Yayınlanma tarihi: 31 Mayıs 2025
Sevgili Arhavili ailem. Biz geldik. 🥰
Buraya bölümü okuduğumuz tarihi bırakalım mı? ❤️
Bu bölüme ve önceki bölümlere yıldızlarımızı bırakmayı lütfen unutmayalım. Keyifli okumalar. 🥰
🌊
♪♪ Bölüm şarkıları:
Funda Arar ~ Seni Düşünürüm
19. BÖLÜM
26 Ekim 2020, Ankara
İmkânsızlıkların içinde bile her daim zehir gibi çalışan aklım âdeta durmuştu. Hayatım boyunca ya kurtuluşuma ya da yenilgime sebep olmuş çenem ise bir türlü açılmıyordu. Belki Tekin’in dudaklarıma örttüğü uzun, güçlü parmağının da etkisi olabilirdi bu. Ya da bir ihtimal burnuma dolan erkeksi kokusu beyin fonksiyonlarımı büsbütün uyuşturmuştu.
“Saçmalama, Tekin!” dedim sözlerinin yarattığı panik zor da olsa aklımı başıma toplama gücü verirken. “Senin evine falan gelemem. Babam adamlarını yollayacak birkaç güne. Unuttun galiba?”
“Hayır, unutmadım.” İtiraz etmemden hoşlanmamışçasına kaşlarını çattı. “Bir çözüm buluruz.”
Telaşlı heyecanım boğazımı düğümlerken güçlükle konuştum. “Ne çözümü bulacağız ya? Anlar babam. Çakal gibidir o, her şeyi anlar.”
“Neyi anlaması korkutuyor seni bu kadar?” diye sordu bıçak gibi keskin sesiyle. Çatık kaşları gözlerini iyiden iyiye örtüyor, ilk uyandığımda yüzünde gördüğüm o ifade sanki yeniden yüzünü ele geçiriyordu. “Ama doğru! Aramızda bir şey olduğunu düşünmelerinden korkuyordun en çok. Öyle söylemiştin, değil mi?”
Bu, günler önce beni götürdüğü o sabahçı kahvesinde, gururumu korumak için sığındığım bir yalandı yalnızca. İlla hatırlatması mı gerekirdi? Hem… Dün geceden sonra… Aramızda bir şeyler tutuşmamış mıydı zaten? Şimdi neden böyle söylemişti ki?
Kısa bir an kalbim az önceki telaşımdan çok daha başka bir korkuyla hızlanmaya başlayınca, ne diyeceğimi bilemeden öylece kaldım. O da benim gibi düşünmüyor muydu yoksa? Herhâlde her şeyi yanlış anlayacak kadar saf olamazdım.
Ben sessiz kalınca, çenesini neredeyse kıracak kadar sıktı. Âdeta burnundan soluyarak çenemi tuttu ve hafifçe kaldırarak bakışlarımızı birbirine odakladı. “Eğer hâlâ bundan korkuyorsan…” dedi dişlerinin arasından zorlukla. “Bu korkunu bir an önce yensen iyi olur.”
“Neden?” diye sordum devamını getirmesini isteyerek. Neyse ki fazla bekletmedi beni ve en nihayetinde içimi rahatlatan sözcükler dudaklarından çıktı.
“Çünkü aramızda bir şey var, Hazel,” diye yanıtladı. “Sen de en az benim kadar iyi biliyorsun bunu.” Bir eli belimden sıkıca kavrayıp bedenimi kendine doğru çekerken, dudakları neredeyse vahşi diyebileceğim bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Dün gece sen de hissettin üstelik.”
“Neyi hissettim?” diye sordum hızlanan soluklarımı saklayamadan. Yüzü bir milim ötemdeydi. Dün gece beni etkisi altına alan o büyü, biraz bile hafiflememişti.
“Ateşi…” diye cevapladı beni. Doğru söylüyordu. Tüm yakıcılığıyla hissetmiştim ateşi. Belki de bu, sabahın o saatinde bile alev alan bedenimin tek sebebiydi.
“Nereden biliyorsun hissettiğimi?” dedim dudaklarımı cilveyle kıvırırken.
Bir eli belimi sıkıca sarmaya devam ederken diğeri çeneme uzandı, başparmağı dudaklarımın üzerinde dolaştı. “Kollarımda yanıyordun çünkü. Hiç boşuna inkâr etme şimdi,” dediği anda ise bana doğru eğilmeye başlamıştı.
Dudaklarımı yeniden ele geçirmesine ramak kalmıştı ki merdivenlerin yukarısından bir bağırma sesi bize doğru ulaştı. “Ay Heyz!” diye seslendi Liloş telaşlı bir tonda. “Az önce silah sesi mi duydum ben?”
Tekin bıkkın bir soluk alırken, ben cilveli bir tavırla ondan uzaklaştım. Kıkırdayışım onun sinirini iyice tepesine çıkarmış olmalı ki eliyle yüzünü sertçe ovuşturdu. Lila hızlı adımlarla merdivenlerden inerken ise Tekin çoktan telefonunu eline almış, birine mesaj yazmaya başlamıştı.
“Doğru duydun, Liloş!” dedim yüzüme az önceki paniğimin kanıtı olan ifadeyi yerleştirirken.
“Kim peki?” dedi Lila korkuyla. “O adam mı? Tehditçi?”
“Öyle olduğundan şüpheleniyoruz,” diye yanıtladım.
Ben öyle deyince, “Silah işi halloldu mu o zaman?” diye sordu Lila. “Böyle kudurduğuna göre…”
“Halloldu. Neyse ki…”
“Bunun bizi rahatlatması gerekiyordu ama,” dedi Lila. Evimin etrafında yükselen silah sesleri anlaşılan onu da fazlasıyla korkutmuştu.
“Rahatlatmayacağı belliydi,” dedi Tekin ansızın konuya dalarak. “Hazel’in evini de biliyorlar görüldüğü üzere.”
“O olduğundan nasıl eminsin?” dedim içten içe başka birisi olmasını dileyerek.
“Kaçtılar çünkü,” dedi Tekin derin bir nefesle. “Evin önünde hiç durmamışlar. Yoldan hızla geçerken ateş etmişler. Amaç sana varlıklarını hatırlatmak, bir gözdağı vermek yani… Zarar vermek kastıyla yapılan bir eylem değil, belli.” Hızla anlatmayı sürdürdü. “İki arabaymış. Bizim çocuklar toparlanır toparlanmaz peşlerine düştüler ama iki araç birbirinden ayrılınca, izlerini kaybetmişler.” Herhâlde bunları mesajlaştığı adamı her kimse, ondan öğrenmişti. “Bu Tehditçi tek başına hareket etmiyor,” dedi dişlerini sıkarak. “Kimin adamıysa bunlar, çok iyi gizleniyorlar.”
“Sizden kimseye bir şey olmamış, değil mi?” diye sordum endişeyle.
“Hayır,” diye yanıtladı beni. “Yaralanan yok.”
“Ne olacak peki şimdi?” diye sordu Lila benim yerime.
“Ben de bundan bahsediyordum Hazel’e.” Tekin’in muhatabı Lila olsa da bakışları benim üzerimde geziniyordu. “Hazel artık burada kalamaz. Ev güvenli değil, çok korunaksız. Üstelik önünden de trafiğe açık bir yol geçiyor.”
“Yani?” dedi Lila devam etmesini ister gibi.
“Yanisi şu! Bu seferki hamleleri zarar vermek amaçlı yapılmamış olabilir. Ama bir sonrakinden emin olamayız.” Derin bir nefes aldı. “O yüzden de Hazel artık benim evimde kalacak.” Benim itiraz etmek üzere dudaklarımı araladığımı görmüş olmalı ki Lila’ya hitaben konuştu. “Eminim sen de arkadaşının iyiliğini istiyorsundur, Lila. Ben adamlarla konuşurken sen itiraz etmesinin ne kadar anlamsız olduğunu Hazel’e anlatırsın diye düşünüyorum.”
Tam bir manipülasyon ustasıydı. Nasıl da istediği gibi işliyordu Lila’yı! Yumuşak karnını anında görmüştü tabii; arkadaşının iyiliği, canı, kanı diyerek saniyeler içinde onu dilediği kıvama getirmeyi başarmıştı.
“Tabii ki anlamsız!” diye yükseldi bu tuzağa hızla düşen Lila kızgınca. “Hazel saçmalama! Çok büyük bir risk bu. Kalamazsın burada.”
“Ama babam ne olacak?” dedim ona da hatırlatarak. “Adamlarını göndereceğini söylemişti. Nasıl kıvıracağım bu durumu?”
Lila kısa bir an düşündü ve hemen peşinden hızla bir yalan uydurdu. İyi bir dost edinmiştim, resmen ailem gibi olmuştu. Üstelik bu kadar da değildi; maşallah huyu suyu, dalavereciliği de bana benziyordu. “Birkaç günlüğüne Naz’ın yanına New York’a gidiyorum de. Emrivaki yap. Az da olsa zaman kazandırır sana.” Bu fikir aklıma yatar gibi olsa da içimi yine endişeyle dolduran sözler Lila’nın dudaklarından çıktı. “Ama daha fazla da uzatamazsın yani bu durumu. Söylemen lazım bir an önce. Nereye kadar saklanır bu?”
“Yalan söyleme fikrinden hoşlanmadım,” dedi Tekin. “Ama diğer konuda aklın yolu bir tabii.” Saatine baktı. “Hadi, bir an önce toparlanın da çıkalım.”
Ben Tekin’e sinirle bakarken Lila beni hiç dinlemeden süratle harekete geçti. “Ben başlarım birkaç parça eşyanı hazırlamaya, Heyz,” dedi merdivenlere ilerlerken. “Siz konuşmanıza devam edin.”
Beni beklemeden merdivenleri çıkmaya başlayan Lila’ya şaşkınlıkla baksam da hızlı toparladım. “Yalan söyleme fikrinden hoşlanmadım da ne demek?” dedim Tekin’e. “Doğruları babama anlatsam neler olabileceğine dair hiçbir fikrin yok.”
“Belki de tahminlerin gerçekleşmez. Denemeden bilemezsin sonuçta,” dedi kendinden emin bir tonda.
“Ha senin evinde kalmama izin verecek yani babam!” dedim alay edercesine gülerek. “Babamı hiç tanımıyorsun, Tekin. Terör estirir.”
Konuşmayı daha fazla uzatmayı reddederek hızla mevzuyu değiştirdi. “Sonra konuşuruz bunları,” dedi telefonunu cebine atarken. “Eşyalarını toparla. Ben de adamlara söylüyorum şimdi. Birazdan çıkarız.”
Dudaklarımı saniyeler boyu endişeyle ısırdıktan sonra, en nihayetinde teslim olur gibi ofladım. Ne halt edeceğimi bilmiyordum ama artık bu işin çaresine Tekin’in evine ulaştıktan sonra bakacaktım. “Buradaki kolilerimi de götürebilirler mi?” dedim dün gelen ve hâlâ salonun ortasında duran Naz’a verdiğim siparişlerimi kastederek. “Onların içinde de kıyafetler var.”
“Götürürler,” dedi Tekin.
“Ha bir de!” dedim aklıma gelince. “Serada çiçeklerim var. Yalnız hepsinin saksılarında kablolar var, onları da taşırken dikkat ederlerse sevinirim.”
Kabloların ne için olduğunu anlamadığı yüzünden okunuyordu ama sormadı. “Tamam. Bir şey olmaz çiçeklerine, merak etme,” diye yanıtladı. “Acıkmışsınızdır. Eve kahvaltı hazırlatacağım. Oraya kadar bekleyebilir misiniz?”
“Tabii!” dedim başımı sallayarak. “Bekleriz, sorun değil. Saat daha çok erken zaten.”
“O zaman hadi, toparlan bir an önce. Dışarıda bekliyorum,” dedi ve benim onayladıktan hemen sonra merdivenlere doğru yöneldiğimi görünce o da dış kapıya doğru yürüdü. Saniyeler sonra dışarı çıktığını belli eden kapının kapanma sesi duyulduğunda, ayaklarım hızlı bir şekilde basamakları tırmanıyordu.
