♪♪ Bölüm şarkıları:
Haris Alexiou ~ Mia Pista Apo Fosforo
Sezen Aksu ~ Her Şeyi Yak
17.BÖLÜM
Gece soğuk ve karanlık, caddeler ışıltılı ve kalabalıktı. Ankara’nın hafta sonu trafiği, uzun bir gecenin habercisi sayılacak kadar karmaşıktı. Escalade kilometreleri ağır ağır yutarken, arabada yalnızca Lila’nın telefonda birilerine laf anlatmaya çalışan sesi vardı. Buğulu camlara ise ikimizin görüntüsü yansımıştı.
Bir ayna görevi gören camdaki görüntümü son bir kez kontrol ettim. Siyah, yuvarlak payetlerden oluşan mini bir etek giymiştim. Eteğin bu abartılı şaşaasını ise üzerimdeki beyaz, crop, uzun kollu gömlekle sakinleştirmeye karar vermiştim. Gömlek dümdüz göbeğimi açıkta bırakıyor, göbeğimdeki taşlı piercingin parıltısı ise eteğimle uyum sağlıyordu. Ayaklarımda en sevdiğim stilettolarımdan biri vardı. Bilekten taşlarla bağlı siyah Jimmy Choo’lar ince uzun bacaklarımı ortaya sererken kıyafetimle de bir bütün oluşturmuştu. Kolumdaki gümüş rengi pırlantalı saatim ve ince, yılan şeklindeki bilekliklerim, kulağımdaki minik pırlanta küpem, taşlı küçük çantam da kıyafetimle birleşerek görüntümü tamamlıyordu. Siyah uzun saçlarımı dalgalı hâlde açık bırakmıştım. Az da olsa koyulaştırdığım hafif dumanlı göz makyajıma kırmızı rujum eşlik ediyordu.
Daima süslü biriydim, bunu inkâr edemezdim. Ama nedense bu gece beğenilme arzum beni bile şaşırtacak kadar yoğundu. Belki içimdeki ‘bir şey olacak’ diye fısıldayan beklenti dolu histen kaynaklanıyordu. Ya da belki de boş, temelsiz bir hayaldi bu. Sanırım hangisi olduğunu anlamam için gecenin sonunu beklemem gerekiyordu.
Tekin, ayarladığı ama gizli tutmaya devam ettiği mekâna bizden önce gitmişti. Mesaj atarak öncesinde halletmesi gereken bazı işler olduğunu söylemiş, bizi Cihan’ın bırakacağını belirtmişti. Nereye gittiğimizi sormamış, yalnızca arkadaşımla güzel bir gece geçirmeye odaklanmıştım. Üstelik aklımda Tekin’in bu gece silah mevzusunun çözüleceğini söyleyişi varken, nasıl olacağına dair heyecanım da ayyuka çıkmıştı.
Araç nihayet ışıklı bir binanın önünde durdu. “Geldik, Hazel Hanım,” dedi Cihan ama arabanın camları buhar içinde olduğundan dışarısı görünmüyordu. Onun açmasını beklemeden uzanmıştım ki kapı ansızın açıldı. Tekin oradaydı, bir eli kapıyı tutuyordu. Diğeriyse cebindeydi, fazlasıyla rahat görünüyordu. Siyah bir gömlekle ceket giymişti üzerine. Altında aynı renk bir pantolon vardı. Gömleğinin ilk birkaç düğmesi açıktı; esmer teni, kalın boynu, kısacık saçları, sert yüzünü gölgeleyen kirli sakalları, göğsünden çok hafif görünen erkeksi tüyleri ona daha vahşi bir hava katıyordu.
Önce Lila’ya elini uzattı ve “Hoş geldiniz,” diyerek inmesine yardımcı oldu. Lila birkaç adım ilerleyip binaya yaklaşmıştı, bir yandan da çantasından bir şeyler çıkarmaya çalışıyordu. Savaş ise hemen oradaydı, hem adamlara bir şeyler söylüyor hem de etrafı kolaçan ediyordu.
Tekin’in eli bana uzandığında hemen tutarak indim. Kısa bir an göz göze kalsak da daha ona bir şey söyleyemeden, geldiğimiz mekânın farkına vardım. “Hihhh! Ben o kadar uzun süredir buraya rezervasyon yaptırmaya çalışıyorum ki?” diye cıvıldadım.
“Öyle mi?” dedi Tekin boğuk sesiyle. Keskin bakışları yüzüme odaklanmıştı.
“Evet,” dedim heyecanla başımı aşağı yukarı sallayarak. “Ama bir türlü boşluk yakalayamıyordum. Sürekli yerimiz yok diyerek geri çeviriyorlardı beni.”
“Hmm… O da seni geri çevirenlerin ayıbıymış!” dedi Tekin ama sözlerine odaklanamadım.
Tekin’den zorlukla çektiğim bakışlarımı, şimdi binanın güzelliğinden alamıyordum. Antik Yunan mimarisinden ilham alarak tasarlanmış mekân, fazlasıyla büyüleyici duruyordu. Bina sütunlarla ve heykellerle çevriliydi, Akropolis’in gizli tapınaklarından birine gelmişim gibi bir his uyandırıyordu. Ya da ismine bakacak olursak, Antik Yunandaki mitolojik bir mağara olduğunu söylemek de mümkündü. Çünkü devasa kapısının hemen üstünde konumlanmış Cave* adı, kırmızı ışıklandırmaları sayesinde göze çarpıyordu.
Tekin’e dönüp bir şeyler söylemek üzereyken, elinde telefonuyla bana seslenen Lila araya girdi. “Şu muhteşem arka planla bir video çekmezsem içimde kalır!” diye yükseldi.
“Hemen geliyorum Liloş’um,” diye yanıtladım.
Tekin o sırada çoktan arabanın kapısını kapatmış, cebinden çıkardığı sigarasından bir dalı dudaklarının arasına bırakmıştı.
“Ben de içebilir miyim seninkinden?” diye sordum. Bugün çok az içebilmiştim. Şimdi içeri girdikten sonra bir daha dışarı çıkmaya üşeneceğim için girmeden halletmeliydim.
Sigarasının dumanını gecenin ışıltılı karanlığına üfledikten hemen sonra, “Ağır geliyordu bu sana?” dedi sorar gibi.
Omzumu silktim. “Kendiminkini almadım ki.” Elimdeki minicik çantayı zincirinden tutarak havaya kaldırdım. “Çantamda pek yer yok.” O sırada paketini bana doğru uzatınca, içinden hemen bir tane aldım. Gümüş çakmağını uzatıp yaktı. “Teşekkür ederim,” dedim bir nefes çektikten sonra.
Aynı saniyelerde yanımıza gelen Lila, sigara içtiğimi görünce bana kınayan bir bakış attı, yalnızca dudaklarını oynatarak kimsenin duyamayacağı şekilde, “Bok iç!” dedi. Ve ardından Tekin’e dönüp, “Tekin, Hazel’le bizim bir fotoğrafımızı çekebilir misin?” diye rica etti.
“Çekerim tabii,” diye cevap verdi Tekin.
Telefonunu Tekin’in eline tutuşturan Lila, üzerindeki kabanı çıkarıp çantasıyla birlikte kapının önündeki kısa sütunlardan birinin üzerine koydu. Ve siyah mini elbisesiyle salınarak fotoğraf için güzel bir arka plan aramaya koyuldu.
Ben de sigarama dikkat ederek siyah kabanımı çıkardım, peşinden Lila’nın hareketini tekrarladım. Fakat aynı anda soğuk bir rüzgâr esti üzerime doğru. Ve kıyafetimin açıkta bıraktığı göbeğime vurdu. Durduğum yerde titrer gibi olunca, sigaramdan bir nefes daha çekip dumanı üfler üflemez gözlerim Tekin’inkileri buldu.
Büyük sütunlardan birine omzunu yaslamıştı. Gözleri benim üzerimdeydi; mini eteğime, açıktaki piercingli göbeğime, yüksek topuklu ayakkabılarımın iyice ortaya serdiği ince bacaklarıma attığı bakışlar neredeyse ölümcül sayılırdı.
“Somurtkan mısın biraz?” diye mırıldandım. Ama beni şaşırtan bir şey yaptı ve kıyafetimle ilgili hiçbir yorumda bulunmadı. Dudağına götürdüğü sigarasının ucu, kor bakışlarıyla aynı anda yanarken baştan ayağa titrememe sebep oldu. “Bir şey söylemeyecek misin?” diye sordum ısrarla. Belki bir şeyler söylese ve benimle didişse, bedenimdeki bu garip titreyişten de kurtulurdum.
“Kelimelerim tükendi,” diye yanıtladı beni. Bu ne demekti şimdi?
“O nedenmiş?”
Ağır ağır üzerimde dolaşan bakışları uzunca bir süre açık göbeğimde takılı kalıp en nihayetinde yüzümde durdu. “Bence sen çok iyi biliyorsun nedenini,” dedi hemen peşinden. Fakat ben daha ona yanıt veremeden, “Hadi git!” diye homurdandı. “Arkadaşın zaten kısa süreliğine burada. Geldiğine değsin. Fotoğraf çekileceksiniz daha.”
Kaba mıydı, kibar mıydı, insan gerçekten kararsız kalıyordu. Fakat hakkını yiyemezdim, Lila’ya çok nazik yaklaşıyor, onunla sohbet ediyor, güzel vakit geçirmesi için elinden geleni yapıyordu. Hadi yine iyiydi canım! Hanesine artıyı eklemiştik, listedeki eksiler iyiden iyiye silikleşiyordu.
