Yayınlanma tarihi: 8 Haziran 2025

🌊

♪♪ Bölüm şarkısı:

Emre Altuğ ~ Neyleyim

20. BÖLÜM

Telefon saniyeler boyu çalmayı sürdürdü ama ben kalbimin hızını yavaşlatmayı bir türlü başaramadım. Gözlerim telefonun ekranındaydı, davet gecesinde patlayan silahtan sonra ne işiteceğimi tahmin edebilmenin ise çok uzağındaydım. Fakat biraz daha beklersem kapanacağını düşünmenin telaşıyla derin bir nefes aldım ve en nihayetinde aramayı çarçabuk yanıtladım.

“Efendim?” dedim sakin çıkmasına özen gösterdiğim bir tonda.

“Hazel Hanım, merhaba,” dedi telefonun diğer tarafındaki kişi. Bu, Güngör Bey’in kişisel asistanından başkası değildi. Hoş, zaten Güngör Bey’in bizzat kendisinin arayacağı da aklımın ucundan geçmemişti. “Nasılsınız?”

“Teşekkür ederim, iyiyim,” diye yanıtladım onu aynı resmiyetle. O da tıpkı diğerleri gibi, ofiste benden pek de hoşlanmayanlar grubundaydı. Staja başladığımdan beri bana karşı olan hoşnutsuz davranışlarına şahit olmuştum ve daha önce aldığım duyumlara göre de benim ileride onun yerini alabilmemden korkuyordu. Hâlbuki bu saçma bir korkuydu. Güngör Bey’in böyle bir niyeti bahse girerim ki yoktu. “Umarım siz de iyisinizdir. Her şey yolunda mı?”

“Çok teşekkürler,” dedi sıkıntılı bir tavırla. “Yoluna koymaya çalışıyoruz diyelim.”

Muhtemelen o anki sıkıntısının kaynağı davet gecesi yaşananlardı. “Bir ihtiyacınız varsa bu hafta ofise geliş günümü erkene çekebilirim,” diye iyi niyetli bir teklif sundum.

“Ben de bunun için aramıştım aslında,” dedi bunu duyar duymaz. Teklifimi kabul edeceğini düşünsem de “Bir müddet gelmenize gerek olmayacak,” diye devam etti. “Ofisi bir süreliğine kapatacağız. Güngör Bey’in kararı.”

Kısacık bir an hiç hoşlanmadığım bir şüpheyle kuşatıldım. Yoksa… Bunlar beni sepetlemeye mi çalışıyorlardı? Hem de silahın hedefindeki asıl kişi ben olmama rağmen! Hoş, onlar bunu bilmiyorlardı.

Camın önündeki koltuğa oturup, “Öyle mi?” diye sordum nabız ölçmeye çalışarak.

“Evet. Davette öngöremediğimiz bir güvenlik açığı oldu. Bunu çözmemiz şart,” diye devam etti açıklamasına. “Çözene kadar da Güngör Bey minimum sayıda kişiyle devam etmek istiyor.” Hemen peşinden içimdeki şüpheyi ayyuka çıkaracak sözler dudaklarından fırladı. “Zaten sanırım siz de tedirgin oldunuz bu durumdan. Gerçi benimle paylaşsaydınız ben de bir çözüm bulabilirdim.”

Tek kaşım kuşkuyla kalktı. “Bu da nereden çıktı?” diye sorarken içimde kaynağını bilmediğim bir huzursuzluk vardı. “Neyi paylaşacaktım ki sizinle? Anlamadım.”

Kısa bir duraksamanın ardından âdeta mırın kırın ederek beni cevapladı. “Şey… Tekin Bozboran, Güngör Bey’i arayınca…”

“Tekin mi?” dedim oturduğum koltuktan hızla ayağa fırlayarak. Tahmin ettiğim şeyi yapmış olmasın, diye içimden geçirdiğim sırada, karşı taraf konuşmayı sürdürdü.

“Evet, Tekin Bey dün sabah erken saatlerde ulaştı Güngör Bey’e,” deyişi dileğimin gerçekleşmediğini gözler önüne seriyordu. “Güvenlik zafiyeti çözülene kadar sizin aramızda olamayacağınızdan söz etti. Güngör Bey de bunun üzerine konuyla ilgili daha geniş çaplı bir karar verdi.”

Dün sabah… Birlikte kahvaltı etmemizden önce mi, yoksa sonra mı aramıştı? Aramızda geçen, o tatlı olduğunu düşündüğüm anlar aklıma gelince, bir an ne diyeceğimi de ne tepki vereceğimi de şaşırdım. “Anladım,” gibi bir şeyler çıktı dudaklarımdan fakat yaşadığım şeyi anlamanın kıyısında bile sayılmazdım. Yine benimle ilgili bir kararı benden habersiz almış olmasını hazmedebilmek mümkün değildi benim için. Ama bu kez her ne olursa olsun bunu içimde tutamayacaktım.

“Bir sorun yok, öyle değil mi?” diye bir soru geldi telefonun diğer ucundan.

Vardı. Ama bunu elbette ki Güngör Bey’in asistanıyla paylaşmayacaktım. Konunun muhatabı aşağıda bir yerlerde, kendisi için önemli olduğu belli olan bir toplantı yapıyorken bir dakika daha bu odada durmayacaktım.

“Hayır. Bir sorun yok,” diye yanıtladım sevimsiz bir gülüşle. Ve hemen peşinden karşılığında vereceği yanıtı merak ettiğim sözcükleri paylaştım. “O hâlde ofisin yeniden açılış tarihi için sizden haber bekleyeceğim.”

“Tabii,” dedi ama yapmacıktı sesi. Kendi kendime Anlaşılan böyle bir şey hiç gerçekleşmeyecek, diye düşündüğüm anda, “Bilgi vermeye çalışacağım en kısa zamanda,” diye yanıtladı beni. Ve tam da bu cümle, stajımın aslında çoktan sona erdiğinin apaçık bir göstergesiydi. Kısa zaman içinde ofisin yeniden açıldığını haber vermek için değil de bunu bana bildirmek için arayacakları belliydi. Biliyordum, dün geceden sonra orada olmam zaten tehlikeliydi. Ama bu kararın benim iradem dışında verilmiş olması sindirebileceklerimin ötesindeydi.

“Aradığınız için teşekkürler,” dedim ifadesiz bir sesle. “İyi çalışmalar size.”

Onlar bana, benimle devam etmeyeceklerini bildirmeden, birkaç gün içinde geri arayacak ve stajımı bitirdiğimi haber verecektim. Kimseye beni sepetleme şansını bahşedecek değildim. Üstelik bu işte kendimden de çok ödün vermiştim, emeklerimin bu şekilde çarçur edilmesini asla sineye çekmezdim.

“Çok teşekkürler. İyi günler, Hazel Hanım.”

Telefon kapanınca içimde fokur fokur kaynayan hesap sorma hissiyle nasıl baş edebileceğimi kestiremeden öylece kalakaldım. Ne yapacaktım? Hep böyle mi olacak? sorusu zihnimde kahkahalarla cirit atarken ne yazık ki cevapsızdım. Oysa yalnızca, tıpkı Cemre’nin etrafında koruma istememe kararına saygı duyduğu şekilde bana da saygı duymasını beklemiştim ama istediğimi alamamıştım.

Bunu bilmek içimi katıksız bir öfkeyle doldurunca, odada daha fazla kalamadım. Bu savaşı kendi kendime vermeyi reddederek telefonumu yatağın üzerine attım ve odadan süratle çıktım. Merdivenleri ışık hızıyla indim ve içimdeki bu fırtınayı Tekin’le paylaşma, rahatsız olup öfkelendiğim bu konuyu açıkça dile getirme isteğiyle evden dışarı fırladım.

Bahçeye ulaştığımda, kapıdaki adamlar beni görür görmez bir şey olduğunu zannederek dikkat kesildiler. Cihan hemen yanıma koşup, “Bir şey mi oldu, Hazel Hanım?” diye sordu. Hislerimi belli etmek istemiyordum ama ne yazık ki bu çok zordu.

“Hayır, Tekin’le konuşmam gerek,” deyip onu beklemeden ve bir şey söylemesine de izin vermeden hızla ilerledim. Bahçe, evin ön kapısından sola doğru kıvrılıyordu. Yolun sonunda ise Tekin’in az önce bana gösterdiği, müştemilat benzeri yer vardı. Onu orada bulacağımı bildiğimden adımlarım hızlandı. Fakat ne yazık ki nihayet kapısının önünde durduğumda içeri girişim mümkün olamadı.

Cesur oradaydı. Bir koruma edasıyla kapının önünde sigarasını içiyordu. Beni gördüğü saniye, “Ne oldu?” diye sordu. Kaşları çatılmıştı, tahammülsüz bir tavırla bana bakıyordu. Ne yüzle benimle konuşabiliyordu bu adam? Hiç utanması yok muydu? Onun çevirdiği dolapların henüz bir kısmını anlatabilmiştim Tekin’e. Devamını yumurtlamamdan da mı korkmuyordu? Onu barmenle konuşurken yakaladığımı fırsat bulamadığım için söyleyememiştim daha. Fakat anlaşılan daha fazla beklememem gerekiyordu.

Bu durumu da Tekin’e bu akşam söylemeyi kafama koyarak, “Tekin’le konuşacağım,” diye yanıtladım onu. Daha detaylı bir açıklamayı hak etmiyordu.

“Tekin, Lazarenko’yla toplantıda,” dedi uyuz uyuz. “Şu an müsait değil.”

Bunun beni durdurabileceğini düşünmesi komikti. “Müsaittir müsaittir,” dedim sinir bozucu bir tebessümle ona bakarken. “Benim yanımda da devam edebilir toplantısına.”

“Hiç sanmıyorum. Özel bir toplantı bu,” diyerek engel olmaya çalıştı.

