odada yalnızdık, Hazar kafasına ters bir şekilde şapkasını takmıştı. Ben çıkmaya hazırlandığım sırada da beni durdurmuş, yüzünü her zaman mesken tutan afacan ifadenin yerini tedirginliği almıştı.

“Bir daha…” demişti beni uyarır gibi. “Sakın bensiz bir yere gitmeye kalkma!”

O böyle söylediği an alt dudağımı büzmüştüm hemen. “Sensiz gitmek istememiştim ki,” diye yanıtlamıştım onu.

“Ama haber de vermedin bana,” demişti kızgın kızgın. “Hani biz ikimiz tüm dünyaya karşıydık?”

“Öyleyiz zaten,” diye savunmaya geçmiştim çabucak. Başımı eğmiştim hemen peşinden. “Üzülmüştüm çok. O yüzden kaçtım.”

“Bir daha bana söyle!” demişti büyük büyük tavırlarla. “Seni üzen, canını yakan karşısında beni bulur. Unuttun mu?”

Küçük bir hıçkırık çıkarken dudaklarımdan, “Unutmadım!” diyerek ona sıkıca sarılmıştım.

“Çok özledim ben seni sen yokken,” demişti hiç beklemediğim bir anda. Hazar hiçbir zaman, küçükken bile, duygularını açıkça konuşabilen biri olmamıştı. İlgisini de sevgisini de homurdanarak, söylenerek, hatta çoğunlukla kavga ederek yansıtırdı. O yüzden o anki cümlesi beni şaşırtmış, afallatmıştı.

“Hazar…” demiştim ona sıkıca sarılırken. “Seni çok çok çok seviyorum ben. Bu dünyadaki her şeyden, herkesten çok.”

“Şu aptal masaldan da çok mu?” diye sormuştu Güzel ve Çirkin’i kastederek.

“Tabii ki.” Burnumu çekmiştim aklıma gelen şeyle. “Kaybetmişim zaten Belle oyuncağımı da. İstemiyorum yenisini.”

“İyi!” diye yanıtlamıştı beni hafifçe burnunu çekerken. Kendinden uzaklaştırmıştı çarçabuk. “Akıllanmışsın. Belle, o çirkin Canavar’a âşık olduğu için salağın tekiydi zaten.” Parmağını tehditkâr bir tavırla sallamıştı üstüme. “Tekrar et bakayım şimdi az önce söylediğimi! Seni üzen-“

Tıpkı her zaman karşı karşıya yataklarımızda yaptığımız küçük selamlaşmamız gibi kaldırmıştım parmağımı. “Seni üzen, canını yakan karşısında beni bulur!” diye onaylamıştım onu. O da kaldırmıştı parmağını, benimkine dokundurmuştu.

Bu bizim, “Ben senin yalnızca kardeşin değil, ikizinim, diğer yarınım. Ne olursa olsun seni hiç bırakmayacağım,” deme şeklimizdi. Ve senelerce de hiç değişmemişti.

Şimdi düşününce, bu hareketi en son ben gemiden kurtulduğumda yapmıştık birbirimize. Hazar döner dönmez tekrarlamamız elzemdi.

🌊

Dakikalar sonra düşüncelerden, özlemden ve geçmişten sıyrılıp seradaki koltuğumdan kalkıp eve girecektim ki yan bahçeden gelen sesleri duydum. Tekin ve Savaş konuşuyorlardı.

“Konuştun mu?” diye sordu Savaş. Hemen dikkat kesildim. Fakat aynı anda Lila’nın iç kapıdan seraya gelmesiyle parmağımı dudağıma götürerek susmasını söyledim.

“Hayır,” dedi Tekin. “Gelmesini bekliyorum.” Kimden bahsediyorlardı? Tahmin yürütememiştim.

“Vardır bir açıklaması,” dedi Savaş. Sanki Tekin’i dizginlemeye çalışıyordu.

Tekin kısa bir duraksamanın ardından yanıtladı. “Yapacağı herhangi bir açıklama yeterli gelecek yani sana?”