Odama girdiğimde Lila çoktan bana bavul hazırlamaya koyulmuştu. Benimse sersemliğim hâlâ yerli yerinde duruyordu. Sersem gibiydim çünkü ne az önce ne de gece olanları zihnimden atamayışım yetmezmiş gibi gördüğüm rüyanın etkisi de hâlâ devam ediyordu.
“Hemen dün gece neler olduğunu anlatıyorsun!” diye buyurdu Lila, ben odaya girer girmez.
Ondan kurtuluşum olmayacağını bildiğimden, hiç direniş belirtisi göstermeyip bir yandan eşyalarımı toparlarken bir yandan da anlatmaya giriştim. Sahte sevgili teklifini kabul etmemden, öpüşmemizden, hatta daha da ileri giderek benim odamdaki yakınlaşmamızdan bahsettim. Nihayet anlatacaklarım bittiğinde ise Lila’nın yorum yapmasını beklemeden ve yüzüne de bakamadan, “Liloş, yeter bu kadar bence,” dedim kıyafetlerden söz ederek. “Naz’ın gönderdiği kolileri de götüreceğim direkt. Açamamıştım ya! Orada da epey bir şey var. Zaten bu kadarı çok gereksiz.” Derin bir nefes aldım. “Bakarsın birkaç güne dönerim hem.” Gözlerimi kaçırdım. “Hoş, nasıl kabul ettim bunu, bilmiyorum.”
“Ne yalan söyleyeyim, takdir ettim,” dedi Liloş konuyu kapatmama izin vermeden. “Kararlılık deyince de Tekin’miş yani. Adam n’aptı etti, önce şu sahte sevgili muhabbetini kabul etmeni sağladı. Şimdi hoop! Evine götürüyor seni. Siz üç güne sevişirsiniz, benden söylemesi.”
“Saçmalama, Liloş! Ne sevişmesi!” diye itiraz ettim hemen. “Adamın evine gidiyorum, yatağına değil.”
“Hayal etmiyormuşsun gibi davranmayı tahmini ne zaman bırakırsın, canım?” dedi Lila ukala ukala. Fakat cümlesini işitir işitmez kıpkırmızı kesildim. Sabah gördüğüm rüyadan ona bahsetmemiştim. Sanki yüzümden rüyamın tüm detaylarını görecekmiş gibi ortamdan kaçarak uzaklaşmaya çalıştım ama hızla koluma yapıştı. Çenemi tuttu, yüzümü kendine çevirdi ve “Bak bakayım sen bana!” diye mırıldandı. “Sen benden bir şey mi saklıyorsun?”
“Yok, canım,” dedim yüzümü ondan kurtarırken. “Ne saklayacağım?”
“Saklıyorsun, evet,” diye ısrar etti. “Sabah ben aşağı inmeden önce de mi bir şey oldu yoksa?” diyerek kolumu çimdikledi.
“Ay!” diye bağırdım kazağımın üzerinden kolumu ovalarken. “Hayır, ya! Hiçbir şey olmadı.” İnanmadığını belli eden bakışlar atınca kıvırmaya çalıştım. “Sabah rüya gördüm de! Ondan sersem gibiyim.”
“Nasıl rüya?” dedi tek kaşı havalanırken.
“Kâbus!” Gözlerimi kaçırıp saçımı kulağımın arkasına attım. “Bir çözüm bulmam lazım bu kâbuslara.” Aklıma gelen şeyle ansızın yükseldim. “Doktora mı gitsem ben ya?” dedim. “Travma Sonrası Stres Bozukluğu falan bu bence. Bir teşhis koysun bana.”
“Dur bakayım!” deyip elini alnıma dayadı. Çok düşünceli bir şekilde kaşlarını da çatmıştı. Mesleki bir ciddiyet miydi bu? Herhâlde öyleydi çünkü iyice transa geçmişti. “Aç ağzını,” dedi ardından. Hemen yaptım söylediğini. “Aaa de,” diyerek direktiflerini sürdürdü. Onu da yerine getirdiğim anda bir teşhis koymuş gibi başını aşağı yukarı salladı. “Tam tahmin ettiğim gibi,” diye mırıldandı. Sanki birazdan üç aylık ömrüm kaldığını söyleyecekmiş gibi bir hâli vardı.
“Ne?” dedim saf saf. Sabahları bu, afyonumun patlayıp patlamamakta kararsız kalışına bir çare bulmam şarttı.
“Sevişmezse Ölecek Hastalığı’na yakalanmışsın,” diyerek bombayı patlattı. Kınayarak yüzüme bakıp, “Kâbus görmüşmüş!” dedi beni taklit ederek. “Basbayağı ıslak rüya görmüşsün işte!” Sesini iyice kıstı. “Seviştiğinizi gördün, değil mi?”
“Ya of Liloş! Senden de hiçbir şey kaçmıyor ya!” dedim yüzümü ellerimle kapatarak.
“Neyse! Rüyada kalmayacak bu!” deyip parmağını yalayarak giyinme odasının dolaplarından birinin kenarına sürdü. “Bak buraya yazıyorum,” dedi yine haminne edasıyla. “Beş vakte kadar sevişme var senin falında.”
“Çok biliyorsun sen, medyum!” dedim sinirle saçımı arkaya savurarak. “Tekin’in odasında kalmayacağım bir kere. Herhâlde misafir odalarından birini hazırlatır bana. Şu silah değişim işlemi biter bitmez de belki evime dönerim.” Bir an sinirle kendimi tutamadan konuştum. “Hem… Aramızda gelgitli, dinmek bilmeyen bir fırtına var sanki. İki dakika iyiysek, üçüncü dakika kavga ediyoruz biz. Ne sevişmesi?”
Kıkırdayışına engel olamayan Lila, “Babaannemin bir lafı vardır,” dedi bir çırpıda. “Sabah tabak kırarak kavga edip ayrılanlar, akşam yatak kırarak barışırlar, Heyz’im. Senin de kaderin buymuş, ne yapacaksın?”
Söylediği cümlenin anlamı ansızın yüzüme çarparken ben de kahkahamı tutamadım. “Yellozun tekisin! Başka bir şey değil!” dedim sakinleşemeyen gülüşlerimin arasından.
O andan sonra dakikalar hızla geçip gitti. Lila ayakkabıları, çantaları ve güzellik malzemelerini de bavula doldururken hiçbirine itiraz edemedim. Birkaç gün kalacağımı düşünmek istiyordum ama bundan da emin değildim. Babama ne diyeceğim, nasıl bir yalan uyduracağım sorusu ise esir almıştı beni, yakalanma korkusunu artık kendime dost edinmiştim. Fakat Naz’ın yanına gitme yalanı da iyiden iyiye yatmıştı aklıma, bu sayede kısa süreliğine de olsa adamlarını gönderme fikrinden babamı vazgeçirebilecektim.
🌊
Tekin’in evine girişimiz tahminimden daha hızlıydı. Bavulum ve kolilerim daha sonra yukarıya çıkarılmak üzere salona bırakılmıştı. Çiçeklerim mutfaktaki geniş camın önüne inci gibi dizilmişti, kabloları takılmıştı, en güzel güneş alan yer yine onlarındı. Evin içinde müthiş bir curcuna vardı, kış bahçesine kurulan kahvaltı sofrası ise belli ki bizim için hazırlanmıştı.
Lila salonu süzdüğü sırada, ben de köşedeki antika boy aynasından kendime baktım. Evden çıkmadan önce hızlıca üzerimi değiştirmiş, siyah, yakası m şeklinde açık, dar bir kazakla, siyah düz kesim bir jean giymiştim. Kolumda oluştuğunu yeni fark ettiğim, dün geceden kalma morluğu Lila görmesin diye fondötenle kapatmak için de epey uğraşmıştım. Üzerime belden kuşaklı krem rengi ceketimi almış, ayağıma da yüksek topuklu siyah botlarımı geçirmiştim.
Herkes kış bahçesine ilerlerken ben de önce siyah çantamı koltuğa bıraktım, ardından ceketim ve güneş gözlüğüm için de aynı şeyi tekrarladım. Bu arada Liloş da benim gibi ceketiyle çantasından kurtuldu ve kış bahçesine doğru ilerledik. Tekin de hemen kış bahçesine çıkılan kapıda bizi bekliyordu.
Dakikalar sonra, tam kahvaltıya oturduğumuz sırada bahçeye bir silüet yaklaştı. Kaşlarım çatılmıştı, onunla göz göze gelmemeye çalışsam da sinir bozucu enerjisi dört bir yanımdaydı.
Cesur herkese günaydın dedikten sonra ansızın Lila’yı gördü ve öylece kalakaldı. “Hanımefendi kim?” diye sordu. Elini uzatmıştı, Lila’yla tokalaşmayı bekliyordu.
Lila onun tavrının farkındaydı elbette. Elini uzattı ve yapmacık olduğunu yalnızca benim anlayabileceğim bir gülümsemeyle Cesur’un elini sıktı. “Lila ben. Hazel’in arkadaşıyım,” dedi üzerine basa basa. Bu, Cesur’un zaten asla olmayan şansını da tamamen ortadan kaldırmıştı.
“Çok memnun oldum, Lila,” dedi sofrada Lila’nın tam karşısına otururken.
Tekin baş köşedeydi, bense solunda oturuyordum. Sağında Yaman vardı. Yaman’ın yanına Cesur, benim yanımaysa Lila yerleşmişti. Kıvılcım ve Savaş da gelince kadro tamamdı.
Cesur bir anda yerinden kalkıp, “Çocuklar simit getirecekti,” dedi ve bahçeden çıktı.
Hemen Lila’nın kulağına eğildim. “Cesur bu işte! Resmen ayaküstü sana yazma derdine düştü. Sevimsiz!” dedim sinirle. Cesur’un davette bana söylediklerini elbette ki Konsey’den ve Yedili’den bahsetmeden Liloş’uma anlatmıştım.
“İsterse roman yazsın,” dedi Lila saçlarını arkaya savururken. “Nefret ettiğim her şeyin vücut bulmuş hâli.” Bir an ne demek istediğini anlamayınca soru işaretlerimle ona baktım. “Fark etmedin mi?” dedi buruk bir tebessümle. “Onun…” Zorlukla yutkundu. “İtici bir replikası gibi.”
Baran’dan söz ediyordu. Bir an düşününce, sahiden doğruydu. Deri ceketi, serseri tavırları, kısa saçları… Eksik olan tek şey küpesiyle dövmeleriydi. Ama daha detaylı inceleyince Baran’ın tırnağı bile olamazdı.
“Yok canım!” dedim hemen kuzenimi savunmaya geçerek. “Baran’ın ancak getir götürünü yapar bu!”
“Aman!” diye itiraz etti. “Onu da savunma hiç şimdi bana.”
Cesur yeniden yerine yerleşince sohbetimiz de bitmek zorunda kaldı. Hemen oturduğu yerden atılıp, “Dün akşam Cave’de miydiniz?” diye sordu. Sorusunun muhatabı kimdi, bilmiyordum ama gözleri Lila’daydı.
“Evet,” diye yanıtladı Tekin.
“Keşke ben de gelseymişim,” diye mırıldandı Lila’ya baka baka.
“Gelseydin de zehir etseydin gecemizi,” diye homurdandım ağzımın içinden. Ama neyse ki beni yalnızca Lila’yla Tekin duymuştu.
Tekin’in dudakları kıvrıldı. Aslında arkadaşını sevmediğim için tepki göstermeliydi belki ama hiç umurunda değildi. O da biliyorsa arkadaşının ne mal olduğunu! diye yanıtladı beni iç sesim. Hak vermemek imkânsız gibiydi.
Neyse ki sonrasında kahvaltı fazlasıyla güzel bir sohbet içinde geçti. Yemeği biten herkes çayını dışarıda içme isteğiyle ayaklanıp çıktı, Lila da telefonunu alacağını, babaannesi kedisi Dük’e bakacağı için onunla konuşması gerektiğini söyleyince Tekin’le kış bahçesinde yalnız kaldık.
Tekin’in bakışları üzerimdeydi, sabahki siniri de azalmış gibiydi. Nutella da aldırmıştı üstelik. Simitle ikisi benim için miydi?
Sanki aklımı okumuş gibi, “Nutella yemiyor musun?” diye sordu.