Tek kaşım ona meydan okurcasına kalktı. Cesur’u dinleyecek değildim elbette, ne de olsa elimde onunla ilgili büyük bir koz vardı. “Yok canım. Özelimiz falan kaldığını sanmıyorum. O benimle ilgili kararları tek başına verebiliyorsa, benim de Lazarenko’yla olan toplantısına şahit olmamda sakınca yok demektir.” Bir şey söylemek için ağzını açtı ama hiç oralı olmadım. Birkaç adım ona doğru yaklaştım ve tehditkâr bir tonda sözlerimi tamamladım. “Hem… Belki hazır gitmişken… Geçen akşamdan da söz ederim. Seni o lavaboda yabancı bir adamla konuşurken yakalamamdan mesela… Ne dersin?” dedim küstah bir tavırla ona göz kırparken.

Ben öyle deyince ansızın rengi attı. “Anlatmadın mı?” diye sordu. Sesi biraz şaşkın ama çokça tedirgin çıkıyordu.

Omzumu umursamazca olmasına özen göstererek silktim. “Valla inanır mısın, vakit olmadı. Kısmet bu zamanaymış!”

“Ben zaten anlatacağım,” dedi Cesur sanki çocuk kandırır gibi. Acaba onun durduğu yerden bakınca, sözüne güvendiğimi falan mı görüyordu? “Senin bahsetmene gerek yok.”

Bir an bu ihtimali değerlendirir gibi yaptım. Cesur ona inandığımı zannedebilirdi ama gerçek elbette ki başkaydı. “Öyle mi diyorsun?” dedim safa yatarak.

“Aynen,” deyip başını salladı. “Benden duyması daha doğru olur.” Kısa bir an düşündü. “Yarın anlatacağım. Zaten toplantımız var.”

“İyi madem. Bir güncük daha bekleyebilir,” dedim ona inanmışçasına. Elbette Tekin’e her şeyi söyleyecektim. “Şimdi çekil önümden. Benim konuşmak istediğim konu başka.”

Bana öfkeyle bakıp bıkkın bir tavırla kenara çekildi. Benden hiç hoşlanmadığı belliydi. Sebepleriyle ilgilenmiyordum ama hareketlerine çekidüzen verse iyi ederdi.

Daha fazla duraksamadan içeriye daldım. Girdiğim yer hiç de müştemilata benzemiyordu, aksine tamamen çalışma alanı olarak dizayn edilmişti. Tekin’in mimari zevkine uygun şekildeydi ama gündemim öyle yoğundu ki dekorasyon kritiği yapmanın yeri de zamanı da değildi.

Tekin’in sesini duyar duymaz o tarafa doğru adımlarımı hızlandırdım. Lazarenko’yla hararetli bir konuşma içindeydi, konuşmanın içeriğini duyabilmek için biraz daha yaklaştım.

“Arhavi’de yapacağımız toplantıda,” dedi Tekin gür sesiyle. “Benim yanımda olmanı bekliyorum.”

“Yanında olduğumu göstermiştim zaten,” diye yanıtladı Lazarenko. “Fakat Arhavi’de de davetteki gibi bir şov yapmayacağından emin olmam gerek.”

Davette diğerlerinin sevkiyatlarına ve gazeteci Akif Kandemir’i ele geçirme planlarına engel olmasından söz ediyordu.

“Aslında yapmayı planlıyordum,” diye yanıtladı Tekin hiç alınganlık belirtisi göstermeden.

Lazarenko bir an sessiz kalsa da konuşmasını sürdürdü. “Peki ben bundan etkilenecek miyim?”

“Hayır,” dedi Tekin. Ve hemen peşindense tahminimin dışındaki sözcükler dudaklarından döküldü. “Aksine… Yalnızca Matthias’ı saf dışı bırakacağım.”

“Nasıl?” diye sordu Lazarenko. Sesi şaşırtacak kadar heyecanlı çıktığına göre, anlaşılan Fransız’ı o da Konsey’de istemiyordu.

“Orasını sonra görürsün,” diye kestirip attı Tekin. Planıyla ilgili ipucu vermeye belli ki niyeti yoktu.

“Diğerleriyle konuştun mu?” dedi Lazarenko bu kez.

“Evet. Arhan Aziz’in haberi var. Tabii desteği de.” Demek davetten sonra Arhan Aziz’le yaptığı görüşmede konuştuğu konu buydu. “Chris ve David de aynı şekilde,” diye sözlerini sürdürdü Tekin. Amerikalı ve İngiliz’i kastediyordu.

“Güngör Bıçakçı peki?” diye sordu Lazarenko. Bu bana yeniden öfkemin sebebini hatırlatmaya yetti. Lazarenko gider gitmez konuşacağım konu, şimdi yeniden zihnimin orta yerindeydi.

“Güngör Bıçakçı’nın zaten kendi koltuğu değildi, bir süre sonra aramızda olmayacak,” dedi Tekin kendinden emin bir tonda. “Arhan Aziz’in ve patronunun kararı bu yönde. Fakat Güngör’ün henüz haberi yok. Arhavi’ye de o değil, Arhan Aziz geliyor.”

“Her şeyi ayarlamışsın,” dedi Lazarenko, âdeta benim beynimdeki düşünceyi dile getirir gibi. “Matthias’ı saf dışı bırakmayı çok uzun zamandır istiyoruz. Elinde koz biriktirmesinden memnun değiliz hiçbirimiz. Tabii yöntemlerinden de. Bize katabileceği bir güç de kalmadı artık. O yüzden desteğim seninle.”

Lazarenko’nun sözleriyle tek kaşım hayretle kalkarken, “Güzel,” dedi Tekin memnuniyetini dile getirmekten çekinmeyerek. “O hâlde pazar günü Arhavi’de görüşürüz.”

“Seninle çok güzel işler yapmayı planlıyorum, Tekin,” diyen Lazarenko’nun sesi durumdan hoşnuttu. “Rusya’daki dostlarımla da tanışmanı çok isterim.”

Tekin, “Hay hay! Planladığımız sevkiyatları yaptıktan sonra,” dedi ama herhâlde bu sevkiyatlar ben gelmeden önce konuşulmuştu. “Memnuniyetle.”

O sırada kısa bir suskunluk oldu. Kapıya iyice yaklaştım ama çıt çıkmıyordu. Hafifçe kafamı uzattım, bir masanın başında Lazarenko görünüyordu, ayaktaydı. Masanın diğer tarafındaki koltukta da Tekin vardı, oturuyordu. Lazarenko çalışma masasına küçük bir kutuyu açarak bıraktı. Rus aksanlı İngilizcesiyle, “Leviathan‘a* hoş geldin,” diyerek konuşmayı bambaşka bir noktaya taşıdı.

Kaşlarım o tek kelimeyi duyduğum anla eşzamanlı çatıldı. Leviathan da neydi? diye kısa bir an düşünür gibi oldum ama ansızın zihnimde parlak bir ışık yandı. Bu… Konsey’in gerçek adı mıydı? Merakım cezbedilince az önceki öfkem de kısa süreliğine dağıldı.

Tekin oturduğu yerden kalktı ve kalktığı gibi de benim varlığımın farkına vardı. Kısacık bir an göz göze geldik ama hemen sonra Lazarenko’ya dönerek dikkatini ona odakladı. “Haberleşiriz,” dedi sert bir şekilde. “Toplantı öncesi, Arhavi’ye ulaşımınız ve güvenlikle ilgili zorunluluklar hakkında hepinize bilgi geçilecek.”

“Elbette! Senden haber bekliyoruz,” dedi Lazarenko. Tekin’le hızla tokalaştıktan sonra kapıya yaklaştı. Bana geçen geceki gibi yılışık davranmasını bekledim ama yalnızca, “Hazel Hanım… İyi günler,” diyerek selamlaştı. Tekin benden habersiz, insanlara benimle ilgili uyarılar yapmayı sevdiğine göre, bunu da o mu sağlamıştı?

“İyi günler,” diye yanıtladım onu. Nitekim saniyeler sonra Lazarenko bulunduğumuz yerden çıkmıştı.

Kapı kapanır kapanmaz Tekin’le bakışlarımız da yeniden birleşti. “Leviathan demek?” dedim Tekin’e hitaben. Bu sırada odanın iyice içine girip masaya yaklaşmayı ihmal etmedim. “İsimleri bu muymuş?”

“Öyleymiş,” dedi Tekin masasına bırakılan kutunun içindekini çıkararak. Bir yüzük vardı şimdi elinde. Gümüş renkteydi ve fazlasıyla değerli görünüyordu. Üzerindeki yılan sembolü ise artık Konsey’in bir üyesi olduğunu somut bir şekilde ortaya seriyordu.

Sembollerine hiç şaşırmamıştım. Zira Leviathan, kutsal metinlerde ve mitolojide bir deniz yılanı şeklinde anlatılıyor, kaosun vücut bulmuş hâli olarak görülüyor ve yedi ölümcül günahtan birini temsil ediyordu.

“Harika!” dedim yeniden öfkemin sebebini hatırlayarak. “Yılan sembolü de çok yerinde olmuş. Çok uyumlu…”

Sözlerime anlam veremeyen Tekin’in kaşları çatıldı. “Neyle uyumlu?”

Bir de böyle hiçbir şey bilmiyormuş gibi masum davranmaya çalışması yok muydu? Beni çileden çıkarıyordu. Anlaştığımız anlar maksimum birkaç saat sürüyor, yine beni hırçınlaştıracak bir şey yapmayı başarıyordu. “Senin arkamdan dolanarak yaptıklarınla!” diye yanıtladım onu. İçimde taşmayı bekleyen bu öfke artık tüm irademi zorluyordu.

Kaşları, kor bakışlarını neredeyse örtecek kadar aşağıdaydı şimdi. Şakağındaki bir damar pıt pıt atmaya başlamıştı. “Ne saçmalıyorsun, Hazel?” diye sordu dişlerinin arasından. Güzel! Şimdi ikimizin de tavrı birbirine eşitti.

