♪♪ Bölüm şarkısı:
Ümit Sayın ~ Gül Beyaz Gül
18. BÖLÜM
Birkaç dakika içeride oturup soluklandıktan sonra, kendime yaşananları ya da yaşanmak üzere olanları daha fazla zihnimde evirip çevirme fırsatı tanımadan odadan çıktım. Biliyordum ki biraz daha düşünürsem o dakikaların anısının tenimi yeniden kırmızıya boyayışından kurtulamayacaktım.
VIP odadan dışarı adım attığımda Tekin koridorda beni bekliyordu. Toparlandığımdan emin olamamıştı muhtemelen çünkü dikkatli bakışları yüzümde bir işaret arıyordu.
“İyi misin?” diye sorarken, hafifçe çattığı kaşlarıyla örtülen gözleri üzerimde geziniyordu.
“Hı hı. İyiyim,” dedim zar zor bulabildiğim sesimle. İçimde fokurdayan yangına rağmen, soğukkanlı duruşum bir alkışı hak ediyordu.
O sırada arka tarafa açılan kapıdan Cihan telaşlı bir şekilde çıktı. Tekin’i görür görmez toparlanmaya çalışsa da Tekin bir şeylerden kuşkulanmış olmalıydı. “Hayırdır?” dedi Cihan’a, neler oluyor dercesine göz kırparken. “Bir sorun mu var?”
“Yok, abi,” diye yanıtladı Cihan ama Tekin’i inandıramayacağını anlamış olmalı ki hızlıca pes etmek zorunda kaldı. “Yani garsonlarla ilgili bir sorun var ama hallediyoruz, merak etme.”
“Ben merak etmiyorum, Cihan,” dedi Tekin tehditkâr bir tonda. Bu herhâlde Sen merak etsen iyi olur! demekti. Nitekim Cihan da zorlukla yutkunmuş, kısa bir baş selamının ardından ise koşar adımlarla aşağı kata inmişti.
Tekin’in bakışları yeniden bana döndü ve tok sesiyle, “Bir toplantıya gireceğiz şimdi,” diyerek önemli gündemimizi hatırlattı.
Birazdan yapacağımız toplantıya tüm dikkatimi vererek, “Kiminle görüşeceğiz?” diye sordum. Silah konusunu halledeceğini bilsem de bunun nasıl gerçekleşeceğine dair bir tahmin yürütemiyordum.
“Çeçen örgütünün lideriyle!” diye yanıtladı beni.
Bu, o kadar beklentimin ötesinde bir cevaptı ki gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Kadir’le yaptığı telefon konuşmasında Abbasovların adını duymuş ve Çeçenlerden bahsettiklerini anlamıştım. Fakat yine de direkt liderin buraya kadar gelebileceğini öngörebilmem imkânsızdı.
“Neden şaşırdın bu kadar?” dedi dudaklarının kıyısında minik bir tebessümle.
Omzumu silktim. “Ne bileyim? Liderlerinin gelmesine sanırım.” Bir an birazdan gerçekleşecek görüşmeye dair delice bir heyecan duydum. “Hangi dilde konuşuyorlar peki?” diye sordum telaşla. “İngilizce mi?” dedikten sonra diğer ihtimalleri gözden geçirdim. “Sen Rusça bilmediğin için Rusça değildir diye düşünüyorum.”
“Türkçe!” diye cevapladı tek nefeste. “Türkçe konuşuyorlar.”
Gözlerim hissettiğim hayretin bir kanıtı gibi iyice kocaman oldu. “Nasıl yani?”
Tekin daha fazla sorgulamama izin vermedi ve “Kendin sorarsın nasıl olduğunu,” dedikten sonra önünde bulunduğumuz kapıyı bir çırpıda açtı. Ben daha yüzümdeki şaşkınlığın izlerini silememişken önce benim girmem için yol gösterdi, hemen peşimden ise kendisi içeriye adım attı.
İçeride üç kişi vardı. Yaşlı bir adam, büyük toplantı odasının başköşesindeki koltuklardan birine yerleşmişti. Solunda genç bir kadın oturuyordu. Kızıl kahve tonlarındaki uzun saçları, iri kahverengi gözleri ve çarpıcı yüzüyle çok güzel görünüyordu.
Yaşlı adamın sağında ise bir adam vardı. Tekin’in yaşlarında gibi duran, fazlasıyla yakışıklı, iri yapılı, esmer bir adamdı. Duruşu tasasız, hatta biraz fazla rahattı. Bizim girişimizle üçü de ayaklanmıştı.
“Kalabalık gelmişsin, Rustam,” dedi Tekin kendinden emin bir tonda. Yaşlı adama yaklaştı, samimi bir şekilde sarıldı. Fakat beni asıl şaşırtan, az önce Tekin’den öğrenmiş olmama rağmen ana dilleri gibi Türkçe konuşmalarıydı.
“Öyle oldu, zifozi,” dedi Rustam denilen yaşlı adam Tekin’e. Bu sözcüğü daha önce de duymuştum. Sedat da Tekin’e böyle seslenmişti, ne anlama geldiğini merak ediyordum.
Tekin, genç kadına döndü bu kez. Kadın çok güzeldi ama garip bir şekilde tehdit edici, rahatsızlık verici bir havası yoktu. Tekin’e fazlasıyla dostane gözlerle bakıyordu.
“Yalnızca işin düştüğünde ararsın zaten,” dedi kadın Tekin’e.
Tekin gözlerini devirdi. “Ve sen de daima laf sokarsın.”
Gülerek sarıldılar. Tekin hemen peşinden kendisi yaşlarındaki adama döndü bu kez ve içerideki hava ansızın gerildi. Tekin’in adamdan hoşlanmadığı attığı bakışlardan belliydi ama bu, adamın rahatlığını zerre etkilememişti.
“Hoş bulduk, Tekin,” dedi adam alay eder gibi. Oysa Tekin’in dudaklarından hoş geldiniz diye bir cümle dökülmemişti. “Bu sefer iyi gördüm seni,” diye devam etti. Kötü gördüğü bir zaman mı olmuştu ki?
Tekin fazla üzerinde durmadan dikkatini bana verdi. “Sizi Hazel’le tanıştırayım,” dedi. “Hazel… Rustam Abbasov… Kendisi sana bahsettiğim Çeçen örgütünün lideri,” diye açıkladı yaşlı adamı göstererek.
Hızlıca tokalaşıp, “Çok memnun oldum,” dedim. Adam da aynı şekilde cevapladı beni. Benzer bir tanıştırma, Rustam Abbasov’un kızı olduğunu öğrendiğim, Elnara ile de gerçekleşti. Ve en sonunda oğlu Emir Abbasov ile de tokalaşacakken, Tekin’in gözünün içine baka baka elimi avuçlarının arasına aldı ve üzerine minik bir öpücük bıraktı.
“Tanıştığıma çok memnun oldum, Hazel,” diye mırıldandı. Ses tonu erkeksi ve bariz şekilde çapkındı. Dudaklarının kıyısında ise serseri bir gülümseme vardı.
“Ben de çok memnun oldum,” diye yanıtladım nazik tutmaya çalıştığım sesimle. Fakat attığı sert bakışlardan anladığım üzere, Tekin bu tavrımdan pek de hoşlanmadı.
Toplantı odasının tam ortasında konumlanmış geniş yuvarlak masanın etrafına oturduk. Tekin’in birkaç adamı içeriye içecek bir şeyler getirdiler.
“Nasılsın, Hazel?” diye sordu Rustam Abbasov nazik bir tavırla.
“Çok teşekkür ederim, iyiyim. Siz nasılsınız?” dedim ben de hemen.
“Sevindim,” dedi Rustam Abbasov kısacık bir an Tekin’e baktıktan sonra. “İyi olmana. Ben de iyiyim. Çok teşekkür ederim.”
Adam o kadar iyi Türkçe konuşuyordu ki ara ara minik bir aksan hissedilse de bunu gözden kaçırmak çok kolaydı. “Kusura bakmayın,” dedim adamın nezaketine güvenerek. “Biraz şaşırdım.”
“Neden?” diye soran Elnara’ydı. Hafif bir gülümsemeyle bana bakıyordu.
“Türkçe konuşmanızı beklemiyordum,” diye itiraf ettim dürüstçe.
Elnara samimiyetle yanıtladı beni. “Annemiz Türk, Hazel. Anadilimiz yani.” Babasına baktıktan sonra devam etti. “Babam da yıllar içinde annemden öğrenmiş işte.”
“Meryem…” dedi Rustam ansızın. “Eşim… Buralıdır. Adanalı… Uzun yıllardır evliyiz.”
“Şimdi nerede yaşıyorsunuz?” diye sordum.
“Moskova’da,” diye cevapladı hızlıca. “Tekin sana bizden bahsetmedi mi yoksa?”
“Yani…” dedim Tekin’e kısa bir bakış attıktan sonra. “Çok kısa. Ben nedense Tekin Çeçen örgüt deyince, Çeçenistan’da yaşadığınızı düşündüm kendimce.”
“Bizi Çeçenistan ile karıştırma, Hazel. Yönetimleriyle hiçbir alakamız yok,” diye belirtti. “Biz kökeni Çeçen ağırlıklı olan bir yapılanmayız yalnızca. İnanç bakımından da yaşayış şekli bakımından da onlarla ortak bir noktamız bulunmuyor. Moskova’da yaşıyoruz ama Ruslardan hoşlanmayız.”
“Ruslardan hoşlanmıyorlar ama Rus mafyasının ve iş dünyasının büyük çoğunluğunu domine ediyorlar,” dedi Tekin gülerek.
Rustam’ın ne demek istediğini anlamış ve kafamda onlarla ilgili bir tablo çizmiştim bile. Özerk bir bölge olan Çeçenistan’ın şu anki yönetimi Rusya ile politik anlamda olumlu bir iletişim içindeydi. Üstelik Çeçenistan’da da katı dini kurallar hâkimdi. Anlaşılan Abbasovlar ve örgütü onlardan apayrı bir noktadaydılar.
“Anladım,” dedim başımı sallayarak. “Teşekkür ederim açıkladığınız için.”
“Ne demek. Rica ederim,” dedi Rustam Abbasov. Hemen ardından Tekin’e döndüğünde bakışları garip bir şekilde şefkat doluydu. “Anlat bakalım,” dedi tok sesiyle. “Sen benimle gizli görüşürsün genelde. Bir sorun mu var?”
“Öyle de denebilir,” diye yanıtladı Tekin. Odanın atmosferi ansızın ciddileşmişti. “Senden bir ricam olacak.”
“Emret!” diye yanıtladı Rustam. Ama bu tavrı şaşırtıcıydı. Adam koskoca Çeçen örgütünün lideriydi, Tekin’e daha üstten bakacağını beklerken durum tam tersiydi.
“Estağfurullah.” Tekin geciktirmeden konuya girdi. “Kısa bir süre önce, Rusya’nın Ankara Büyükelçisi bir cinayete kurban gitti. Biliyorsunuzdur,” dedi kendinden emin bir tavırla. “Faili öldürüldü. Cinayet silahı ise benim elimde. Balistik inceleme henüz başlamadan ellerinden bizzat aldım. Fakat bu silahın yerine başka bir silah koymam lazım.”
“İnfaz emrini sen mi verdin?” Bunu soran Emir Abbasov’du. Fakat Tekin’in damarına basmıştı.
“Emri ben vermiş olsam bir çözüm arayışına girmezdim,” dedi Tekin hiç tereddütsüz.
Rustam, onların iki inatçı keçi gibi boynuzlarını tokuşturmalarına imkân tanımadı. “Benden o silahın yerine bir silah koymamı ve Büyükelçi cinayetini de örgütün üstlenmesini istiyorsun,” diye açıkladı. Akıllı bir adamdı. Sorunu duyduğu anda çözümü Tekin’in teklif etmesine dahi gerek duymamıştı.
“Aynen öyle!” diye yanıtladı Tekin. “Fakat yalnızca bu kadar değil.”
Emir rahatça arkasına yaslanırken alaycı bir tavırla güldü. “Bozboran iliğimizi kemiğimizi kurutacak bu gece, anlaşıldı.”
Tekin ağzının içinden sessiz ama Türkçe olmayan -muhtemelen Lazca- bazı sözler söyledi. Kendisine sabır diler gibi bir hâli vardı. Hemen ardından Emir’i hiç sallamadan Rustam’a döndü. “İstihbaratın elinde bir gemiden çıkmış silahlar var,” diyerek konuya girdi. Ve tek cümlesiyle hem Rustam hem Emir hem de Elnara pürdikkat dinlemeye başladılar. İfadelerinden bir şey okumak imkânsızdı. “Büyükelçiyi öldüren silah da bu gemideki silahların bir parçası. Yani seri numaraları aynı. Birileri istihbaratın elindeki bu silahların devamına sahip. Ve bunlarla benzer suikastlar işlenebilir.” Derin bir nefes aldı. “Demem o ki… Bana bir de hiçbir örgütle ya da kişiyle bağı bulunamayacak, üretim yerine ulaşılamayacak silahlar lazım. İki tır. Bu silahların, Büyükelçinin cinayet silahı yerine koyacağımız yeni silahla da hiçbir alakası bulunmamalı tabii.” Kızgın bir tavırla söylendi. “Normalde bu silahları Musti’nin ele geçirdiğim silahlarıyla değiştirecektim. Ama silahlar Kadir’in çıktı. Kadir silahlarını geri istiyor, malum Yedili kuralı.”