Tam çayımı içmek üzereyken duraksadım. “Yiyeceğim,” dedim zorlukla yutkunurken. Çayımı bırakıp küçük bir simit parçası aldım, üzerine bolca Nutella sürüp ağzıma attım. Fakat Nutella miktarını fazla tutmuştum galiba, ağzıma bulaştırdım.
Peçeteyle sileceğim sırada bana uzandı, başparmağını dudağımın kenarına dokundurdu ve gözümün içine baka baka varlığını hissettiğim çikolatayı parmağıyla süpürdü. Soluklarım hızlanmıştı ama bu Tekin’i durdurmadı. Başparmağını bakışlarını benden bir an bile ayırmadan ağzına götürdü ve üzerindeki çikolatayı usulca yaladı. “Güzelmiş,” diye mırıldandı boğuk sesiyle.
Güçlükle yutkunuşum muhtemelen dikkatinden kaçmadı. Fakat neyse ki kontrolüm ellerimdeydi, lafı hızla değiştirdiğimde dudakları alayla kıvrıldı.
“Şu Tehditçi’nin gönderdiği çapa fotoğrafını konuşurken yarım kaldı sabah,” dedim çarçabuk, dudağımın kenarını emin olmak istercesine peçeteyle silerken. “Onunla ilgili ne yapmayı düşünüyorsun?”
Ben konuyu açınca o da ciddileşti ansızın. Kısa bir süre düşündükten sonra konuşmaya başladı. “Geminin enkazında silahların devamı varsa onları oradan almalıyız, bu net. İstihbarat olur da enkazdaki başkaca silahlara ulaşırsa onların dataları da yüklenecek sistemlerine çünkü. Bu durumda istihbarattaki mevcut silahları değiştirmemiz işe yaramaz. Hatta bizi daha bile zor duruma sokabilir.” Başımı telaşla sallayınca korkumu anlamış olmalıydı. “Merak etme,” diye mırıldandı. “Hepsi hallolacak. Balistik mevzusu bitti. Hiçbir şey çıkaramazlar artık oradan. Çeçenler üstlendi işte suikastı, asla inkâr edilemez artık bu.”
“Biliyorum,” diye yanıtladım. Ama yine de tamamen sonlanmadan içimin rahat etmesi imkânsızdı.
“Gemi enkazı için de Savaş’a bir ekip göndermesini söyledim,” diye devam etti Tekin.
Hayretle oturduğum yerde kıpırdandım. “Dalış mı yapacaklar?”
“Evet. Hemen emin olalım istiyorum. Bu gece çıkacaklar.”
“Dün akşamki garson…” dedim aklımdaki bir başka soruyu da ona yöneltme isteğiyle. “Onunla ilgili ne oldu? Neymiş mesajı?”
“Klasik Kadir…” dedi Tekin çenesini sıkarak. “Dokunulmazlık o sırada henüz başlamadığı için kışkırtmak istemiş. Mesajı da bu işte!” Kendisine bir sigara yaktı. “Garson sahiden Cave çalışanı. Satın alınmış,” dedi sigarasından bir nefes çekerken. “Ona ne olacağına ayrıca karar vereceğim.”
Garsonu serbest bırakmadıkları belliydi, muhtemelen Tekin’in adamları onu haşat etmişti. Bileğimde dün geceden kalan kocaman bir morluk varken buna itiraz edecek hâlim yoktu tabii. Kinci biriydim ben. Bana zarar vermeye çalışan birinin akıbetiyle ilgilenecek değildim.
“Kadir bundan sonra duracak mı peki?” dedim merakla.
“Durmaktan başka seçeneği kalmadı artık. Yedili’ye haber gitti. Üyeler de senin dokunulmazlığın karşılığında ne istediklerini bildirmeye başladılar tek tek. Zaten Kadir’in de dediği gibi çoğunun ailesi var, onların derdi de kendi ailelerini korumak.” Sigarasından art arda çektiği birkaç nefes sonrası hızla küllükte söndürdü. “Çeçenlerden gelecek izsiz silahları da büyük bir aksilik olmazsa önümüzdeki pazartesi günü değiştireceğiz.” O anda aklına gelmiş gibi devam etti. “Bu cumartesi de Arhavi’ye gidiyoruz ayrıca. Konsey ile yapacağım şu toplantı için.”
“Ben de mi geliyorum?” diye sordum gözlerim şaşkınlıkla açılırken.
“Evet,” diye yanıtladı beni.
Tek kaşım istemsizce havalandı. Bana yine fikrimi sormamıştı, ben de onu sinir etme isteğimi engelleyemedim. “Ben evime ne zaman dönebileceğim peki?” diye sordum hafifçe gülerek. “Burada uzun süre kalamam sonuçta. Evim güvenli değil, tamam ama belki de oradaki güvenliği arttırmak mantıklıdır.”
“Hazel…” dedi uyarı dolu bir tonda. “Beni zorlama.”
“Ne dedim ki ben?” dedim omzumu silkerek. Oturduğum yerden kalkacakken bileğimi tuttu. Fakat tuttuğu yer tam da dün geceki adamın morarttığı yerdi, dudaklarımdan çıkan ıslığı andıran ses Tekin’i durdurdu. Üzerimdeki kazağın kolunu sıyırdı. Sol bileğimde, o anda hem yılan şeklindeki saatimle hem de tenime özenle sürdüğüm fondötenle kapansa da az da olsa izi belli olan bir morluk vardı.
“Çok acıyor mu?” diye fısıldadı. Tüm dikkati bileğimdeydi.
“Yok,” dedim bakışlarım ondayken. “Öyle birden dokununca…”
Bana çok uzun gelen saniyeler boyu yüzüme baktı. Ardından bakışlarını benden ayırmadan hâlâ nazikçe tuttuğu bileğimi dudaklarına yaklaştırdı. Oraya bıraktığı küçük öpücükten sonra, “Özür dilerim,” diye mırıldandı ansızın. “Bir an unuttum onu.”
“Önemli değil,” diyerek güçbela yutkundum. Fakat aramızdaki bu hava tahrik edici olduğu kadar, kırılgan hissetmeme sebep olduğu için rahatsız edici ve mahcup hissettiriciydi de. Hemen dağıtma isteğiyle neşeyle konuştum. “Eee?” dedim damarına basarak. “Bir şey demedin.” Sevimli bir şımarıklıkla yüzümü ona doğru yaklaştırdım. “Evime diyorum. Ne zaman döneceğim diyorum. Acaba oradaki güvenliği arttırsak daha iyi değil miydi diyorum.”
Çabamı anlamış gibi o da bana doğru eğildi. Bileğimi serbest bırakmıştı ama bu kez de parmakları sözlerini dikte etmek istercesine çeneme değmişti. “Ben de sana benden kaçamayacaksın diyorum,” dedi kendinden emin bir tonda.
“Neden kaçayım ki?” Saçlarımı nazla geriye atınca, siyah kazağımın açık yakası iyice ortaya serildi. “Bir şey mi olmuştu?”
Bakışları bir anlığına göğsümdeki davetkâr açıklığa değdi ama hızlı toparladı. “Konuşacağız, Hazel,” dedi dudaklarında çapkın bir kıvrımla. “Ne olduğunu sen de çok iyi biliyorsun. Dün geceyi de bundan sonrasını da konuşacağız.” Diğerlerinin masaya yaklaştığını görüp sözlerini sonlandırdı. “Arkadaşını yolcu eder etmez, biz de yemeğe çıkacağız.”
“Yemek teklifini kabul etmemiştim yalnız,” dedim omzumu silkerek.
“Rezervasyonu yaptırdım,” dedi sözlerimi zerre takmadan. Ses tonu fazlasıyla kararlıydı. “Sen de Lila’yı yolcu ettikten sonra hazırlanırsın.”
Normalde bana sormadan benimle ilgili kararlar almasından hoşlanmıyordum elbette ama bu farklıydı. Bence bir kadın için, karşısındaki erkeğin kararlı ve kendinden emin olması önem taşıyordu. Bunca zaman sosyal medyada bununla ilgili birçok şeye rastlamıştım ama gerçekten de doğru olduğu, bunun kadını gerçekten kadın gibi hissettirdiği de kafama dank ediyordu.
Ben henüz cevap veremeden masa yeniden kalabalıklaşınca konuşmamız öylece asılı kaldı. O sırada Kıvılcım kahve içme teklifini ortaya attı. Bir yandan da Savaş’la Cesur, Tekin’e bilgi veriyorlardı. “Seyit’in telefonu kapalı,” dedi Savaş. “Şu Ersin’in peşine düştü demiştim ya!”
Cesur, “Çıkar ortaya,” diye cevap verdi. Ama belli ki pek önemsediği bir konu değildi.
Tekin de pek sallamamış olmalıydı ki konu değişti. “Adamlara söyle. Yarın sabah toplansınlar,” diye emretti Tekin. “Yeni planı bir gözden geçirelim.”
“Eyvallah!” diye yanıtladı Cesur. Ve dakikalar sonra da kahveler çoktan yapılmış, herkes bir yerlere dağılmıştı.
Bense Lila ve Tekin’le birlikte mutfağa geçmiştim. Dışarıda hafif bir yağmur çiselemeye başlamıştı. Çiçeklerim mutfağın camının önündeki geniş ve boş tezgâha dizilmişlerdi. Lila’yla ben camın önündeki yuvarlak masada karşılıklı oturuyorduk, Tekin ayakta durup kahvesini yudumluyordu. Bir yandan da Lila’yla sohbet ediyor, ona birbiri ardına sorular soruyordu.
Telefonum çalınca, sohbetlerinden kopmak zorunda kaldım. Kuzenim, teyzemin oğlu Sarp arıyordu. Daha fazla çalmasına izin vermeden, “Efendim?” diye yanıtladım.
“Nasılsın, Hazel?” dedi Sarp tok sesiyle.
“Ooo yakışıklım! İyiyim, sen nasılsın?” der demez Tekin’in dikkati hızla bana çevrildi.
Bu arada Sarp, “İyiyim ben de,” diyerek yanıtladı beni.
Sesi biraz kötü gelir gibi olunca merakla sordum. “Bir sorun mu var?”
“Açıkçası bilmiyorum,” dedi. “Sen yakın zamanda Mira’yla konuştun mu hiç?”
“Yok, epeydir konuşmadım. Neden? N’oldu?”
“Sesi biraz moralsiz geliyordu bugün telefonda. Bir şey mi oldu diye merak ettim.”
“Yoklayayım ben. Haber vereyim sana,” dedim hiç beklemeden.
“Çok iyi olur, Hazel.”
“Ama bir şey olduğunu sanmıyorum,” diye devam ettim içini rahatlatmak isteyerek. “Malum, hanımefendi Avrupa’da gezilmedik şehir bırakmadığı için okulu yarım dönem uzadı. Onun paniğidir.”
“Valla öyleyse sıkıntı yok. İsterse sonsuza kadar uzatabilir.” Kısa bir an düşünüp güldü. “Sen yine de bunu onun aklına sokma tabii. Gelsin, gözümün önünde dursun.”
“Tamam tamam. Şimdi yazıp bir nabız ölçeyim, sonra sana haber vereyim.”
“Anlaştık,” dedikten hemen sonra ekledi. “Bir toplantıya girmem gerek. Senden haber bekliyorum.”
“Hemen yazacağım. Öpüyorum,” dedikten sonra telefonu kapatıp hiç beklemeden Mira’ya yazdım.
Hazel: “N’apıyorsun?”
Lila anlamaya çalışır gibi bakıyordu yüzüme, hızlıca açıkladım. “Sarp…” Tekin’in de kaşlarının hafifçe çatılmış olduğunu görünce devam ettim. “Mira’yı soruyor. Sesi biraz bozuk gibiymiş, bir sorun mu var diye merak etmiş.”
“Okul bitirme stresidir ya o,” dedi Lila da benim gibi.
Tekin’in ne zaman soracağının merakıyla Mira’dan yanıt beklemeye koyuldum. Nitekim çok geçmeden mutfakta Tekin’in gür sesi duyuldu.
“Sarp?” dedi soru işaretleriyle dolu bir tonda. Mira’yı da sorabilirdi ama o yine konuşmanın içinden erkek ismini çekmeyi tercih etmişti.
“Kuzenim,” dedim gözlerimi onunkilere sabitlerken. “Teyzemin oğlu. Mira da onun kardeşi.”