Âdeta burnumdan solurken sesim anbean yükseldi. “Sen ne hakla Güngör Bey’i arayıp Hazel işe gelmeyecek diyebiliyorsun ya?” diye bağırdım yüzünden bakışlarımı ayırmadan. Fakat ne yazık ki karşılığında beklediğim tarzda bir tepki gelmedi.

Az önce çatılan kaşları seri bir şekilde gevşedi. Sinirim onu pek de etkilemiş gibi değildi. “Öğrendin demek?” dedi pişkin pişkin. Elleri düşünür gibi kirli sakallarına gitti.

“Öğrenmeyeceğimi mi ummuştun bir de?” dedim tepkisine olan hayretimi saklayamadan. İnanamıyordum hâline, tavrına. Beni çileden çıkarmaya âdeta yemin etmişti.

“Ben senin deyiminle bir yılan gibi sinsice dolanmam, Hazel,” dedi ürkütücü bir soğuklukla. Tavrı, klasik Tekin tepkisinden öyle uzaktı ki… “Yaptığım herhangi bir şeyin duyulmasından da korkmam.”

“Ne hakla ya?” derken ayağımı yere vura vura çığlık atmamak için kendimi zor tutuyordum. Ama o karşımda böyle sakinken kendimi küçük düşürmek de istemiyordum. “Resmen sepetlediler beni.”

“Sepetleme falan yok. Bu da nereden çıktı?” dedi ama bunun doğru olmadığını ben biliyordum.

“Sen öyle san!” dedim hırçın bir tonda. “Bitti stajım. Bir daha aradıklarında bunu söyleyeceklerine eminim.”

“Sen orada çalışmaktan daha fazlasını hak ediyorsun,” dedi sanki beni oyalamaya çalışır gibi. “Çok daha büyük bir potansiyelin var.”

“Sen mi karar veriyorsun buna?” dedim kollarımı göğsümde birleştirirken.

“Bir sürü dil biliyorsun, Hazel. Kaçını aktif kullanabildin bu işte? Ya da potansiyeline uygun kaç iş yapabildin? Muhtemelen Güngör, çevirdiği pislikler ortaya çıkmasın diye seni önemli hiçbir şeye dahil etmiyordu zaten,” dedi bunun doğruluğundan tereddüt etmeden.

“Bu seni hiç alakadar etmez,” diye diklendim. Ama içten içe haklı olmasından nefret ediyordum. Günler önce Semra Hoca’nın da belirttiği bir gerçekti bu ama kabullenmek istemiyordum. “Bu stajın gerçek bir işe dönüşmesi için kendimden ödün verdim resmen aylarca. Tüm uyuzluklarını çektim hepsinin.” Hızımı alamamış gibi konuşmayı sürdürdüm. “Aylarca, bütün eğitimimi, donanımımı hiçe sayarak ünlü armatörün sosyetik süs bebeği kızı diye yaftaladılar beni. Şimdi sayende bu gerçek oldu işte!” dedim dizginleyemediğim bir hiddetle. “Bütün emeklerim boşa gitti. Senin yüzünden korunmaya muhtaç, kendi kararlarını dile getiremeyen aciz biri gibi görüyorlardır beni.” Çatık kaşlarının altından attığı bakışları görsem de durmadım. “Ben öyle biri değilim, Tekin! Senden yardım istemiş olabilirim. Ama muhtaç bir süs bebeği değilim!”

“Ben öyle mi görüyorum seni?” diye tısladı neredeyse dişlerinin arasından. “Gerçekten böyle düşündüğümü mü sanıyorsun?”

“Ya nasıl görüyorsun, Tekin?” diye yükseldim dayanamayarak. “Benden habersiz koştur koştur gidip Hazel işe gelmeyecek demişsin ya adama! Salak gibi kaldım öylece telefonda! Artık öldürseler referans falan da olmaz bana!” Gözlerinde hiçbir empati kırıntısı olmadan bana baktığını görünce içime garip, engel olamadığım bir kırgınlık çöktü. “Kime ne anlatıyorum ki?” deyip arkamı dönmeye çalıştım ama hızla kolumdan tutarak beni durdurdu.

“Güngör Bey özgeçmişin için pek de kalıcı bir referans sayılmazdı zaten,” der demez kaşlarım çatıldı.

“Nasıl yani?”

“Yani işte… Belli mi olur? İşinden ayrılır falan. Bilemeyiz.” Sakallarını hafifçe ovuşturdu. “Senin daha söz sahibi birinin yanında çalışıyor olman gerek, Hazel. Eğitiminin hakkını verebilecek birinin.” Kısa bir an düşündü. “Direkt İçişleri Bakanı’nın mesela…”

Sanki denememiştim bunu. Her şeyi de çok biliyordu. “İçişleri Bakanı stajyer kabul etmiyor,” diye açıkladım sönmeyen öfkemin sesime yansıttığı tonla.

“Sen de staj imkânı yerine iş istersin o zaman,” diye yanıtladı beni. “Yalnızca yüksek lisans yapıyorsun. Haftanın birkaç saati eminim izin alabilirsin bunun için.”

Bu mümkün olur muydu, bilmiyordum ama ufacık bir an da olsa ümitlenmeme engel olamadım. “Kariyerimle ilgili kararları ben veririm, Tekin. Bir başkası değil,” dedim bu cılız umudu belli etmeyi reddederek. “Bu konuda kimseye fikrini sormuyorum.”

“Fikrimi sormanı beklemiyorum.” Birkaç adım daha atarak iyice yanıma geldi. Az önce kolumu tutan eli şimdi ceplerindeydi, gözlerine ise karanlık bir sükûnetin izleri hâkimdi. Ben aramızdaki bu soğuk savaşın devam edeceğini sandığım sırada ise ellerini ceplerinden hızla çıkardı ve mesafemizi bir çırpıda kapatarak beni belimden kavrayıp kendine çekti. “Fikrimi sormuyorsun, eyvallah!” dedi âdeta kulağıma fısıldar gibi. “Ama bunu neden yaptığımı, neden Güngör’ü arayıp böyle bir şey söylediğimi de sormuyorsun.”

Kokusuna, bedeninin hükmedici yakınlığına direnmek çok zordu. Elleri belimi sıkıca sarmıştı. Nefesi kulağıma, saçlarıma çarparken benim de ellerim onun göğsüne doğru usul usul tırmanıyordu. Gözlerimse zor duruyordu kapanmamak için. Fakat bunu yansıtıp bir teslimiyet belirtisi göstermeye o anda niyetim yoktu.

“Çocuk mu eğlendiriyorsun, Tekin?” dedim zar zor bulabildiğim sesimle. “Sanki sorsam anlatacaksın.”

“Anlatacağım,” dedi hiç tereddüt etmeden. “Saklamayı düşünmüyordum.” Dudakları saçlarıma değerken derin bir nefes aldı. “Ama henüz dün konuştum. Anlatacak vakit olmadı senin de bildiğin üzere. Arkadaşını yolcu etmeden de bahsetmek istemedim.” Aramızdaki mesafeyi biraz açıp birkaç saniye üstüme başıma baktı. “Bu akşam yemekte bahsedeceklerimden biri de buydu,” dedi üzerimdeki elbiseyi çıkacağımız yemek için giydiğimi anlamışçasına bir imayla.

Daha saniyeler önce ona öfkeliyken şimdi kollarında olmak ansızın zayıf hissettirince, kolay olmasa da aramızdaki mesafeyi hızla açtım. “Beni oyalamaya çalışma yönteminse bu,” dedim onu uyarır gibi. “İzin vermem!”

“Kimseyi oyalamak gibi bir niyetim yok,” diye yanıtladı beni. Kollarından uzaklaştığım için öfkelendiği kasılan çenesinden apaçık belliydi. Ama garip bir şekilde tutuyordu kendini. “Birazdan çıkalım. Ben de merak ettiklerini gideceğimiz yerde anlatayım,” dedi saatine baktıktan hemen sonra.

Ancak ben daha yanıt veremeden, tam da o anda bir şey oldu. Arkamızdaki kapı açıldı ve Cesur hışımla içeri daldı. “Hazel anlatmadan benim anlatacaklarım var,” diye seslendi. Ben şaşkın bir şekilde ona bakarken, hızla yanımıza gelerek Tekin’in karşısına dikildi.

“Neyi anlatacaksın?” dedi Tekin dakikalar önce bana da sunduğu o tekinsiz sakinliğiyle. Dizginleyemediğim bir şok ifadesi ise benim yüzüme yerleşmişti.

Cesur kısa bir an bana baktıktan sonra, “Davet gecesi olanları,” diye yanıtladı. Bakışlarında sebebini en başından beri anlayamadığım bir hiddet vardı.

Tekin rahat bir ifadeyle ellerini ceplerine soktu. “Öyle mi? Ne oldu davette?” dedi. Ama ses tonu öyle ürkütücü çıkmıştı ki sanki içten içe her şeyden haberdardı. Bir an anlamaya çalışır gibi baksam da gerçek bir poker faceti, ifadesinden hislerini okumak imkânsızdı.

“Hazel beni lavaboda yakaladı,” dedi Cesur tek nefeste, bir an bile tereddüt etmeden. “Arhan Aziz’in adamıyla konuştuğum sırada.”

Bunu duyduğum anda başım daha büyük bir şaşkınlıkla Cesur’a çevrildi. Şaşkınlığımın bu seferki sebebi Cesur’un bunu Tekin’e ben anlatmadan itiraf etmesi değildi. Çünkü barmenin aslında Arhan Aziz’in adamı olduğunu öğrenmek, benim için o anda daha büyük bir şok sebebiydi. Bu… Nasıl olabilirdi? Barmen, Arhan Aziz için çalışan biriyse… O zaman… Dedemin bu olayla ilgisi neydi? Dedem Adem Poyrazoğlu beni Güngör’e düzenlenebilecek olası bir suikastı önlemek üzere barmene gönderdiğine göre… Tanıyor muydu Arhan Aziz’i? Ve daha da önemlisi, bunun önlenemediğini, asıl hedefte benim olduğumu dedem de öğrenmiş miydi?