Hoş, kıskançlığı, başına buyrukluğu, hödüklüğü ve küfürbazlığı dışında bir eksisi var mıydı, içimdeki hazırcevap kadın artık pek de emin olamıyordu. Ama neyse ki kulübün kapısından dışarı kadar taşan müzik sayesinde, bu aniden kendini gösteren dürüstlüğüm de hızla kayboldu.
“Koş koş!” diye bağırdı Lila. Neyden olduğunu bilmiyordum ama neredeyse kaçarcasına yanına koştum. Belki hislerimden, belki içimdeki seslerden, belki de beni Tekin’in malum teklifini kabul etmeye delicesine teşvik eden o şeyden kaçıyordum.
Ben Lila’nın yanına ulaşır ulaşmaz, Tekin birkaç pozumuzu çekti fakat bu Lila’ya yeterli gelmedi. Teşekkür edip Tekin’den aldığı telefonunu karşıda bir yere koydu. Video kaydını çoktan açmıştı. Hareketli bir şarkının melodisi dışarıda yankılanırken koluma girerek dans etmeye başladı. Benim de ona ayak uydurmam yalnızca birkaç saniyemi almıştı. Saniyeler boyu dans ettikten sonra kahkahalarla birbirimize sarıldık. Öyle özlemiştim ki bu tasasızlığımı. Neşeyle gülerek, uzun zaman sonra kendim gibi hissederek eğlendiğim bir akşam olacaktı. Yarın yeniden asıl gündemimize döneceğimizi düşününce, bu gecenin her anının tadını çıkaracağım açıktı.
Lila dans ettiğimiz videoyu çeker çekmez neşeyle açıp izletti. “Harika çıktı!” diye söylendi. “Hemen Instagram’a atmam gerek. Seni de etiketlerim.”
O sırada Tekin çoktan sigarasını söndürmüş ve yanımıza gelmişti. “Hallettiniz mi?” diye sordu.
“Evet,” diye yanıtladım onu. “Çok güzel bir video çektik.” Dudaklarımda az önce Lila’yla dans ederken hissettiğim o rahat mutluluğun kıvrımı vardı. Tekin’in bakışları da bir anlığına dudaklarıma kayınca, ikimizin de adımları istemsizce birbirine yaklaştı.
“Mutlu musun?” diye mırıldandı. Sıradan bir soru değildi bu, anlamıştım. Bugün galeride gördüğü hâlimle alakası vardı.
Boğazımda garip bir düğüm oluşurken dudaklarımı ısırdım ve başımı tereddütsüz salladım. “Hı hı. Arkadaşlarımla vakit geçirmeyi özlemişim. Başıma gelen belalardan önce tam da böyle bir hayatım vardı benim.”
“Güzel,” dedi dudaklarının sağ köşesi hafifçe yukarı doğru yükselirken. “Bundan sonra hayatına kaldığın yerden, tıpkı eskisi gibi devam edeceksin o hâlde.”
Bu söylediği mümkün değildi. Her şey nasıl eskisi gibi olabilirdi ki? Arhavi’ye gidip onun karşısına çıktığım o geceden beri hem hayatımda hem de içimde çok şey değişmişti. “Başımdaki dertten kurtulayım yeter ki. Gerisi önemli değil,” dedim ama bakışlarından anladığım üzere bu Tekin’in pek hoşuna gitmedi.
“Önemli,” dedi üzerine basa basa. Kaşları çatılmıştı. “Başındaki dertten zaten kurtulacaksın. Bu gece bir kısmından, yakında tamamından.” Bu gece neler olacağını merak ediyordum ama sormama izin vermedi. “Hadi girelim içeri. Üşüyeceksin,” dedi.
İtiraz etmedim. Başımı salladım ve kabanlarımızı arabaya bıraktıktan sonra, yalnızca saniyeler içinde Arjantin Caddesi’nin en güzel yerinde konumlanmış kulübe, Cave‘e hepimiz peş peşe girdik.
Kulüp çok nezihti ve kalabalığı tam kararındaydı. Tüm detaylarında buram buram kalite ve lüks hissedilen bu mekâna her önüne geleni almadıkları aşikârdı. İnsanlar taşkınlıktan uzak eğleniyor gibi görünüyordu ama umuyordum ki gecenin devamında da bu çerçevenin dışına çıkılmazdı.
Tekin arkamızdan yaklaşıp, “Locayı ayarlıyorlar,” diye bilgi verdi. Özel bir yer ayarladığını bilmiyordum ama zaten Tekin için aksi düşünülemezdi. “İçecek bir şey ister misiniz öncesinde?” diye devam etti.
Bu sorusundan yalnızca dakikalar sonra bara ulaşmıştık, hızlıca sipariş ettiğimiz margaritalar önümüze dizilmişti. Tekin kendisi ve Savaş için viski istemişti. Ansızın başlayan Türkçe müzikse beklentimin çok ötesindeydi.
Dertlerim sarmış beni, simsiyah bir tül gibi
Gel bir bak şu hâlime, sanki solmuş gül gibi
Yaşanan anılarım dün gibi
Söndürme bu ateşi kül gibi
Haydi inat etme, bana olmaz deme
Seviyorum de, sarıl bana ♪♪*
Lila’yla aynı anda gözlerimiz kocaman açıldı. “Türkçe müzik mi çalıyor burası?” diye kıkırdadım.
Ajda’nın en kıvrak şarkılarından biri mekânı doldururken, Lila’yla kadehlerimizi tokuşturduk ve yalnızca saniyeler sonra kendimizi eğlenceye kaptırırken bulduk. Çok iyi bildiğimiz, daha önce defalarca tecrübe ettiğimiz üzere tekila pişmanlıktı fakat Lila da ben de bu gece dikkatli içmeyi umuyorduk.
Minik çantalarımızı Tekin’in eline tutuşturduktan sonra, onun Savaş’la birlikte locaya doğru ilerleyişini takip ettiğimiz sırada ansızın şarkı değişti. “Rakkas geldi meydane!” diye bağıran Sezen’e eşlik etmememiz mümkün değildi.
Elimizdeki kadehleri barın önüne bırakıp piste atıldık, Lila çoktan dans etmeye başlamıştı, ben de ona eşlik etmeden duramadım. İçimde fokurdayan enerjinin yanında dans ederek, içki içerek, neşeyle kahkahalar atarak bastırmak istediğim bir fırtına vardı. Günler boyu yaşadıklarımın haddi hesabı yokken, bu geceyi çoktan hak ettiğim gerçeğini ise inkâr etmek imkânsızdı.
Salla, salla, gül memeler çağlasın
Salla, salla, yer yerinden oynasın ♪♪*
“Sallaaaaa!” diye bağırdı Lila coşkulu bir tavırla.
Müziğin şiddeti artınca Lila’nın elinden tutup pistin tam ortasına çektim. Pist kalabalıktı. Bazıları çiftler hâlinde dans ediyor, bizim gibi kız kıza gelmiş birkaç grup ise şen kahkahalar atıyordu. Erkeklerin damsız girmesine izin verilen mekânlardan değildi burası. Dolayısıyla çoğu, kız arkadaşlarıyla birlikte eğleniyorlardı.
Göz ucuyla kenardaki özel localara baktığımda Tekin’in orada olduğunu gördüm. Garsonlardan birine emir verirken bile bakışlarını benden ayırmıyordu. DJ ise şarkıları kısa keserek harika bir potpuri oluşturuyor, sanki bu gece Türkçe popunun tüm enfes parçalarını çalmaya yeminliymiş gibi davranıyordu.
Yan, gece gündüz yan, milim milim yan
İnim inim inle aşkımdan, hâline yan
Bensizliğine yan, sensizliğime yan
Beni bu hâle nasıl getirdiğine yan ♪♪*
En sevdiğim şarkılardan biri çıkınca, Lila’yla ikimizin kolları aynı anda havalandı. Gerçi düşününce, ben bütün şarkıları çok seviyordum ama konumuz bu değildi. Ellerim istemsizce saçlarımı arkaya savurdu, dudaklarım kıvrıldı. Tepemizde kocaman, ortama harika bir ambiyans katan kırmızı bir disko topu vardı. Işıltıları, üzerimdeki parıltılı eteğin etrafa saçtığı ışıkla yarışırdı.
Şarkı tüm seksiliğiyle etrafımızda yankılanırken, Lila’yla ikimiz bağıra çağıra eşlik etmeye başladık. O kadar uzun zamandır böyle eğlenmiyorduk ki bunu özlediğimiz ortadaydı.
Kalçalarımı çalan müziğin ritmine uygun şekilde, kendimden geçmişçesine kıvırdığım sırada, gözlerim Tekin’in kor bakışlarıyla çarpıştı. Locanın etrafını çevreleyen dört büyük sütundan birine omzunu yaslamıştı. Lacivert ve kırmızı tonlarıyla kışkırtıcı bir uyum yakalamış dekorasyonun ortasında, siyahlar içindeki karanlık ve kudretli bir hükümdardan farksızdı. Elindeki kristal kadehi dolduran kehribar renkli sıvıyı hafifçe çalkaladı, ardından gözlerini benden ayırmadan ağır ağır yudumladı. Sanki içtiği viski değil de bendim, tek bir hareketinin üzerimdeki etkisi alevden bir denizin ortasında kalmaktan farksızdı.
Yakıcıydı deniz. Günaha, tutkuya ve ihtirasa davet eden bir hâli vardı. Fakat buna rağmen kimsenin olamayacağı kadar korunaklıydı. Usul usul içime işliyordu sıcaklığı. Tüm bedenim alevler içindeydi ama asıl önem taşıyan kalbimi korumaktı.