Kısa bir an düşünür gibi oldu. “Sarp Aras…”* dedi hemen ardından.
“Tanıyor musun?” diye sordum merakla.
“İsmen,” deyip kahvesinden bir yudum aldı.
“Mira İspanya’da okuyor. Fellik fellik gezdiği için okulu biraz uzadı.” O sırada telefonuma mesaj gelince konuşmam yarım kaldı.
Mira: “Hazel, bokun içindeyim. Bak, o kadar net söylüyorum. BOKUN İÇİNDEYİM! Bu okul bu dönem de bitmezse mahvoldum.”
Hazel: “Az gezseydin.”
“Tahmin ettiğim gibi. Stresten bir tarafları tutuşmuş,” diyerek açıkladım ikisine. Hemen peşinden Sarp’a da hızlı bir mesaj yazdım.
Hazel: “Bir şeyi yok. Tamamen okul gerginliği. Merak etme.”
Sarp’ın teşekkür eden mesajından sonra, Mira’dan yeni bir mesaj geldi.
Mira: “Sizi de hiç arayamadım. İyisin değil mi? Liloş’la Nazo iyi mi? Bengi’yle de konuşamadım ne zamandır. Şu derdi başımdan savayım, benden kurtuluşunuz yok.”
Hazel: “Sen okuluna odaklan. Hepimiz iyiyiz. Bir an önce bitir de dön. Ama kendini de yıpratma. Çok öpüyorum.”
Mira: “Ben de öpüyorum, chica bonita.”*
Telefonumu masanın üzerine bıraktığımda Tekin’in sesi de yeniden duyuldu. “Yakın mısınızdır?” diye sordu. “Tüm kuzenlerinle…”
Telefonu çalan Lila, masadan hızlıca kalktı. “Ay, çok pardon,” dedi ikimize. “Babaanneme Dük’e bak demiştim ya!” dedi kedisini kastederek. “Arayıp duruyor bu böyle miydi diye? Kusura bakmayın,” dedikten sonra uzaklaştı. Şimdi mutfakta Tekin’le baş başa kalmıştık. Çok geçmeden o da karşıma oturdu.
“Evet, yakınız,” diyerek yanıtladım Tekin’in az önceki sorusunu. “Kuzenlerimden en yakın olduğum kişi Naz’dır ama. Büyük dayımın kızı.”
“Amerika’da okuyordu, değil mi?” dedi ilgili bir tavırla.
Başımı salladım. “Hı hı.” Kahvemden minik bir yudum içtim. “Onun abisi var, Kuzey Doğan…* Belki onu da tanıyorsundur ismen. Avukattır kendisi. Onunla da yakınızdır. Küçük dayımın da bir kızı var, İpek ablam… O içimizde en büyüğümüzdür. Çok sık görüşemiyoruz evlendiğinden beri.”
Başını hafifçe onaylar gibi salladıktan sonra, “Annenler kaç kardeş?” diye sordu.
“Altı…” dedim hafifçe gülerek. “İki dayım, üç teyzem var,” dedikten sonra daha detaylı anlatmaya koyuldum. “Dayılarımdan bahsettim. Teyzelerimden biri annemden büyük, biri küçük. Onlardan olan kuzenlerim bizden yaşça küçükler. Ergen oldukları için henüz ortak bir paydada buluşamıyoruz ne yazık ki.”
“Diğer teyzen?” dedi. Onun annemden büyük ya da küçük olduğunu belirtmemem dikkatinden kaçmamıştı.
“O annemin ikizi…” dedim gülümseyerek.
“Annenin ikizi mi var?” dedi şaşkınlıkla. Anlaşılan bu hâkim olmadığı bir bilgiydi.
Başımı salladım hızlıca. “Evet. Sarp ve Mira da onun çocukları işte.”
“Anladım,” dedikten sonra biraz düşündü. “Baran Aras peki? Onunla bir kan bağınız yok o hâlde. Sarp’la soyadı aynı çünkü. Amca çocukları diye biliyorum.” Baran’ı nereden tanıyordu ki?
“Aslında var,” dedim açıklamak isteyerek. Derin bir nefes aldım. “Öfff, o kadar karışık bir soyağacı ki bu. İçinde bulunmayan birinin anlaması çok zor,” dedikten sonra devam ettim. “Baran’ın babası, Sarp’ın amcası, evet. Ama annesi de benim annemin kuzeni. Baran’ın annesinin teyzelerimden bir farkı yoktur benim için. Ona da teyze diyorum zaten.”
“Hmm…” dedi idrak etmeye çalışır gibi. “Yani… Sarp’ın annesiyle Baran’ın annesi kuzen olduğuna göre… İki kuzen, iki erkek kardeşle evlenmiş demek.”
“Aynen öyle!” dedim takdir edercesine. “Çabuk kaptın bizim dallı budaklı soyağacını…”
Dikkatli bakışları benim üzerimdeydi. “Kalabalık bir aile… Güzel bir duygu olmalı.”
“Yani… Eskiden çok daha iç içeydik. Çoğumuz aynı lisede okuduk. Robert’te… Ben, Naz, Mira, Bengi… Bengi de Baran’ın kardeşi… Lila da Robert’ten, biliyorsun zaten. Hazar’la ben kızlardan üst dönemdeydik. Sarp ve Kuzey de bizden üstteydi. Bir de hepimiz İstanbul’da olunca, çok daha sık görüşüyorduk tabii. Ama sonra okullar bitti. Bazıları üniversite için yurt dışına gitti. Yine sık görüşüyoruz ama denk getirmek eskisi kadar kolay olmuyor.”
“Bir tek Baran mı Robert’ten değil,” dedi bir sigara yakarken.
Kendimi tutamadan kıkırdadım. Aynı anda Lila da içeri girmişti. “O içimizdeki çıkıntı. İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun.”
“Hazar’la yedikleri içtikleri ayrı gitmiyor ama sanırım,” dedi sigarasından bir nefes çekerken.
“Eee, it itle gezermiş,” dedim dan diye. Laf ağzımdan çıkar çıkmaz Tekin küçük bir kahkaha patlattı. Lila da kendini tutamamıştı.
“Gerçek bir Bromance onlarınki,” dedi Lila.
“Siz eskiden…” dedi Tekin. Muhatabı Lila’ydı. “Baran’la birlikteydiniz anladığım kadarıyla.” Bunu nasıl anlamıştı ki? Kısacık bir an şüpheye düşer gibi oldum. Baran’ı araştırmış olabilir miydi? Savaş’la bahsettikleri yazılımcı… Baran olamazdı, değil mi?
“Artık değiliz,” diye yanıtladı Lila hızla, beni de düşüncelerimden kopararak. Sesinin zerre düşmesine izin vermeden alayla devam etti. “O zamanlar da Hazar kumamdı işte. Aralarındaki ilişkiyi buradan anlayabilirsin.”
Tekin dikkatli, satır aralarını çok iyi okuyabilen bir adamdı. Lila’nın bazı konulardan kaçındığını tek bir cümleyle anlamıştı. Üstelik böylesine hassas mevzularda ısrar etmek gibi bir huyu da yoktu ve tıpkı Lila’nın dilediği gibi konuyu kapatmıştı. Bir kez daha öten telefonunu masadan kapan Lila, ‘pardon’ diyen bakışlarla yanımızdan uzaklaştı. Fakat benim zihnimdeki şüphe kapısının öyle çabucak kapanacağı yoktu.
“Sen… Baran’ı nereden tanıyorsun ki?”
“Aynı okulda okuduk,” diye yanıtladı beni. “O da Stanford mezunu değil mi? Bilgisayar Mühendisliği’nden. Gerçi ben mezun olmadım ve ondan da epey büyüğüm. Yani kesişen bir dönemimiz olmadı ama oradan mezun Türkleri tanırım genelde.”
“Başka bir şey yok yani?”
“Mesela?”
“Davette…” dedim Savaş’la bahçedeki konuşmalarını duyduğumu belli etmemek için kelimelerimi özenle seçerek. “Bir yazılımcı arayışında olduğundan söz etmişti Gamze.” Tek kaşım sorgular gibi kalktı. “O kişi Baran değildir herhâlde, öyle değil mi?”
“Kötü bir şey mi olurdu senin için?” dedi düz bir sesle. “Baran’ın benimle çalışması…”
“Yani…” dedim paniğimi gizlemeye çalışarak. Ailemi karanlıktan çekip çıkarma çabamı göz önünde bulundurursak içlerinden birinin bu dünyaya adım atmasını elbette istemezdim. Üstelik o yazılımı Fransız’ı hacklemek için kullanacağını öğrenmiştim. Nasıl kabullenebilirdim? “Baran da kabul etmez zaten bence,” dedim sorusunu açıkça onaylayamayınca. “Bildiğim kadarıyla başka işlerle ilgileniyor artık o.” Bir güvenlik şirketi kurmuştu kendine. Fakat bunun haricinde nelerle uğraştığını, kurduğu organizasyonun adını ve lideri olduğu bu organizasyondaki lakabını bir gece Hazar’la konuşurlarken tesadüfen yakalamıştım. Tekin bunu biliyor olamazdı, değil mi? Yalnızca Tekin değil, hiç kimse bilmemeliydi. Aksi, bir felaket olurdu.
Tekin pek de alınganlık belirtisi göstermeden elinde kahvesiyle oturduğu yerden kalktı. Sigarasını söndürüp camın önüne doğru yürüdü, önce dışarıya baktı, ardından tezgâhtaki çiçeklerime odaklandı. Kabloları dikkatini çekmiş olmalıydı ki oraya uzandı ve içlerinden birinin kabloya monte edilmiş düğmesine bastı.
Birden mutfağı dolduran müzik, Tekin’i ansızın hazırlıksız yakaladı. “Hassiktir!” dedi kendine engel olamadan. Ve kapatmak için yeniden düğmeye bastı. “Bu ne böyle?” diye homurdandı kaşlarını çatarak.
Çiçeklerden müzik sesinin gelmesi onu şaşırtmıştı. Rezaletin daniskasıydı. O sırada yanımıza geri dönen Lila ise kıkırdıyordu. Ben kızarıp bozarırken Tekin’in sorusunu o yanıtladı. “Hazel’in konuşan çiçekleri onlar.”
“Konuşan çiçekler mi?” dedi Tekin yüzündeki dehşet ifadesiyle.
“Evet,” diyerek kabul etmek zorunda kaldım.
“Amacı?” diye sordu buna anlam veremeyerek.
“İşte hepsinin böyle kendine ait şarkıları var,” diye mırıldandım. “Ve hepsi de birilerine ait.”
“Nasıl yani?” dedi Tekin.
Oturduğum yerden kalktım. Çiçeklerden Hazar’a ait olanın düğmesine bastım. “Mesela bu Hazar’ınki. Kendisi pis bir Kazanova olduğu için, bu şarkıyı ona uygun bulmuştum.” Müzik sesi, saksının kıvrımlarına yerleşmiş minik hoparlörler sayesinde içeriye doldu ve Ali Güven son ses arsız şarkısını söylemeye başladı.
Hızmalı aynalı, saçı kıvrık burmalı
Basmalı kınalı, sıkı sıkı sarmalı
Yazmalı dövmeli, yumuşak ince belli
Sevmek sevaptır, bütün kızlar güzel!” ♪♪*
Lila’nın telefonu yine bik bik ötünce mutfaktan çıktı. Tekin’in yüzündeki dehşet ifadesi ise bambaşka bir şekle bürünmüştü. Bana deliymişim gibi bakıyordu.
“Niye öyle bakıyorsun bana?” dedim savunmaya geçercesine kollarımı göğsümde bağlarken.
“Nasıl?” diye sordu.
“Deliymişim gibi.”
Ellerini havaya kaldırdı. “Bunu ben söylemedim,” dedi ama hiç inkâr da etmedi.
Bu tavrıyla tepem atınca, “Delilik tedavi ediliyor en azından,” diye yapıştırdım lafı. “Öküzlük için de aynı şeyi söylemek isterdim.”
Tam arkamı dönüp gidecekken hızla kolumu tuttu. Beni kendine çevirdi, ardından usulca çekti. Ayaklarım isteğim dışında ona yaklaşırken, az önceki cılız öfkem yerli yerindeydi.