Tekin, “Ne konuşuyordunuz?” diye sordu. Şaşkınlığım kimse tarafından fark edilmeyince bundan sıyrılmaya çalıştım ama yine de çok zordu. Fakat Cesur’un sonraki sözleri dikkatimi az da olsa konunun üzerinde toplamama yardımcı olmuştu.

“Bir istihbarat getirdi,” deyip anlatmaya başladı Cesur. Tekin’in tüm odağı Cesur’un üzerindeydi. “Kadir Mirza’nın yanında Arhan Aziz’in bir adamı varmış. Bir süre önce sızmış içeri. Kadir’in bir suikast düzenleyeceği haberini almışlar davetten birkaç gün önce. Oklar Güngör Bıçakçı’yı gösteriyormuş.” Derin bir nefes aldı. “Fakat davetten hemen önce istihbaratın yönü değişmiş. Hedefin Güngör olmadığı çıkmış ortaya.”

Bu cümleler odada yankılanırken Tekin’in yüz ifadesi zerre değişmedi. Fakat “Kimmiş hedef?” diye sorduğu sırada sesine sanki gizliden gizliye tehditkâr bir tını yerleşmişti.

Hedef bendim. Bunu o da biliyordu. Ve tam da aynı saniyelerde hâlihazırda bildiğimiz bu gerçek bir de gözlerini Tekin’den kaçırmaya çalışan Cesur’dan duyuldu.

“Hedef Hazel’miş,” diye mırıldandı ama ses tonunu alçak tutmasına rağmen sözler tüm şiddetiyle odanın duvarlarına çarptı.

Tekin birkaç saniye, yine yüzünden hiçbir duygu geçişi olmaksızın Cesur’a baktı ve başka hiçbir soru sormadan masasına doğru ilerledi. Üzerinden telefonunu aldı. Bir süre sonra aradığını bulmuş olmalı ki bir şeye bastı. Ne duymayı beklediğimi bilmiyordum ama içeriye dolan ses beni ansızın hazırlıksız yakaladı.

Ses, Güngör Bıçakçı’ya aitti. Daha çok bir konuşma kaydı gibiydi. “Böyle anlaşmamıştık,” diyordu her kiminle konuşuyorsa. Fakat benim devamına duyduğum meraka tezat olarak, katıksız bir şok Cesur’un yüzünü mesken edinmişti.

Ben Cesur’un bu şaşkınlığının sebebini anlamaya çalıştığım sırada, Tekin’in dinlettiği kayıttan başka bir ses daha yükseldi. “Nasıl anlaşmıştık, Güngör?” dedi. Tanıdıktı duyduğum ses, daha dün sabah işitmiştim, Kadir Mirza’ya aitti.

“İstediğin her şeyi yaptım, Kadir,” diye neredeyse bağırdı Güngör Bıçakçı. “Matthias ve sen, benden ne istediyseniz onu yaptım.”

Kaşlarım çatıldı. İşittiklerimi anlamlandırma isteğim öyle bir noktadaydı ki bakışlarımın Tekin’e çevrilmesine engel olamadım. Güngör Bıçakçı’nın Kadir Mirza ile ne işi olduğunu ben henüz bilmiyordum ama Tekin’in bildiğini Cesur’a olan bakışlarından anlamıştım.

“Ee ama sen de salak gibi silahın hedefinde durmasaydın, Güngör’üm. Ben ne yapayım?” diyen Kadir neredeyse gülüyordu. “Matthias’la sana dedik ki karınla birlikte, şu eşli katılma bahanesini kullanarak Hazel’i toplantıya çekeceksin, biraz korkutacağız. Onu bile eline yüzüne bulaştırdın, amına koyayım ya!”

Gözlerim duyduğum sözlerle kocaman açıldı. Bu plandan Güngör Bey’in de mi haberi vardı?

“Yaptım bunu zaten,” diye isyan etti Güngör.

“Yapmak yetmiyor işte, Güngörcüğüm. Etrafına dikkat etseydin her şey bizim lehimize gelişecekti.”

“Ben bu işte yokum artık, Kadir,” dedi Güngör çaresiz bir tonda. “Gazeteci ve dolayısıyla hakkımdaki yolsuzluk dosyası artık Tekin’in elinde. Bir de sizinle Hazel’i korkutmak için iş birliği yaptığımı öğrenirse bitirir beni.”

“Tahmin etmeyecek mi sanıyorsun?” diye bağırdı Kadir. “Sen zaten bittin. Tekin öğrenirse de biteceksin, benimle iş birliğini kesersen de biteceksin. Ama huyuma gidersen… Belki seni korurum.”

Tekin ansızın kaydı durdurdu. Benim dudaklarım da gözlerim gibi şokla açılmıştı, az önce duyduklarımın gerçek olup olmadığını beynim idrak edemiyordu. Kadir, Güngör ve Matthias’la bir olup, beni bir silahın hedefine koymuştu. Amacı yalnızca korkutmaktı belki ama resmen bir komplo kurmuştu. Üstelik patronum dediğim, aylardır yanında staj yaptığım adam ve karısı da işin içindeydi, zaten o anda beni asıl şaşkına çeviren de buydu.

Ne düşüneceğimi bilemiyor, az önce iş konusunda Tekin’e saydırdıklarım aklıma gelince yerin dibine girdiğimi hissediyordum. Ama ne yazık ki işiteceklerim bitmemişti, Tekin’in öfkesinin ağır ağır kaynamaya başladığı yüzündeki ifadeden belli oluyordu.

“Güngör bu konuşmayı davetten sonra yaptı,” dedi Tekin. “Odasına yerleştirdiğimiz dinleyiciyle kamera biz odadan çıktıktan sonra çalışmaya başlamıştı. Bu kayıtlar da elime ben Arhan Aziz’le görüşmeden önce ulaştı. Üstelik…” dedi Tekin uğursuz bir hiddetle. “Bu kayıtları saklamaya çalışmışsın, Cesur.” Anlaşılan Cesur’un bundan haberi yoktu çünkü o da en az benim kadar şoktaydı. “Bu işten sorumlu tuttuğun adamına, bir süre bu kayıtların benimle paylaşılmayacağını söylemişsin.”

“Tekin ben…” diyerek açıklamaya çalıştı Cesur fakat Tekin lafı ağzına tıkayarak buna izin vermedi.

“Daha bitirmedim!” dedi uyarı dolu bir sesle. Odanın içinde ağır ağır yürüdüğü sırada sözlerine devam etti. “Arhan Aziz davete adamını yollamış ve sana bir haber iletmiş!” diye tısladı dişlerinin arasından bakışları Cesur’dayken. “Üstelik bu istihbarat Hazel’in hayatıyla ilgiliydi. Ve sen bunu bildiğin hâlde bana haber vermedin.”

“Toplantıya girecektin,” diye mırıldanır gibi oldu Cesur.

Bunun karşılığında Tekin’in, “Sikerim toplantısını!” diye bağırışı odada yankılandı. “Söyleyecektin bana. Ben de Hazel’i alıp oradan çıkacaktım.” Cesur’un açıklama yapmasına izin vermeden devam etti. “Gece Arhan Aziz’le görüştüm, lan! Ondan öğrenebileceğimi tahmin etmedin mi?”

“Sessiz kaldın döndüğünde!” dedi Cesur ama yaptığı her açıklamanın onu daha beter bir duruma soktuğunun farkında değildi. “Öğrenmediğini düşündüm. Kendim anlatacaktım zaten sana.” Tekin’in bu sözlerinden hiç hoşlanmadığını hiddetli bakışlarından anlamış olmalı ki kendini haklı göstermeye devam etti. “Engellemiştim ayrıca,” dedi bu defa. “Kadir hedef şaşırtmak için iki adam görevlendirmiş meğer. Bir tanesini yakalamıştık Arhan Aziz’in adamıyla. Saldırının önüne geçtiğimizi sandık.”

“Hazel toplantıya girdiğinde de mi şüphelenmedin, amına koyayım?” diye bağırdı Tekin dizginleyemediği öfkesiyle. Bakışlarım bir Tekin’in bir Cesur’un üzerindeydi. “Ne işi var bu kızın orada diye düşünüp hiç mi aklına gelmedi bununla ilgili olabileceği? Hadi bizim haberimiz yoktu, sen nasıl düşünemedin?”

“Hazel toplantıya girince ben de hepiniz kadar şaşırdım, Tekin,” dedi Cesur panik içinde kendini açıklamaya çalışarak. “Eşli katılım olayını nereden bilecektim? Duymamıştık bile.”

“Eşli katılım işin bahanesiydi,” dedi Tekin ama sözler dişlerinin arasından bir ıslık gibi çıktı.

O öyle deyince Cesur hızla devam etti. “Güngör ve Matthias zaaf falan deyince, sana gözdağı vermek istiyorlar sandım sadece. Bu toplantılarda hep olmuyor mu böyle şeyler, amına koyayım? Sürekli birbirimizi tehdit etmiyor muyuz? Onlardan biri sandım.”

“Sanrılarla hareket etmeyi bırakacaksın!” diye kükredi Tekin. “Hazel söz konusu olduğunda bana her şeyi, anında bildireceksin. Anladın mı?”

O ana kadar Tekin’in kendisine öfkelenmesini muhtemelen sindiremeyen Cesur, “Hazel’e de söyle bunu!” diye bağırdı. “O da saklıyor her şeyi senden.”

Beni resmen Tekin’in önüne atmasına şaşırmamam gerekirdi. Cesur kendini kurtarmak için bu kadar ileri gidebilecek biriydi. Bu kısacık sürede ne yazık ki anlamıştım bunu ama şu anda çok geçti.