“Vay şerefsiz,” dedi Emir sinirle. “Bizim aracılığımızla Kadir’in silahlarını mı geçirmeye çalışıyormuş?”
“Öyle. Şimdi Kadir, sevkiyatını benim yapmamı istiyor.”
Emir kendini tutamadan güldü. “O sevkiyatı bizimle yapamayacağını biliyor tabii.”
“Neden?” dedim anlamaya çalışır gibi. “Kadir’in sevkiyatını neden siz yapamıyorsunuz?”
“Kadir’den hoşlanmıyoruz,” diye yanıtladı Rustam. “Onunla hiçbir şekilde iş yapmayı da istemiyoruz. Tekin’e rakip olan kimseyle çalışmayız.”
“Ama…” dedim kendimi tutamadan. “Kadir bu şekilde sizin Tekin’le aranızı bozmayı planlıyordu. Tekin sevkiyatı başkalarıyla yapınca bundan hoşlanmayacaksınız diye düşünüyor.”
Rustam kendini tutamayıp güldü. Diğerleri de ona eşlik ediyordu. “Öyle sanmasını biz istiyoruz. Ama Tekin’in bizimle arası hiçbir koşulda bozulamaz,” diye açıkladı Rustam. “Ona bir can borcum var, Hazel. Ömrümün sonuna kadar da ödeyemem bu borcu. Benden ne isterse başımla beraberdir. Reddedeceğime kafama sıkarım daha iyi! İstediği kişilerle de istediği sevkiyatı yapar. Bize sormaz.”
Ağır ağır içkisini yudumlayan Emir, hemen söze girdi. Bakışları Tekin’in üzerindeydi. “Ha tabii, Tekin Kadir için o sevkiyatı gerçekten yapacak mı? Asıl sorulması gereken bu.”
Tekin’in duruşu ifadesizdi ama cevapsız kalışı da birçok şeyi ortaya koyuyordu. Gerçek apaçık ortadaydı, kafasında başka bir plan dönüyordu. Üstelik Çeçen örgütüyle yalnızca iş ilişkisi yoktu, bambaşka bir şekilde bağlıydılar ve görünen o ki herhangi bir sabotaj da aralarını bozamıyordu. Ancak dışarıdan yalnızca bir iş ilişkisiymiş gibi bir izlenim yaratmaya çalıştıkları aşikârdı, Tekin belli ki tüm kartlarını açık oynamak istemiyordu.
“O zaman anlaştık,” dedi Rustam ana konumuza dönerek. “Aylar önce bana düzenledikleri suikast girişimine bir misilleme olur bu. Karşılıksız kalmıştı zaten. İçim içimi yiyordu.” Sakallarını hafifçe ovuşturdu. “Bizimki başarılı da görüneceği için bu bizi Rusların karşısında öne geçirir. Şanımız yürüsün. Hoşuma gitti.”
Tekin’in bu konuya dair hiçbir endişesi yoktu. Anlaşılan o, Abbasovların başının belaya girmesinden çekinmiyordu. Rahatça arkasına yaslanmıştı, keyifle viskisini yudumluyordu. Fakat benim zihnimde soru işaretleri vardı ve onlar cevaplanmadan da içim rahat edecek gibi durmuyordu. “Ama Moskova’da yaşadığınızı söylediniz,” dedim endişeyle. “Başınız belaya girmeyecek mi?”
Emir gülerek lafa karıştı. “Moskova’da dokunulmazız, Hazel,” diye yanıtladı. “Tekin’in de az önce bahsettiği üzere, oradaki iş dünyasının ve mafyanın büyük çoğunluğu bizim elimizde. Babamın da dediği gibi küçük bir intikam süsü vereceğiz yalnızca. Böylece konu kapanacak.”
“Ayrıca o dokunulmazlığı da Tekin sayesinde elde ettik,” dedi Elnara. “Onun için kullanmayacağız da ne yapacağız?”
“Nasıl yani?” dedim kaşlarımı çatarken.
Tekin, “Önemli bir şey değil,” diyerek konuyu kapatmaya çalıştı ama Elnara buna izin vermedi.
“Rusya’daki iş ve mafya dünyasındaki gücü Tekin istediği için ele geçirdik. Geçmişte böyle bir gücümüz yoktu. O yardım etti. Hem maddi olarak… Hem de zekâsıyla…” diye devam etti Elnara. “Yani anlayacağın, Hazel… Başımızı Tekin için belaya da sokabiliriz. Önemi yok bizim için.”
Elnara sözlerini tamamlayınca Emir kısa bir an Tekin’e baktı. “Niye öyle bakıyorsun?” diye sordu gülerek. Tekin’in çatık kaşlarının altından Elnara’ya attığı bakışları kastediyordu. “Pot mu kırdı Elnara? Gücünü Hazel’den de mi gizliyordun yoksa?”
Gizlemiyordu ama göstermeye de gerek duymuyordu. Ne zaman planlamıştı tüm bunları? Abbasovlara bahsettikleri gücü vermek, bağlantılarını güçlendirmek ve en nihayetinde bahsedilen örgütün başına geçirmek nasıl kapsamlı bir planın parçasıydı? Kaç yıl önce başlanmıştı bunun inşasına? Ve bunun için gerekli olan maddi gücü de düşününce… Benim gördüklerimin dahası da mı vardı? Üstelik… Davette Çeçenlerin Suriye’deki silah ticaretinden sorumlu olduklarından bahsetmişti. Yani aslında Tekin Konsey’e girmeseydi Çeçenler Konsey’le hiçbir şekilde iş yapmayacak mıydı?
Tekin, “Bir şey gizlediğim yok. Ama konuşmaya da gerek yok bunları,” diye yanıtladı Emir’in sorusunu. “Geçmiş geçmişte kaldı, önümüze bakalım.”
“Tekin herkesin yanında yer almak isteyeceği bir dost ama kimsenin karşısında durmak istemeyeceği bir düşmandır, Hazel,” dedi Elnara. “Biz onun dostu olduğumuz için şanslıyız.” Gülerek devam etti. “Tabii bunu gizlemeyi tercih ediyoruz. Dışarıdan görünmesini istediğimiz şey yalnızca bir çıkar ilişkisi…”
Rustam konuyu yeniden ele alarak oğlu Emir’e döndü. “Neyse…” dedi gür sesiyle. “Konumuza dönelim. İzi bulunamayacak silahları Emir ayarlayacak. Kolay iş. Ne zaman değişmesini istiyorsun?”
“Olabildiğince çabuk,” dedi Tekin. “Ama öncelik cinayet silahı. O hemen bu gece değişmeli.”
“Yaparız,” dedi Rustam. “Bize kiminle iletişimde olacağımızı söyle, halledelim.”
Tekin, “Yaman’la,” diye yanıtladı. “Silah sizden gelir gelmez, balistik incelemeye sokulacak. Sanki hiç kaybolmamış gibi.”
“Parmak izi?” diye sordu Emir. Tavrı ciddileşmişti.
“Ayarlandı.” Tekin burnunun kemerini sıktı. “Ölen failden alındı. Sıkıntı yok.”
“Eyvallah,” dedi Emir ve telefonundan birine yazmaya başladı. “En geç birkaç saate silah sizde olur.” Yazışması bitince bize döndü. “Tırlar da hazır olur olmaz haberleşiriz. Çok uzamaz.” Kısa bir an Elnara’ya bakıp devam etti. “Bir bildiri geçilir basına. Cinayeti üstlendiğimize dair. Uygun mu?”
“Uygun,” dedi Tekin. “Bu, balistik raporu çıkana kadar süreci hızlandırır ve bambaşka bir yola sokar.”
“Teşekkür ederiz,” dedim bir an kendimi tutamadan. O kadar heyecanlanmıştım ki sesimin cıvıldayışına engel olamamıştım. Bu gece başımdaki belaların en azından bir kısmından kurtulacaktım, gerisi de kısa sürede çözülecekti.
“Rica ederiz,” diye yanıtladı Emir beni. Neredeyse göstere göstere de göz kırptı. “Keşke bu teşekkürü ben sana bir kahve ısmarlarken edebilseydin, Hazel.” Hafifçe iç çekti. “Ama kısmet böyleymiş. Belki başka bir zaman.”
“Emir!” diye uyardı Tekin onu ansızın. “Sabrımı zorlama benim yine!” Bense şaşkın şaşkın ikisine baktım. Adam bana gerçekten kur mu yapıyordu, yoksa Tekin’in damarına mı basıyordu, anlamamıştım. Gerçi herhâlde sahiden kur yapıyor olsaydı Tekin böyle duruyor olamazdı.
“Biz kalkalım o zaman,” diyerek olası bir tartışmayı önledi Rustam Abbasov. “Yolumuz uzun.” Elnara ve Emir de ayaklandı. Bunun üzerine Tekin de aynısını yapınca ben de hızla ayağa fırladım. Tekin hem Rustam hem de Elnara’yla vedalaştı ama bu kez Emir’le tokalaşmadı.
“Merak etme, zifozi,” dedi Elnara gülümseyen bir tonda. “İki sorunu da halledeceğiz.”
“Eyvallah!” dedi Tekin. Bense bunun üzerine merakımı daha fazla dizginleyemedim.
“Zifozi ne demek?” dedim bir nefeste, apansız. Tekin’e göz ucuyla baktım ama o merakımdan pek de rahatsız görünmüyordu. “Daha önce de duymuştum ama soramamıştım.”
Elnara hafifçe gülümsedi. Sıcak bir tavrı, arkadaşça bir havası ve çok hoş bir enerjisi vardı. Ben de ona gülümsedim fakat yalnızca saniyeler sonra gülüşümü donduracak sözcükler Elnara’nın dudaklarından fırladı. “Fırtına…” diye mırıldandı. “Bozboran… Tekin’in soyadı yani…” Tekin’e bilmiş bir bakış attı. “Anlamı sert fırtına demek. Zifozi de onun Lazcası. Tekin Bozboran lakaplarından biri işte!”
Kısacık bir an öylece kalakaldım. “Öyle mi? Bilmiyordum,” dedim zorbela ama terleyen avuçlarımla ve göğüs kafesimde gümbürdeyen kalbimle âdeta baş başaydım. Tekin Bozboran lakabı! tanımı zihnimde cirit atarken parçaları birleştirmeye çok da uzak sayılmazdım.
Fırtına, Zifozi ve Bozboran… Hepsi aynı anlamdaydı. Hem Arhavi’de hem de davetteki o yazışmalarda gördüğüm F kod adı, anlaşılan Fırtına’yı temsil eden bir kısaltmaydı. Fakat beni şaşkına çeviren bu değildi. Davette dans ettiğimiz sırada beni soyadının anlamıyla tanımlamasıydı. Bambaşka düşünceler de vardı beni esir alan. Ama işittiklerimle kaskatı kesildiğim o andan sonrası benim için hayal âleminde gezinmekten farksızdı. Hepsiyle nasıl vedalaştım ya da vedalaştım mı, anlamamıştım. Tekin, “Ben onları geçireyim,” gibi bir şey söylediğinde ise kafam uçmuştu sanki, bedenim de zihnim de tamamen tepkisiz kalmıştı.
Saniyeler sonra peşlerinden sersem gibi çıktım ve toplantı odasının karşısındaki lavabo olduğunu tahmin ettiğim yere girdim. Tekin ve diğerleri koridorda konuşmaya devam ediyorlardı, ben de bunu fırsat bilerek kendimi lavaboya atıvermiştim.
İçinde birkaç tuvalet bulunan lavabonun geniş aynasının tam karşısında durdum. Önce ellerimi yıkadım, ardından boynumu hafifçe ıslatıp vakit kaybetmeden kuruttum. Ve tüm bunları yaparken neredeyse şuursuzdum.
Bana soyadının anlamıyla hitap etmesine, asi bir fırtına gibi olduğumu söyleyişindeki gizli anlama hazırlıksız yakalanmıştım; nasıl tepki vereceğimi bilmiyordum. Sanki… Bir yerlerde bir ok yaydan çıkmıştı ve artık bir şeyleri saklamanın, üzerini örtmenin ya da dizginlemenin anlamı yoktu. Tüm toyluğumla verdiğim kararlar, teklifine hayır deyişlerim ve her şeyden önemlisi inşa ettiğim o gururdan kalkan domino taşları gibi peşi sıra devriliyordu, tutamıyordum.