“Seninki hangisi?” diye sordu bakışları üzerimdeyken.
“Ne?”
“Çiçeklerden hangisi seninki?”
Bir an sessiz kalsam da bakışları ağır ağır üzerimde gezinirken bu tavrımı korumak çok zordu. “Şu,” diye mırıldandım dün sabah bir dalını koparıp saçıma taktığı kırmızı gülü gösterirken.
“Onun şarkısı yok mu?” diye sordu.
“Var.”
“Açsana.”
Alt dudağımı ısırıp hangi şarkının çıkacağını bilemeyerek düğmesine bastım. Şarkıları sık sık değiştiriyordum, o yüzden en son hangi şarkıda bıraktığımı hatırlayamamıştım. Nihayet şarkının nakaratı çalmaya başladığında utançla gözlerimi kaçırdım.
Elimi de kolumu da bağla hadi
Bir odaya bir ömür hapset hadi
Becerebilirsen zapt et hadi
Yangınım çok büyük ooooof ♪♪*
Gülşen içindeki yangın hiç sönmeyecekmişçesine bağırırken, Tekin’in pis pis gülüşünü yakaladım ve müziğin düğmesini yeniden hızla kapattım. Ağzımı açıp bir şey söyleyecektim ki ansızın kulağıma eğilmesiyle âdeta gafil avlandım. “Seni zapt etmek zor,” diye fısıldadı. Dudakları neredeyse tenime dokunacakmış gibiydi, her bir yanım karıncalanmıştı. “Ama diğerlerini deneyip göreceğim anı sabırsızlıkla bekliyorum, mşkeri.”
İmasıyla vücudumdaki tüm kan yüzüme akın ederken, telaşla etrafıma bakındım. Anlaşılan dün geceden sonra Tekin beni her fırsatta bu şekilde köşeye sıkıştıracaktı. Fakat oyununa gelecek, o anlamını hâlâ bilmediğim mşkeri deyişinin seksiliğine kapılacak değildim; benimle her şeyi açıkça konuşmadan bir daha istediğini alamayacaktı. “Belki rüyanda,” diye yanıtladım.
“Orada zaten görüyorum,” diye cevap verdikten hemen sonra, benim aklıma neleri soktuğunun farkına bile varmadan devam etti. Ya da belki farkındaydı ve beni böyle soru işaretleri içinde bırakmayı huy edinmişti. “Neden seviyorsun çiçekleri bu kadar?” diye sordu.
Bu tek soruyla, ellerim istemsizce önümdeki gül saksısına uzandı. Geçmiş gözlerimin önüne serilmişti aniden, sanki kulaklarımda yine annemin gözyaşlarının kanıtı o sesler vardı.
“Bu gül…” diye mırıldandım. “İçlerinde en eskisi.” Yapraklarını usulca okşadım. “Küçükken… Babamla henüz yeni tanışmıştık.” Bu konunun detayını, babamla neden dört yaşındayken tanıştığımızı sormamasına minnettardım. “Milano’daydık ama babam bizi Atina’ya götürmek istiyordu. Annem direniyordu babama. Babamla tanışmıştık tanışmasına ama bizimkiler henüz barışmamıştı. Bizden gizlediklerini sansalar da evde her gün bir kavga vardı.” Buruk bir şekilde güldüm. “Annemin ikizi olan teyzem… Bizi yalnız bırakmıyordu hiç.”
Ben duraksayınca Tekin yanıma iyice yaklaşıp cesaretlendirdi. “Sonra?”
“Bir gece…” dedim hemen peşinden. “Annemle teyzemi konuşurken duydum. Annem ağlıyordu.” Ciğerlerime çektiğim hava bir kurşun kadar ağırdı. “Sadece çocukları için evlenmek istiyor benimle, diyordu teyzeme.” Boğazım düğüm düğümken Tekin’e baktım. “O gece annem fark etmemişti ama teyzem anlamıştı dinlediğimi.”
“Nasıl?”
“Teyzem… Çiçeklerle konuşur. Bir gül bahçesi vardır kocaman. Tüm dileklerimi çiçeklerin kulağına fısıldarım, der. Çok özenirdim teyzeme küçükken. Hep annem ve onun gibi olmak isterdim. Onlar da Hazar’la benim gibi, çok bağlıdırlar birbirlerine.” Konuyu dağıtmamak için hızla konuşmayı sürdürdüm. “Ben de o gece teyzem gibi yaptım.” Dayanamayıp güldüm. “Bahçemizde aşırı çirkin, aptal bir çiçek vardı. O çiçeğin başına gittim. Babam anneme çok çok çok âşık olsun, onu bizden bile daha çok sevsin, dedim.” Ben kıkırdayınca Tekin de güldü. Bakışlarında şefkatli bir ifade belirmişti. “Teyzem yakaladı beni. Dilekler böyle çirkin çiçeklere dilenmez, dedi. Yalnızca güllere, Hazel. Yalnızca güllere fısıldayacaksın dileğini ve gerçek oluşunu izleyeceksin. Aynen böyle söylemişti.”
“Sonra ne oldu?” dedi saçlarımdan bir tutamı hafifçe okşayıp serbest bırakırken.
“Teyzem bir gül fidesi hediye etti bana ertesi gün. Birlikte ektik.” Önümdeki gülü gösterdim. “Bu, o gül işte. Çok eski. O zamanda beri açıyor hep. Çok iyi bakıyorum ona. Annem ve babamla ilgili dileğimi ona dilemiştim. Gerçek oldu.”
“Şu anda da var mı bir dileğin?”
Omzumu silktim. “Bilmem. Doğum günlerim dışında dilek dileyen biri değilim pek.”
“Bu doğum gününde dilersin o zaman,” diye mırıldandı. “Yeni bir dileğin olursa…” Hemen sonra havanın ağırlığını dağıttı. “Peki bu müzikli şey…” dedi kablolara bakarken. “O nereden çıktı?”
“Hazar’ın hediyesi o!” dedim gülerek. “Bir doğum günümüzde hediye etmişti. Makine Mühendisliği’nden mezun olamadı bir türlü ama var böyle yetenekleri.” Telefonumu işaret ettim. “Baran’a uygulama bile yazdırdı. Değiştirebiliyorum şarkıları. Saçma sapan bir şey işte.”
Tekin yorum yapamadan Lila elinde benim bilgisayarımla yanımıza geldi. “Hazel!” diye seslendi. “Hadi önce Naz’ı arayalım, sonra da senin şu kolileri açıp yerleştirelim ben gitmeden.”
“Aaa evet,” dedikten sonra saniyeler içinde yuvarlak masaya oturmuştuk, açtığım dizüstü bilgisayarımdan görüntülü olarak Naz’ı arıyorduk. O sırada Tekin de dışarı çıkmıştı. Camdan görebildiğim kadarıyla adamlarıyla bir şeyler konuşuyordu.
Kısa bir çalıştan sonra Naz aramayı gülümseyerek cevapladı. Ekrana göz kamaştıracak kadar güzel yüzü, sarı, uzun dalgalı saçları, gri-mavi gözleri ve yanaklarındaki ona karşı konulmaz bir hava katan gamzeleri yansırken, arkasında New York’un büyüleyici manzarası vardı. Kısa bir hoşbeşten sonra hızla konuya girerek olan biteni anlattım. Tekin’in evine geldiğimi duyar duymaz gözleri kocaman açıldı ama birisi duyar diye tedirgin olduğundan herhangi bir yorum yapmadı.
“İşin özü bu, Nazo!” dedim dertli dertli. “Babama birkaç günlüğüne senin yanına geldiğimi söyleyeceğim. Haberin olsun.”
“Benim için sıkıntı yok, Heyz’im. Söyle.” Kısa bir süre düşündü. “Ama ne kadar süre saklayabilirsin ki bu durumu?” dedi o da Lila gibi. “Bence çok da geç olmadan, en azından kendisi keşfetmeden önce bahset derim ben.”
O sırada Tekin çoktan içeri gelmiş, muhtemelen babama söyleyeceğim yalanı da yeniden duymuştu.
“Kolileri ne kadar çabuk yollamışsın,” dedi Lila benim bu konudan hoşlanmadığımı anlayınca.
“Ay, evet!” dedi Naz bağdaş kurduğu koltukta kıpırdanırken. “Ama ben göndermedim aslında.”
“Nasıl yani?” dedim.
“Geçen gece Soho’da yemeğe çıkmıştık arkadaşlarla. Kimi gördüm tahmin edin,” diye açıklamaya başladı heyecanla.
“Kimi?” dedik Lila’yla aynı anda.
“Büyük Süvari’yi!”
“Eee?” dedi Lila. “Bu heyecan ne şimdi? Sen Büyük Süvari’ye mi yükseliyordun ki?”
“Ay saçmalama, Liloş!” diye itiraz etti Naz. “Esmer erkekler mümkünse benden uzak, cehenneme direk! Ne münasebet yani?”
“Offf! Bu büyük büyük laflarını yiyeceğin günü nasıl dört gözle bekliyorum bir bilsen,” diye yanıtladı onu Lila.
“Ben tükürdüğümü yalamam, canım.” Gözleri bilmiş bir tavırla kısıldı ve ekrandan Lila’ya doğru parmağını salladı. “Sen de yalamazsan iyi olur.”
“Aptal aptal konuşmasana, Nazo! Ne alaka?” diye diklendi Lila.
“Ben söylemiş olayım da!” dedi Naz. Hemen peşinden kıs kıs güldü. “Neyse işte, ben bu Büyük Süvari’yi ikinizden birine hayırlı bir kısmet olur diye şey etmiştim ama…” dedi dua eder gibi ellerini açıp yukarıya bakarak.
“Baran’ı Süvarilere düşman etmeye karar verdin herhâlde,” dedim boş bulunup.
“Süvarilerle ilgilendiğimden değil de,” dedi Lila saçını arkaya savurarak. “Onun benim etrafımdaki herhangi birini görüp düşman kesilmeye hakkı falan yok zaten.”
Naz hemen atıldı. “Düşman da kesilebilir. Hazırlık olur ona da işte, ne güzel! Şimdiden alışsın yanında birilerini görmeye. Sen evlenirken ‘Beyaz ve Sen’* eşliğinde ağlayacak çünkü birkaç seneye,” dedi gülerek.
“Ha sen Baran’ın böyle bir şeye müsaade edeceğine inanıyorsun yani,” dedim gözlerimi devirerek.
“Bir bok yapamaz!” diye yükseldi Naz. “Kaçtı o tren. Ağlasın dursun şimdi.”
“Naz!” dedim uyararak. “Sakın Baran’ın yanında da böyle konuşup ayarlarıyla oynama bak. Zaten hep sen kışkırtıyordun onu. Baran’ın bir ‘Lila Kefeli Vukuatı’nı daha çekemem hiç,” diye devam ettim bıkkın bir tavırla. “Kimseyi de Baran’ın hedefine oturtmaya gerek yok durup dururken. Yazık, günah insanlara.” Geçmişi hatırlayınca gülerek Lila’ya baktım ama o tüm bu konuşma onunla ilgili değilmişçesine manikürünü inceliyordu. “Şu seninle aynı bölümdeki çocuğu hatırladıkça üzülüyorum yani. Kedinin fareyle oynadığı gibi oynamıştı çocukla.”
“Hâlâ beni gördüğü yerde yolunu değiştiriyor,” dedi Lila acır gibi. “Kötü bir niyeti de yoktu hâlbuki.” Konudan hoşlanmadığını belli edercesine bıkkın bir tavırla konuştu. “Off! Kapatın şu konuyu artık.”
Naz, “Tamam tamam, kapatıyorum. Ben zaten senin ağzını aramıştım sadece. İçime su serpildi Allah’tan,” deyip büyük bir zafer edasıyla arkasına yaslandı. Lila’nın üzerine oynamaya devam edeceğini zannetsem de sonraki cümleleri hiç beklemediğim şekilde dudaklarından fırlamış ve tükürüğümü boğazıma tıkamıştı. “Asıl Hazel için düşünmüştüm Büyük Süvari’yi.” Ben ansızın öksürmeye başlarken o gülerek konuşuyordu. “Ay adamın da adı Büyük Süvari kaldı he! Kılıç Süvari canım!” dedi ortaya büyük bir bomba bırakmamış gibi. Tekin’in bakışlarından haberdar değildi tabii. Kor gözleri çoktan alev almıştı, çenesi ise kaskatı hâldeydi.