Gözlerimi büyüsünden ve bakışlarının sıcağından kaçmak ister gibi yumup kendimi müziğe bıraktım. Fakat onu görmemek yeterli değildi, bu kez de sözleri tüm yakıcılığıyla kulağımdaydı.
Bugün açık açık, “Kıskanıyorum,” deyişini düşünmemek, bu sözcüğe kapılmamak için âdeta ant içmiştim ama direnişim bu kadardı. Üstelik… O sergi alanındaki hâlimi gördüğünde gözlerinde beliren ifade, gözyaşlarımı silişi, ona güvenmemi isteyişi, beni kucağına çekip sımsıkı sarılışı… İçimdeki ses inanamadığı şüphelerini gürültülü bir şekilde dile getiriyordu artık, bunlar da koruma içgüdüsünün bir yansıması mıydı?
Düşünce dehlizlerinde kaybolmaktan korkarak, Lila dans etmeye devam ederken nefes nefese bara yaklaştım ve barmene ikimizin de çok sevdiği kokteyl shotlardan birini söyledim. “Dört tane Kamikaze alabilir miyim?” dedim ellerimi yüzüme doğru sallayıp serinlik yaratmaya çalışırken. Barmen siparişimi hazırlarken bakışlarım mekânda gezindi. Lila da çoktan dansını bitirip yanıma gelmişti.
“Ne söyledin?” diye sorduğu anda, barmen shotlarla geri döndü ve dördünü de önümüze bıraktı.
“Dört Kamikaze!” diyerek Lila’nın sorusunu da yanıtlamıştı.
“O kadar uzun zamandır bir şey içmiyordum ki,” dedi Lila.
“Bense şu son sekiz gün hariç, haftalardır uyumak için sürekli bir şeyler içmek zorunda kaldığımdan alkoliğe bağlayacaktım artık.”
“Bir çare bulmamız lazım senin bu problemine,” dedi Lila. Kısa bir an düşündü. İkimizin de elleri shotlara uzanınca, “Üç! İki! Bir!” diye geri saymaya başladı. Aynı anda shotlar ellerimizde havalandı, küçük cam kadehleri önce birbirine tokuşturduk, ardından bir kez masaya tıklatıp hızla boğazımızdan aşağı yuvarladık.
İçtiğim sıvının ekşiliğiyle yüzüm buruştu, boğazım yandı. “Offf! Resmen unutmuşum ne kadar sert olduğunu!” diyebildim zar zor. Uzun zamandır kız kıza eğlenmemiştik ve biz genelde böyle şatafatlı şeyleri kız kıza çıktığımızda içerdik.
“Buldum!” diye yükseldi Lila.
Neyden bahsettiğini anlamayınca kaşlarım çatıldı. “Neyi?”
“Uyku sorununun çözümünü!”
“Neymiş?” deyip peşinden ekledim. “İlaç deme sakın bak, istemiyorum.”
“Yani…” diye mırın kırın etti. “Bir nevi ilaç aslında. Nasıl baktığına göre değişir.” Gözlerimi merakla ona diktiğimi görünce ağzındaki baklayı bir nefeste çıkarıverdi. “Tekin’le uyumak!”
Kısa bir an girdiğim şokla tükürüğüm boğazımda kaldı. İstemsizce öksürmeye başladım. “Ne saçmalıyorsun ya?” dedim öksürüklerim nihayet zayıfladığında.
“Ne? Harika bir çözüm bence. Kitaplarda hep öyle oluyor.” Omzunu silkti. “Kız bir sebepten uyuyamaz. Ama adamın kokusunu aldığı an hoop!” Ellerini birbirine çırptı. “Uyku uzak diyarlardan çıkagelir.” Kısa bir an düşündü. “Bak mesela İskoç Gülü’nde de vardı öyle bir kısım,” dedi Tekin’e açık sayfalarıyla yakalandığım kitabı kastederek. “Veronica’yı Edward’ın düşman klanının beyi kaçırmıştı. Vahşi İskoç’um Edward’ım tabii ki onu bulmuş, düşmanlarını da bir bir kılıçtan geçirmişti.” Hayran hayran iç çekti. “Peki sonra ne oldu?”
“Ne oldu?” dedim aslında her sahnesini ezbere bildiğim hâlde.
“At üzerinde günlerce seyahat ettiler. Arada verdikleri molalarda Veronica’nın kâbuslar nedeniyle uyuyamadığını fark etti Edward’ım keskin bakışlım. Ve nihayet yolculuk bittiğinde, Veronica’yı kucağında kalesine taşıdı. Hem de kendi odasına! Veeeeee… En can alıcı yeri geliyor.” İşaret parmağını havaya kaldırdı. “Veronica’yı kendi kiltinin* renklerine bürünmüş o çarşaflara yatırdı.”
O kadar coşkuluydu ki gözlerimi devirmeden yapamadım. “Yani?”
“Yanisi canım,” dedi bilmiş bilmiş. “Bu bir İskoç romanında ne demektir, bilirsin. ‘Seni kendi renklerimle sardım. Artık benim kadınımsın.’“
“Sen ve zehirli kitapların,” dedim sinirle. “O kitaplarda yazan her şeyi uygulayacaksak işimiz iş!”
“Uygulamak istemediğini söyleme bana,” dedi kaşlarını edepsiz imalarla indirip kaldırırken.
“Hiç de bile!” diyerek inkâr etmeye çalışmamla aynı anda, eğlenceli bir şarkı başladı.
Çel şu kulun aklını Allah’ım
Alıp da kaldırsın beni dağlara
Ele rezil olurum vallahi
Gelin edecek beni dedim eşe dosta ♪♪*
“Sen bu fikrimi bir düşün,” dedi Liloş göz kırparak son shotını da içerken.
“Çok konuşma da hadi locaya geçelim artık,” diye yanıtladım onu. Ve şarkının ‘Hadi yârim hazırım dünden, hele yârim beni al benden!’ sözleriyle birlikte locaya doğru yürüdük.
Tekin locanın en köşesine oturmuştu. Bir kolunu rahat bir tavırla, sanki buranın sahibiymiş gibi koltuğun başına atmıştı; içkisini yudumlamaya devam ediyordu. Savaş da oradaydı, ikisi bakışlarını mekândaki hareketten bir an bile ayırmamalarına rağmen koyu bir sohbete dalmış gibi görünüyorlardı.
Biz gelince ikisi de hafifçe toparlandı. “Eğleniyor musunuz?” dedi Tekin, ben kendime engel olamayıp onun yanına otururken.
“Hı hı!” diye onayladım onu. “Müzikler harika!”
Cave’de doğum günüm için uzun zamandır boşluk yakalamaya çalışıyordum. Son aradığımda bir boşluk açılırsa haber vereceklerini söylemişlerdi. Aslında Tekin’e söylesem hallederdi, buraya bu kadar hâkim göründüğüne göre belli ki sahibi tanıdığı biriydi. Ama yeterince sıkıntımı üstlenmişti zaten, bir de bunu rica edemezdim.
O sırada Tekin’in bizim için hazırlattığı enfes atıştırmalıklar önümüzdeki alçak masaya dizilmeye başladı. Evden çıkmadan önce zaten bir şeyler yemiştik Lila’yla ama ufacık atıştırsak iyi olacaktı.
O andan sonra, saatler engelleyemediğim bir hızla uçup gitti. Sık sık sohbet ettik, Savaş da bizimle çok ilgiliydi. Başta Lila’ya mı yürüyor acaba diye endişelendim ama bunu Tekin’e gizlice sorduğumda beklemediğim bir yanıt aldım. Söylediğine göre Lila, Savaş’ın seneler önce bir kazada yitirdiği kız kardeşine benziyordu. Bu bilgiden sonra daha dikkatle gözlemlediğimde ise tavırlarının bir abi edasında olduğu da görülüyordu.
Birbirinden güzel şarkılar geceyi renklendirdi. Sık sık Lila’yla piste çıkıp dans ettik. Tekin ve Savaş’ın dans etmesini zaten beklemiyorduk, ikisi de bizi yanıltmadı. Lila’yla ben ise neredeyse tüm kurtlarımızı dökmüştük, bu bizi epey bir idare ederdi.
Saat gece yarısını geçtiği sırada, Tekin’in adamlarından biri yanımıza yaklaştı. Eğilip Tekin’in kulağına bir şeyler söyleyince, beklenen anın geldiğini anladım.
Tekin bana döndü. “Bir misafirimiz olacak,” diye bilgilendirdi.
“Öyle mi?” dedim ama o anda belki kim olduğunu söylemek istemez diye sormadım.
“Evet. Kısa bir toplantı yapacağız,” diye devam etti. “Senin de katılmanı istiyorum.”
“Olur,” dedim heyecanla. Bu gece silah mevzusunun çözüleceğini söylemişti. Anlaşılan o ki her şeyi kendi kulaklarımla duymamı istiyordu.
“Lila,” dedi Tekin hemen sonra. “Bir süre yalnız bırakacağız seni. Sıkılır mısın? Savaş burada, yanında olacak hemen.”
“Aslında,” diye atıldı Lila o anda aklına gelmiş gibi. “Saat zaten epey geç oldu.” Bana baktı. “Beni eve bıraksalar? Yarın akşamüzeri uçağım var malum. Ertesi gün de hastane. Hem ben biraz dinlenmiş olurum hem de siz işlerinizi halletmiş olursunuz.”