Dün geceden beri her şey o kadar üst üste gelmişti ki mantığımın sesini duymak artık çok güçtü. Kalbim çoktan dümeni ele geçirmişti, daha önce hayatımın hiçbir anında sesini duymadığım o kadın yanım ise susmak nedir bilmiyordu. Kelimelerle konuşmak gibi değildi ama bu. Daha içgüdüsel, daha kadınsı, kontrol etmesi imkânsız, her an yoldan çıkmaya hazır bir şeye benziyordu.
Üstelik… İçeride onun planlarını, sahip olduğu kudreti görmek de tüm tedirginliğimi süpüren bir el gibiydi. Etrafındaki, dost olarak nitelendirdiği herkesin ona bu denli sadık olmaları çok değişikti. Savaş, Yaman, Cesur ve Kıvılcım… Yanında çalışan diğer adamlar… Sanki Tekin’in yanında yer alabilmek için ant içmişlerdi. Çeçenler bile önünde el pençe divan bir hâlde onun her emrini yerine getirmeye hazır beklerken, ansızın anlamıştım ki tüm endişem yersizdi. Planlarını bozmaktan çekindiğim, omuzlarına yük olmaktan yana yakıla kaçındığım adamın gücü korkularımın çok üzerindeydi.
Tekin Bozboran, her türlü kardan, kıştan, borandan sapasağlam çıkabilecek savaşçı bir kor alevdi. Bu çok açıktı ki yaktıkça yükselecek, kavurdukça güçlenecekti. Ama o kor bir alev diye, sırf bu kadar güçlü diye, fırtınanın tam üzerine mi esmesi gerekirdi? Belki de fırtına… Yalnızca onu harlayacak, onun alevlerini güçlendirecek kadar şiddetlenmeli, onunla birlikte hareket etmeliydi.
Verdiğim kararın ağırlığı ansızın göğsümde belirince kendime vazgeçme, bu karardan cayma fırsatı tanımadım. Tam toparlanıp lavabodan çıkmayı, Tekin’le konuşmayı planlamıştım ki içerideki tuvaletlerden birinin kapısının açılmasıyla âdeta gafil avlandım.
Açılan kapının duvara çarpışıyla ortaya çıkan ses olduğum yerde sıçramama neden olurken, bakışlarım tam o sesin geldiği noktadaydı. Tuvaletten bir adam çıkmıştı ve üzerinde kulübün garsonlarının giydiği özel giysilerden vardı. Esmer, çok da cüsseli sayılmayacak bir adamdı.
İçimde ansızın filizlenen paniği bastırmaya çalışarak, “Ne işiniz var burada?” diye sordum ama oralı olmadı. “Bu lavabonun garsonların kullanımına açık olduğunu sanmıyorum,” diye devam ettim kendimden emin bir tonda. Böylesine küstah bir çıkış yapmazdım normalde ama nedense uğursuz bir önsezi dört bir yanımı kuşatmıştı.
Bakışlarım kapıyla adam arasında mekik dokuduğu sırada hızla önüme geçti ve “Değil zaten,” diye yanıtladı beni. Gözleri arsız ama mide bulandıran bir tavırla üzerimde gezinmişti. Beğeniyle bakan gözlere alışkındım ama sanırım bu tarzdaki bakışlar yaşım kaç olursa olsun beni tedirgin edecekti.
Tedirgin olmuştum olmasına ama bunu gösterecek değildim. “O zaman ne işin var burada?” diye diklendim. Önümde dikiliyordu fakat yine de ondan sıyrılarak yanından geçip dışarı çıkmayı denedim.
“Öyle hemen gitmek var mı ya? Daha konuşamadık,” diye devam etti bana iyice yaklaşarak. Elini ansızın koluma bir pençe gibi geçirdi.
“N’apıyorsun be?” diye bağırdım. Ama belki de Tekin artık dışarıda değildi. Belki de çoktan Abbasovları geçirmek için dışarı çıkmıştı. “Bırak!”
“Dur güzelim ya! Hemen kaçmaya çalışma.”
İğrenç nefesi üzerime çarptığı an kusacağım sandım. Ama sırası değildi, şimdi güçlü durmalıydım. “Tekin!” diye bağırdım bir saniye daha beklemeden. Fakat bileğimdeki tutuş sıkılaşınca, “Bırak beni!” diye haykırarak bileğimi çekmeye çalıştım.
Adamın eli hâlâ bileğimi sıkıca sarmışken ve ben henüz kendimi kurtaramadan, tuvaletin kapısı hışımla açıldı. Gürültüyle duvara çarpan kapının yarattığı aralıktan ise Tekin hızla içeri daldı.
“Lan şerefsiz!” diye âdeta kükredi. Fakat o henüz bize ulaşamadan adam beni omuzlarımdan neredeyse canımı yakarcasına tuttu, iyice yüzüne yaklaştırdı.
“Kadir Bey’den bir notum var,” diye fısıldadığı anda tüm bedenim hissettiğim korkuyla kasıldı. Tekin o sırada çoktan yetişmiş, adamı hiddetle benden uzaklaştırmıştı.
“Kadir Bey’den notun var demek ha!” diye hırladı. “O notu götüne sokayım ben senin. Gel sen, gel!” deyip sert yumruğunu adamın yüzüne indirdi. Bu sırada Emir Abbasov da kapının önünde belirmişti. “Söyle!” diye bağırdı Tekin. “Neymiş Kadir’in notu? Konuş!” Konuşmasına fırsat tanımadan birbiri ardına indirdiği yumruklarla adamın tüm yüzünü kanlar içinde bıraktı. “Ecdadını siktiğimin şerefsizi!” derken adamın saçlarına asıldı ve yüzünü az önce duvara çarpan kapıya tıpkı o hızla çarptı. Adamın dudaklarından çıkan acı dolu Ah! sesi tuvaletin içinde yankılandı.
“Konuşsana ulan pezevenk!” dedi bir kez daha. Belki yumruklarından ya da darbelerinden bir fırsat bulsa konuşacaktı ama Tekin ona nefes alacak bir alan bile tanımadı. Adam etrafa kan tükürdüğü öksürüklerden toparlanamazken Cihan kapıda belirdi ve “Abi!” diye seslenerek içeri daldı.
“Neredesin lan sen?” diye bu kez Cihan’a kükredi Tekin. Az önce pestilini çıkardığı herifi, kapının önündeki Emir’e doğru âdeta fırlattı. “Götür bunu!” diye buyurdu. “İcabına birazdan bakacağım ben.”
Emir, “Hazel…” dedi Tekin’i uyarır gibi. Ama Tekin bunu da yanlış anladı.
Dişlerinin arasından, “Sikerim belanı, Emir!” dedi ismimi anmasına dahi tahammül edemezken. “Götür şu herifi!”
Serseri mayın gibiydi, neredeyse durması imkansızdı. Cihan’ın yakasına yapıştığı anda titremesi durmayan ellerim dudaklarıma kapandı.
“Tekin, dur!” diye bağırdım ama durmadı. Cihan’ın yakasına yapışmıştı. Fakat az önceki adamla olan arbedesinden farklıydı. Cihan öylece duruyor, sanki suçunu kabul ediyordu.
“Ben sana dikkatli olacaksın, demedim mi lan? Böyle mi yerine getiriyorsun sen benim verdiğim emri.”
“Abi…” dedi Cihan soluk soluğa. “Adam garsonlardan biri. Mesaiye gelmediğini sanıyorduk.” Demek bahsettiği garsonlarla ilgili sorun buydu.
“Ve hiç araştırmadan öylece kendi hâline mi bıraktınız bu olayı?” dedi Tekin. Âdeta gözü dönmüş gibiydi, hiçbir açıklamanın onun tatmin etmeyeceği açıktı.
“Abi, arıyorduk adamı ama tahmin edemedik saklandığını. Sen kulüpte kameraya da izin vermediğin için…”
“Tahmin edecektin!” diye kükredi Tekin gazap dolu bir sesle. “Her ihtimali düşünecektin!”
Tam o sırada ben, “Tekin, onun bir suçu yok! Bilemezdi,” diye atıldım ama başını hızla bana çevirdi. Bakışları daha önce hiç görmediğim bir hiddetle üzerime sabitlendi.
“Sen karışma!” dedi. İki kelimeydi ama dişlerinin arasından çıkışı beni susturmaya yetmişti. Bu sırada ellerini Cihan’ın yakasından çekti, “Siktir git! O garsonun başında bekle. Birazdan alacağım ifadenizi,” dedi burnundan soluyarak. Hemen peşinden ise yüzüme bile bakmadan lavaboya doğru yürüdü ve üzeri kan olan ellerini yıkamaya başladı.
Hep böyle mi olacaktı? Tekin benim üzerimden tehdit edildikçe beni korumak için tüm gücünü sarf edecek ve planlarını gerçekleştirmek için ihtiyaç duyduğu dikkatinden mi olacaktı? Ya da adamları… Benim yüzümden böyle heba mı olacaklardı? Beni korumak için canını dişine takacağından emindim ama benim bu inadım, direncim de onun üzerinde bir yük yaratmayacak mıydı? Oysa ona ailemin hayatını ve itibarını borçlu olacaktım, onu daha fazla uğraştırıp yormaya hakkım var mıydı?
Hakkım yok, diye geçirdim içimden sessizce. Ve bedenim hâlâ titrerken ona sesimi duyurmak adına bağırdım. “Tamam!” dedim Tekin’in yanına adımlarken. “Tekin!”
“Ne?” diye bağırdı bana.
“Tamam!” diye yanıtladım onu.
“Ne tamam?” diye sordu. Anlamamıştı ve deli gibi kızgındı. Kor bakışlarından alevler fışkırıyordu. Kuruladığı ellerinin üzeri yine yara olmuştu üstelik fakat umursuyor gibi görünmüyordu.
Onun kendinde olmadığını anlar anlamaz, az önceki adamdan kurtulup yeniden kapıya gelmiş Emir’e döndüm. Ona Cihan’la ilgilenmesini söyleyecekken bileğimdeki garsonun eseri, moraracağı belli olan kızarıklığı fark etti Emir. Tamamen nezaketle ve rahatsız edici hiçbir tavrı olmaksızın bileğimi tuttu. Bakışından aslında az önceki toplantıda da bana kur yapmadığını, yalnızca Tekin’in sabrını zorladığını anlamıştım ama belli ki Tekin bunu fark etmiyordu.
Onun bileğimi tuttuğunu gördüğü anda hışımla yanımıza geldi. Emir’in yakasına yapıştı ve “Sana beni daha fazla zorlama dedim,” diye kükredi. “O hareketi bir kez daha tekrarladığını görürsem Rustam’ın hatırını falan dinlemem, seni silerim.” Sözler dişlerinin arasından zorlukla dizginlediği öfkesinin bir emaresi gibi çıktı. Hemen peşindense Emir’in yanıt bile vermesine izin vermeden elimden tuttu ve neredeyse bir fırtına gibi eserek VIP odanın kapısına götürdü.
Saniyeler sonra odaya girip kapıyı kapattığında, beni de camdan duvara yasladı. Bileğimi hiç acıtmadan kavradı ve öfkesinin alevleri sönmeden hiddetle konuştu. “Dokundu mu o herif sana?” diye sordu gazap tüten sesiyle. Benimse dilim bağlanmıştı sanki, az önceki kararımı ona yeniden nasıl söyleyeceğime takılı kalan aklım bir türlü ses çıkarmama izin vermiyordu. “Sana diyorum, Hazel!” diye bağırdı. “O şerefsiz garson mu yaptı bunu? Başka bir zarar verdi mi? Sikeceğim belasını onun! Ölmek için yalvaracak ecdadını siktiğimin pezevengi! Sana elini sürmek neymiş göstereceğim!”
Bana bağırması tepemi attırınca, az önceki sersemliğimden de hızla sıyrıldım. “Bana ne bağırıyorsun ya? Ben mi dedim gel bana dokun diye?”
Ben bunu der demez gözü karardı. “Yabancı bir herife öyle bir şey diyemezsin zaten, Hazel! Delirtme beni!” diye tısladı.
“Mağara adamısın!” diye bağırdım ben de karşılığında. “Tam kendine göre bir mekân ve isim seçmişsin. Mağara ve mağara adamı! Harika bir uyum!” Hızımı alamayıp sözlerimi sürdürdüm. “Senin adını seslenende kabahat zaten! Herkesi dövüp azarladın.”
Hışımla elini uzun saçlarımın arasına daldırdı ve beni hızla kendine doğru çekti. “Benden başkasının adını mı seslenmek isterdin?” diye sordu gözlerinde kıskançlığın dumanları tüterken. “Emir’in mesela?”
“Saçmalama!” diye diklendim onu sertçe kendimden iterken. “Tanımam etmem. Elin herifinin adını neden seslenecekmişim?”
“Yalnızca benim adımı söyleyeceksin! Başkasının değil,” dedi ama devamını getirmedi. Alev alev yanan bakışları dudaklarımdaydı ve o bakışlardaki kor, önüne çıkan her şeyi ateşinde yakacak gibiydi.
“Tamam, dedim sana!” diye yükseldim ansızın.
“Ne tamamı? Neye tamam?” diye aynı şekilde yanıtladı.