“Neyi saklıyor?” diye sordu Tekin. Ses tonundaki öfke şekil değiştirmiş, yerine kopkoyu bir şüphe yerleşmişti.

“Beni Arhan Aziz’in adamıyla lavaboda gördüğünü sana söylemedi!” Bana bakarken Cesur’un gözlerinde öfke vardı. Tekin’le aralarını bozdum diye miydi bu? Asıl hayatımı tehlikeye attığı için benim ona öfkeli olmam lazımdı. “Üstelik sen lavabonun kapısını yumruklarken ben oradaydım henüz. Sonra gizli bir kapıdan çıktım. O da sana bileğim burkuldu yalanını söyledi.” Benim gözlerim kocaman açılırken, Tekin’in hiddetli bakışları bana döndü. “Biraz da onun söylediği yalanları konuşalım, Tekin. Biraz da onun Arhavi’ye gelerek tüm planlarımızı sikip attığından bahsedelim!”

Tekin işittiği son sözlerle ansızın kükreyip Cesur’un yakasına yapıştı. “Düzgün konuş, lan! Siktirme belanı bana!”

“Ne düzgün konuşacağım ya?” dedi Cesur Tekin’i umursamadan. “O gece Hazel Arhavi’ye gelmeseydi, Musti çoktan ölmüş olacaktı. Bir geldi otele, bütün plan mahvoldu! Musti’yi o gece gebertebilseydik Kadir de böyle bir koz edinemezdi sana karşı.”

Duyduklarımın etkisiyle tüm bedenim kaskatı kesildi. Arhavi’deki, Cesur’un altüst ettin dediği plan Musti’nin ölümü müydü? Ben oraya gelerek bunun mu önüne geçmiştim yani?

“Musti zaten ölecek!” dedi Tekin Cesur’u hafifçe sarsarken. “Ha bugün, ha yarın! Ne fark eder?”

“Çok şey!” diye diklendi Cesur Tekin’in şiddetli tavrına rağmen. “Sen zaaflarla mı çıktın bu yola, Tekin?” diye bağırdı neredeyse canhıraş bir tonda. “Sen yalnız da çıkmadın bu yola. Yol bizim de yolumuz. Benim, Yaman’ın, Savaş’ın… Bunu sen de çok iyi biliyorsun.”

“Doğru!” dedi Tekin gazap dolu bir sesle. “Yola yalnız çıkmadım. Ama benim kararlarımı sorguluyorsanız yalnızım demektir.”

“Bu yolda amacı olan tek insan sen değilsin, Tekin,” dedi Cesur tek kaşını kaldırarak. “Unuttun galiba.”

“Bir şeyleri unutan sensin,” diye gürledi Tekin. “Sürekli benim kararlarımı sorgulayan da sensin.” Çenesi kasıldı. “Bu sorgulayabileceğin bir şey değil. Anlamış olman lazımdı.” Çatık kaşlarının altındaki bakışları, şimdi önüne çıkan her şeyi yakabilecek bir kor parçasıydı. “Herkes anladı, ulan! O gece senin de anlaman, kabullenmen lazımdı,” dedi ama neyden, hangi geceden bahsediyorlardı?

“Ben Savaş da Yaman da değilim!” diye yanıtladı Cesur onu, yine anlamadığım bu konuyu sürdürerek. “Yürüdüğümüz yolu daha çok önemsediğim için kusuruma bakma!” dedi alay eder gibi. Ancak bu, Tekin’in sabrını taşıran son damlaydı.

İçindeki hiddeti dizginleyemiyormuş gibi boynunu bir sola sonra sağa eğdi. Ardından âdeta kendini kaybederek sert yumruğunu Cesur’un elmacık kemiğine geçirdi. Benim ellerim dudaklarıma kapanırken, Cesur bir an sendeler gibi oldu fakat hızla toparladı.

“Tekin, yapma!” diye bağırdım ama oralı olmadı. O sırada Yaman çoktan içeri dalmış, adımlarını Tekin ve Cesur’a doğru hızlandırmıştı. Panik ve korkuyla, “Yaman, bir şey yap!” diye seslensem de beni duymadı.

Tekin ise bu sırada öfkesini tamamen serbest bırakmıştı. “Yolmuş!” dedi bağırarak. “Sikerim yolunu lan! Adamlarına benden bilgi saklamalarını söylediğin o yolu da yordamı da sikerim, Cesur! Anladın mı beni?” Yumruğunu sanki bir kez daha Cesur’a indirmek ister gibi kaldırsa da bunu yapmadı ve köşedeki çöp kutusuna bir tekme savurdu.

Yaman, “Anladı, tamam!” dedi ama Tekin sanki tüm seslere sağırlaşmıştı.

“Bir daha…” diye kükredi Tekin. “İçinizden biri… Böyle bir şeyi gizlerse benden…”

“Tekin!” dedim onun pişman olacağı bir şey söylemesini engellemek ister gibi. Fakat neyse ki Yaman imdadıma yetişti.

“Tamam, Tekin!” dedi ortalığı yatıştırmaya çalışırcasına bir sakinlikle. “Anladı Cesur yaptığı hatayı. Bir daha tekrarlanmayacak!” Cesur’a baktı. “Değil mi, Cesur?” diye sordu teyit etmesini ister gibi. Fakat Cesur’un dudaklarından tek bir kelime bile dökülmedi. Öylece Tekin’in öfkeli yüzüne benzer bir hiddetle baktıktan hemen sonra, kan oturmuş elmacık kemiğiyle odadan tıpkı geldiği gibi hışımla çıktı. Yaman da onu takip etmiş, Tekin’le bizi yalnız bırakmıştı.

Az da olsa öfkesi durulur sandım ama Tekin maalesef sakinleşmekten fersah fersah uzaktı. O andan itibaren ise öfkesinin odağında ben vardım. Ancak beni, “Bana söylediğin kaç yalan var?” diye suçlaması beklentimin çok dışındaydı. “Ayağının burkulduğu da mı yalandı?”

“Ne yapsaydım?” diye itiraz ettim hiç düşünmeden. “Söylersen Tekin toplantıyı bırakır dedi Cesur.”

Tekin sözlerimi duyar duymaz, “Bana güveneceksin, bana!” diye bağırdı. Hiddeti neredeyse göz bebeklerinden taşıyordu. “Cesur’un lafını değil, benimkini önemseyeceksin.” Yanıtlamama izin vermeden parmağını bana doğru uyarır gibi sallayarak konuşmayı sürdürdü. “Ve bir daha da arkamdan iş çevirmeyeceksin.”

Dudaklarından çıkan tek bir cümleyle ansızın bir tokat yemiş gibi sarsıldım. Onun arkasından iş çevirmekle suçlanmayı hak edecek bir şey yapmamıştım. Yalnızca benim yüzümden planlarının altüst olmasından korkmuş, her şeyi anlatmak için uygun zamanı kollamaya çalışmıştım.

Gözlerimdeki hayal kırıklığı yüklü bulutları görmesin diye hırçınlığımı bir giysi gibi kuşandım ve onu aynı şekilde, öfkeyle yanıtladım. “Sen mi söylüyorsun bunu?” diye bağırdım ben de. “Benimle ilgili her şeyi benden habersiz yapmıyormuş gibi.”

“Ben yalnızca seni düşünüyorum, seni!” diye karşılık verdi. Açıklaması her zamanki gibi onun için fazlasıyla yeterliydi. “Seni bir silahın hedefine çeken adamın ofisine çalışmaya falan gidemezsin, Hazel. İzin vermem buna.”

Dudaklarım buruk bir gülümsemeyle kıvrıldı, içlerindeki hayal kırıklığını soğuk bir maskeyle gizlemeye çalıştığım gözlerim onun kararmış bakışlarına odaklandı. Ben öyle bakınca… O ana kadar göğsü hırsla inip kalkan Tekin’in bakışları kısa bir an dalgalandı. Benim bakışlarımsa ifadesizdi, hissettiğim kırgınlığın buz gibi ürpertisi tüm bedenimi sarmıştı. “Peki benim de yalnızca seni düşündüğümü neden göremiyorsun?” deyişim dudaklarımdan bir mırıltı gibi çıktı. Tekin’in ağzı bir açıldı, hemen sonra ne diyeceğini bilemiyormuş gibi kapandı. Benim onun cevabını beklemek gibi bir niyetim yoktu oysa. Adımlarım zaman kaybetmeden kapıya doğru hızlandı.

Dışarı çıktığımda hava iyiden iyiye kararmıştı. Birkaç aydınlatma sayesinde loş bir ışıkla çevrelenen bahçede bir süre ne yapacağımı, nereye gideceğimi bilemedim. En nihayetinde eve doğru ilerlemeye başladığımda, malikânenin geniş demir kapısı iki yana olacak şekilde sonuna kadar açıldı. İçeriye bir araba girdi. Ben eve doğru uzun bahçe yolunun kenarından yürümeyi sürdürürken, araba evin ön kapısını geride bırakarak durdu. Arabanın içinden daha önce tanıştığım, isminin Seyit olduğunu anımsadığım bir adam çıktı önce. Hemen peşindense başka bir adamı yaka paça indirdi. İndirdiği adamın elleri bir iple bağlanmış hâldeydi.

Adamın ellerinin bu görüntüsü beni kısa bir anlığına da olsa geçmişe götürür gibi olunca dikkatim dağıldı, adımlarım istemsizce yavaşladı.

“Patron!” diye bağırdı Seyit tam o sırada. O ana kadar yüzüne neşeli bir ifade hâkimdi ve öyle heyecanlıydı ki benim orada olduğumu bile fark etmemişti. “Ersin’i girdiği delikten çıkardım.”