Amacının bu olmadığını biliyordum. Dinlenmek bahanesiydi, Tekin’le beni gecenin kalanında yalnız bırakmak istiyordu.
“Ama…” desem de konuşmama izin vermedi.
“Hiç ama deme, Heyz’im. İşlerinizi halledin. Önemli bir konu bu.” Tekin’e döndü. “Acele etmenize de gerek yok. Zaten evin çevresinde koruma ordusu var.”
“Nasıl istersen,” dedi Tekin. “Uçak için de endişelenmene gerek yok.” Oturduğu yerden ayaklandı. “Havaalanında bizim uçak bekliyor. Yarın saat kaçta istersen seni İstanbul’a götürecek.”
“Teşekkür ederim, zahmet vermeyeyim,” dedi Liloş’um.
“Duymamış olayım,” dedi Tekin. “Ben çocuklara haber vereyim, arabaları hazırlasınlar. Savaş da seninle birlikte gelecek. Hemen yan evde olacak,” deyip Lila’nın içini rahatlattıktan hemen sonra yanımızdan Savaş’la birlikte ayrıldı.
Onlar gider gitmez Lila çantasını toparladı ve derin bir nefes alarak bana baktı. Fakat bal rengi gözleri derindi, içimi okumaya çalıştığı açıktı. Sanki saatlerdir kendini frenliyordu ve hazır fırsatını bulmuşken zihnindekileri benimle paylaşacaktı.
“Hazel!” deyip kolumu tuttu. Bakışları bir parça endişe, bir parça ise bilgelik taşıyordu. “Şimdi sana bir şey soracağım ama bana doğruyu söyleyeceksin.” Ne geleceğinin merakıyla başımı onaylarcasına salladım. Fakat, “Sen âşık mı oldun?” diye sorduğu anda, kolumu istemsizce tutuşundan kurtardım.
“Ne saçmalıyorsun, Liloş?” dedim sanki birileri duyacakmışçasına rahatsız bir şekilde etrafa bakınarak.
Başını sallayarak, “Farkında değilsin,” diye mırıldandı. Hâli, tavrı öyle kendinden emindi ki sanki benim bile anlayamadığım her şeyin içten içe farkındaydı.
“Neyin?” diye sordum kendime engel olamadan. Bu konuyu hem konuşup içimdekileri dökmek hem de sonsuza kadar kapatmak istiyordum. Deli dehşet bir ikilem vardı ruhumda, bununla nasıl başa çıkacağımı ise bilmiyordum.
“Bakışlarını ondan hiç çekemediğinin…”
Gözlerim şokla açılırken, “Daha neler!” diye itiraz ettim. Gerçekten böyle miydi? Tekin de böyle mi düşünmüştü yoksa? Ben sürekli ona baktığım için mi o da beni izliyor gibi gelmişti?
“İnkâr etme. Bütün gece dans ederken bile aklın ondaydı,” diye ısrar etti.
“Benim neden aklım onda olacakmış, canım? Onun aklı bende olsun.” Çenemi hafifçe havaya diktim. “Ayrıca… Bugün aramız fena değil diye aldatmasın bu seni. Bana yaptığı o saçma teklife hâlâ kızgınım, unuttun galiba?”
“Neden kızgınsın peki o teklife? Hiç düşündün mü?”
“Saçmalığın dik âlâsı çünkü!” diye yanıtladım onu.
“Hayır. Aksine,” dedi kendinden emin bir tavırla. “İçinde bulunduğun tehlikede verebileceğin en mantıklı karar bu. Ama sen saçma buluyorsun. Normalde çok zeki bir kadın olmana rağmen… Neden?”
Ellerimi göğsümde öfkeyle bağladım. “Senin bir fikrin var anlaşılan…”
“Var evet,” dedi gülerek. “Yediremiyorsun çünkü.” Kısa bir an düşünüp bombayı patlattı. “Sahte olmasını!”
“Daha neler, Liloş!” dedim huzursuz bir tavırla çantamın zinciriyle oynarken. “İyice saçmaladın.”
“Hazel…” dedi yumuşak bir sesle. “Bana bari dürüst ol.”
“Dürüstüm zaten,” diye yükseldim.
“Değilsin,” dedi bana bir ayna tutar gibi. Dün gece zihnimden geçen düşüncelerin tümü, şimdi bir bir Lila’nın dilindeydi. “Bu oyunu kendini korumaya almak için bile oynamak istemiyorsun çünkü istediğin sahtesi değil gerçeği.”
“Hayır,” dedim öfkeyle. “İstemiyorum.” Öyle içimi okur gibi bakıyordu ki bir an bakışlarım dalgalandı. Çenem engel olamadığım bir titreyişe maruz kaldı. Göğsüm de saçma sapan bir hisle sıkışınca, “İsteyemem…” diye fısıldadım ansızın.
“Neden?” diye sorarken bakışları anlayışla kısılmıştı.
“Önce o istemeli çünkü,” diye açıkladım içimdeki çalkantıyı. “İlk o. En çok o. Anlıyor musun?”
Omzunu silkti. “Zaten öyledir belki… Aksi olduğunu nereden biliyorsun ki?”
“Bilmiyorum,” dedim apaçık bir tonda. “Aksi olup olmadığını bilmiyorum. Bilmediğim için de güvenli tarafta kalmayı tercih ediyorum.”
“Öğrenmenin bir yolu var bence…” dedi beni ikna etmeye çalışır gibi.
“Neymiş?” diye sordum merakla.
“Teklifini kabul etmek!”
Güçbela yutkundum. İtiraz etmek istedim ama söylemem gereken sözcükleri bir türlü dile getiremiyordum. Saniyeler geçip gitti fakat ben öylece Lila’ya bakıyor, hislerimi görmesin diye ruhumu örtebileceğim bir örtü arıyordum. Oysa nafileydi, gizlediğim her şeyi görüyordu. “Ya insanları inandırmak için… Başka şeyler de yapmak gerekirse…” diyerek endişelerimden birini ortaya serişimin ardında belki de zaten en yakın arkadaşımın karşısında çırılçıplak kalışım yatıyordu.
“Ne gibi?” diye sordu kaşları çatılırken.
“Öpüşmek mesela…” dedim tek nefeste. “Dokunmak ya da…”
Ne demek istediğimi anlamamıştı. “Eee?” dedi açıklamamı istercesine.
“Olmaz,” dedim kaçar gibi.
Tek kaşını kaldırdı. “Öpüşmeyi istemiyorsun yani?”
En nihayetinde, “Ya o istemiyorsa?” diye patladım ansızın. “Liloş, ben bir kere Serdar beni öpmeye kalktığında çok iğrendim. Tamam, ilk öpüşmem olmayacaktı belki ama Serdar’a karşı o anlamda bir şey hissetmediğim için midem üç gün bulandı gerçekleşmemiş bir eylemin düşüncesiyle bile. Anlıyor musun? Ya böyle bir şey yapmak zorunda kalırsak ve Tekin…”
Sonunda söylemek istediğim şeyi anlamıştı. “Bunu istemeyerek yaparsa mı?”
“Evet,” diye onayladım. “Ten uyumu demiştin… Ya bu benden ona varsa ama ondan bana yoksa?”
Durdu, durdu. En sonunda beni azarlamaya başladı. “Kızım sen salak mısın? Aklını mı kaybettin sekiz günde ya?” diye hayıflandı. “Bu kadar aptal değildin. Hiç mi görmüyorsun adamın sana bakışlarını? Yiyecek gibi bakıyor resmen. Gözü hep sende be! Sence bu adamın seni öpmek istememek gibi bir ihtimali olabilir mi?” Hızını alamamışçasına saydırdıkça saydırdı. “Mıknatıs gibisiniz. Her yan yana geldiğinizde birbirinize çekiliyorsunuz. Ateş fışkırıyor adamın gözlerinden sana bakarken, ateş! Nasıl anlayamıyorsun bunu? Ya zorla öperseymiş! Ne öpmesi be, ne öpmesi? Adam önce seni bir yerlere hapsetmek, sonra da sabahlar olmayacakmış gibi sevişmek ister gibi bakıyor! İnşallah bir an önce yapar da görürsün ten uyumu var mıymış, yok muymuş.”
Lila’nın öfke dolu patlaması acaba dediğim her şeyi evet olarak yanıtlıyordu. Fakat benim bunları Tekin’den duymaya ihtiyacım vardı. Başka türlü içimdeki kuşkunun etkisini yitirmesi imkânsızdı. “İnsan bunlara aldanabilir. Yanlış anlayabilir,” diye mırıldandım en sonunda derin bir nefes eşliğinde. “Davete gittiğimizde… O arabada… Kısacık bir an başımdaki belayı unuttum. O kadar yakındık ki… O kadar heyecanlandım ki… Bir an umutlanır gibi oldum. Kontrolümü kaybettim, Liloş. Sandım ki o da benim gibi hissediyor. O da kaybetti kontrolünü, uzak kalamadı. Ama…”
“Ama?”
“Ama sonra Savaş’a söyledikleri…” Alt dudağımı endişeyle ısırdım. “Ya o duygularını bu işten kolaylıkla ayırabilirse ve ben beceremezsem… Ve her şey bittiğinde…”
“Kırık bir kalple ortada kalırsan mı?” dedi Lila satır aralarını okumakta ne kadar başarılı olduğunu kanıtlarcasına.
Başımı onaylarcasına salladım. “Sen hep demez misin? Keşke dememek için mantıklı düşünmek lazım diye. Asıl senin mantığın nerede?”