“Teklifini kabul ediyorum, tamam, dedim,” derken seslerimiz VIP odanın cam duvarlarına çarptı. “Onu bile duymadın! Yedili’ye haber gönder diyecektim!”
Sözler dudaklarımdan çıkar çıkmaz zaman ansızın durdu ve her şey birdenbire oldu. Şimşek parıltıları ve gök gürültüleri muhtemelen tam da o anda dışarıdaki göğü aydınlatıyordu. Öfkesinin hiddetiyle tutuşan bakışları benimkilerle çarpıştığı an içimde bir şeyler tersyüz oldu, günlerdir sımsıkı tutmaya çalıştığım irade zincirimse orta yerinden bir daha birleşmemek üzere koptu.
Kocaman ellerinden biri ansızın yüzümü sardı, diğeriyse saçlarımın arasına daldı. Baskısı bu kez hafif de değildi üstelik, parmak uçlarının teması sanki bir davet, yakıcı bir çağrıydı. Sert bakışları önce gözlerimdeydi, sonra dudaklarıma kaydı. Daha önceki bakışlarında öpme arzusu saklıysa, şu anki bakışlarında ne vardı?
Sanki ben bir avdım, o ise vahşi bir avcıydı.
Sanki ben dünyanın en lezzetli şeyiydim, o ise günlerdir tek lokma yememiş aç bir aslandı.
Arsızca, hep daha fazlasını isteyecekmiş gibi bakan gözlerinde çoktan tutuşmuş, beni de yakmaya kararlı alevler vardı.
Kor bir alev yükseldi, bir fırtına uğuldadı. Ve gözlerindeki kıskançlıkla tutuştuğuna artık adım gibi emin olduğum öfkeyi henüz söndüremeden, tüm gücüyle dudaklarını dudaklarıma kapattı.
Fırtına ve kor alev çarpıştığı anda, sırtım da arkamdaki cam duvara yapıştı. İkimizin de dudaklarından şiddetli bir inilti çıkınca, dudaklarım istemsizce aralandı. O saniyeden sonra biliyordum… Geri dönüş yolu kapanmıştı, bundan kurtuluş imkânsızdı.
Sıcacık dili dilimle buluştuğunda inleyişimi tutamadım. Fakat dudaklarımdan çıkan o tutkulu ses Tekin’in arzusunun üzerine dökülmüş bir benzin gibiydi, bunu alt dudağım onunkilerin arasında emilip sıkıştırıldığında anladım.
Ellerim iradem dışında saçlarının arasına dalınca, “Tekin…” diye fısıldadım kısacık bir nefes arasında.
“Delirtiyorsun beni,” diyerek neredeyse hırladı bunun karşılığında. “Bütün irademi, kontrolümü elimden aldın. Aklım çıktı sana bir şey olacak diye!”
Cevap vermeme imkân tanımadan beni hızla kucakladı, cam duvarın karşısındaki yüksek masaya oturttu. Kısa bir an bakışlarımız birleşir gibi oldu ama sızlayan dudaklarım daha fazlasını istiyordu.
Bekletmedi beni. Bacaklarımı araladı, açılan kuytuya sokuldu. Bir eli belimi sıkıca kavrarken diğeri boynumu tutuyordu. Dudakları ise yeniden dudaklarımın üzerindeydi; her bir milimini emiyor, dil darbeleri bırakıyor, hatta bu da yetmiyormuşçasına küçük ısırıklarla uyarıyordu.
Kısa eteğimin etkisiyle bacaklarımın iyice açıldığını hissederken, ellerimden biri gömleğinin açık yakasından tenine dokundu. Hemen peşinden boynumdaki eli açılan bacağımın tam üst kısmında, kalçama yakın bir yerde kendine yer buldu.
Sert ellerinin tenimdeki dokunuşu tüylerimi ürpertirken hissettiklerimle gözlerim kararıyor, zaman ve mekân kavramı ellerimden kayıp gidiyordu. İçimdeki fırtınaysa yatışacağına, dudaklarının her istilasıyla yeniden büyüyor; beni tüm şiddetiyle düşeceğim bir çukura sürüklüyordu. Bacaklarımın arasında yanan sızılı bir ateş vardı, Tekin’in en kuytularıma dayanan taş gibi sertliği ise o ateşi söndürmek yerine daha da harlıyordu.
Hissediyordum sertliğini. Dudakları dudaklarımdan kısacık bir anlığına ayrılınca, ansızın boynuma dokundurdu ıslak dilini. Hareketleri hoyrattı, bacağımdaki eli tenimi sertçe sıkıp avuçluyordu şimdi. Dudakları boynumda gezinirken elleri asla durmuyor, sanki o da benim gibi o anda yaşadıklarımızla yetinemiyordu. Nitekim zihnimden geçen sözlerin onun dudaklarından dökülmesi beklentimin ötesindeydi.
“Yetmiyor, ulan! Dokunsam da yetmiyor,” diye tısladı dişlerinin arasından. Bu daha çok kendi kendine söylediği bir şeydi sanki. “Böyle olacağını biliyordum,” diye inledi. “Tadının böyle olacağını biliyordum.”
Bir eli crop gömleğimin altındaki boşluktan usulca içeriye süzülüp, dantel sütyenimin üzerinden göğüslerime dokununca boğazımın derinlerinden şiddetli bir inilti çıktı. Onun sertliğini misafir eden aralanmış bacaklarım, bunun etkisiyle belinin etrafına sarıldı.
“Nasıl?” diye mırıldandım güçbela. Göğsümdeki eli tenimi hafifçe sıktı ve hemen peşinden aşağıya inerek belimi sımsıkı sardı. Ellerim saçlarının arasındayken burnuma dolan kokusu başımı döndürüyordu.
“Kana karışan tatlı bir zehir gibi.” Dudaklarını usulca dudaklarıma sürttü. Yeniden öpecek sandım ama benimle oyun oynuyordu. “Mşkeri…“* diye fısıldadı apansız. Dudaklarımızdan çıkan sıklaşmış nefeslerimiz birbirine karışıyordu.
“O ne demek?” diye sordum merakıma engel olamadan. Bir elim hâlâ saçlarının arasındaydı, diğeriyse ince gömleğinin üzerinden tam kalbine dokunuyordu.
“Kendin keşfet,” diye yanıtladı beni. Sesi öyle erkeksiydi ki dizlerimin bağı çözüldü. Bakışlarında oyunbaz kıvılcımlar çaktı, tam bir şey söyleyecektim ki izin vermedi ve yeniden dudaklarıma kapandı. Kısacık bir an etkisi yavaşlar, alevler az da olsa sönmeye yüz tutar sandım. Ama nafileydi, bunu dili yeniden ağzımın derinlerine dalıp bir eli kalçalarımı kavradığında, ardından okşayan dokunuşları hâlâ beline sarılı bacağımda boydan boya dolaştığında anladım.
O anda hissettiğim tutku doyumsuzdu. Ne kitaplarda okuduklarıma ne de şarkılarda söylediklerime benziyordu. İçim cayır cayır yanarken ölecek gibi hissediyordum kendimi. Tekin dudaklarımı kendi dudaklarının arasında esir almış sömürürken dikenlerimden de eser yoktu. Saniyeler sonra dudakları çeneme inip hafifçe ısırdığında, uzun tırnaklarım onun boynuna batıyordu.
Kısacık bir an çekti dudaklarını benimkilerden. VIP odanın içindeki loş ışık yüzünü aydınlatıyordu. Hâlâ yanıyordu gözleri, sönmeye sanki niyeti yoktu. Ama bakışlarında öyle bir ifade vardı ki elimi ayağımı birbirine dolaştırıyordu.
“Bu anı öyle uzun zamandır bekliyorum ki,” diye mırıldandı soluk soluğa.
Bense nefesimi konuşabilecek kadar düzene sokamamıştım daha. Üstelik göğsümün sol yanında başlayan bir yangın varken, ne diyeceğimi de bilmiyordum. Ne olacaktı şimdi? Sahte bir ilişkiyi kabul ederken, nefesimi kesen bir öpüşmenin içinde bulmuştum kendimi. Nasıl devam edecekti? “Sahte sevgililiğe öpüşmenin dahil olduğunu söylememiştin,” dedim yoklamak ister gibi. Fakat o yanlış anladı sözlerimi.
“Yaşanmamasını mı isterdin?” dedi kaşları çatılırken.
Zorlukla yutkundum. Fazla istekli görünmeden nasıl yanıt verilirdi ki buna, bilemiyordum. “Ben öyle bir şey demedim,” diyerek kıvırmaya çalıştım.
“Ne dedin peki?”
“Yani işte…” dedim oturduğum masada hafifçe kıpırdanıp yüzümü ona doğru kaldırırken. “Bir kerelik bir şey sonuçta…”
Dudakları şeytani bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Bir kere mi?” diye sordu. Bir eli çenemi kavradı, diğeri gür saçlarımın arasına daldı. “Az önce olanlar bir kerelik gibi mi geldi sana?” Dudaklarımı bir şeyler söylemek istercesine araladım ama buna fırsat tanımadı. “Bir kere tadını aldım. Bir daha öldürseler bırakmam.”
Sözleri içimde derinde bir yerlere dokunsa da çabuk toparladım. O an aklıma gelenlerle onunla uğraşma isteği baş gösterdi içimde, ne yazık ki duramadım. “Ben senin sahte sevgililik teklifini kabul ettim yalnız, Tekin.”
“Eee?” dedi kaşları çatılırken.
“Yani… Bir daha beni öpemezsin.” Şimdi tavrı onunla oynadığımı anlamış gibiydi. Oysa bu oyunda ben toy bir çıraksam, Tekin yıllanmış bir ustaydı. Oyunumu bana çevirmesi çok sürmedi. Dudaklarını kulağıma yaklaştırdı, nefesini boynuma üfledi. Son kelimem ise neredeyse isyanla karışık çıkıverdi. “Öpmemelisin.”
“Öyle mi?” diye sordu. “Bunu mu yapmamalıyım?” Çenemi hafifçe emdi, ardından ıslak dilini boynuma doğru sürükledi. “Yoksa bunu mu?” dedi dudaklarını bir mühür gibi tam şahdamarımın üzerine basıp hafifçe emerken. Köpek! Ne yaptığını pekâlâ biliyordu.
“Hı hı…” dedim irademin son kırıntılarıyla. “Hepsini…” dedikten sonra telaşla değiştirdim. “Ay! Hiçbirini.”
Gülümseyişinin izleri, boynuma bastırdığı dudaklarından belliydi. “Söz dinleyen bir adam değilim, Hazel. Bunu daha önce de söylemiştim,” diye mırıldandı. Tam yüzümü avuçlarının arasına almış, dudaklarımı yeniden yakalayacakken kapı tıklatıldı.
“Tekin!” diye seslendi biri. Emir Abbasov’dan başkası değildi. “Her şey yolunda mı?”
“Değil, amına koyayım! Değil! Bir rahat bırakın!” dedi Tekin dişlerinin arasından. Ama Emir’in onu duyduğu şüpheliydi.
“Silah hazır! Adamımı Yaman’la buluşturacağım. Halletmeden son bir konuşalım,” diye seslendi yeniden Emir Abbasov.
Tekin çatılmış kaşlarının altından bana baktı. Bu konuyu erteleyemeyeceğimizin o da farkındaydı. Fakat bundan hiç memnun olmadığını da zerre saklamaya çalışmadı. “Burada bekle beni,” diye mırıldandı bıkkın bir tonda. Bir eli usulca yüzüme uzandı. “Bu kapı yalnızca bana özel bir kartla açılabilir. Korkmanı gerektirecek bir şey de yok.”
“Korkmuyorum ki zaten,” dedim omzumu silkerek. Beni az önce kucaklayarak oturttuğu masadan usulca aşağı indim. Tekin kısa bir an saatine bakınca ben de cam duvara doğru yürüdüm. Sanki kendime nefes alacak, onun büyüsünden kaçacak ya da az da olsa uzaklaşacak bir alan arıyordum. Aksi hâlde yakasına yapışıp az önce yaşadıklarımızı bu kez ben tekrarlayacak gibiydim ve bunu yapmaktan deli gibi korkuyordum.
“Şu silah işinin son ayarlamalarını yapıp Abbasovları geçireceğim.” Başımı sallayınca devam etti. “Ve… Yedili’ye haber yollayacağım.”
Gürültülü bir şekilde yutkundum. “Tamam,” diye yanıtladım. “Çabuk gel,” deyişimin ise dudaklarımdan fırlayışına engel olamadım.
“Çabuk geleceğim,” diye fısıldadı. Önce dudaklarıma uzanacak gibi davrandı ama sonra çenesini sıkarak uzaklaştı. Sanki bir kere daha öperse ayrılamayacaktık ve bunun düpedüz farkındaydı. “Hemen geleceğim,” diye söylendi kendini ikna etmeye çalışır gibi. Bir an önce gitsin diye dudaklarımı ısırarak arkama döndüm. Cam duvarın yansımasından kapının önündeki Tekin’in ikilemini görüyordum.