Kış bahçesinden Cesur’un hızla çıkışı tam da bu anda gerçekleşti. Fakat elleri bağlı adam onu görmedi. Seyit’in gözleri benim az önce çıktığım yerdeydi, muhtemelen oradaki kişi Tekin’di. Elleri bağlı adama değdi bakışlarım ama bir şeyler olması gerektiği gibi değildi.

Tekin, “Hazel dur!” diye bağırır bağırmaz, Seyit tam adama uzanacağı sırada adam, bağlı olduğu düşünülen ellerini hızla iki yana ayırdı. Birini süratle cebine soktu ve cebinden ne çıkardığını ben henüz göremeden hızla bana doğru atıldı. Her şey yalnızca birkaç saniye içinde olmuş, bana nereden geldiğimi, nasıl bir şeyin içine düştüğümü şaşırtmıştı.

Tekin koşarak bize yaklaşsa da artık çok geçti. Ben henüz adamdan kaçamadan adam çoktan bileğimi kavramış, beni dudaklarımdan çıkan korku dolu çığlıkla eş zamanlı olarak kendine çekip sırtımı göğsüne yaslamıştı. Kıskıvrak yakalamıştı beni, elindeki cebinden çıkardığı şey olduğunu o saniye fark ettiğim büyük cam parçasını ise tam boynuma bastırmıştı.

Tekin belinden çoktan çıkardığı silahını hızla adama doğrulttu. Seyit de aynı şeyi yaparken, arka bahçeden de Sedat’ın ekibindeki adamlar hızla bizim bulunduğumuz alana doğru koşturmuştu. Ellerindeki tüm silahların hedefindeyse arkamdaki adam duruyordu.

Bir kez daha tüm irademin ellerimden söküp alındığı uğursuz bir anın içine hapsolmuştum. Tüm bedenim engelleyemediğim bir titremeye tutulmuştu. Ellerim ve ayaklarım bağlı değildi belki ama ölümün karanlık gölgesi yine üzerimde yükseliyordu.

“At elindekini!” diye neredeyse kükredi Tekin canhıraş bir tonda. Sesinden taşan öfke miydi, yoksa korku mu? Ayırt edebilmek zordu.

Hissettiğim panik beni iyiden iyiye ele geçirirken bakışlarım Tekin’in gözlerini buldu. Gözlerinden gözlerime sanki korkmamamı fısıldayan sessiz sözcükler akın ederken kalbim göğsümden fırlayacakmış gibi atıyordu. Fakat bunun dün akşam Tekin beni öperken hissettiğim heyecana benzeyen bir yanı yoktu. Boynuma bir cam parçası dayalıydı, dün gece Tekin’in tam da o noktayı öpüşünü sanki silmeye çalışıyordu.

Dudaklarıma kadar yükselen hıçkırığı tutamayacağımı fark ettiğimde zift gibi bir korku tüm ruhuma âdeta yapışarak beni esir aldı. Nefesim daraldı, gözlerim bulanıklaştı, kalbim delicesine bir ağrıyla kuşatılırken bedenimdeki titreyişi dizginleyebilmem imkânsızdı. O an, oracıkta, boğazım kesilerek öleceğim sandım ve bunu yalnızca düşünmek bile benim için sanki cehennemin diğer adıydı.

İnsan bazen… Ölümün bizzat kendisinden değil ama şeklinden korkar hâle geliyordu. Ya ölürsem diye değil ya tüm iradem elimden alınarak, kıskıvrak yakalanmış, hapsedilmiş bir şekilde son nefesimi verirsem diye ödü kopuyordu. Bana da öyle olmuştu. O açık denizin ortasındaki gemide… Ölümün üzerime vuran nefesinden önce, ellerim ve ayaklarım bağlanarak bir esir gibi tutulmak beni korkutmuştu. Belki de yalnızca benimle alakalıydı bu. Seçim şansımın ellerimden koparılırcasına alınması, tahammül sınırlarımı hiçbir şeyin beceremediği kadar zorluyordu.

“Tekin!” diye mırıldandım gözlerimden birer damla yaş düşerken ama arkamdaki adam sesimi duyar duymaz beni daha sıkı yakaladı.

Adam bana, “Kes sesini!” diye tıslarken, Tekin çenesini neredeyse kıracak kadar sıkarak onu, “Buradan sağ çıkamazsın!” diye uyardı. Yalnızca bakışlarıyla bana cesaret vermeye çalışıyordu ama bir etkisi olmuyordu, göğsümü sıkıştıran korkunun kalbime saplanmış sivri pençeleri hâlâ oradaydı. Bana dönüp, “Sakın korkma!” dediğinde ona inanmam lazımdı. Tekin beni korurdu, yemin etmişti, bundan şüphe duymam saçmalığın dik âlâsıydı. Fakat boğazıma dayanmış keskin bir cam parçası varken hiç kolay değildi bu, belki de ilk defa bir acaba ile tutuşan kuşku zihnimde asılı kalmıştı.

“Ben sağ çıkamazsam, yanımda da birini götürürüm o zaman!” diye tısladı arkamdaki adam. “Günlerdir bir böcek gibi sizden saklanmaktan bıktım. Kadir başımı yaktı beni senin yanına sokarak. Ben buradan sağ çıksam da o yaşatmayacak zaten.” Boynumdaki tutuşunu iyice sıkılaştırırken, elindeki camın boğazımdaki baskısı da arttı. Tenimi kesmemişti ama biliyordum, buna ramak kalmıştı. “Hepsi bu orospu yüzünden!” dedi dişlerinin arasından nefretle.

Tekin bu tek kelimeyi duyduğu anda çenesi kasıldı, kararan bakışları alev aldı, elindeki silahın kabzasını daha sıkı kavradı. Kısacık bir an, belki bir salise için arkamda bir yere baktı, ardından yeniden gözlerime odaklandı. Orada ne gördü bilmiyorum ama bakışları ansızın soluğumu boğazıma dizen bir pişmanlıkla kaplandı. O an her şey bitti sandım ancak belli ki yeni başlamıştı.

“Benim çatımın altında…” diye tısladı Tekin dişlerinin arasından tüm karanlığıyla. “Benim kadınıma o lafı söyleyip…” Dudakları şeytani bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Ve bu aptal şovu yapıp… Hâlâ sağ çıkabileceğine ihtimal vermen…” Boynunu hafifçe yana kırdı. “Tam da Kadir Mirza’nın köpeklerinin yapacağı türden bir geri zekâlılık!”

Arkadan bir el silah sesi duyulduğunda, boğazıma camı dayayan kol kısacık bir an titredi. “Sikeyim!” diye tısladı Ersin denen adam. Bunun etkisiyle camın ucu tenime batınca, dudaklarımdan keskin bir nefes firar etti. Adamın dikkatinin dağıldığı cam parçasının yere düşmesinden belliydi. Aynı anda Tekin öne atıldı, kolumu tuttu, adamın muhtemelen vurulduğu için tutuşunun gevşemesinden faydalanarak beni hızla ablukaya aldı ve silahını hışımla adamın şakağına dayadı.

Tüm vücudum korkuyla titremeyi sürdürürken bir an düşünür, adama işkence eder ya da adamlarından onu götürmelerini ister sandım. Fakat silahından kurşunlar peş peşe, hiç tereddüt dahi etmeden çıktı. Adamın şakağını delip geçen kurşunlar sebebiyle üzerime kan sıçrayınca, dudaklarımdan da küçük bir çığlık fırladı. Ben şoka girmişçesine öylece üzerimdeki kana bakarken Tekin gazap dolu bir öfkeyle, “Götürün şunun leşini!” diye hırladı. Ve tam da o anda içinde bulunduğum durum Tekin’in odağındaydı.

Bakışlarımdaki paniği ve şoku görmüş olmalı ki “Siktir!” diye tısladı. Belki de gördüğü üzerimdeki, ölüsü yerde yatan adama ait kan lekeleriydi, bunu anlayabilmem o anda imkânsızdı. Hiç tereddüt etmeden beni hızla kucakladığında, boğazıma kadar yükselen bulantı hissini bastırabilmem zorlaşmıştı.

Tekin kucağında benimle birlikte hemen evin arka tarafına doğru koşmaya başladığında, bedenimin titreyişini, dudaklarımdan çıkan hıçkırıkları tutamadan kollarımı boynuna doladım. Üzerimdeki kanın metalik kokusu burnuma dolarken, neredeyse bayılmak üzere olduğumu hissediyordum.

Tekin ise durmadan, “Özür dilerim,” diyordu dudaklarını alnıma bastırırken. Hızlı ve kendinden emin adımlarını bir an bile yavaşlatmıyordu. Beni nereye götürdüğünü de bilmiyordum üstelik. Evin giriş kapısının diğer yönde kaldığını hayal meyal akıl ederken, gözyaşlarıyla bulanıklaşmış bakışlarımla arkamızdan Kıvılcım’ın koşturduğunu görüyordum.

Nice sonra, kucağında benimle birlikte bir kapının önünde durdu. Kapı açılır açılmaz, asansör olduğunu o an şaşkınlıkla fark edebildiğim kabin gözler önüne serildi. Beklemeden asansörün içine girdi, o sırada Kıvılcım bir şeylere bastı ama kabinin dışında kalmayı tercih etti. Asansörün kapısı tüm hızıyla kapanıp bizi yukarıya taşıdığında, kan kokusuna karışan Tekin’in kokusu bile o an benim için yeterli değildi.

Asansörün kapısı açıldığında bir koridora falan çıkacağımızı sandım ama gördüğüm manzara beni şaşırttı. Askıları boş bir giyinme odasının içindeydik, Tekin bir an bile duraksamadan bir kapıyı daha açarak ikinci bir giyinme odasına geçiş yaptı. Bu defa askıları dolu olan bu giyinme odası muhtemelen Tekin’indi. O an anladım ki evin arka tarafından Tekin’in odasına direkt olarak çıkan bir asansör vardı.