“Mantığımı ortaya sürmem için bir şey yaşanmadı henüz,” diye mırıldandı. “Ayrıca… Yarım kalan şeylerin keşkesi insanın canını acıtır, evet. Ama hiç yaşanamamış anların keşkesi de daima içinde ukde kalır.”
Birkaç saniye düşündükten sonra, “Sen peki…” dedim zorlukla. Biraz daha ikna edilmeye ihtiyacım vardı. “Geriye dönebilsen… Onunla…”
Cümlemi bitirmemi bile beklemeden ne sormak istediğimi, Baran’ı kastettiğimi anladı. “Yine de yaşardım,” diye yanıtladı. Savaş’ın bize doğru yaklaştığını görür görmez ise aceleyle sözlerini tamamladı. “İyi düşün, Hazel! Bu bir taşla iki kuş vuracağın bir fırsat. Hem korunacaksın. Ki bu şu anda en önemli gündemimiz. Hem de onu tanıma şansın olacak. Sen hayatımda gördüğüm en güçlü kadınlardan birisin. Asla korkak olmadın. Şimdi inadını, endişeni bırak ve hayatı sana geldiği şekilde yaşamaya bak.”
Sözleri biter bitmez Savaş’ın yanımıza gelmesiyle, Lila’nın dudaklarında esrarengiz bir gülümseme belirdi. Sözleriyle sersemletmişti beni. Ve o andan sonrası benim için verdiğim tüm kararların sarsılacağı anlardan ibaretti.
🌊
Lila’yı Savaş ve birkaç korumayla birlikte yolcu eder etmez, Cihan benimle birlikte yeniden kulübe girdi. Oturduğumuz locaya geri dönecekken vazgeçip rotamı bara doğru çevirdim. Kendime bir kokteyl ya da shot almaya karar vermiştim.
Tekin anladığım kadarıyla bahsettiği misafirle ilgili bir şeylerle uğraşıyordu, ortada görünmüyordu. Cihan’ı başıma diktiğine göre etrafa karşı güveni yoktu ve yalnız kalmamı da istemiyordu.
Bara yaklaşıp çantamı hemen tezgâha bıraktım. Barmen ileride bir şeylerle uğraşıyordu, ben de ne içeceğimi düşünmeye başladım. Saniyeler sonra barmen bana doğru yaklaştı. “Hoş geldiniz,” dedi nazikçe. “Ne ikram edebilirim size?”
Bu gece barmenden istediğimiz her şey kusursuz gelmişti. Muhtemelen Tekin tarafından tembihlendiklerinden olsa gerek, kimse bize ödemeyle ilgili bir şey sormaya da yeltenmemişti.
Kokteyl mi içsem, yoksa shot mı diye düşündüğüm sırada, “İki tane tekila shot alabilir miyim?” sorusu istemsizce dudaklarımdan çıktı. Uzun uzun kokteyl içmeye belki vaktim olmayabilirdi, böylesi daha mantıklıydı. Oysa tekilayla ilgili mantıklı olarak nitelendirilebilecek hiçbir şey olamazdı. Üstelik… Zihnimde sağduyudan uzak, daha önce verdiğim kararlarla zerre örtüşmeyen düşünceler uğulduyorken, mantıktan söz edebilmem de saçmaydı.
“Ah Liloş! Neler soktun aklıma ya?” diye mırıldandım kendi kendime. “Ne yapacağım ben şimdi?” Parmaklarımı mermere pıt pıt vurdum. “Bir daha sormazsa durup dururken asla Tamam, kabul ediyorum! demem. Hem zaten ya planlarına zarar verirsem? Bu her şeyden önemli!” diye söylendim sessizce. “Yok, olmaz. Olmamalı.” Evet, en doğrusu buydu.
Barmen tezgâhın biraz ilerisinde siparişimi hazırlarken, tamamen içgüdüsel olarak içeri doğru eğilip nasıl hazırladığına baktım. Bu bana kızlarla dışarı çıkmanın kazandırdığı bir alışkanlıktı maalesef, içkilerin gözümüzün önünde hazırlanması en dikkat ettiğim şeylerden biriydi. Gerçi burada öyle şeyler olmazdı ama yine de her daim temkinli davranmak gerekirdi.
Tam iyice eğilip görmeye çalıştığım sırada hiç beklemediğim bir şey oldu ve güçlü bir kol ansızın belimi sardı. Bu dokunuşa hazırlıksız yakalanıp olduğum yerde sıçrarken, Tekin’in kızgın sesi kulaklarıma ulaştı. “Bir daha sakın!” diye tısladı dişlerinin arasından. “Bu şekilde eğilme, Hazel!”
Uzaklaşmam gerekirdi bu dokunuştan ama beynimin içinde cirit atan kışkırtıcı düşünceler vardı. “Neden ki?” diye sordum hiç ona doğru dönmeye yeltenmeden. Tam arkamdaydı. Gücünü hissedebildiğim göğsü sırtıma yapışmıştı. Ve benim kaçmayışım onu şaşırtmış olmalıydı ki beni iyice kendine doğru çekerken dişlerinin arasından bıraktığı nefesi bir ıslık gibi çıktı.
“Eteğin çok kısa…” diye fısıldadı kulağıma. “Eğilince daha da kısalıyor.” Çenesi saçlarıma yaslandı. Eli neredeyse okşayarak belimden öne doğru süzüldü, tam göbeğime dokundu. Hızlanan nefesini duyuyordum tüm canlılığıyla, yakıcı temasıyla ise tüm tenim ürperiyordu.
Aynı saniyelerde değişen müzik bildiğim, aşina olduğum bir şarkıyı konuk ediyordu. Sözlerin başlamasıyla benzer zamanda usulca kollarının arasında döndüm. Yüzlerimiz birbirine dönüktü şimdi, gözlerimizse birbirimizin gözlerinin içinde bir şeyler arıyordu.
Gözlerin beni kor gibi yakar canım
Fırtına kopar, yaklaşma sakın
Sevinçler uzak, hüzünler bana yakın
Allah’ım sabah olmasın sakın
Gelemem, seni bilemem
Yanıyor bedenim
Beni gönlüne sar diyemem ♪♪*
Benim bir şey söylememe, itiraz etmeme ya da ona diklenmeme izin vermeden konuşmayı sürdürdü. “Bütün gece dans ettin,” diye fısıldadı bir nefes uzağımdayken. İki eli de belimi sarmaya devam ediyordu.
“Ee dans etmek için gelmiştik zaten. Öyle değil miydi?” Çenemi ona doğru kaldırdım. “Dans etmeyi severim ben ayrıca. Bunun nesi kötü? Sen sevmiyorsun diye kös kös oturacak mıyız?”
“Sevmediğimi nereden çıkardın?” dedi tek kaşını kaldırırken.
“Seviyor musun?” dedim şaşkınlıkla. Aynı şeyden mi bahsediyorduk?
“Seviyorum,” diye yanıtladı bir nefeste. “Dans edişini…”
Sen bana gül, beni biraz oyala
Bir günüm geçmedi yana yana
Katlanamam bu acıya
Yar beni gör, bana gel ♪♪
“İyi,” dedim sanki ses tonundan, söyleyiş şeklinden hiç etkilenmemiş gibi. “Ben böyle sık sık çıkarım dans etmeye zaten. Alış yani buna.”
“Eyvallah! Alışırız,” diye yanıtladı beni. Hemen peşinden bakışları milim milim yüzümde dolandı. Gözlerinin tenime her değişi nefesimi hızlandırırken, “Ama ben bir kere alışırsam bağımlı olurum… Bir daha öldürseler bırakmam, Hazel,” diye mırıldandı.
“Alışkanlık seni bırakır belki. Olamaz mı?” diye sorunca gözleri ansızın karardı. Kor bakışları hızla sertleşirken, belimi saran elleri de sıkılaştı. Bir avucu belimdeydi, ufacık bir baskıyla beni kendi vücuduna yapıştırmıştı. Bir elim istemsizce göğsüne uzanırken, diğeri ceketinin kenarını kavradı.
Dişlerinin arasından, gazap dolu bir tonda, “İzin vermem,” derken sözleri bir yeminden farksızdı. Soluklarımız çarptı birbirine, gözlerinde tutuşan alevden anlıyordum ki artık sabrının son noktasındaydı.
Dans etmeye devam eden kalabalıktan yükselen kahkaha sesi, sıkıntıyla ve öfkeyle etrafına bakmasına neden oldu. Hemen peşinden tezgâha döndü ve “Sen mi istedin bunları?” diye sordu. Öyle sertti ki ses tonu dudaklarımdan tek bir sözcük dökülmüyordu. Başımı onaylarcasına sallayınca az önce sipariş ettiğim tekila shotlarına uzandı. Önce birini tek seferde nefes dahi almadan içti, hemen peşinden ise onu ikincisi izledi. Ben öylece, şaşkın şaşkın ikisini de içişini izlerken yüzünde alkolün sertliğinden etkilenmiş olmasının tek bir emaresi bile belirmedi.
Yalnızca saniyeler sonra benden uzaklaştığında bakışları hâlâ hiddetliydi. “Burada bekle beni,” diye buyurdu. Az önce söylediğim şey yüzünden mi bu kadar öfkelenmişti?
“Nereye?” diye sordum çarçabuk.
“Birazdan geleceğim,” diye yanıtladı beni.
“Ee toplantı? Misafirler?”