Bir an kapıya doğru bir adım yaklaştı. Ardından bir elini kısa saçlarının arasına daldırıp çekiştirdi ve “Sikerler!” diyerek bana doğru atıldı. Ben süratle arkamı dönüp onu karşılamak için hareket etmişken sırtımı cama yasladı ve dudaklarını hışımla benimkilere kapattı. Bu kez az öncekinden farklıydı öpücükleri, dudaklarımı her emişinin, her ısırışının altında sanki daha fazlasını yapmayı arzulayan ve bunun için beni hapsetmek isteyen vahşi bir canavar saklıydı.
Bir bacağım tamamen içgüdüsel olarak havalandı ve Tekin’in kalçasına dolandı. Bu hareket bacaklarımın arasına bastırdığı kaskatı parçasını tüm gücüyle hissetmemi sağladı. Bunu hissetmenin içimde yarattığı o vahşi etkiyle tırnaklarım Tekin’in boynuna battı, Tekin’in eliyse benim boynumu sardı. Nihayet nefes nefese dudaklarımdan ayrıldığında, küçük ısırıklarını dudaklarıma, çeneme ve boynuma ne dediğini anlamadığım ama Lazca olduğunun farkına vardığım fısıltılar eşliğinde bıraktı.
“Dudakların şişmiş,” diye fısıldadı nice sonra. Gözleri bir yangından farksızdı ama yanmak için onlara bakmama gerek yoktu, yangın zaten az önce tek bir öpücükle başlamıştı. “Seni böyle görmek var ya… İflahımı kesiyor, mşkeri…” diye mırıldandı. Bu sözcüğün anlamını bilmiyordum ama kulağıma dolan tınısı öyle güzeldi ki hayatımın sonuna kadar öğrenmesem gıkım çıkmazdı.
Bir elim boynunda, diğeri göğsündeyken dudaklarımdan tek bir sözcük bile çıkmıyordu. Asla düzenleyemediğim nefesim boynuna vuruyor, içimdeki fırtına durulmuyor, bir saniyeliğine bile uzaklaşacağız diye aklım çıkıyordu. Ama bir yerlerden fısıldayan mantıklı bir yanım da hâlâ kendini gösteriyordu. Gitmesi lazım! diye hatırlatıyordu durmadan. Fakat neyse ki ben ağzımı açamadan Tekin ansızın konuştu.
“Hazel…” diye mırıldandı. “Gönder beni.” Bir elini çeneme uzattı. Dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktı. “Ben belli ki gidemiyorum. Sen gönder.”
Öpücüğün derinleşmek üzere olduğunu anladığım anda mantıklı yanım dümeni ele aldı. Bunu yapabildiğime şaşırmıştım aslında ama yine de becerebildiğime minnettardım. “Git hadi!” dedim dilimi dudaklarımda gezdirirken. “Halletmen lazım şu işi!”
Gitmesi lazımdı yoksa az önce yaşananların daha fazlasının bu VIP odada yaşanması kaçınılmazdı.
Başını salladı. Az önce benim yaptığım gibi dilini ağır ağır az önce beni hoyratça öpen dudaklarında dolaştırdı. Sanki tadım hâlâ dudaklarındaymış gibi kısa bir süre duraksadı. Hemen peşindense, “Gidiyorum ama hemen geleceğim,” diye yanıtladı arzudan kararmış yüzüyle.
O andan sonra bir daha duraksamadı. Arkasına döndü ve ben hâlâ sık nefeslerini kulağımda duyup öpüşlerini dudaklarımda tüm canlılığıyla hissederken odadan çıktı.
Bir an öylece, camdan duvarın önünde nefes nefese kaldım. Aşağıda son hızıyla devam eden bir eğlence vardı. O an fark ettim ki içeride de bir müzik çalıyordu ama kulaklarım dakikalardır Tekin’in boğuk sesinden başka sese sağırdı.
Biraz olsun toparlanmaya çalışarak, titreyen ellerimi birbirine ovuşturup odanın içinde bir sağa bir sola yürüdüm. Aklımca az önce yaşananları düşünmemeye çalışıyordum. Ta ilk odaya geldiğimde bar tezgâhının üzerine bırakıp Abbasovlarla görüşmeye giderken almadığım çantama uzandım, içindeki telefonumu çıkardım ve aynı saniyelerde Lila’dan gelen mesajı gördüm.
Bir fotoğraf göndermişti, henüz kulübe girmeden hemen önce ben Tekin’le konuşurken çekilmişti. Karede yalnızca Tekin’le ikimiz vardık. Benim dudaklarım neşeli bir tebessümle kıvrılmıştı. Muhtemelen Tekin’in, “Mutlu musun?” diye sorduğu anda çekilmiş bir kareydi bu. Gönderdiği fotoğrafa yanıt olarak tek kelimelik bir mesaj yazdım. Daha fazla içimde tutamayacaktım.
Hazel: “Öpüştük.”
Lila’nın cevabı çok hızlı geldi.
Lila: “Neeeeeee?”
Lila: “Nasıldı?”
Çok düşünmeden yanıtladım.
Hazel: “Öleceğim sandım.”
Lila: “Eee canım? Ten uyumu var mıymış?”
Hazel: “Hem de nasıl!”
Lila: “Şakaaaa! Kızım neler oldu? Yiyiştiniz mi yoksa?”
Hazel: “Yiyişmek ne yaa? Ne çirkin bi laf?”
Lila: “Ay haspam! Ne dememizi istersin? Sevişme?”
Benden cevap gelmeyince telaşla yeniden yazdı.
Lila: “Ne kadar ileri gittiniz?”
Hazel: “Çok değil.”
Hazel: “Sadece öpüştük.”
Hazel: “Ama ne öpüşme, Liloş. Hâlâ dizlerim titriyor.”
Lila’yla yazışmaya başladığımızda, fazla düşünmemek adına bardaki açık proseccodan bir kadeh doldurdum. Ne kadar hızlı içtiğimin farkına varamıyor, içtiğim buz gibi içkiyle bedenimdeki yangın söner sanıyordum. Lila birbiri ardına sorular soruyor, Tekin de eve girerse diye kapısını kapatıp uyuyacağını ve hiçbir şey duymayacağını, rahat olmamı söylüyor, ben de peşi sıra kadehleri yuvarlıyordum. Tekin’in beni öpüşüyse hiç aklımdan çıkmıyordu.
Dudaklarımı dudaklarıyla talan edişi, ıslak ağzıma sızan dili, belimde, boynumda, saçlarımda, bacaklarımda, göğsümde gezen elleri duygularımı iyiden iyiye çıkmaz yola sokuyordu.
Koltuğa oturup başımı kenara yaslarken zihnimde bu düşünceler, gözlerimin önünde ise dakikalar öncesinin hatıraları geçit törenindeydi. Uzunca bir süre içimdeki o yangın dinmek bilmedi ama dakikalar sonra alkolün de etkisiyle az da olsa yatışabilmişti. Biraz dinlenmek üzere gözlerimi kapatırken içimdeki fırtına da yavaşlıyor gibiydi. Fakat kısa süreliğine yumduğumu sandığım gözlerimi yaklaşık kırk beş dakika sonra açtığımda ise Tekin hemen önümde dizlerinin üzerine çökmüştü, eli yüzüme düşen saçlarımı kenara atarken bana bakıyordu.
“Tekin…” diye mırıldandım uykulu bir sesle.
“İyi misin?”
Başımı salladım. “Hı hı!” Çabucak ayağa kalkmaya çalıştım. Ama kalkar kalkmaz dönen başımla karşılaştım. “Ay!” dedim benimle birlikte ayaklanan Tekin’in koluna yapışırken. “Başım döndü.”
“İçki içmeye devam mı ettin sen?” diye sordu hayretle.
“Birazcık,” dedim dudaklarımı ısırarak. “Seni beklerken bir-iki kadehcik…” İnanmamış gibi bakınca savunmaya geçtim. “Sarhoş değilim ya! Valla bak! Sadece biraz çakırkeyif oldum, o kadar.”
“Çıkalım o zaman. Gidelim bir an önce,” dedikten sonra ben çantamı aldım. O da benim elimden tuttu. Düzgün yürümeye, sendelememeye çalışırken gözlerim yalnızca önüme bakıyordu. Fakat ellerimiz böyle birbirine kenetlenmiş hâldeyken, zihnimin gerilerine zorbela itelediğim gecenin hatıraları yine tüm gücü ve yakıcılığıyla akın ediyordu.
🌊
Neyse ki dakikalar sonra dışarı çıkınca yüzüme çarpan soğuk Ankara rüzgârıyla biraz olsun kendime gelir gibi olmuştum. Hemen caddenin önünde bekleyen Escalade’in kapıları açılır açılmaz, elim hâlâ Tekin’in avucunun içindeyken oraya yürüdük. Ben arka koltuğa, Tekin de tam karşıma oturdu. Gecenin başında Cave’e girmeden önce burada bıraktığım kabanım yerinde duruyordu. Tekin’in ceketi de aynı şekilde yan koltuğundaydı.
Dakikalar sessizlik içinde akarken Tekin’in kor bakışları benim üzerimdeydi. Benim bakışlarım bulanıklaşsa da aklım hâlâ yerindeydi.
Nihayet eve vardığımızda hızlıca arabadan indik. Adamlar evin kapısını açmış, anahtarı Tekin’e teslim etmiş ve bahçeyi hızlı bir şekilde boşaltmışlardı. Tekin’in emri miydi, anlamamıştım ama çok da sorgulayamadım. Bahçeden eve uzanan yolda hafif sendeler gibi olunca Tekin hızla belimden kavradı. Ve bir an bile beklemeden, tek bir söz söylemeden beni geniş omzuna bir çuval gibi attı.
“Hihhhh! Tekin n’apıyorsun ya?” diye bağırdım.
“Zor yürüyorsun! Sarhoş değilim diyordun bir de!” diye homurdandı.
“Değilim zaten. O kadar içmedim,” dedim bulanık bakışlarla etrafıma bakarken. “Dur, Tekin ya! Eteğim çok kısa!” diyerek karşı koymaya çalıştım. Saçlarım omzundan aşağı sarkmıştı, bacaklarım ise bedeninin ön tarafındaydı.
“Ben söyleyince sen benim kıyafetime karışamazsın demeyi biliyordun!” diye söylenmeyi sürdürdü. Çoktan eve girmiştik, kapıyı ise ayağıyla örtmüştü. “O eteklerin hepsini,” dedi merdivenlere yürürken, üzerine basa basa. Kelimeler dişlerinin arasından öfkeyle çıktı. “Tek tek yakacağım.”
“Hiç de bir şey yapamazsın!” diye diklendim.
“Yaptığımda görürsün!”
Farkında olmadan onun bedeninin ön tarafındaki ayaklarımı sertçe savurdum. Yumruğumu ise sırtına vurdum. “Hele bir dene!” diye tehdit ettim onu. Fakat sözlerimin devamını getiremedim. Ayağımın onun en hassas noktasına geldiğinin ise farkında değildim.
“Of! Hazel!” diye tısladı dişlerinin arasından. Amma da tatlı canı vardı? “Yavaş!”
“Ay, alt tarafı bir sırtına vurdum ya! Bir şey olmaz. Semsert, taş gibi sırtın var. Benim kuş gibi elimi hissetmemiştir bile.”
“Hissetti. Bundan emin olabilirsin,” diye yanıtladı beni.
“Ne kıymetli sırtın varmış,” diye triplendim. “Yemedik yani!”
Ben bambaşka bir şeyden bahsediyordum, o ise bambaşka. Tabii o anda bunu anlayacak kafada değildim.
“Ayarlarımla oynadığın yetmedi! Canıma kastetmeye devam et. Her anlamda mahvet!” dedi merdivenleri tırmanmayı bitirip odama giden koridora adım attığında. “Başıma belasın!”
“Gönüllüydün ya! Öyle demiştin.” Cevap gelmeyince hırçınlaştım. “Bırak beni ya! Barbar öküz!” dedim odama girdiğimiz sırada. “Çuval mıyım ben? Tekin! Sana diyorum.”
Beni yatağa tatlı sert bir tavırla bıraktığında, saçlarım yüzüme savruldu. “Ya yavaş olsana!” dedim saçlarımı geriye atmaya çalışırken.
Gece zifirî karanlıktı. Dışarıdaki sokak lambasından sızan ışık içeriyi loş bir şekilde aydınlatıyordu. Fakat asıl üzerime onun gözlerindeki alev vuruyor, bakışları tenimde neredeyse talepkâr bir tavırla geziniyordu.
Bedenimde dolanan bakışlarını takip ettiğim sırada, gözlerinin duraksadığı yer nefesimi tutmama sebep oldu. Yatakta oturuş şeklim nedeniyle göbeğim iyice açılmış, bakışlarıysa göbeğimdeki parlak piercingi bulmuştu. Göbeğimdeki ışıltılı taşa benim de bakışlarım değdiğinde, içimden ani bir tenimi örtme isteği doğdu.