Bir an yüzüme baktı ve bu hareketi adımlarını daha da hızlandırdı. Beni hızla banyosuna soktuğunda, midem iyiden iyiye çalkalanıyor, üzerimdeki kan kokusu bana nefes aldırmıyordu.

“Tekin, dur!” dedikten sonra kucağından hızla indim. Önce Tekin’i dışarı çıkarmak istedim ama boğazıma kadar yükselen öğürtü isteğini ne yazık ki daha fazla dizginleyemedim. Dizlerimin üzerine hışımla çöküp klozete içimde ne var ne yok hepsini çıkarırken, o andan sonra ağlayışlarımın da önüne geçemedim. Yalnızca birkaç saniye nefes alır gibi olunca, “Tekin, lütfen çık dışarı,” dedim âdeta yalvarır gibi. Beni böyle görmesini istemiyordum. Böylesine zayıf hissetmek beni zaten yeterince sarsarken, bir de kustuğuma şahit olup iğrenmesinden çekiniyordum. Ancak Tekin’in söz dinlemeyeceğini de sanırım içten içe biliyordum.

Nitekim öyle de oldu. Ben klozetin önünde dizlerimin üzerine çökmüş hâldeyken, o da aynısını yaparak iyice yanıma yaklaştı. İğrenmesin diye uzak durmaya çalıştım ama aldırmadı. Ellerini saçlarıma uzattı, önüme düşen saçları usulca topladı, dudaklarını boynuma bastırdığı anda ise dudaklarımdan küçük bir hıçkırık fırladı.

“Üzerimde kan var…” dedim güçlükle bulabildiğim sesimle. Fakat umurunda bile olmadı. Kokumu içine çektiği, derin nefes sesleri sayesinde aşikârdı.

“Tamam,” diye mırıldandı ama benden bir milim bile uzaklaşmaya çalışmadı. “Temizleyeceğim seni,” dedi fakat bunun için hiçbir hamlede bulunmadı. “Biraz kal böyle,” diye devam etti bir an sonra. Alnını omzuma yaslamıştı, gözleri kapalıydı. Onun da en az benim kadar korktuğunu görmek o anda yüzüme bir tokat gibi çarptı. Bunun etkisiyle gözyaşlarım hızlandı, vücudumdaki bir anlığına durulur gibi olan titreyiş yeniden başladı. Ancak bu, Tekin’in de hareketlerini aniden telaşlandırdı. “Hazel…” dedi anlamaya çalışır gibi. Benden ses çıkmayınca hızla ayaklandı, önce duştaki suyu açtı, sonra seri hareketlerle çizmelerimi çıkarıp kenara attı ve ardından beni yeniden kucaklayıp üzerimdeki giysilerle duşun altına soktu. O da benimle birlikte girmişti duşun içine, ikimizin de kıyafetleri eşzamanlı ıslanıyordu.

Dakikalar üzerimizden akan ılık suyun altında geçip gitti. Garip bir ifadeye mesken tutan gözleri benim gözlerimdeydi, elleri saçlarımı kendi şampuanıyla nazik bir şekilde yıkıyordu. Üzerimdeki kan suya karıştıkça duşa kabinin geniş küvetinde kızıl bir birikinti oluşturuyor ama neyse ki hızlıca kayboluyordu.

Saçımı nihayet yıkamayı bitirdiğinde, “Elbiseni çıkarman lazım,” diye mırıldandı.

Neden bilmem, utandırdı beni bu sözleri. Oysa daha dün gece ona beni soymasını söyleyen ben değildim sanki. Fakat bu iki an birbirinden öylesine farklıydı ki. Birinde gerçek bir kadın gibi hissediyordum, güç tamamen ellerimdeydi. Şimdiyse sanki o güç tamamen avuçlarımdan alınmıştı, içinde bulunduğum bu ruh hâli beni hiç istemediğim bir zayıflığın içine itmişti.

“Tekin… Gerisini ben hallederim,” dedim gözlerimi onunkilerden kaçırmaya çalışarak. Ancak ne yazık ki bana izin vermedi.

Parmaklarını çeneme uzattı, yüzümü hafifçe yukarı kaldırarak bakışlarımızı birbirine odakladı. Dudaklarımı ısırdım istemsizce, titreyen çenemi maalesef saklamam mümkün olamadı. Dudaklarını ansızın alnımda hissetmekse beni hazırlıksız yakaladı, dağıttı. Boğazımın gerilerinden kopan hıçkırık geniş banyonun içinde yankılanırken, Tekin’in kocaman kolları beni hızla kendine çekerek sarmaladı.

“Ödüm koptu,” diye fısıldadı kulağıma doğru. Benim ellerim de onun beline sımsıkı sarılırken, dudakları boynumun girintisinde sanki varlığımdan emin olmaya çalışır gibi dolaştı. Bir eli belimi sıkıca sarmıştı, diğeriyse ıslak saçlarımın arasındaydı. Solukları çarpıyordu ıslak tenime, erkeksi kokusu yine tüm gücüyle burnumun ucundaydı.

“Ben de…” diye yanıtladım onu. Sesim de gözyaşlarım gibi üzerimizden akan suyun berraklığına karıştı. “Ben de çok korktum.”

Benden hafifçe uzaklaşsa da belimdeki tutuşunu gevşetmedi. Saçlarımı okşayan elini oradan çekti ve boynuma götürdü. Kaşları çatılmıştı, dikkatli bakışları boynumda olduğunu tahmin ettiğim kesiği inceliyordu. “Kesilmiş,” dedi iyiden iyiye boğuklaşmış sesiyle. “Pansuman yapalım. Mikrop kapmasın.”

“Küçük bir şeydir,” dedim sanki içten içe onu teselli etmek ister gibi. Bir elimi boynuma götürerek hissedebildiğim yaraya dokundum. “Kanamıyor ki zaten.” Elimi ona gösterdim. “Bak!”

Ona doğru uzattığım elimi sıkıca tuttu, dudaklarını avucumun içine bastırdı ve birkaç saniye öylece sabit kaldı. Bir an sonra, “Tenin ıslak şimdi,” dedi bakışlarını benden ayırmadan. “Belli olmaz kanamasının durup durmadığı.”

“O kadar kırılgan değilim, Tekin.” Âdeta bunu ona kanıtlamak ister gibi omzumu silktim. “Ufacık bir kesik sadece…”

Kocaman eli hızla ama nazikçe çenemi sardı. “O kadar kırılgan olmadığını biliyorum,” diye mırıldandı. Ona inanmaz gibi baktığımı fark etmiş olmalı ki kaşları çatıldı.

“O zaman neden sakladın benden Güngör Bey’in Kadir’in planına dahil olduğunu?” dedim kendimi tutamadan.

Derin bir nefes aldı. Bir an yine tartışacağımızı, bu konuda asla orta yolu bulamayacağımızı sandım ama işittiğim sözler beklentimin çok dışındaydı. “Her şeyi göğüsleyecek kadar güçlü olduğunun farkındayım,” diye mırıldandı. “Ama içim gidiyor, Hazel. Ne yapayım?” dedi boğuk, erkeksi sesiyle. Gözlerimi kırpıştırarak ona baktığımın, kalbimin delicesine çarptığının bal gibi farkındaydı. “Sen henüz farkına bile varmadan, etrafındaki tüm tehlikeleri yok etmek isterken…” diye fısıldadı alnını alnıma dayarken. “Nasıl saklamayayım? Hı? Sen söyle bana?”

“Toz pembe bir dünya değil bu demiştin dün gece,” dedim büyüsüne kendimi kaptırmamak giderek daha da zorlaşırken. “Neden toz pembe olması için uğraşıyorsun?”

“Toz pembe olması için uğraşmak değil bu,” dedi dudakları yanağıma değerken.

Bu davetkâr temasıyla gözlerim kapandı. Sesimi güçbela toparlamaya çalıştım ama “Ya ne o zaman?” deyişim bir fısıltı gibi çıktı.

“Anahtarı yok etmek,” diye yanıtladı beni. Gözleri gözlerimin en içindeydi. Kastettiği şey ise tüm gerçekliğiyle kalbimin en derinine işlemişti. Bu yüzden mi saklamıştı benden içinde bulunduğum tehlikeyi? Korkup kaçarım sandığı için mi önce sorunları çözüp sonra bana anlatmayı tercih etmişti?

Bana, Biz birbirimize mahkûmuz! dediği an ile dün gece Seni kendimden bir adım bile uzaklaştırmam! diye fısıldayışı zihnimde birbirine karıştı. Bahsettiği o mahkûmiyetin içinde onunla kilitli kalabilmem için anahtarı yok edeceğini söylemekten çekinmeyişi belki beni korkutmalıydı. Fakat o anda hissettiklerim korkudan çok uzaktı. Bunu ona da söylemek istedim ama kelimeler dudaklarımdan bir türlü kurtulamadı. Ve aynı saniyelerde banyonun tıklatılan kapısı, aramızdaki bizi birbirimize yaklaştıran o alevden ağı az da olsa söndürmeyi başardı.

“Tekin abi!” diyen Kıvılcım’ın sesi banyonun içinde yankılandığında, Tekin’in kaşları çatıldı. Konuşmamızın yarım kalmasından belli ki hiç memnun olmamıştı.

“Evet?” dedi tok sesiyle.

“Hazel iyi mi?” diye sordu Kıvılcım. Sesinde bariz bir endişe duyuluyordu.

“İyiyim,” diye yanıtladım Tekin’in bir şey söylemesine izin vermeden.

“Bir ihtiyacın var mı, Hazel?” dedi bu kez Kıvılcım. “Kıyafet getireyim mi odandan?”

“Olur,” dedim sanki beni görecekmiş gibi başımı sallarken. Ve saniyeler sonra Kıvılcım kapıdan uzaklaşınca yeniden Tekin’le baş başa kaldım. Sağımızdan solumuzdan akmaya devam eden ılık suyun sesi banyonun içini doldurduğu sırada, dudaklarımdan “Ben duş alayım,” diye bir cümle çıktı. Bakışlarından itiraz etmek istediği belliydi ama artık iyiden iyiye titremeye başladığımı görmüş olmalı ki mecburen razı gelmek zorunda kaldı.