“Henüz gelmediler.” Çenesini sıktı. “Daha vaktimiz var. Neyse ki…” dedi tehditkâr bir tonda. Ve başka hiçbir şey söylemeden yanımdan hışımla uzaklaştı. Nereye gitmişti, ben neden onunla gitmemiştim, hiçbir şey anlamamıştım. Fakat barın kenarında geçirdiğim dakikalar boyunca belimdeki dokunuşunun geride bıraktığı sıcaklıktan kurtulamamıştım.
🌊
Sersem gibi öylesine Instagram’da gezindiğim dakikalar boyunca gelen giden olmadı. Yalnızca Lila’dan eve ulaştığını belirten bir mesaj geldi ama herhâlde az önceyi konuşmaya hazır olmadığımdan olsa gerek, mesajı benim tarafımdan yanıtsız bırakıldı.
Nihayet saniyeler sonra yanımda bir hareket hissedince hemen döndüm. Tekin’i görmeyi beklemiştim ama yanımda Cihan duruyordu.
“Tekin abim sizi yukarıda bekliyor, Hazel Hanım,” dedi Cihan. Ben yukarıda ne olduğunu soramadan sözlerini sürdürdü. “Eşlik edeceğim size.”
“Tamam,” diye onayladım. Gidince görecektim artık. Cihan’a sormam anlamsızdı.
Saniyeler geçip gitti, beni siyah, barok kapılı bir odanın önüne götürdü, elindeki özel bir kartla açtı. Bir an şaşırsam da bozuntuya vermedim. Teşekkür ettikten sonra derin bir nefes alarak içeri girdiğimde, devasa bir alan karşıladı beni. Aşağıdaki kulübün neredeyse bir küçüğü gibiydi. Odanın bir köşesine büyük bir bar alanı yerleştirilmişti. Aşağıdakinin aynısı rahat koltuklar, aynı alçak masalar, tepede aynı ışıklandırmalar… Hepsi buraya da kopyalanmıştı ve burada da renkler siyaha yakın bir lacivertle kırmızı ağırlıklıydı.
Duvarlar çekti aniden dikkatimi. Sanki mekânın adının hakkını vermek ister gibi yapay bir mağara dokusu yaratılmıştı. Gerçekten kabul etmeliydim ki şimdiye dek gördüğüm en güzel kulüptü. Dekorasyon, müzikler, ambiyans… Her şey Ben lüksün ve kalitenin ta kendisiyim! diye bağırıyordu. Basit olan hiçbir şey yoktu. Normalde bu tarz VIP odalarda tutkudan çok uzakta mide bulandırıcı bir cinsellik teması yaratılırdı. Fakat burada her şey farklıydı. Bir çift de vakit geçirebilirdi burada, aşağıdaki kalabalıktan uzakta eğlenmek isteyen bir arkadaş grubu da. Sanırım bir gece kulübüm olsa tam da böyle bir yer olmasını arzulardım.
Odanın bir duvarı boydan boya camdı ve aşağıdaki eğlencenin tamamı buradan izlenebiliyordu. Işıklandırma karanlık sayılabilecek loşluktaydı. Aşağıdakinin aksine burada bambaşka bir müzik çalıyordu. Fakat aniden saniyeler önce odayı dolduran sözsüz melodi değişti. Bu kez çalan ezbere bildiğim şarkılardan biriydi. Üstelik Yunancaydı ve büyülü melodisiyle sözleri dört bir yanı çevrelemişti. Ve gariptir ki Türkçesiyle birlikte remikslenmişti. Sezen Aksu’nun Her Şeyi Yak sözleriyle Haris Alexiou’nun Mia Pista Apo Fosforo sözleri şimdi iç içeydi.
Adımlarım köşedeki bar alanına doğru ilerledi. Gri bir buz kovasının içine, bir şişe soğutulmuş prosecco* yerleştirilmişti. En sevdiklerimden biriydi. Çoktan açılmıştı üstelik. Yanında ise iki kadeh vardı.
Elimdeki çantamla telefonumu bar tezgâhına koydum. Kendime bir kadeh prosecco doldurdum. Haris, sesinin tüm gücüyle şarkıyı söylerken, ona eşlik ettiğimin farkında değildim. Bu gece epey içmiştik, aklım hâlâ başımdaydı ama gözlerim de iyiden iyiye bulanıklaşıyordu.
Kadehimi alıp camdan duvara doğru yürüdüm. Haris söyledikçe benim de sesim yükseliyordu. O an ayırdına varamıyordum ama vücudum da müziğin yavaş melodisine ayak uydurarak ağır ağır kıvrılıyordu. Şarkı kışkırtıcıydı. Yunancası Aşk için ölmeli, aşk o zaman aşk! değildi tabii ama bu müziğin insanda yaratacağı etki bence her dilde aynıydı.
Gözlerim kapandı, boştaki elim önümdeki cam duvara yaslandı, kalçalarım hafifçe sallandı ve o anda müzik dört bir yanımdaydı.
Ölmeli miydi sahi aşk için? İnsan âşık olunca her türlü riski almaya razı mıydı?
Ya da… Arhavi’deki o ilk gecede, Tekin’in yemini andıran sözleri gibi, âşık olunan Cinayet işledim! dese, âşık bir mezar mı kazmalıydı?
Belli ki akıl işi değildi aşk. Satır aralarında mantıktan izler aramak ne kadar anlamlıydı?
Peki şimdi ben neden bunu düşünüyordum ki? Hepsi o Lila cadısının başının altından çıkmıştı işte. Konuşa konuşa aklıma sokmuş, beni başka bir şey düşünemez hâlde bırakmıştı.
İç sesim, Sanki hiç düşünmüyordun da… diye fısıldadı.
Ona bir yanıt vermek istesem de zihnim ne yazık ki o anda buna bir kılıf uyduramadı. Düşüncelerimden kaçar gibi kadehimi bıraktım ve telefonumu almak için arkamı döndüm. Fakat tam o anda yanan bir sigaranın, içe çekilen nefesin etkisiyle iyice parlayan ucu korkuyla irkilmeme neden oldu.
Tekin oradaydı, neredeyse bir tahtı andıran barok stildeki tekli bir koltukta oturuyordu. Bir bacağını diğerinin üzerine rahat bir tavırla atmıştı, gözleriyse parmaklarının arasındaki sigarasının tutuşmuş ucu gibi parlıyordu.
Bakışları baştan ayağa üzerimde dolanınca dizlerim titrer gibi oldu. Bu gece dışarıda neredeyse ayaz vardı ama benim vücuduma yazdan kalma bir gecenin yakıcı ürpertisi vuruyordu.
Bütün tüylerim diken diken olmuştu bakışıyla. Ne kadar zamandır orada oturuyordu? Dans edişimi, neredeyse kendimden geçişimi görmüş, şarkıya eşlik edişimi duymuş muydu?
“Ne zaman geldin?” dedim sesimi zar zor bulabildiğimde. Ama nafileydi, ne yazık ki titremişti.
“Bir süre önce,” diye yanıtladı beni. Sigarasından bir nefes daha çekti. O sırada diğer elindeki kristal kadehi dudaklarına götürüp, viskisinden büyük bir yudum içti. Sanki o da benden farksızdı, içindeki yangını söndürmenin bir yolunu arar gibiydi.
“Buraya gelmemi söylemişsin,” dedim umarsızca bir şeyler konuşup, anın nefes nefese bırakan büyüsünden sıyrılmak isteyerek. “Seni bekliyordum.”
“Görüyorum,” dedi bu kez. Neden kısa yanıtlar veriyordu? Hâlâ aşağıdaki konuşmanın öfkesi miydi bu?
“Neden çağırdın beni buraya?” diye sordum.
“Görmeni istedim,” diye karşılık verdi.
“Senin mi burası?” dedim bir elimle etrafı göstererek. “Bu VIP oda.”
“Benim burası,” diye yanıtladı beni. “Tüm mekân.”
Bir an soluğum boğazıma dizildi. “Nasıl? Anlamadım?”
“Bu mekân… Cave…” dedi ağır ağır. “Bana ait.”
Kaşlarım hayretle havalandı. “Neden söylemedin daha önce?”
“Beğendiğinden emin olmak istedim.”
“Beğendiğimi söylemedim,” diye itiraz ettim. “Onu da nereden çıkardın?”
“Bakışların ele veriyor seni, Hazel.” Dudakları arsız bir kıvrımla hafifçe havalandı. “Birçok konuda. Gözlerinde görüyorum beğendiğini.”
“Bu kadar kolay anlıyorsun yani bakışlarımdan hislerimi?” dedim çenemi havaya dikerek. “Aynı şeyi senin bakışların için söylemek imkânsız ama. Ben senin hislerini gözlerinden anlayamıyorum.”
“Yeterince dikkatli bakmıyorsun o zaman,” dedi oturduğu yerden ayaklanırken. Kadehini sehpaya bıraktı, sigarasını küllüğe söndürdü. Yeniden bana döner dönmez adımlarını olduğum yere doğru attı.
Ayaklarım istemsizce geriye doğru adımladı. Bir elim gerginlikle, sanki güç alacakmış gibi bileğimdeki yılan şekilli bileklikleri sardı. Yalnızca üç saniye sonra topuklu ayakkabılarım arkamdaki camdan duvara çarptı, gidecek yerim kalmamıştı.
İyice yaklaştı bana doğru. Ve en nihayetinde tam önümde durdu. “Güzel vakit geçirdin mi?” diye sordu. Yakıcı bakışları milim milim üzerimde dolanıyordu.