“Bakmasana şöyle…” diye fısıldadım ama gözleri oradan ayrılmıyordu. “Çıkarttıracağım ben onu zaten,” diye devam ederek bir tepki vermesini bekledim ama Tekin ne yazık ki sessizliğini koruyordu. Beğenmemişti işte, kararım doğruydu. Bir elimi göbeğime kapattığım anda neredeyse hışımla bana uzandı ve dümdüz göbeğimin üzerindeki elimi durdurdu.
“Çıkarttırma…” diye fısıldadığında sesi boğuktu. Eli ellerimdeydi, çekmesini, uzaklaşmasını bekledim ama apansız hiç beklemediğim bir şey yaptı. Tekin birden dizlerinin üzerine çöktü ve parmağının sırtını çıplak göbeğime dokundurdu. Parmağı açıktaki tenimi hafifçe okşadığında önce tüylerim ürperdi, ardından başım geriye düştü. Fakat bu kadarı yetmemiş gibi dudaklarını göbeğime, tam piercingin üzerine bastırması bacaklarımın arasında çıldırtıcı bir sızlamaya neden oldu. Dudaklarımı sımsıkı örttüm çünkü bu geceden beri tanıdık olan bir inleme isteği boğazımdan kurtulmak için fırsat kolluyordu.
“Mahvediyorsun beni,” diye neredeyse hırladı dişlerinin arasından. Sesi, bakışı, dudaklarının tenime dokunuşu öyle erkeksiydi ki ayakta olsam bedenim belki de çoktan yere yığılmıştı. Ama yok… dedim kendi kendime. Tekin düşmeme izin vermezdi, kocaman kollarıyla beni çoktan sarmış olurdu.
“Ne yapıyorum ki?” diye sordum dilim dolaşa dolaşa.
Başını hafifçe kaldırdı. “Çelik gibi irademi darmadağın ediyorsun,” dedi ama ses tonuna bakılırsa bundan pek de şikâyetçi değildi.
“Yapmıyorum öyle bir şey,” dedim hırçın bir tavırla.
“Sorun da bu zaten,” dedi Tekin. “Farkında bile değilsin.” İki eli de çıplak belimi sıkıca sardı, hafifçe sıkıp okşadı. “Yalnızca kendin olman yetiyor.”
“Hmm… Nasılım ki ben?” Belimi saran ellerinin sıcağına kapılmamaya çalışarak, gözlerimi şaşkın bir merakla kırpıştırdım. Bakışlarım hafifçe bulanıktı ama sarhoş olmaktan epey uzaktım. “Nasıl biriyim yani?”
“İnatçı. Hırçın. Kural tanımaz. Söz dinlemez. Fevri. Baş belası,” diye mırıldandı. Kesik bir nefes çektiği sırada gözleri gözlerimdeydi. “Komik. Eğlenceli,” dedikten sonra hafifçe gülümsedi. “Ve çok güzelsin,” dediği anda ise bakışları usul usul aşağıya, dudaklarıma indi. “Bir erkeğin aklını, fikrini, düşlerini esir alacak kadar büyüleyici bir güzelliğe sahipsin.”
“Peki senin düşlerini?” diye sordum cilveyle.
“Kendimden bahsediyorum zaten!” diye terslendi. “Benden başka, seni düşleyecek herifin, aklını da fikrini de sikerim.”
Elimi kendime engel olamadan önce dudaklarına, sonra omzuna hafifçe vurdum. “Bazen karar veremiyorum,” dedim sinirle.
“Neye?” dedi vuruşlarımdan zerre kaçmaya çalışmadan.
“Öküzlük derecene!”
Ona saldıran ellerimi kıskıvrak yakaladı. Dudaklarında eğlendiği belli olan bir gülüşle iki elimi de arkamda avuçlarıyla tutarak bağladı. Ben yatağın ucunda oturur hâldeydim, o ise hâlâ dizlerinin üzerinde önümdeydi. Gecenin loşluğunda, alev alevdi bakışları. O anda… Odada ikimizden başka kimse yokken, sıklaşmış nefeslerimiz birbirine karışıyorken bakışları yalan olamayacak kadar sahici ve sıcaktı.
Bir an dudaklarıma yaklaşınca bir kez daha öpecek sandım ama öylece duraksadı. Bir nefeslik mesafe vardı dudaklarımızın arasında. Artık aşina olduğum tadı, biraz uzansam kavuşabileceğim yakınlıktaydı.
“Tekin…” diye fısıldadım ama beni yanıtsız bıraktı. Nabzım kulağımda atıyordu heyecandan. Kanım damarlarımda neredeyse fokurdayarak dolaşıyordu. Kalbim göğüs kafesimi öyle bir dövüyordu ki şu anda… Sanki son nefesimi vereceğim an, yalnızca birkaç saniye ilerisiydi.
Biraz daha yaklaşmak istedim ona ama ayağımdaki yüksek topuklu ayakkabılar bilekten de bağlı olmasının etkisiyle hareketimi kısıtladı. Kıpırdandım zorlukla oturduğum yerde. Ve en sonunda dudaklarımdan, “Rahat değilim böyle,” diye bir cümle çıktı. Fakat çatılan kaşlarına bakılırsa muhtemelen beni yanlış anlamıştı. Arkamda hapsettiği ellerimi serbest bıraktığında, bakışları da ne hissettiğimi anlamak ister gibi kısıldı. “Onu kastetmemiştim,” diye mırıldandım ağzımın içinden.
“Neyi kastetmiştin?” diye sordu.
“Ayakkabılarımı…” Anlamak ister gibi bakmayı sürdürünce devam ettim. “Çıkarır mısın?” dedim kısık bir tonda.
Bana yanıt vermeden elleri ansızın bacağıma uzandı. Bir eli bacağımı usulca okşadı ve ayağımdaki ayakkabının bileğindeki taşlı şeride uzandı. Usul usul çözdü tokasını. Aynı yavaşlıkla ayakkabıyı ayağımdan çıkardı. Her bir hareketi o kadar erotikti ki dudaklarımı ısırmadan durabilmem imkânsızdı. Aynı hamleleri diğer ayağımdaki ayakkabı için de tekrarladı. Nihayet yalınayak kaldığım anda ise bacaklarımı hızla beline doladı.
Bir eli saçlarımın arasına sokulmuş ve uzun dalgalı saçlarımı daha fazlasını isteten bir sertlikle avuçlamıştı.
Hemen ardından soluk soluğa, “İstediğin oldu mu?” diye sordu. Dudakları bir nefes uzağımda öylece bekliyordu.
Başımı salladım ama hemen peşinden tam dudaklarına doğru fısıldadım. “Üzerimi de çıkarmam lazım. Böyle yatamam.”
Hafifçe güldü. “Harbiden sınavımsın,” diye söylendi dişlerinin arasından. Fakat çok büyük ihtimalle dışarı çıkmasını istediğimi sanmıştı.
Bunu istemiyordum oysa. Belki çakırkeyif olmamın etkisi, belki de alkolün çenemde yarattığı gevşekliğin bir belirtisiydi ama dokunuşlarından uzaklaşmayı hiç istemiyordum. “Soy beni,” diye mırıldandım bir nefeste, apansız.
Şaşkınlığın izlerini bakışlarında yakalamam uzun sürmedi. “Ne?” dedi kısa bir an fakat yanıt vermemi beklemeden bir eliyle yüzünü ovuşturdu, hemen peşinden yeniden bakışlarını benimkilerle birleştirdi. Önce sanki bundan emin olup olmadığımı anlamaya çalışır gibi birkaç saniye yüzümde bir şeyler aradı ama aradığını bulamadı. Elleri üzerimdeki gömleğime uzandığı anda ise o saniyeye kadar ucundan tutmaya çalıştığı kontrolü ansızın ellerinden kaydı.
Hızlı hamlelerle gömleğimin düğmelerini çözdü. Zaten crop olmasının etkisiyle çok fazla düğmesi de yoktu. Gömleğin önü açılır açılmaz hızla iki yana doğru sıyırdı ve yalnızca saatler önce hiç görmeden dokunduğu, dantelli, beyaz bir sütyenle örtülmüş göğüslerimi ortaya çıkardı.
Belki de hayatımda ilk kez iri göğüslerim olmasına şükrettiğim saniyelerdeydim. Çünkü Tekin’in gördüğü manzaraya bayılmış gibi bir hâli vardı.
Alt dudağını hafifçe yaladı, ardından ısırdı. “Beyaz…” diye fısıldadı hemen peşinden. “Yakışmış.”
“Öyle mi?” diye sordum içimi kaynatan bir nazla.
“Hem de çok. Ama sabahki bordoya da bayılmıştım,” derken beni odamda iç çamaşırlarımla bastığı andan söz ediyordu. Şakağındaki damar pıt pıt atmaya başlamıştı. “Altında da takımı mı var?” diye sorarken, sözcükler dişlerinin arasından zorlukla çıkıyordu.
Aslında onu hemen onaylayacaktım ama bu gece tüm ustalığıyla benimle oynayışı aklıma sızıverdi. Belki de bu onu taklit ederek, “Kendin keşfet,” diye fısıldayışımın tek sebebiydi.
Dudakları şeytani bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Ayağa kalk,” diye buyurdu sert bir tonda. Kendime vazgeçme şansı tanımadan yatağın ucundan usulca ayaklandım. Kalbim göğüs kafesimi delip geçmek ister gibi atıyordu ama umursamadım. Beni gerçek bir kadın gibi görmesine dair duyduğum arzuyu artık istesem de tutamazdım.
Hâlâ dizlerinin üzerinde olmasının da etkisiyle ben ayağa kalkınca Tekin’in başı tam karnımın hizasında kaldı. “Eteğimin fermuarı var,” diye fısıldadım ama karşılığında çenesini kastı.
“Nerede?” diye mırıldandı.
“Arkasında…” dedim dudaklarımı ısıra ısıra. Fakat bu büyük bir hataydı. Beni hiç çevirmeden elini arkaya uzatarak fermuarı indireceğini sandım ama ne yazık ki öyle olmadı. Belimden tutarak süratle arkama dönmemi sağladı ve bir an bile beklemeden eteğin fermuarını aşağı indirdi. Payetli mini etek âdeta süzülerek bileklerime düştüğünde, Tekin’in dudaklarından da sert bir küfür çıktı.
“Hassiktir! Hazel!” diye tısladı dişlerinin arasından. O anda beyaz dantel takımın altının tanga olduğu gerçeği yüzüme bir tokat gibi çarptı. Üstelik öyle bir parçaydı ki hem belimin iki yanındaki hem de kalçalarımın arasındaki kısım incecik bir ipten yapılmıştı.
Bunun etkisiyle yüzüm neredeyse bir domates gibi kızarırken hışımla önüme döndüm. Ve hiç beklemeden yeniden yatağın ucuna oturdum. İki dakikalığına cüretkâr olma arzum utanç içinde boğulmama neden olmuştu, ne yapacağımı bilemiyordum.
“Neden kaçıyorsun?” diye mırıldandı Tekin bana doğru yaklaşırken.
“Kaçmadım,” dedim içime içime. “Sadece…”
“Sadece ne?”
Alt dudağımı ısırdım. “Altımdakinin nasıl olduğunu unutmuşum.”
“Bense gördüklerimi unutabileceğimi sanmıyorum,” diye yanıtladı beni arsızca. Ve benim bir şey söylememe izin vermeden elleri belime dolandı. Bir eli hâlâ belimi sarmayı sürdürürken, diğer eli boynuma uzandı, oradan saçlarıma kaydı. “Çok güzelsin,” diye fısıldadı. Aslında o ana kadar kontrolünü yeniden eline almış gibiydi ama belimdeki eli ansızın aşağıya, tanganın etkisiyle çıplak kalçama doğru kaydığında irade zincirinden biri daha hızla kırıldı. Tek bir dokunuş, tüm bedenimi bir yıldırım gibi çarpmıştı.
Ancak anlaşılan çarpılan tek kişi ben değildim. “Siktir! Hazel! Nasıl bir şeysin sen böyle?” diye âdeta hırladı elleri çıplak kalçamda gezinirken. Parmakları altımdaki tanga külotun iplerinde dolaşıyordu. Fakat yan iplerle yetinemeyip tam kalçalarımın arasındaki ince ipin üzerinde dolaştığında, ikimizin de dudaklarından haykırmayı andıran bir inleme çıktı.
Benim inleyişim arzulu bir “Ah! Tekin!” nidasına karıştı.
Tekin’in ise dudaklarından Lazca bir şeyler fırladı, takip edebilmem imkânsızdı.
Yaramaz parmakları durmuyordu. Dik bir şekilde oturuşumun etkisiyle kalçalarımın arasındaki ince ipin arasında bir ileri bir geri rahatlıkla geziniyor, ara ara parmağıyla o ipi tenimden çekerek uzaklaştırıyor; en kuytu yerimde sırılsıklam, alevden bir gölün birikmesine yol açıyordu. Zor tutuyordum bacaklarımı birbirine bastırmamak için. Sanki bunu yaparsam oradaki o baş döndürücü sızı, doldurulmayı bekleyen boşluk yok olacaktı.