“Yani ne diyeyim! Büyük hata! O günden sonra hele…” diye sözlerini sürdürdü Savaş. “Senin için ne kadar önemli olduğunu anlamış olmalıydı.”

“Anlamamış. Anlatırız.”

Merakımdan şimdi çatlayacaktım. Ben Tekin ve Savaş’ın konuşmalarını hep böyle gizli kapaklı mı dinlemek zorunda kalacaktım acaba?

Bu sırada Lila hemen gelmişti yamacıma, Şer İttifakı üyesi olduğunu ortaya serercesine konuşmalara kulak kabartmıştı.

“Cemre bir süre buralardaymış. Yanına koruma vermek istedim ama gerek yok dedi,” diye devam etti Savaş. İşte bu, konuşulmasını asla beklemediğim bir konuydu. Dudaklarımı ısırdım. Neden Cemre konuşuluyordu ki?

“O zaman gerek yoktur,” diye yanıtladı Tekin.

“Öyle mi diyorsun?”

“Aynen. Koca kadın. Kendi kararını kendi verebilir.”

Kaşlarım çatıldı. Koca kadın mı? Kendi kararını kendi verebilir mi? Ben neydim peki? Benim hakkımdaki kararlar neden hep gizli kapaklı alınıyordu?

O anda telefonu titreyen Lila, bana ekranını göstererek aramayı cevaplaması gerektiğini ima etti. O, seranın iç kapısından usulca eve girerken Tekin ve Savaş’ın sohbetleri devam ediyordu.

Saniyeler sonra, “Yazılım konusunda bir gelişme var mı?” dedi Savaş bambaşka bir konudan bahsederek. “Vakit geçiyor. Keşke en azından yedek planımız olsaydı.”

“Yedek planla ilgilenmiyorum.”

“İlla en zorunu istiyorum diye tutturacaksın, değil mi?”

“Elinde Scorpius‘un gelişmişi var, Savaş. Benim tam olarak istediğim de bu.”

“Neydi adı?”

“Neyin?”

“Şu yazılımın…”

Ouroboros…” Kısa bir an duraksayan Tekin devam etti. “Kendi kuyruğunu yiyen yılan… Sonsuz bir varoluş…”

“Valla beni metaforik anlamlarından çok yapabilecekleri ilgilendiriyor,” dedi Savaş.

“Yapabileceklerinin sonu yok,” dedi Tekin memnun bir tonda. “Scorpius gibi kolay tespit edilebilen bir yazılım da değil.”

“O hâlde Matthias son ana kadar hacklendiğini anlamayacak.”

“Ruhu bile duymayacak!” dedi Tekin gülerek. “Öyle bir casus yazılım bu. Sadece öğrendiğinde hacklendiği için karalar bağlamakla meşgul olacak.”

Duyduklarım üzerimde şok etkisi yaratırken öylece kalakaldım. Arayışında olduğu yazılım bu muydu? Tekin, bu yazılımı Fransız’ı hacklemek için mi istiyordu?

“Ellerim kaşındı bak şimdi sen böyle söyleyince! Artık kabul etsin, amına koyayım! Yıldım beklemekten.” Birkaç saniyelik sessizlik sonrası Savaş sözlerini sürdürdü. “Emir altında çalışabilecek bir adam olmaması beni düşündürüyor ama yalan söyleyemem. Girmeyelim birbirimize.”

“Fark etmez! İşinde bir dâhi olması yeterli benim için. Ki öyle! Benim emrimde çalışmayacak zaten.”

“Bu hafta içi çalalım mı kapısını o zaman yeniden?”

“Yok, siz değil. Bir benimle muhatap olur o,” dedi Tekin. Her kimden bahsediyorlarsa belli ki prensipli biriydi. “Yarın arayacaktım zaten. Muhtemelen de kararı olumlu olacak.”

“Öyle diyorsan…”

Birden koltuktan kalkıldığını belli eden gıcırtılar duyuldu. Tekin, “Ben bir mekânı arayıp kontrol edeyim. Yavaştan çıkarız,” dedikten sonra konuşmaları sonlandı. Bunun üzerine ben de eve girmiş, girer girmez de Lila’yla karşılaşmıştım.