“Evet,” dedim, artık inkâr etmek gereksizdi. “Her şey çok güzeldi. Müzikler de öyle.” Bir an aklıma gelince sormadan edemedim. “Onu da sen mi ayarlattın? Burası Türkçe müzik çalmıyordur normalde bence.”
“Ben ayarlattım.”
Yiyecek gibi bakıyordu bana. Ben bütün gece dans ederken de gözleri böyle cayır cayır yanmıştı. Bir şeyler anlatmaya çalışıyordu, anlayabiliyordum ama tüm benliğim dürüstlük ve açıklık arzusundaydı. Tahminlerle, satır aralarını okumaya çalışarak ilerlemek istemiyordum. Artık bana gerçek Tekin’i tam anlamıyla tanıtması lazımdı.
“Sık kullanır mısın?” diye sordum çarçabuk. Sözcükler dudaklarıma tamamen iradem dışında ulaşmıştı.
“Neyi?”
“Burayı… Bu VIP odayı.”
“Birkaç kez kullanmışımdır,” diye yanıtladı.
Aslında beklediğim bir yanıttı ama bir anda aklıma sızan ihtimallerle de kaşlarım çatıldı. “Ne amaçla?”
“Görüp görebileceğin en tehlikeli adamlarla toplantı yapmak için.”
Verdiği cevap tatmin etmedi beni. Bunun düpedüz bir yalan olduğu belliydi. Neticede burası bir gece kulübünün VIP odasıydı. Bu tarz yerlerde neler döndüğünü bilmek için kâhin olmaya gerek yoktu. “Yalancı…” dedim hırsla, bu ihtimallerden hoşlanmayarak.
“Bu konuda neden yalan söyleyeyim sana?” dedi kaşları çatılırken.
“Yani şimdi hiç kandırmayalım birbirimizi, Tekin Bey!” dedim alay eder gibi gülerek. O ihtimallerin yarattığı kızgınlığı ancak böyle örtebilirdim. “Bu tarz odaların ne amaçla kullanıldığını hepimiz biliyoruz.”
“Merak ettim, ne amaçla kullanılıyormuş bu odalar? Aydınlat beni!” derken başparmağını dudağına götürdü, dudağının köşesini hafifçe kaşıdı. Bakışlarında tehditkâr bir ifade vardı. Ama bu tavrı elbette aklımdaki soruları durduramazdı.
“Birilerini getirmişsindir belki… Bir kadını…” İfadesindeki katılık zorlukla yutkunmama neden oldu. “Kitaplarda, filmlerde hep öyle olmaz mı?”
“O tarz kitaplarda neler olduğunu iyi biliyorsun bakıyorum,” diye yanıtladı.
Ansızın söylediği tek cümleyle kıpkırmızı kesildim. Utançtan kafamı bir yerlere gömmek ya da arkama bakmadan kaçmak istiyordum. Fakat kaçacak yerim yoktu, tam karşımda duruyordu. Kelimeler dudaklarından alaycı bir ifadeyle çıkmamıştı ama içten içe bunu komik bulduğundan şüphe duymuyordum. Beni toy bulmasını bile atlatamamışken bu ihtimal iyice hırçınlaştırdı beni. Ve asla planlamadığım sözler dudaklarımdan fırladı. “Ben nereden bileceğim? Sen bilirsin. Hayatına çok kadın girmiştir kesin.” Freni patlamış kamyon gibi kendi utancımı örtmek için saçmalamayı sürdürdüm. “Hem… Arhavi’de bile… Mıstık eskort yollamıştı sana. Yani ben işleri karıştırmasam, odana başka bir kadın gelmiş olacaktı.”
“Eee?” dedi ama sesi boğazının derinlerinden çıktı. Sinirli miydi yoksa umursamaz mı, anlaması imkânsızdı.
“Eeesi o işte. Üzülmüşsündür belki. İşleri karıştırdım diye. Gece çok başka bitebilirdi malum.”
Bakışları kısılınca hata ettiğimi anladım ama çok geçti. Gözleri neredeyse yanarken gözlerimi ondan kaçırmak istesem de nafileydi. “Ne saçmalıyorsun sen, Hazel?” diye tıslayışı dişlerinin arasından öfkeyle firar etti. “Sence ben eskortlarla birlikte olacak bir adam mıyım?”
Neredeyse azarlar gibi konuşunca benim de tepem attı. “Ben nereden bileyim?” diye diklendim. “Hakkında bu kadar kesin yargılara varacak kadar tanımıyorum ki seni. Hem sen söylemiştin hakkında bir halt bilmediğimi.”
“Öğren o zaman!” diye bağırdı. Hatta bağırmak değildi, boğazından gazap dolu bir kükreyiş çıkmıştı. “Hakkımda her şeyi öğren o zaman, Hazel.” Parmağını uyarır gibi gözümün önünde salladı. “Öğrenmeyi gerçekten iste ama. Seni tehdit eden şerefsizlerden aldığın notlarla hakkımda hüküm verme.”
“O ne demekmiş? Ne hükmü vermişim ben?” diyerek yükselttim sesimi. “Davet bitiminden beri senin planlarını altüst ettiğimden başka bir şey mi var benim aklımda? Hüküm veriyormuşum! Beyimize yaranamıyoruz da!” Cevapsız kaldığını görünce utanç içinde boğuldum. Her şey güzel giderken saçmalamalarımla anın büyüsünü bozmuştum. Tavrına dayanamayacağımı hissedince camın önünden uzaklaşıp, “Ben lavaboya gidiyorum,” dedim ters ters.
Tam kapıya ulaşmıştım ki “Dur dur! Ne dedin sen?” diyerek beni durdurdu. Kolumdan sıkıca tuttu, beni kendine çevirdi, sırtımı da kapıya yasladı. Bakışlarında soru işaretleriyle dolu ışıltılar vardı. “Bir daha söyle ne dediğini?”
“Duyduğun gibi işte!” diye yanıtladım onu hırçın bir tavırla. Fakat aslında sözlerimin dün geceden beri aklımı kemirenler olduğunu da inkâr edemiyordum. “Senin planlarının önünde bir engel olmak istemiyorum. Ben olmasam o gazeteci, Akif Kandemir, şimdi senin elinde olacaktı. Arhan Aziz sana karşı bir koz elde edememiş olacaktı. Çeçenlerle aranın bozulması ihtimali de olmayacaktı ben olmasam. Hatta keşke Arhavi’ye hiç gelmeseydim de-“
“Sakın!” diye tısladı dişlerinin arasından. Kocaman elleri ansızın yüzümü sarmış, hafifçe yukarı kaldırarak ona bakmamı sağlamıştı. “Sakın devamını getirme!” derken tavrında hiddet vardı. “Çünkü senin keşke dediğine, ben iyi ki diyorum.”
Sözleri bir an dizlerimi titretir gibi olunca kollarına tutundum ve en başından beri söylemek için fırsat kolladığım şeyi kelimelere döktüm. “Cesur öyle demiyor ama…”
Bunu duyduğu an kaşları çatıldı, çenesi kasıldı, tüm ifadesini katıksız bir karanlık kapladı. “Cesur sana bir şey mi söyledi?” diye tısladı. Başımı onaylarcasına sallamaktan başka yanıt çıkmadı ağzımdan. Bunun üzerine, “Ne söyledi?” diye devam etti.
“Arhavi’ye gelerek tüm planlarını altüst ettiğimi…” diye fısıldadım ama sesim çok kısık çıktı.
Duyduklarıyla sinirlendiği belliydi. “Ve sen de ona inandın mı?”
“Dün geceden beri inanmam için o kadar çok sebep dizildi ki önüme.”
Kısa bir an düşündü. Cesur’u nerede gördüğümü sorar sandım ama aklı bambaşka bir şeyle meşguldü. “Yani sen şimdi…” derken her bir kelimesinin üzerine özenle basıyordu. “Mladenov’un fotoğraflarını gördüğün için korkmadın mı?”
Bir an ne demek istediğini anlamadım. “Yoo! Niye korkayım ki? Pisliğin teki değil miydi zaten?”
“Öyleydi,” dedi Tekin dudaklarında neredeyse ilk kez gördüğüm, heyecanlı bir gülüşle. “Ama toz pembe bir dünya değil burası,” diye mırıldandı hemen sonra. “Aksine! Alabildiğine tehlikeli. Ve şimdi sen de girdin işin içine. Bu seni korkutmuyor mu?” derken ise gözleri içimi okur gibi bakıyor, sanki alacağı cevap onun için her şeyden daha çok önem taşıyordu.
Omzumu nazlı bir tavırla silktim. “Pembe rengine çok da bayılmam. Tenime yakışmıyor.” İstemsizce başımı hafifçe havaya kaldırdığımda, aramızdaki mesafeyi nefes seslerimiz dolduruyordu. “Ayrıca…” diye fısıldadım fakat sesimin gereğinden fazla şuh çıkmasına engel olamadım. “Tehlikeden korkan bir kadın gibi mi göründüm gözüne?”
Diliyle dudaklarını ufacık bir hareketle yaladıktan sonra gürültülü bir şekilde yutkundu. Boynundaki âdemelması yukarıdan aşağıya doğru inerken, gözleri yüzümün her milimini tavaf ediyordu. “Gözüme nasıl göründüğünü tahmin edebileceğini sanmıyorum,” diye mırıldandıktan sonra elini yüzüme uzattı, başparmağı dudaklarımı usulca süpürür gibi oldu. Benim elimse ne zaman olduğunu asla anlayamadığım bir şekilde göğsüne tırmanmıştı, etrafımızı karşı koyamadığım puslu bir büyü sarıyordu.