“Ne anlatıyorsun, Nazo ya?” dedim kıvırmaya çalışarak. “Nereden çıktı senin bu çöpçatanlık birdenbire. Boşluğa mı düştün nedir?” Tekin’in çatık kaşları zerre düzelmeyince çarçabuk konuyu değiştirmeye çalıştım. “Onu bunu bırak da asıl konuya gel. Kolilerin Büyük Süvari’yle alakası ne, onu anlamadım? Kendin neden yollamadın?” diye sordum.
“Heh! Evet, ben de onu diyordum,” dedi sanki araya reklam kuşağı gibi dünya kadar gereksiz konuşma sokmamış gibi. “Soho’da rastladım. Erdinç Süvari de yanındaydı. Birden kendisi sordu öyle. Göndermek istediğin bir şey varsa götürelim diye. Ne alakaysa? Benim de aklıma geldi. İkinizin de kolilerini yolladım.”
“Özel uçakla gelmiştir o zaten,” dedi Lila umursamaz bir tonda. “Eline yapışmaz, iyi olmuş.”
“Aynen öyle oldu valla,” dedi Naz ve bambaşka bir konuya atladı. “Ben de şimdi Instagram’a bakıyordum. Seninki haber yapmış yine.”
Kimden bahsettiğini hemen anlamıştım. Üniversiteden eski arkadaşım, takıntılı, her şeyimi taklit eden Özge’den bahsediyordu. “Ne haber yapmış? Görmedim ben,” dedim.
“Lila’yı havaalanında görmüştü ya!” diye açıkladı Naz. “Hemen onu yazmış işte. Senin yanına geldiğini falan.”
“O kadar değildir bence,” dedim Naz’a. “Dökül dökül. Ne yazmış başka? Hiç bakamayacağım şimdi.”
“Aman bırak şunu! Saçmalamış.” Tek kaşımı kaldırınca eli mahkûm devam etti. “İşte senin bakanlıkta yaptığın stajı küçümsemiş, müstakbel diplomatımız falan diyerek.”
“Ay, götüm!” dedi Lila, Tekin’in orada olduğunu fark etmeden. “Elde edebilse profiline büyük harflerle yazıp dolaşacağı başarıları, elde edemediği için boklamıyor mu bir de! Tam bir embesil ya!” Yükseldikçe yükseldi ama haksız da sayılmazdı hani. “Bu kızın Hazel takıntısı ve yanıklığı çok başka bir boyutta gerçekten.”
“Hiç konuşmaya bile değmez,” dedim hızlıca konuyu kapatarak. “Ne hâli varsa görsün.”
Bir süre daha konuştuktan sonra, Naz’la yeniden haberleşmek üzere aramayı sonlandırdık. Sırada kolileri açmak vardı. Lila sandalyeden kalktı, salona doğru yürüdü. Ben de bilgisayarımı alıp peşinden gidecektim ama Tekin kolumdan tutarak beni durdurdu.
“Bu Büyük Süvari ne ayak?” diye sordu. Hızla çatılan kaşları kor bakışlarını örtüyordu.
“Nasıl yani?” dedim anlayamadığım için.
“Neden senin kargonu getiriyor buraya?” diye homurdandı.
“Ee duydun işte sen de. Naz anlattı ya.”
Burun kemerini sertçe sıktı. “Tanıyor musun sen bu adamı?”
“Hayır, tanımıyorum,” diye yanıtladım. “Erdinç’i tanıyorum ben sadece. Abisini de gördüm bir iki kez ama bir diyaloğum yok.”
“Tanımıyorsan elin herifi neden yardım ediyor sana Arhavi konusunda? Sahte kimlik ayarlamalar… Üzerine sabah sen benim yanımdayken Misafirin bizim için kıymetli! diye selam göndermeler falan.” Sözcükler dişlerinin arasından öfkeyle çıkıyordu. “Nereden kıymetli oluyormuşsun sen onlar için? Kim ki onlar? Bir de kalkmış senin kuryeliğini yapıyor. Sen bu Süvarilerin neci olduklarını biliyor musun?”
“O ne demek ya?” dedim birdenbire. Hep Naz’ın halt yemesiydi, Büyük Süvari’yi bana yakıştırdığını söyleyip resmen Tekin’in öfkesini harlamıştı. “Ben Erdinç’e anlattım konuyu, ondan rica ettim. O yardım etti bana. Nasıl yaptı, nasıl etti o an sorgulayacak hâlde değildim. Tamamen sonuca baktım yani. Halledemediği bir yerde abisine söylemiştir herhâlde, ne bileyim? Adam tanımıyor bile beni. Bir tane kardeşi var zaten, çok düşkünler birbirlerine. Erdinç yardım istediyse kıramamıştır onu.”
İfadesi zerre yumuşamadan, “Süvarilerle görüşmeni hiçbir şekilde istemiyorum, Hazel,” diye buyurdu.
“Anlamadım?” dedim sinirle gülerek. “Arkadaşlarımı kendim seçebiliyorum. Ve kimlerle arkadaşlık edeceğimi kimseye danışmak gibi bir niyetim de yok. Şimdiye kadar olduğu gibi.”
“Ha gerçek vukuat nasıl olur görmeye kararlısın yani?” dedi az önce Naz’a Baran’la ilgili yaptığım uyarıyı ima ederek.
“Bana hükmedemezsin, Tekin,” dedim çenemi inatla havaya dikerek.
Dudakları arsız bir gülüşle kıvrıldı. “Henüz hükmetmeye başlamadım bile, mşkeri,” diye yanıtladı. Her cümlesi ima doluydu. Bir hükümdar edasıyla hareket edeceği olası manzaralar gözlerimin önüne akın etse de pes edecek değildim tabii, bana söz geçiremeyeceğini anlaması gerekiyordu.
Dişlerimin arasından, “Takıntılı bir mağara adamısın!” dedim üzerine basa basa.
“Aynen! Doğru bildin! Takıntılıyım!” dedi bir an bile inkâr etme çabasına girişmeden. “Sana!” Kalbim göğsümde güm güm atarken, ona cevap vermek üzere dudaklarımı aralamıştım ki hızla ince belimden kavradı. Beni kendine doğru çekti ve dudakları neredeyse benimkilere değecekken boğazının gerilerinden gelen boğuk sesiyle mırıldandı. “Ben kedi değilim, Hazel. Avımla oyun da oynamam!” derken sanki sözleri itiraza kapalıydı. “Sana benim gözümle bakan herhangi bir adamı mahvederim. Senin etrafında ölsem barındırmam.”
Doğruydu belki de. Her bir sözü, her bir teması bir ateşten farksızdı. Tekin sanki benzeri olmayan tüketici bir yangındı ve beni de çoktan o alevlerin arasına almıştı. Son sözcüğü ağzından çıkar çıkmaz dudaklarını benimkilere sürtmesinin altında belki de beni kendiyle birlikte cayır cayır yakma isteği vardı.
“Tekin…” diye fısıldadım sıklaşmış soluklarımın arasında. “Biri görecek.”
“Tüm dünya görebilir,” dedi utanmaz bir tonda. Fakat aynı anda Lila’nın sesi salondan bizim olduğumuz yere kadar ulaştı.
“Heyz başladım açmaya bunları!” diye seslendiği anda Tekin’den uzaklaşmaya çalıştım ama izin vermedi. “Senin kalacağın misafir odası hazır mı acaba? Çıkarırız birazdan bunları.”
Tekin’in işittikleriyle kaşları çatıldı. “Misafir odası?” dedi teyit etmek ister gibi. Başka ne bekliyordu ki? Onun odasında kalmamı mı?
“E yani?” dedim şuh bir gülüşle ondan uzaklaşırken. “Biz şu kolileri açarken, sen benim odamı hazırlat istersen, Tekin.”
Çenesi kasıldı, âdeta burnundan soluyarak etrafına bakındı ama anlaşılan verecek bir yanıt bulamadı. Tamam, öpüşmüştük. Tamam, delicesine yakınlaşmıştık da. Sabahtan beri de sanki aramızda bir ilişkiye başlamışız gibi elektrikli, tutkulu bir hava vardı. Ama hiçbir şeyi de konuşmamıştık ki henüz, benim zihnimdeki soru işaretleri hâlâ oradaydı. Üstelik… Sahte ilişki konusu aramızda öylece asılıydı, gölgesi sanki üzerimize yapışmıştı. Kolayca teslim olamazdım, bu benim doğama aykırıydı.
Herhâlde Tekin de tüm bunları anlıyordu ki ilk kez itiraz etmeye ya da beni ikna etmeye çalışmadı. Dudakları hafifçe kıvrılırken, “Nasıl istersen,” diye mırıldandı. Ben hafifçe güldükten sonra Lila’nın yanına ilerlediğim sırada, o da muhtemelen adamlarıyla konuşmaya çıktı. Geri döndüğünde Lila ile birlikte kolileri açmaya, içinden çıkanları incelemeye odaklanmıştık.
Lila paketini açtığı her bir parçayı üzerine tuttu, ardından boş bir kolinin içine koydu. “Aşırı güzel şeyler almışsın sen de. Turuncu kutulara özellikle bayıldım valla. Harika çantalar hepsi.” Benim Hermés takıntımdan söz ediyordu. “Ama yani bu Hermés sevdasını abarttın mı sanki biraz? Bu kaçıncı? Bir dursan mı artık?”
“Ne yapayım?” dedim omzumu silkerken. “Seviyorum.
“Kıyafetler de olay!” dedi beğeniyle. “Ama gözüm bir desen aramadı değil yani.”
Liloş çiçek desenleriyle pastel renkleri seviyordu. Bense tam tersiydim, beyazlar, siyahlar, bordolar, kırmızılar, lacivertler ve bilumum düz ve koyu renkler benim daimî tercihimdi. “Ben desen sevmiyorum, biliyorsun,” dedim birkaç paketi açıp içinden çıkanları diğer koliye koyarken.
“Sen vintage bir saat arıyordun,” dedi Liloş o an aklına gelmiş gibi. “O ne oldu?”
“Aman!” dedim umursamaz bir şekilde. “Sallamadılar beni. Daha önemli müşterileri var muhtemelen. Ben yeni modellerden devam anlayacağın.”
“Saat takıntın ve sen… Nasıl oldu da sallamadılar seni?” dedi Lila gülerek. “Ama vintage apayrı bir pazar tabii. Müşteri portföyü de farklıdır.” Bir an düşündü. “Neyse dur bakalım. Bulursun belki.”
Saat ve çanta takıntım konusunda haklıydı. Çok seviyordum ve beğendiğim modelleri almaktan da geri durmuyordum.
Dakikalar sonra, açılacak tek bir koli kalmıştı. O da iç çamaşırı kolisiydi, Lila’ya kaş göz yaparak burada açamayacağımızı ima etmiştim. Neyse ki anlamıştı. Ve işimizin o anlık bittiğini Tekin’e söylediğimde, o ana kadarki konuşmalarımızı duyduğunun farkına varmıştım.
Nihayet bizi benim için hazırlanan odaya çıkardığında paketi açılmış kıyafetleri istiflediğimiz koli de arkamızdan gelmişti. Odaya girdiğimde ferah bir hava karşıladı beni. Beyaz ağırlıklı renklerle döşenmiş bir odaydı. Büyük bir yatak, odanın tam ortasındaydı. İçeride iki kapı vardı. Biri giyinme odasına, diğeri banyoya açılıyordu. Duvarlardan birine büyük bir boy aynası yaslanmış, camın önüneyse şık bir koltuk konmuştu. Beğenmiştim aslında. Ama Tekin’in odasının o büyülü havası burada yoktu. Lacivert çarşafları düşünme! diye uyardım içimden kendimi. Benim bu detayı acilen unutmam gerekiyordu.
Lila kıyafetleri giyinme odasına yerleştirmeye başladığı sırada ben de Tekin’le birlikte odanın kapısına çıktım. “Beğendin mi?” diye sordu odayı kastederek.
“Hı hı! Çok güzel. Teşekkür ederim,” dedim hızlıca. Zaten beğenmemek nankörlük olurdu.
“Benim odam daha güzeldir,” dedi imalı imalı.