“Tekin…” diye fısıldadığım anda, soluk soluğa ellerini kalçamdan uzaklaştırdı. Dudaklarını omzuma bastırdı. Belki tenimden uzaklaşsa kontrolünü daha hızlı kazanırdı ama bunu yapmadı.
Hızlı hızlı soluklandı ve “Beni bitirmeye yemin etmişsin,” diye mırıldandı.
“Sana öyle gelmiş,” dedim omzumu silkerek.
Saniyeler geçip gitti, hiçbir şey söylemeden dudakları omzumda öylece durdu. Ve en nihayetinde, “Hazel…” dedi derin, boğuk sesiyle. “Hani… Şu okumayı sevdiğin romanlar var ya…”
Bir an duyduklarımın gerçek olduğuna inanamıyormuş gibi gözlerimi kırpıştırdım. “Ne?” dedim şaşkın bir tonda. “Ne romanı?”
“Şu baş ucunda sakladıklarından bahsediyorum,” diye mırıldandı bakışlarımızı yeniden birleştirirken.
“Ben sevmiyorum ki onları,” diyerek ışık hızıyla cevaplayıp kıvırmaya çalıştım. Ama yüzümün pancar gibi kızardığına kalıbımı basardım. Bu yalanımdan sonra da Edward ve Veronica’nın yüzüne bakamazdım. “Lila getirmişti bir ara. Kalmış öyle.” Bakışlarımı ondan kaçırarak etrafıma bakındım. “Nereden çıktı şimdi onlar? Ne anlattıklarını bile bilmiyorum yani.”
“Güzel…” dedi dudaklarının kenarında çarpık bir gülüşle.
“Ne güzel?” dedim anlam verememişçesine.
“Sevmiyor olman…” diye yanıtladı beni. Fakat ben sebebini soramadan açıklamaya devam etti. “Onlara ihtiyacın olmayacak çünkü.”
“O ne demekmiş?” dedim çenemi hafifçe havaya dikerken.
“Sana orada yazanlardan daha güzelini yaşatırım. Kitaplara ihtiyacın yok demek,” dedi bir çırpıda.
Cümlesini işittiğim anda gözlerim hayretle kocaman açıldı. “Hiç de bile?” dedim asi bir tavırla. Ama hayali bile zihnime bir kar suyu gibi sızmıştı. “Yaşamak isteyen var da sanki,” diye söylendim o kitapla yakalanmamı hatırlatmasının kızgınlığıyla. Oysa karşısında yalnızca iç çamaşırlarımlaydım, buna kimse inanmazdı.
“Yok mu?” diye sordu. Dudaklarını yanağıma doğru yaklaştırdığında yoldan çıkan nabzım bana nefes aldırmıyordu.
“Yok,” dedim ama hiç umursamadı bu cevabımı. Belki de büsbütün yalan olduğunu o da biliyordu.
“Ben istiyorum ama.” Dudaklarını yanağımdan çeneme sürükledi. Bir eli çıplak belimi sarmıştı, diğeri uzun bacağımı okşamaya odaklanmış hâldeydi. “Çok istiyorum hem de…” diye devam etti. “Hiç sabah olmayacakmış gibi tadına bakmayı deli gibi istiyorum, Hazel. Tadın, kokun gerçekten vücudunun her noktasında aynı mı? Bunu öğrenmek için dakikaları, günleri sayıyorum.”
Sözleriyle gürültülü bir şekilde yutkundum. Öyle arsızdı ki susmak bilmiyordu. Gerçekten yaşarsak bu söylediklerini… O zaman da böyle mi konuşacaktı benimle? Sahiden çok pis, çok edepsiz bir ağzı olduğu doğruydu. Peki ağzının diğer yetenekleri? Allah’ın cezası vicdansız herif! Bunu benim aklıma neden sokmuştu?
“Bu yatakta değil ama…” diye devam etti nice sonra. Benim sıklaşan nefesime karışan sık nefesi ara ara tekliyordu. Şakağında bir damar atıyordu sürekli. Kendisini zor tuttuğu bacaklarıma, belime dokunan ellerinin zaman zaman sertleşmesinden, tenimi hoyratça sıkmasından anlaşılıyordu. “Kendi yatağımda hayal ediyorum seni, Hazel. Hem de öyle hayaller ki… Off!”
“Neden?” dedim ama nefesimi toparlayamadığım için yarım kaldı. Hemen sonra kendimi yatakta öne doğru kaydırdım ve ona iyice yaklaştım. “Neden yine öpmüyorsun o zaman?” diye sordum cesaretimi toplayabildiğimde. Fakat öne doğru kayışımın etkisiyle bacaklarımın arasındaki o kuytu sıcaklığım Tekin’in önündeki kabartıya yapıştı.
“Çünkü sabah uyandığında… Hatırla istiyorum. Tüm canlılığıyla…” diye yanıtladı beni.
“Hatırlamayacağımı da nereden çıkardın?” dedim soluk soluğa kalmış bir şekilde.
“Hafızanın kuvvetli olduğundan o kadar emin değilim,” dedi pişkin pişkin sırıtarak.
Köpek! Altımdaki iç çamaşırının nasıl olduğunu bile unutuşumu mu kastediyordu? “Hiç de bile!” diye diklendim. “Çok da kuvvetlidir benim hafızam bir kere.” Aklıma o an gelen bahaneye hızla sarıldım. “Mesela Cave’de doğum günüm için rezervasyon yaptırma isteklerimi geri çevirttiğini hafızamın en cafcaflı yerine kazıdım, Tekin. Asla unutmam.”
“Bu isteğinden haberim yoktu. Benden isteseydin keşke. Her türlü ayarlardım zaten. Cave bana ait olmasa bile…” Hafifçe güldü. “Merak etme. Ayarlarım o geceyi. Yalnızca bize özel olur.”
“İstemem,” dedim omzumu nazla silkerken. “Hem Hazar da gelecekmiş zaten. Belki İstanbul’da kutlarım.”
“İstanbul’da? Benden uzakta?” dedi sözlerime inanamıyormuş gibi. “Mümkün değil bu dediğin.”
“Neden mümkün değilmiş? Ben zaten Ankara’da kalıcı değilim ki. Haziran’da mezun olacağım.” Beynim çorba gibiydi, dilimin freni boşalmıştı VIP odada uykudan uyandığımdan beri, dudaklarım bir oradan bir buradan bir şeyler söylüyor, her şeyi karman çorman hâle sokuyordu. “Zaten sonrası için hocam da asistanlık teklif etmişti bana. Belki onu kabul eder, İstanbul’a temelli dönerim.”
“Benden kurtuluşun yok, Hazel. Artık yok…” dedi apansız.
“Ya ben istersem kurtulmayı. Bir gün…” diye fısıldadım gecenin karanlığında. Bunu neden söylediğimi bilmiyordum. Belki de bir yanım ondan nereye kaçarsan kaç, peşindeyim cümlesini bir kez daha duyma arzusundaydı.
“Kurtulmak isteme diye neleri göze alabileceğimi tahmin dahi edemezsin,” diye yanıtladı hiç tereddütsüz. Gözlerinde sırf sözlerimin yarattığına emin olduğum kordan bir hiddet yükselirken dudaklarını benimkilere iyice yaklaştırmıştı.
“Nasıl tutabilirsin ki beni? Kaçarım,” diye ısrar ettim ama parmaklarım dudaklarımdan çıkanlara tezat hareket ediyordu. Bir mıknatısa çekilir gibi çoktan ensesine, oradan da saçlarının arasına uzanmışlardı.
“Kaçamazsın,” dedi öfkeyle, kimsenin çiğneyemeyeceği bir yasağı dile getirir gibi. “Bırakmam.” Dudaklarımız birbirine nihayet değdiği sırada sanki kaderin kördüğümü andıran ağlarını ören sözcükleri kulağıma ulaştı. “Bu gece bir kilit kapandı, Hazel. Ve sana, sırf benimle orada kilitli kal diye anahtarı yok ederim demiştim.” Dudaklarını dudaklarıma sürttü. “Mümkünatı yok, mşkeri… Seni kendimden bir adım bile uzaklaştırmam.”
Cevap vermeme izin vermeden hızla dudaklarıma kapandı. Önce alt dudağım, sonra üst dudağım her bir dokunuştan, her bir ısırıştan ve emişten nasibini aldı. Alt dudağım onun dudaklarının arasında ezilirken dakikalar süren sert bir öpücüğün ardından nefes nefese benden uzaklaştı. Kor gözlerindeki hiddet yangınının sebebi, kaçabileceğime dair yaptığım tek bir ima mıydı?
Bunu gözlerinden silmek ister gibi şirinlik yapmaya çalıştım dilim dolana dolana. “Mşkeri… Ne demek? Hâlâ söylemedin.”
“Çok mu merak ettin?” diye sordu dişlerinin arasından.
“Hı hı. Çok.”
“O zaman yarın arkadaşını yolcu ettikten sonra benimle baş başa bir yemek ye ve anlamını öğren, Hazel,” dedi neredeyse homurdanır gibi.
“Ne yapacağız ki yemekte?” dedim merakla.
“Konuşacağız,” dedi çarçabuk.
“Ne konuşacağız?”
“Onu da konuştuğumuzda öğrenirsin!” diye hafifçe azarladı beni. Bir kerecik kaçarım dedim diye hemen de öküzlüğe geri dönmeyi başarabilmişti.
“Söylemezsen söyleme,” dedim omzumu silkerek. “Çıkmıyorum seninle yemeğe falan.” Bu düpedüz yalandı tabii. Biraz daha ısrar ederse çıkardım.
“Hadi! Yarın devam edersin benimle inatlaşmaya. Uyu artık,” diye söylendi.
Bir an itiraz edecekmişçesine çenemi havaya diktim fakat oturduğum yerde bile başımın hafifçe dönmeye başladığını hissedince bundan hemen vazgeçtim. Tabii bunu belli edecek değildim, şimdi hiç Tekin’in içkiyle ilgili nutuk atmasını çekemeyecektim.
Başımı uslu uslu kabul edercesine salladım ve daha fazla dayanamayarak oturduğum yerde büzüşüp yatma pozisyonunu aldım. Yorganımı kıyısından köşesinden çekerek iç çamaşırlı bedenimi örtmeyi de atlamamıştım. Enerjim kalmamıştı, usul usul kapanan gözlerim iyice bulanıklaşmıştı. Belki de bu yüzden ne Tekin’in bir müddet beni izlediğinin ne de saniyeler sonra hemen yatağın yanındaki tekli berjere oturduğunun farkına vardım.
Nice sonra… Gözlerim tatminsiz bir zevk duygusuyla aralandı. Ya da belki de hep açık hâldeydi, ayırt edebilmek imkânsızdı.
Gece henüz gündüze dönmemişti. Güneş hâlâ yüzünü göstermemiş; gökyüzü, gariptir ki ayı gereğinden fazla misafir etmişti.
Sebebi bizdik belki.
Sırılsıklam tenlerimizdeki aç bir dokunuş ya da dudaklarımızdan daha fazla dercesine kopan şiddetli bir inleyiş içindi.
Simsiyah saçlarından küçük bir ter damlası önce damarları belirginleşmiş şakağından aşağı süzüldü, hemen peşinden onunkine neredeyse yapışık duran göğüslerimin arasına düştü. Az önce tenimde dolanmış dudaklarının arasından sızan sıcak, hırıltılı nefesi boynuma vuruyordu. Kor bakışlarında bir yangın vardı artık. Günler önce aramızda tutuşmuş o küçük kıvılcım çoktan büyümüştü, değdiği yeri yalnızca kavuruyordu.
Adı dudaklarımdan belki de binince kez döküldü. Kocaman eli, saatlerdir dokunulmaktan ateş gibi olmuş göğsüme kapandı. Hareketleri sert ve hızlıydı, sanki çıldırmıştı. Hiçbir dokunuş yeterli gelmiyormuş gibi, mememin iyice sivrilmiş başını hoyrat bir ısırışla dudaklarının arasına aldı. Başım geriye düştü, saçlarım lacivert çarşafın dört bir yanına savruldu. “Tekin…” diye inledim ama onun boğazından çıkan erkeksi hırıltılar sesimi bastırıyordu. Bir elimle çarşafı sımsıkı tutmuştum, nereden destek alacağımı bilmiyordum. Diğer elimse ensesindeydi, tırnaklarımı tenine batırmıştım, her dokunuşum ardında gecenin emaresi olan kırmızı izler bırakıyordu. Aynı izlerden benim de göğüslerimde vardı. Dişlerinin yarattığı ısırık izleri… Ya da tenimi emmeye doyamayan ıslak dudaklarının bıraktığı damgalar…
Mememin büyümüş ucunu bir kez daha emip ısırdığı sırada dudaklarımdan küçük bir hıçkırık fırladı. “Yalnızca benimsin,” diye söylendi. Bakışları vahşiydi.