Hafifçe bana doğru eğildi, dudakları önce şakağıma değdi. Kısa bir süre öylece soluklandıktan sonra, “Mahvediyorsun beni!” diye neredeyse inledi. Hemen sonra aramızda tek nefeslik mesafe kalacak kadar geri çekildiğinde, gözleri gözlerimle dudaklarım arasında mekik dokur hâldeydi. Beni öpeceği ihtimaliyle nefesim boğazıma dizilirken, Tekin’in beni yasladığı kapı ansızın büyük bir gürültüyle tıklatıldı ve etrafımızı saran o görünmez bağ ne yazık ki gevşedi.
“Abi, Abbasovlar buradalar. Seni bekliyorlar!” diyen Cihan’ın sesiyse aramızdaki ateşe dökülen bir kova su gibiydi. Söndürmeye yetmemişti ama dindirmeyi becerebilmişti.
Tekin alnını sertçe kapıya vururken, “Hepsini öldüreceğim!” diye söylendi. “Sikeceğim belalarını!”
Benimse gözlerim kapalıydı, ellerim hâlâ göğsündeydi, soluklarım gömleğinden açıkta kalan boynuna çarpıyordu. “Tekin… Çıkalım,” dedim zar zor bulabildiğim sesimle. “Lütfen…” Bu şekilde yakalanmak istemiyordum. Tekin benden yavaşça uzaklaştığında üşür gibi oldum bir an. İnsanın bazı sıcaklıklara bu kadar çabuk alışması haksızlıktı.
Önce derin derin nefes aldı. Bir an ne yapacağına karar veremiyormuş gibi öylece kalakaldı. Fakat ertelenmesi imkânsız bir konuydu bu, en nihayetinde pes etmişçesine, “Çıkalım,” diye yanıtladı. Avını parçalamaya hazır vahşi bir aslan gibi bakışı ise gözlerinden yok olmadı.
Sarsak hareketlerle çantamı almak üzere yaslandığım kapıdan doğrulup öne doğru bir adım atmıştım ki ayakkabımın bileğimi saran şeridi gevşedi. “Ay!” diye bir ses çıktı dudaklarımdan. Bakışlarımsa aşağıya, ayağıma doğru eğilmişti. “Ayakkabım çözüldü,” diye açıkladım kendimi. Gözlerine bakamadan mırıldandım. “Sen çık istersen, ben gelirim şimdi.”
Söylediğim şeyi dinlemeden çenemi tuttu, hafifçe kaldırdı ve bakışlarımızı birleştirdi. Ve tek kelime etmeden usulca aşağı doğru eğildi, dizinin üzerine çöktü, bileğimi saran bağa uzandı. Ayağımı nazikçe kaldırdı önce ve o şekilde kalmasını sağladı. Ardından o ana kadar benim yüzüme sabitlediği bakışlarını ayakkabıma odakladı.
Benimse aynı anda başım gerideki kapıya yaslandı, gözlerim istemsizce kapanmıştı. Ellerim Tekin’in omuzlarını tutmuştu, uzun tırnaklarım üzerindeki ceketin kumaşına saplanıyordu. Titrememek için zor tutuyordum kendimi. Nefesi bacağımı ateşten bir kamçı gibi yalayıp geçerken odadaki şarkı yeniden başa dönmüştü.
“Yanacağız ikimiz de ateşte…” diyordu Sezen. Güçlükle araladığım buğulu bakışlarımı sağ tarafıma, camdan duvara çevirdiğimde nefes nefese kalmış yansımam görünüyordu. İlk defa böyle görüyordum kendimi. Üstelik hemen önümde eğilmiş Tekin’in camdaki aksiyle bileğimi tutan elleri, zihnime bambaşka hayallerin akın etmesine neden oluyordu.
“Dizindeki bu yara izi…” diye mırıldandı bir an sonra. Nefes alışverişi o kadar sıktı ki bayılacakmışım gibi hissettiriyordu. “Nasıl oldu?”
“Düşmüştüm,” dedim soluk soluğa. “Küçükken.”
Bir şey demedi, sustu. Odanın içini bir şarkının melodisi bir de ikimizin nefes sesleri dolduruyordu. Saatlerce dans ederken bile nemlenmeyen tenimin o anda hafifçe nemlendiğini hissedince bir elimi boynuma attım ve saçlarımı tenimden uzaklaştırarak serinlik yaratmaya çalıştım. Fakat bu da nafile bir çabaydı çünkü tenim neredeyse cayır cayır yanıyordu.
Dakikalar boyu, tutuşmaya hazır birer kor parçası gibi parlayan gözlerini üzerimden ayırmadan beni izleyişini anımsamak, olduğum yerde kıvranmak istememe neden oluyordu. Elindeki viski kadehinden, bakışlarını benden uzaklaştırmadan aldığı her yudum, tenime bırakılan damgadan farksızdı. Sigarasından çektiği her derin nefes, sanki tenime üfleniyordu. Gözlerimi yumdum. Belime dokunuşu, az önce neredeyse beni öpmek üzere oluşu nefesimi kesiyordu. Düşününce… Bazen yaşanamayan bir anın hatırası bile insanın soluğunu boğazına diziyordu. Bunu ilk kez o anda tecrübe ediyordum. Kabul etmek benim için bir mağlubiyetti ama artık inkâr etmek anlamsızdı: Çok toydum. Fakat buna rağmen aklım başımdaydı, Tekin’in hislerinin de yoldan çıktığını içimdeki kadın yanım artık apaçık görüyordu.
Ancak anlaşılan Tekin daha fazlasını da göstermeye yeminliydi bu gece. Neredeyse isyan eder gibi, “Hassiktir!” diye hırlayıp dudaklarını bacağıma dokunduruşu beklentimin ötesindeydi. “Hazel…” diye inledi. “Kokun nasıl her yerinde olabilir? Bacaklarında bile aynı koku… Delirtecek misin beni?”
“Kötü mü?” dedim bir işaret vermesini ister gibi. Fakat sesim neredeyse içime kaçmış gibiydi.
“Çıldırtacak kadar güzel…” diye yanıtladı boğazının gerilerinden gelen erkeksi sesiyle. Dudakları hâlâ bacağımdaydı, dizimdeki yaraya öpücükler bırakıyordu. Parmakları usul usul tenimde geziniyor; bir eli bacağımı destekler gibi tutmayı sürdürürken, diğeri eteğimin açıkta bıraktığı üst baldırımdan yukarıya arsızca tırmanıyordu. Sıklaşmış solukları vuruyordu tenimin her bir zerresine. Saniyeler boyu dizginlemeyi başarabildiğim titreyişimi artık tutamıyordum.
“Tekin…” dedim âdeta inler gibi. “Düşeceğim şimdi.”
“Düşmene asla izin vermem!” diye yanıtladı beni. Ve nihayet saniyeler sonra bileğimdeki bağı yeniden bağlayıp, bacağıma son bir öpücük bıraktıktan sonra diz çöktüğü yerden yavaşça doğruldu. Yüzünü sertçe ovuşturdu ve hızlanan soluklarını saklama gereği duymadan bana baktı.
Kaçarcasına, “Bir beş dakika izin ver bana, gelirim şimdi,” diye mırıldanıp gözlerimi kaçırdım ama ona arkamı dönmeme izin vermedi. Kolumdan tuttu, bir eliyle belimi sımsıkı sardı ve beni hışımla kendine yapıştırdı. Gözlerimi kaçırdığımı anlamış olacak ki yeniden çenemden tutup bakışlarımızı birleştirdi. Bedenlerimiz arasından bir iğne bile geçemeyecek kadar yakındı. Hatta öyle yakındı ki kasıklarımda hissettiğim kocaman sertlik kalbimin delicesine atışını da hızlandırmıştı.
Yaşanacakları haber verir gibi, “Gece daha bitmedi, Hazel…” diye mırıldandı. Sözleri ateşten bir vaatten farksızdı. “Yemin olsun, bu gece benden kaçmana izin vermeyeceğim,” dediğinde ise kapının önündeki koridordan gelen gürültüler arttı. “Kapıda bekliyorum seni,” diye mırıldandı ipeksi bir sesle.
Başımı çarçabuk onaylarcasına salladım. Bir şey söylememi beklemeden dışarı çıktığında ise titreyen dizlerim vücudumu daha fazla taşıyamadı. Az da olsa soluklanmak için kendimi koltuğa bıraktığımda farkına vardığım kaçınılmaz bir gerçek vardı. Ten uyumu tek taraflı değildi, Tekin âdeta yoldan çıkmıştı.
Geriye zihnimde cevaplanmayı bekleyen tek soru kalmıştı. İçimdeki tutkudan delirmiş kadın o anda Tekin’in planlarına hiçbir şekilde zarar vermeyeceğime dair gerçek bir kanıt görmek için her şeyi yapardı.
🌊
* Cave; İngilizcede ‘mağara’ anlamına gelir.
* Ajda Pekkan’ın Sarıl Bana adlı şarkısından.
* Sezen Aksu’nun Rakkas adlı şarkısından.
* Ajda Pekkan’ın Yan adlı şarkısından.
* Kilt; İskoç erkeklerinin giydiği farklı renklerde, genellikle kare desenli bir etektir. Bulundukları klanı temsil eden şekildedir.
* Sibel Alaş’ın Firarım Ben adlı şarkısından.
* Nalan’ın Sev Diyemem adlı şarkısından.
* Prosecco; İtalya’ya özgü köpüklü bir beyaz şarap türüdür.
🌊🌊🌊

Way Way yandi ortaluk