Merdivenlere yöneldiğimizde Lila az önce serada duyduğu ismi sorarak “Cemre kim?” dedi.

“Eski sevgilisiymiş,” diye yanıtladım giyinme odasına çıkan basamakları tırmanırken. “Dün akşamki davette öğrendim ben de. Tekin’le görüşmek için gelmiş.”

“Yeniden denemek için mi?” diye sordu Lila.

Zorlukla yutkundum. “Galiba.”

Omzunu silkti. “Boşa bir çaba,” diye mırıldandı. “Adamın umurunda değil çünkü.”

Merdivenleri bitirip üst kata ulaştığımızda Lila’yı kolundan tutup durdurdum ve “Nereden anladın?” diye sordum. Kabul etmesem de farklı bir bakış açısına ihtiyaç duyuyordum.

Tek kaşını bilge bir tavırla kaldırdı. “Sen korumasız dışarı adımını atamazken eski sevgilisini pek de sallamamasından tabii ki.”

“Anlaşmamız bu şekildeydi,” diye yanıtladım onu, sözleriyle ümitlenmemeye çalışarak. “Beni canı pahasına koruyacağına yemin etti.”

Başını hafifçe sağa eğen Lila’nın dudakları kıvrıldı. “Ve onca tehlikeli adam… Cemre yerine, Tekin’in zaafının sen olduğuna karar verdi, öyle mi?” Çenemden tuttu, bilmiş bilmiş sırıttı. “Hazel, aşkım…” diye mırıldandı. “Ortalık yangın yeri. Bence artık kabul et ve aç gözlerini.”

Cevap vermemi beklemeden yatak odasına girdi. Söylediği her bir sözcük bu gecenin âdeta inkâr edilemez bir emaresiydi. Arhavi’de yaptığımız anlaşmanın bir hükmü kalmış mıydı sahi? Ya da şu sahte sevgililik teklifine olan tepkim hâlâ sabit miydi? Sebebini anlayamadığım şekilde kalbim dört dönüyordu göğüs kafesimde. İçten içe hissediyordum, bu gece bir şeyler benim için geri dönüşü imkânsız şekilde değişecekti.

🌊

* ‘in da house’ ifadesi bir kişinin orada olduğunu belirtmek amaçlı kullanılan argo bir deyimdir.

* Antakya Rumları; Türkiye’nin güneyinde, özellikle Hatay ilinin Antakya, İskenderun ve Mersin bölgelerinde yaşayan, tarihsel olarak Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun dini geleneğini benimsemiş Hristiyan bir topluluktur. Bu topluluk, dini olarak Antakya Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne veya Melkani Rum Katolik Kilisesi’ne bağlıdır. Kendilerine Rum denmesinin sebebi etnik kökenlerinden değil, inançları sebebiyle bağlı oldukları kiliseden kaynaklanmaktadır. Kendilerine “Arapça konuşan Ortodoks Hristiyanlar” veya “Ortodoks Araplar” da denmektedir.

* Bengi Aras; aynı zamanda yazarın basılı kitapları, 2014 basım tarihli ÇİLEK MEVSİMİ, 2015 basım tarihli BİR GÜNAH GİBİ ve 2017 basım tarihli CEZAYİR MENEKŞESİ‘nin de yan karakteridir.

Mira Aras (İlhanlı); yazarın basılı romanlarından 2014 basım tarihli ÇİLEK MEVSİMİ‘nin başkarakteridir.

🌊🌊🌊

Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;

Instagram: burcubuyukyildizz

Tiktok: burcubuyukyildizz

Twitter: burcubykyldz

guest
2 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
Gökçehan
Gökçehan
8 ay önce

Ortalık iyiden iyiye kızışıyor bakalım neler olacak.

Sonnur
Sonnur
8 ay önce

💓💓 Çok güzel

error: İçerikler Korumalıdır!