“Fark ettim. Evin bir kanadını kendine kapatmıştın zaten,” dedim gülerek. İkimiz de aynı anda gülerken Tekin’in tebessümü hafifçe azaldı ve içime işler gibi bakışlarını yüzümde dolaştırmaya başladı.
“Çok süslüsün,” diye mırıldandı hemen sonra. “Evin havası değişti.”
“Kötü bir şey mi bu?” dedim dudaklarımı hafifçe ısırırken. “Süslü olmam yani.”
“Hayır,” dedi tek solukta. “Aksine!” Saçlarımı usulca geriye attı, boynumu açığa çıkardı. “Güzel,” diye mırıldandı. “Çok güzel bir şey.”
“İyi o zaman,” dedim nazlı bir tonda. “Süsüm püsüm benim en önemli özelliğimdir. Ödün vermem!”
Cebindeki telefonu ansızın çalmaya başlayınca çıkarıp ekrana baktı. “Ben aşağıdayım,” diye açıkladı. “Uçak hazır sayılır. Lila’nın sabah söylediği saatte götürecek onu İstanbul’a.”
“Tamam,” dedim başımı sallayarak. Çok geçe kalmak istemediğini Lila Tekin’e kahvaltı sırasında kendisi söylemişti. Yarın sabah erkenden hastanede olacağından, yoğun bir gün geçireceğinden bahsetmişti.
“Siz birlikte vakit geçirin biraz daha. Her şey hazır olunca haber veririm.”
Ben onu onayladıktan sonra hızla aşağıya indi. Ben de odaya girip kapıyı kapatarak Lila’ya katıldım. Bir süre birlikte kıyafetlerimin bir kısmını yerleştirdik. Sonra açılmamış tek koli olan iç çamaşırı siparişlerimin olduğu koliyi de açacaktık ki telefonumun çalmasıyla mola verdik.
Ekranda İpek ablamın ismi vardı. “İpek ablam arıyor. Allah Allah!” Beklemediğim bir isim olduğundan şaşkınlığıma engel olamadım. Ve sesime sinen bu hayreti bastıramadan, “Efendim, İpek ablacığım,” diye yanıtladım.
İpek ablam küçük dayımın kızı, aynı zamanda anne tarafımdaki en büyük torundu. Aramızda yaş farkı olduğundan ve o artık evlendiğinden son zamanlarda çok sık vakit geçiremesek de ara sıra bir araya geldiğimiz olurdu.
“Hazel, canım. Nasılsın?”
“İyiyim, abla. Sen nasılsın?” dedim merakla.
“İyiyim ben de.” Bir an duraksadı. “Ben sana bir şey sormak için aradım.”
Bu arada telefonu hoparlöre vermiştim, bu sayede Lila da duyuyordu.
“Hayırdır?” dedim kendimi tutamadan.
“Sen Tekin Bozboran’ı nereden tanıyorsun?” dediği anda başımdan aşağı kaynar sular döküldü sandım.
Ben şaşkın bir tavırla Lila’ya bakıp, “Bu nereden çıktı şimdi?” der demez İpek ablam anlatmaya başladı.
“Ya dün çok garip şeyler oldu,” diye yanıtladı. “Sen Meyra’yla görüşmüşsün sanırım. Halamın sergisi için. Cemre de oradaymış.”
“Cemre mi?” dedim sesimi zar zor bularak. Avuçlarımın içi ansızın buzdan bir terle kaplanmıştı.
“Evet. Sen tanımazsın gerçi. İkisi de benim Üsküdar Amerikan’dan arkadaşım. Cemre sizi görmüş ama siz onu görmemişsiniz sanırım.” Derin bir nefes aldı. “Tekin, Cemre’nin eski bir…” Duraksadı. “İlişkisi.”
“Eee?” dedim tırnağımın kenarını kemirerek.
“Eeesi, dün sizi birlikte görünce, Meyra’yla konuşmuşlar sonrasında. Meyra da bana sordu. Cemre’nin sordurduğu belli tabii. Haberim olmadığını söyledim. Ama bütün gece içim içimi yedi. Bugün de dayanamadım işte, seni aradım. Seni aradığımdan haberleri yok elbette ki.”
“Meyra’yla Tekin tanışıyorlar mı?” diye sordum güçlükle. Dün gözümün önünde bir ilk kez tanışma numarası çevrildiyse aptal yerine konmayı kaldıramazdım.
“Yok be!” dedi İpek ablam alay ederek. “Cemre’nin hiçbir arkadaşını tanımaz Tekin. Öyle bir ilişkileri yoktu onların.”
“Nasıldı peki?” diye sorarken bana karşı dürüst olacağına, hiçbir bilgiyi eğip bükmeyeceğine inancım tamdı.
“Cemre üniversitede Stanford’daydı. Tekin ondan birkaç dönem üstteydi. Bizimki adamın peşinde çok dolandı. Ama çok zaman sonra bir araya geldiler. Bir müddet uzun mesafe ilişkisi yürütmeye çalıştılar çünkü adam o sırada Türkiye’deydi. Ama Cemre hazırdı yani. Gel dese gelecekti, o kadar âşıktı. Hatta…” deyip derin bir nefes aldı. “Sanırım ayrılmalarından önceydi bu. İşte şey demişti Cemre adama. Gel dersen her şeyi bırakıp gelmeye hazırım ben.“
“Tekin ne demiş peki?” diye sordum dayanamayarak. Duyacaklarımın endişesi, kalbimin göğüs kafesimde dörtnala koşturmasına sebep olmuştu.
“Ne diyecek? Dürüstçe Yapma. Öyle bir sona varacak bir şey değil bu benim gözümde. Benim için hayatını değiştirmeni istemem. Bu sana büyük haksızlık olur, demiş. O zaman kızlarla içki masalarımızda bayağı bir konuşuldu bu. Cemre’nin büyük yarasıydı. Hayatına başkaları da girdi tabii sonra ama atlatamadığını biliyorum. En son yaz başında görüşmüştük. Hâlâ aynı adamdaydı.”
Lila’yla göz göze gelince dayanamayıp sordum. “Adam onda mıydı peki?”
“Tabii ki hayır,” diye cevapladı İpek ablam. “Aramıyordu adam hiç. Cemre bundan yakınıp duruyordu. Hatta son birkaç aydır Cemre’nin aramalarını da hiçbir şekilde yanıtlamıyordu.”
“Anladım,” dedim. Nedense içimden bir ağırlık kalkıp çok uzaklara gitmişti.
İpek ablam biraz duraksamanın ardından derin bir nefes aldı. “Hazel?” dedi soru soran bir tonda. “Ben seni sorgulamak için aradım ama sorguya çekilen oldum. Bu adamla mı birliktesin yoksa?”
“Hayır,” dedim hiç düşünmeden. “Birlikte değilim.”
“Olmak istiyor musun?” diye sordu bu kez.
“Abla…” dedim cevap vermek istemez gibi. Ama beni hemen anlamıştı.
“Tamam. Şöyle sorayım,” dedi anlayışlı bir tonda. “Aranızda bir şeyler mi oluyor?”
“Bilmiyorum.”
“Ay hâlâ bilmiyorum diyor!” diye bağırdı Lila daha fazla dayanamayarak.
Bir an duraksayan İpek ablam, “Lila mı o?” diye sordu.
Lila elimdeki telefonu kendine yaklaştırdı. “Evet İpek abla. Benim. Sen bu inatçı keçiye aldırma. Hâlâ bilmiyorum diyor. Delirtecek beni. Ortalık yanıyor abla, yanıyor. Aranızda bir şeyler mi oluyor da ne demek? Bizimkinin nazını niyazını bilmiyor musun sen?”
“Bilmem mi?” diye onayladı İpek ablam.
“Açık açık duymadan aslaaaaaaa kabullenmez,” diye devam etti Lila. “Eylemlere değil sözcüklere bakıyor ilk etapta. Bu da böyle bir cins işte, ne yapacaksın?”
“Öyle deme. Sözcükler de önemli eylemler kadar. Biri olmadan diğerinin anlamı yok. O yüzden en güzelini yapıyor. Adam bir şey hissediyorsa bunu eylemleriyle göstermenin yanında söyleyecek de. Bizim kızımızın da duymayı istemesi en doğal hakkı.” Lila’ya dönüp Bak, gördün mü? der gibi imalı bir bakış fırlattım. “Ama Hazel…” diye devam etti İpek ablam. Bu kez ses tonunda bariz bir uyarı saklıydı. “Bu adam benim bildiğim kadarıyla fazlasıyla tecrübeli biri. Yani çok önemli değil bu detay gerçi ama yaşı da senden yedi-sekiz yaş büyük olmalı.”
“Sekiz,” diye onayladım tek solukta. “Sekiz yaş büyük benden.”
Bu bana göre büyük bir fark değildi. İpek ablam da aynı fikirdeydi ki asıl endişesini dile getirdi. “Çok sert bir adam olduğunu anımsıyorum. Hiç görmedim gerçi yüz yüze ama… Duyduğum kadarıyla diyeyim.”
“Nereden duydun ki? Kıskanıyor muydu? Kısıtlıyor muydu Cemre’yi? Kararlarını falan…” diye peşi sıra saydırdım. Bunları neden sorduğumun ise o anda farkına vardım. Beni açıkça kıskanıyordu Tekin ve bunu dile getirmekten de kaçınmamıştı.
“Valla hiç öyle bir şeye şahit olmadım. Cemre ilişkileri devam ederken de bizimle kız kıza eğlendi, tatile falan çıktık hatta. Öyle kısıtlayıcı biri değildi endişen buysa. Aksine Cemre boğuyordu adamı. O şekilde şahit oldum telefonda birkaç tartışmalarına.”
“Anladım,” diye mırıldandım. Ne hissedeceğimi bilmiyordum. Beni kıskandığı gibi kıskanmamış olması rahatlatmıştı içimi. Fakat benim adıma gizlice kararlar alıyor olması hakkında ne düşüneceğimi kestiremiyordum.
“Dikkatli ol, Hazel. Lütfen,” dedi İpek ablam. “Bir sıkıntın olursa da hemen beni arıyorsun.”
“Teşekkür ederim, ablacığım. Bu konuştuklarımız aramızda kalsın lütfen.”
“Elbette öyle. Aksini ne zaman gördün?” Bir şeylerle meşgul olduğunu belli eden sesler duyulunca devam etti. “Çok dikkat edin kendinize kızlar. Çok özledim. En kısa sürede görüşelim mutlaka.”
“Tamam, ablacığım. Çok öpüyoruz,” deyip hızla telefonu kapattım. Aynı anda Lila’yla göz göze geldik ve ne yazık ki işimizi oldukça yavaşlatacak bir dedikodu turuna daldık.
Dakikalar boyu İpek ablamla konuştuklarımın kritiğini yaptık. Lila’ya göre Tekin’in Cemre’yle arasında ciddi bir ilişki hiç olmamıştı çünkü seven adam kıskanırdı. Sevilen kadın onu dinleyecek, kısıtlamalarına aldırış edecek diye bir kaide yoktu. Hatta makbul olan benim yaptığımın aynısı, yani itiraz edip süründürmesi ve daha çok kıskandırmasıydı. Ama alev alev tutkulu bir ilişkide mutlaka böyle sürtüşmeler yaşanırdı. Üstelik, ayağıma gelen fırsatı tepmemekle de iyi yapmıştım. Hem korunmak hem de Tekin’i tanımak için sahte ilişki teklifini değerlendirmem mantıklı olandı.
Bunlar Lila’nın dedikleriydi tabii. Benimse içimde bambaşka, kadınca çalkantılar vardı. Bundan günler önce beni korumasını istemiş, elimi avuçlarına bırakmıştım. Fakat sonra bu yetmemiş, onun tarafından bir kadın gibi görülme arzusu tarafından çepeçevre kuşatılmıştım. Şimdi görüyordum ki bu da yeterli değildi, bana saygı duymadan koruma kisvesi altında benim adıma kararlar almasına katlanamazdım.
Aramızda henüz konuşulmamış çok şey vardı. Ben ondan sırf zayıf görülmemek için kaçırılmamı, gemide yaşadıklarımı saklamıştım her şeyden önce. Belki de doğru olan önce sakladıklarımızı konuşmaktı.