Bacaklarımın arasında sızılı bir ateş yanıyordu sanki. Sırılsıklamdı, kıvrandırıyordu ve ilacı ise bir milim ötedeydi. Bakışlarımdan hislerimi anlamış gibi iyice yaklaştı ve siyah bir boxerla örtülü olsa da tüm gücünü hissedebildiğim sertliğini bana doğru itti. O taş gibi kalınlığı en hassas, en sıcak noktamda hissettiğim anda başım arkaya düştü, dişlerim dudaklarıma saplandı fakat bu bile oradan firar eden arzulu inlemeyi engelleyemedi.
Dudaklarını boynumda çizdiği ateşten yolların üzerinde arsızca dolaştırdı. Sımsıkı tutundum kalın kollarına. İşin içine iş bilir dili de karıştığında bacaklarımı tamamen içgüdüsel bir arzuyla beline doladım. Bu hareketim sanki son noktaydı. “Kollarımdasın!” diye âdeta hırladı. Dişlerini omzuma, canımı acıtmasa da üzerimde hâkimiyet kurar gibi geçirdi. “Kimse alamaz seni benden!” deyişi sonsuz bir vaatti sanki, bir yeminden farksızdı. Fakat bir yandan da… Garip bir şekilde… Tanıdıktı.
Ansızın bulunduğum kollar da ruh hâlim de değişti. Tırnaklarım yabancı kollara saplandı. Tüm bedenim ıslaktı, burnumda buz gibi denizin kokusu vardı. Bir yüz eğilmişti yüzüme doğru ama tüm açıklığıyla göremedim, imkânsızdı. Zangırdayan dişlerimin arasından son gücümle, “Sen de onlardan mısın?” diye soruşum kulaklarıma, camdan içeriye dolan gök gürültüsüyle eş zamanlı ulaştı.
Nefes nefese yataktan doğrulduğumda nerede, hangi zamanda olduğum gerçeği suratıma tokat gibi çarptı. Allak bullak hissettiğim bir andı. Maraton koşmuşçasına hızlanan nefesimi bastırmaya çalıştığım sırada, bakışlarım etrafımı taradı. Ne gece karanlığıydı ne Tekin buradaydı ne de lacivert çarşaflardan eser vardı. Gün çoktan aydınlanmıştı, dışarıda sanki gök yarılmışçasına yağmur yağıyordu ve az önce yaşananların hepsi bir rüyaydı.
Zihnimde önce Kollarımdasın! Kimse alamaz seni benden! cümlesi yankılandı. Daha önce Tekin’den duymuş muydum düşüncesiyle zihnimi taramaya çalıştım fakat hatıralarımda yoktu, o hâlde nereden çıkmıştı? Rüyamın kâbusa dönmesi de çok sürmemişti üstelik, kendimi açık denizde gördüğüm kâbuslar bir gün son bulacak mıydı?
Saatime baktım, sabahın yedisiydi. Zerre enerjisiz bir şekilde yataktan kalktım ama iç çamaşırlarımla olduğumu fark ettiğim an dün gecenin anılarıyla baş başaydım. Tüm yaşananları düşünmeyi kendime geldiğim ana bırakarak önce üzerime bir taytla kazak giydim, ardından sarsak adımlarla odadan çıktım.
Kuruyan damağımı az da olsa rahatlatmak için su içmek üzere aşağı inmiştim ki mutfaktan bir tıkırtı geldi. Merdivenlerin sonuna ulaşır ulaşmaz baktım. Tekin’di. Çatık kaşlarının altındaki uykusuz bakışları ansızın benimkilerle birleşti. Üzerini değiştirmemişti, görüntüsü ise biraz… Dağılmış gibiydi. Hâlâ dün geceki kaçma imalarımın öfkesinde miydi?
“Tekin?” dedim soru işaretleri barındıran sesimle. Bir an az önce gördüklerimin rüya mı, yoksa gerçek mi olduğunu sorgularken buldum kendimi. “Sen… Burada mıydın?”
“Evet,” diye yanıtladı beni. Fakat… Anlamadığım bir şekilde sinirli gibiydi. Farklı bir şey olup olmadığını soracağım sırada dışarıdan bir gürültü yükseldi, hemen peşinden tam altı el ateş edildi. Tekin ilk silah sesini duyduğu anda beni ablukaya almış ve sırtımı merdivenin altındaki duvarla birleştirmişti.
“N’oluyor?” diye sordum titreyen sesimle ve korkuyla devam ettim. “Yine Kadir mi?”
“Hayır,” diye yanıtladı Tekin. Bu sırada bir eliyle cebinden telefonunu çıkarmıştı. “Kadir olamaz! Yedili’ye haber çoktan gitti.”
Bahsettiği şey benim Tekin’in sevgilisiymişçesine koruma çemberine dahil olmamdı. O zaman dışarıdaki Kadir ya da adamları değilse kimdi?
Allah’tan Lila’nın top patlasa uyanmayacak kadar ağır bir uykusu var diye düşündüğüm sırada Cihan dışarıdan, “Abi!” diye seslendi.
“İçeri girme,” diye yanıtladı Tekin. Hemen peşindense telefonu çalmaya başladı. “Kim?” diye cevapladı telefonu açar açmaz. İfadesi rahattı, sanki içten içe bir tahmini vardı.
“Bilmiyoruz, abi,” dedi Cihan soluk soluğa. “Çocuklar düştüler peşlerine.”
“Mladenov’un oğulları olmadığına emin misiniz?” diye sordu. Anlaşılan tahmini buydu.
“Eminiz, abi!”
“Düşün peşlerine. Yakalamadan da dönmeyin,” diye buyurdu. Telefonu kapatır kapatmaz salonumdaki büyük televizyonun kumandasını bulup açtı. Ekranda son dakika haberleri vardı.
Ansızın aklıma gelenlerle gözlerim hayretle açıldı. Gece balistiğe bir silah bırakılmış olmalıydı, az önce dışarıda sıkılan silahların Tehditçi’yle bir ilgisi var mıydı?
“Günler önce öldürülen Rusya’nın Ankara Büyükelçisi Sergei Petrov’un ölümüyle ilgili bir son dakika gelişmesiyle karşınızdayız,” diyordu spiker. “Dakikalar önce basına servis edilen bir video ile Sergei Petrov’un ölümünün ardında kimlerin olduğu doğrulandı. Çeçen örgütünün lideri Rustam Abbasov’un kaynaklarından tarafımıza ulaşan açıklamalara göre, suikastın arkasında kendileri bulunuyor. Abbasov ve örgütü uzun süredir Rusya ile anlaşmazlık içindeydiler ve lider Rustam Abbasov’a aylar önce bir suikast girişiminde bulunulmuştu. Büyükelçi suikastının da bu anlaşmazlık nedeniyle, misilleme amaçlı gerçekleştirildiği tahmin ediliyor.”
Aklıma gelen ihtimallerle, hızla, Tekin’in bir şey sormasına izin vermeden yukarı fırlayıp odama girdim. Kenara atılmış çantamı buldum ve içinden telefonumu alır almaz yeniden aşağıya indim. Ekranda bir mesaj vardı; ezbere bildiğim, Tehditçi’ye ait o numaradan gelmişti. Hızlıca mesaj ekranını açtım.
“Üçüncüde elimden kurtulamayacaksın!” yazıyordu mesajda.
Tekin de okumuş olmalıydı ki “Sikeceğim ecdadını o şerefsizin!” diye tısladı. Hemen sonra ekranda bir şey çekti dikkatimizi. Benim kaşlarım çatılırken Tekin’in parmağı ekrana uzandı. “Sana ne fotoğrafı gönderdi geçen gece?” diye sordu. Son attığı mesajın üzerinde bir fotoğraf gönderildiği ama silindiği bilgisi bulunuyordu.
“Bilmiyorum,” dedim dudaklarımı ısırırken. Sersem gibi koltuğa ilerlediğim sırada galerimi açtım. Tehditçi’den gelebilecek bir fotoğraf aramaya koyuldum. Neyse ki Tekin ekranıma bakmıyordu da Lila’nın dün gece gönderdiği kareyi görmemişti. Aradığım şeyi bulduğumda tam ekran hâline getirip Tekin’e gösterdim. Derin bir denizin içindeki çapa fotoğrafının anlamı neydi bilmiyordum ama Tekin’in çatılan kaşlarına, kasılan çenesine bakacak olursam çok da belirsiz değildi.
“Gemiyle ilgili bir şey ima ediyor,” dedi bir an düşündükten sonra. Bakışları benimkileri buldu. “Geminin enkazından silahların tamamı çıkarılmamış olabilir mi?” diye sordu. Buna bir cevabım yoktu. Kısa bir süre Tekin birileriyle yazıştı, ardından Savaş’la konuşup bana döndü. “Bir daha o adamdan gelen herhangi bir mesajı saklama!” diye buyurdu sinirle.
“Saklamadım,” dedim oturduğum yerden kalkarken. “Farkında bile değildim mesaj attığının.” Kaşlarım çatıldı. Kasıtlı olarak söylememişim gibi davranmasından hoşlanmamıştım. “O gece sen aramıştın beni hatırlarsan. Görüntülü… Sonra da uyumuşum zaten, görmedim bile.”
Cevap vermeden arkasına dönüp dışarı çıkacaktı ki hışımla kolundan tutup onu durdurdum. “Ne oluyor?” diye sordum engelleyemediğim bir öfkeyle. “Bana niye sinirlisin sen sabah sabah?”
Birkaç saniye sessiz kaldıktan sonra, en nihayetinde dayanamamışçasına, “Çünkü gözümü kırpmadım,” diye bağırdı. “Bütün gece! Yatağının yanındaki koltukta gözümü bile kırpmadan öylece oturdum. Ne kadar huzursuz uyuduğundan haberin var mı?”
“Uyuyamadığın için mi bu öfken yani?” diye yükseldim kastettiği şeyi ansızın yok sayarak. “Evine gidip uyusaydın o zaman. Ben mi sana kal dedim?”
“Gidemiyorum!” diye yanıtladı beni boğazının gerilerinden gelen, canhıraş sesiyle. “Aklım fikrim sende! Seni korumakta!” Elini saçlarının arasına atıp çekiştirdi. “Nasıl gideyim?”
“Keşke-” dedim ama devamını getiremeden parmaklarıyla dudaklarımı örttü.
“Hele bir söyle!” diye bir tehdit savurdu. Sözcükler dişlerinin arasından hiddetle çıkıyordu. “Hele bir keşke Arhavi’ye hiç gelmeseydim de!”
“Ne diyebilirim ki başka bu durumda?” dedim elini dudaklarımdan çekerken.
“İyi ki de, ulan! İyi ki de!” diye yanıtladı beni sert bir tonda. “Bir kere de iyi ki sana geldim de.” Kolumu tuttu. “Bunu söylemeni bekliyorum. Anlıyor musun?”
Öfkesinin hedefinde ben mi vardım yoksa dün gece benim huzursuz uykuma şahit oluşu mu, bilmiyordum. Ama her nedense zihnimde ikinci ihtimal ağır basıyordu. Gece uyumadan önce kaçarım atışması dışında bir şey geçmemişti aramızda, Tekin’in öfkesini bu denli harlayan şey her neyse onu ben uyurken bulmuştu.
Uyurken beni izlediği aklıma sızınca dudaklarımı ısırdım. Omzumu silktim dizginleyemediğim bir nazla ve “Anlamadıysam ne yapacaksın?” diye sordum.
Çatık kaşları düzeldi, öfkesi ifadesini ağır ağır terk etti. Dudaklarında vahşi bir gülüş belirdi. “Anlatırız,” diye yanıtladı beni. “Sen anlayana kadar.” Tehdit miydi bu? Korkmam, saklanmam mı gerekirdi? Oysa sesinde anlayamadığım başka bir tını vardı, sanki gizliden gizliye bir şeyler vadeder gibiydi. “Şimdi hazırlan,” diye devam etti. “Bu evde güvenliği sağlayabilmek imkânsız. Artık burada kalmayacaksın.”
“O ne demek ya?” dedim gözlerim hayretle açılırken. “Nerede kalacakmışım?”
“Benim evimde!” diye açıkladı. “Gerçek evimde ama,” dedi üzerine basa basa. “Senin deyiminle… İnime sürüklüyorum seni. Bir itirazın mı var?”
Dudaklarım itiraz etmek üzere aralandığı anda parmağı dudaklarıma kapandı. Zihnimin zehrine şu anda da ihtiyacım vardı oysa. Ama daha dakikalar önce birbiri ardına sıkılan silahların barut izleri havadayken, sanıyordum ki bu sefer kaçışım olanaksızdı.
🌊
* Mşkeri; Lazcada ‘orman gülü’ anlamına gelir. Deli bal adı verilen zehirli bal, bu çiçeğin özünden üretilmektedir. Bu hitap, kitabın devamında Tekin’in Hazel’e olan imza hitaplarından biridir.
🌊
Arhavili mekânlarından; Cave
🌊🌊🌊