Düşünceler içinde zaman uçup gitti. En sona kalan kolimi de açtığımızda işimiz bitecekti.
Lila koliyi açar açmaz bir ıslık çaldı. “Oooo nihayet seksi ganimetler göründü.”
Hemen içinden bir parça çıkardım. Hepsini özenle seçmiştim. İç çamaşırlarını, gecelikleri, bu tarz şık ve seksi şeyleri hepimiz seviyorduk. “Bak bak, favorim bu,” dedim kırmızı, babydoll şeklindeki dantel geceliği üzerime tutup salınırken.
Aynı anda kapı açılınca ne yapacağımı şaşırarak öylece kaldım. Tekin ise beni o şekilde görür görmez önce çenesi kasıldı, sonra muhtemelen Lila’nın orada olmasının da etkisiyle, “Pardon,” diye söze başladı. Kapıyı tıklatmadan açmayacağını biliyordum ama yine duymamıştım. Ben apar topar elimde buruşturarak geceliği arkama saklayınca Tekin, “Uçak hazır demek için gelmiştim,” diyerek kendini açıkladı. Lila da oturduğu yerden ayaklanınca aramızdaki gergin hava neyse ki hızla dağıldı.
“Yolcu yolunda gerek,” diye mırıldandı Liloş’um. Gitme vakti gelmişti artık. Dakikalar sonra Tekin çoktan aşağıya inmişti. Biz de peşinden aşağı indiğimizdeyse Lila’yı havaalanına kimin götüreceği tartışmasının içine çekilmiştik.
Lila’nın gitmek üzere olduğunu gören Cesur hemen atıldı. “Ben bırakayım Lila’yı.”
Tabii benim bunu kabul etmem mümkün değildi. “Gerek yok,” dedim hemen. “Biz Tekin’le bırakırız.”
“Sen de onlarla git,” dedi Yaman, Cesur’a hitaben.
Tam o sırada Kıvılcım, “Olmaz!” diye ansızın yükseldi.
Aynı sözcük Cesur’un da dudaklarından firar etmişti. “Olmaz!”
Kıvılcım, Yaman ona bakınca açıklamaya girişti. “Konuşacaklarım var benim Cesur’la.”
Fakat bu fikirden hoşlanmayan Cesur, Kıvılcım’ı çarçabuk geçiştirdi. “Sonra konuşuruz.” Ardından hızla bana döndü. “Aynı arabaya doluşmayı tercih etmiyoruz Tekin’le birlikte. Güvenlik sebebiyle.”
“Neden? Coca Cola’nın formülünü mü taşıyorsunuz?” diye diklendim. Tekin ansızın kahkaha atınca, “Ne?” dedim. “Öyle bir hurafe var ya. Formülünü iki kişi biliyor ve aynı anda uçağa binmiyorlar. Cesur’unki de o hesap.” Herkes gülerek bu tartışmadan sıkılmış gibi dağılınca, kimse görmeden Cesur’un yanına yaklaştım. “Arkadaşımdan uzak dur,” diye uyardım. Herhâlde almıştı uyarımı ki cevaplamadı. Nitekim Tekin tartışmaya son noktayı koymuş, herkesin çenesini de kapatmıştı.
“Lila’yı havaalanına Savaş götürecek,” diye buyurdu. “Sedat’ın ekibinden çocuklarla birlikte. Hatta İstanbul’a kadar da eşlik edecekler. Lila’nın sağ salim evine ulaştığından emin olacaklar.”
O andan sonrası telaşla geçti. Lila’nın zaten gidecek diye yukarı çıkarmayıp girişte beklettiğimiz bavulu araca yüklendi. Tekin’in ekip dediği gruptan bir koruma öne bindi. Başka bir arabada birkaç koruma daha vardı. Lila herkesle tek tek vedalaştı. Sıra Tekin’e geldiğinde hafifçe duraksadı.
“Tekin…” dedi Lila bir an sonra. “Arkadaşım sana emanet.” Tekin hafifçe gülümseyince devam etti. “Sana güvendim, onu koruyacağına eminim.” Parmağını uyarır gibi salladı. “Ama tırnağının ucu kırılsa senden bilirim.”
“Eyvallah!” dedi Tekin samimi bir tonda. Lila’nın komik tehditlerinden pek de etkilenmiş gibi değildi. “Hiç merak etme. Arkadaşının ojesi bile bozulmayacak.”
Lila gülerek Tekin’le tokalaştıktan sonra benimle sımsıkı sarıldı. Bu sırada herkes bizi yalnız bırakmıştı. “Heyz’im,” diye fısıldadı Lila. “Tekin’e güvendim evet ama… En önemli şey sensin. Eğer… Kendini tehdit altında ya da tehlikede hissedersen…”
“Merak etme. Öyle bir şey olmayacak,” diye garanti verdim ona.
“İşte olursa…” dedi ısrarla. “Hemen haber veriyorsun. Hemen! Bize, babana, Hazar’a. Tamam mı? Öyle bir durumda asla hiçbir şeyi saklamıyorsun.” Başımı sallayınca sözlerini sürdürdü. “Bu arada… Sabah dalga geçtim ama sonra aklımı kemirdi durdu. Şu Travma Sonrası Stres Bozukluğu konusu… Bunu konuşalım olur mu?” Gözlerimin içine anlayışla baktı. “Belki birkaç seans terapi? Hı? Ne dersin?”
Hiç itiraz etmeden yanağından öptüm. “İyiyim ben, aklın bende kalmasın. Şu işler hallolsun, yine konuşuruz bu konuyu.”
“Tamam, canım,” dedikten sonra yeniden sıkıca sarıldık birbirimize. Ve ayrıldıktan sonra Lila’nın arabaya binişini izledim. Boğazım düğümlenmişti nedensizce, daha şimdiden arkadaşımı özlemiştim.
Araba kapıdan çıkana kadar arkasından el salladım. Ve sonunda eve döndüğümde Tekin kapıdaydı. Elleri ceplerindeydi, bana bakıyordu. “Görüşürsünüz yine yakın zamanda,” dedi sanki üzüldüğümü anlamış gibi.
“Evet,” dedim evin kapısında dururken. Boğazımdaki düğümü güçlükle atabilmiştim. “Doğum günümde belki.”
“Kesinlikle,” diye yanıtladı beni. Hemen sonra kolundaki saate baktı. “Bir toplantım var birazdan. Şurada,” dedi bahçenin biraz ilerisindeki müştemilat benzeri yeri gösterirken. “Acıktın mı?”
“Yok,” dedim yemeğe çıkacağımızı hatırlarken. Nedense bu kez itiraz etmek içimden gelmemişti. “Erken değil mi henüz?”
“Rezervasyonu sekize yaptırdım,” diyerek onayladı beni. “Ben şu toplantıyı halledeyim.” Elini kirli sakallarına uzatıp hafifçe ovuşturdu. “Sen de bu arada hazırlanırsın.”
“Nasıl bir yere gideceğiz?” diye sordum. Ansızın bir heyecan sarmıştı tüm bedenimi, ellerimi nereye koyacağımı bilemiyordum.
Hafifçe yanıma yaklaştı. “Süsünden püsünden ödün vermeyeceğin bir yere,” dedi boğuk sesiyle. Etrafımızda dünya kadar adam vardı. Tekin’in bakışlarıysa dudaklarımla gözlerim arasında mekik dokumaya başlamıştı. Arka taraftan adamlar Tekin’e seslenince, dudaklarını neredeyse aç diyebileceğim bir tavırla yaladı. “Toplantım başlamak üzere,” diye hatırlattı.
Toplantısının kiminle olduğunu bilmiyordum ama sormadan telaşla başımı salladım. “Ben de yukarı çıkayım,” dedim mırıltıyla. “Eşyalarımı düzenleyeceğim.”
Ağır ağır süzdü beni. “Eşyaların…” dedi dudakları kıvrılırken. “Aynen. Düzenle sen onları.”
Başka bir şey demeden arkasına dönerek ilerledi. Ben de eve girdiğim sırada, yukarıda elimde gördüğü geceliği kastettiği ansızın kafama dank etti. Daha Tekin’e kaç kez rezil olacağım düşüncesiyle odama çıktım.
Dakikalar boyu odanın içinde deli dana gibi dolaştıktan sonra babama kısa bir mesaj attım. Birkaç günlüğüne Elias’ı da yanıma alarak Naz’ın yanına, New York’a gittiğimi yazdıktan sonra bir cevap bekledim ama gelmedi. Hemen peşinden anneme de aynı bilgiyi ilettim ve sergisiyle ilgilenmeyi bırakmadığımı, yeri değiştirdiğimizi, Naz’ın yanından döner dönmez tüm dikkatimi buna vereceğimi belirttim. Bugün olan biteni anlattığım bir mesaj da Elias’a gönderdiğimde kalan eşyalarımı yerleştirmeye hazır hâldeydim. Fakat son anda aklıma gelen şeyi de yapmadan edemedim ve Naz’a hızlı bir mesaj gönderdim.
Hazel: “Nazo sen üşüttün mü? Ne saçma sapan Büyük Süvari’yi Hazel’e düşündüm falan diyorsun ya? Sardın başıma Tekin’i.”
Naz’ın cevabı fazlasıyla çabuk geldi.
Naz: “Ahahahhahha! Plan tıkır tıkır işlemiş. Aferin bana.” 🥳
Naz: “Bilerek yaptık herhâlde. Orada olacağını tahmin ettim Tekin’in. Birazcık tutuşsun dedim.”
Naz: “Tek talibin o değil yani. Bilsin bunu!” 💅
Bu kız delirmişti. Aynı şeyleri Lila ve Baran sevgiliyken de yaptığını ve Baran’ı delirttiğini hatırlayınca parmaklarım harflerin üzerinde süratle gezindi.
Hazel: “Yalnız Büyük Süvari benim talibim değil, Nazo! Hatırlatırım.”
Naz: “Ama Tekin bunu bilmiyor.” 😏
Naz: “Ayrıca rekabet duygusu iyidir, canım. Erkekleri kırmızı görmüş boğaya çevirir.” 🐂
Uslanmaz bir vakaydı gerçekten de. Ne desem de fikrinden geri adım atmayacağını bildiğimden hiç denemedim. Ve onunla olan yazışmamı bitirip asıl işime odaklandım.
Bir an sonra… Tekin’le yemeğe çıkacak olmamızın heyecanına kapılmamaya çalışarak, önce giyeceğim kıyafetleri ayarlamaya çalıştım. Fakat buna o kadar odaklanmış ve seçeneklerin arasında o denli kaybolmuştum ki saatin ne kadar çabuk geçtiğinin farkına varamadım.
Hava iyiden iyiye kararmaya başlar gibiyken, artık bir şeyde karar kılmam gerektiğini düşündüm ve seçtiğim siyah, yakası hafif asimetrik, uzun kollu mini elbiseyi hızlıca üzerime giydim. Elbisenin vücudumu saran drapeleri gayet güzel durmuştu. Vakit kaybetmeden siyah yüksek topuklu çizmelerimle kombini tamamladım.
Tam takılarımla saatimi takacağım sırada ansızın telefonum çalmaya başladı. Lila olabileceğini sanmıştım fakat ekranda gördüğüm başkaydı. Güngör Bıçakçı’nın ofisinden arıyorlardı.
Kalbim uğursuz bir ritimde, az önceki heyecanıma tezat bir şekilde hızlanmaya başlayınca, garip bir önsezi tarafından kuşatıldım. Telefonum hâlâ çalmayı sürdürdüğü sırada, nedense hiç hoşuma gitmeyen şeyler olacağını henüz işitmeden anlamıştım.
🌊
* Sarp Aras; yazarın basılı romanlarından BİR GÜNAH GİBİ‘nin başkarakteridir.
* Chica bonita; İspanyolcada ‘güzel kız’ anlamına gelir.
* Kuzey Doğan; yazarın basılı romanlarından CEZAYİR MENEKŞESİ‘nin başkarakteridir.
* Ali Güven’in Bütün Kızlar Güzel adlı şarkısından.
* Gülşen’in Yurtta Aşk Cihanda Aşk adlı şarkısından.
* Beyaz ve Sen; Rober Hatemo’nun bir şarkısıdır.
🌊🌊🌊
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz; 🌹
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz
Twitter: burcubykyldz