“Nasıl istersen,” diye cevapladı. Dudaklarını alnıma bastırıp tenime küçük bir öpücük bıraktı. “Dışarıdayım,” diye mırıldandı. “Seni bekliyorum.”

“Tamam,” diye yanıtladım onu ve saniyeler sonra beni duşun altında kendi hâlime bırakıp dışarı çıktı. Banyonun kapısıyla aynı anda, benim de gözlerim kapandı. Suyun altında öylece dururken zihnimin bir köşesinde bahçede kıyısından döndüğümüz felaket, kulaklarımda ise Tekin’in az önce İçim gidiyor! deyişi vardı.

🌊

Yarım saat kadar sonra üzerimde Tekin’in gri bornozuyla banyodan çıktığımda, Tekin yatak odasının aralık kapısının önünde birileriyle konuşuyordu. Üzerini değiştirmiş, ıslak kıyafetlerinden kurtulmuştu.

“Abi, ben Hazel Hanım’ın burada olduğunu bilmiyordum,” diye açıklamaya çalışıyordu Seyit. “Bilsem getirir miydim o puştu buraya?”

“Telefonunu açsaydın, bilirdin,” diye yanıtladı Yaman onu.

“Abi, telefonumu o şerefsizle boğuşurken düşürmüşüm,” dedi Seyit mahcup bir tonda. “Nihayet onu bağlayıp ablukaya almayı başarınca da hiç durmadan basıp geldim.”

“Bağlamayı da becerememişsin ki amına koyayım!” diye söylendi bu kez Savaş. “Adam açmış ipleri, ruhun duymamış.”

Nihayet Tekin söze girince, hepsinin birbirlerine laf söylemesi de sonlandı. “Hepinizin dikkatsizliğinden, biz bizeymişiz gibi pervasız davranmanızdan bıktım,” derken sesinde buram buram hissedilen her zamankinden daha ürkütücü bir öfke vardı. “Bundan böyle o eski rahatlığınız bitti! Artık Hazel burada! Benim yanımda! Ve hep de öyle olacak.” Benim kaşlarım işittiklerime karşı hissettiğim önlenemez bir hayretle kalktı ama Tekin duraksamadı. “Bundan sonra tek bir hata daha istemiyorum. Eve girecek herkes, önce benim onayımdan geçecek artık. Kafanıza göre davranmak yok. Hele ki yabancı birini bu evin sınırları içine sokmak asla yok!”

“Abi, özür dilerim,” dedi Seyit yalvaran bir sesle. “Hazel Hanım iyi mi? Ben valla bilsem yapmazdım böyle bir şey. Biliyorsun, biz hep böyleydik. Yani kendimizi korumak konusunda pek endişemiz olmadığı için…”

“Tamam kes!” diye tersledi onu Tekin. O bu hataya karşı tahammülsüzdü ama benim için onları anlamak zor değildi.

“Hazel iyi mi?” diyerek Seyit’in sorusunu yineleyen Savaş oldu.

“İyi,” diye yanıtladı Tekin. Kısa bir an duraksadı. “Daha da iyi olacak.”

“Özürlerimizi iletir misin, abi?” dedi Seyit sesindeki mahcup tonlamadan kurtulamadan. “Rahatsız etmeyelim şimdi.”

Tekin cevapsız kalınca, Savaş ortamı sakinleştirmeye çalıştı. “Hazel de anlayacaktır,” diye mırıldandı. “Bir kadını korumanın hassasiyetlerine alışkın değiliz henüz. Ama alışacağız. Herkes daha hassas ve dikkatli davranacak bundan böyle. Ben aşağıdaki çocukları da uyarırım.”

Kapının önünde kısa bir gürültü oldu. Galiba gidiyorlardı. Fakat Tekin, “Cesur!” diye seslendi ve hiç tahmin etmediğim sözcükler dudaklarından çıktı. “Sağ ol,” diye mırıldandı.

“Eyvallah!” dedi Cesur ama devamı gelmedi ve konuşma orada öylece sonlandı.

Ben ne için sağ ol dediğini düşündüğüm sırada Tekin odaya girdi ve beni görür görmez adımları da hızlandı. “İyi misin?” diye sordu bana yaklaşırken.

“Hı hı.” Başımı onaylarcasına salladım. “Odama gideyim ben artık,” diye ekledim hemen peşinden.

Ancak ben öyle deyince, “Gitme,” dedi çarçabuk. “Burada yat.” Yanlış anladığımı sanmış olacak ki hemen ardında açıklamaya girişti. “Ben yanında bekleyeceğim.”

Neden bilmem, itiraz etmek içimden gelmedi. Belki Tekin’in bakışlarında gördüklerimden, belki kalbimi sıkıştıran hisler yüzündendi. Bana bakarken daima kor bir alev gibi yanan bakışları o anda sanki azalmıştı ve garip bir şekilde bu hiç hoşuma gitmedi. Oradaki alevlere çok kısa sürede alışmıştım, şimdi onları söndüren kişi olmak kabul edebileceklerimin ötesindeydi.

“Olur,” dedim hiç itiraz etmeden. Cevabımı duyan Tekin hemen yatağın üzerindeki örtüyü açtı, kenara attı. Yorganı da açınca yatak yatmam için hazırdı. “Üzerimi giyinmem lazım,” dedim bornozla yatamayacağımı düşünerek.

Ben öyle deyince Tekin de o an hatırlamış gibi ilerideki şifonyeri gösterdi. “Kıvılcım çamaşır getirmiş sana,” dedi.

Gösterdiği yere baktım. Hem iç çamaşırlarım hem de yatarken giyebileceğim kıyafetler görünüyordu. Anlaşılan Kıvılcım hepsini kolaylıkla kıyafetlerimin arasından bulmuştu. Hızlı adımlarla şifonyere ilerleyip hepsini elime aldım ve yeniden banyoya girdim. Dakikalar sonra çamaşırlarımı, taytımı ve salaş tişörtümü giymiş, başımdaki havluyu da çıkarmış hâldeydim.

Ben yeniden odaya girer girmez Tekin’in kaşları çatıldı. “Saçların ıslak!” diye belirttikten hemen sonra bir şey söylememi beklemeden banyoya ilerledi. Ben yatağın kenarına oturduktan saniyeler sonra çıktığında elinde saç kurutma makinesiyle yanıma yaklaştı.

Saçımı taramadan kurutmamam lazımdı aslında ama o anda bunun hiç önemi yoktu. Tekin yatağın başındaki prize makinenin fişini taktı ve yanıma oturarak saçlarımı kurutmaya başladı. Saniyeler boyu saçlarım narin bir esermiş gibi zarar vermekten korkarak her bir telini kuruttu. Nihayet tamamladığında bir şey söylemesini bekledim ama o anda anlayamadığım bir şekilde Tekin’in seçimi suskunluktu.

Yatağa girdim, yorganı kendime doğru çektim. Yastıkta Tekin’in kokusu vardı, usulca bir nefeslendim. O sırada Tekin saç kurutma makinesini bırakıp elinde bir yara bandı ve pamukla yanıma dönmüştü. İtiraz etmeme dahi izin vermeden boynumdaki, banyodayken küçük ve önemsiz olduğunu fark ettiğim yarayı muhtemelen oksijenli suyla ıslattığı pamukla sildi, hemen peşindense yara bandını usulca yapıştırdı.

Nihayet işini bitirdiğinde, az önce söylediği gibi camın önündeki koltuğa yerleşecek sandım ama yatağın hemen yanında, sırtı karnımın hizasına gelecek şekilde yere oturup hafifçe sağa döndü. Yüz yüzeydik şimdi, ben ısınmaya çalışırken Tekin’in bakışları benden ayrılmıyordu.

Bir şeyler söylemesini bekledim bir süre. Fakat öylece bana bakmayı sürdürüyordu. Sayamadığım kadar uzun saniyelerin ardından, “Özür dilerim,” diye mırıldanışı duyuldu.

Bu tepkisi karşısında kaşlarım çatılırken, “Ne için?” diye sordum istemsizce.

“Her şey için,” diye yanıtladı beni. “Orada… Söylediğim sözler için.” Derin bir nefes aldı. “Seni arkanı dönüp gitmek zorunda bıraktığım için.” Gözleri kısa bir an artık bir yara bandını misafir eden boynuma kaydı. “Bunun için,” diye fısıldadı parmakları usulca boynuma dokunurken.

“Senin suçun değildi ki,” diye fısıldadım kendime engel olamadan. Bana inanmıyormuş gibi güldü. Bir şey söylemek için dudaklarını araladı ama bu kez onu durduran bendim, her ne söyleyecekse beklemekten başka seçeneği yoktu. “Tekin…” diye mırıldandım güç almak istercesine dudaklarımı yakalayarak. “Benim… Senden sakladığım tek bir şey var,” diye itiraf ettim apansız. Kaçırıldığımı, gemide geçirdiğim zamanı kastediyordum. “Bu yalnızca benimle ilgili. Ve bunu… Anlatmaya henüz hazır değilim. Üstelik anlatmamın da bir şeyi değiştirmeyeceğini düşünüyorum. Ama bunun dışında… Sandığın gibi arkandan iş çevirmem. Asla!”

“Öyle demek istemedim, Hazel,” dedi Tekin kendini açıklamaya çalışarak ama onu durdurdum.

“Sen… Beni koruyacağına söz verdin. Zorunda olmamana rağmen.” Derin bir nefes aldım. “Düzenin bu değildi, muhtemelen çok daha rahat hareket edebiliyordunuz ben yokken. Benim yüzümden düzenin bozuldu. Şimdi sen, adamların… Alışık olmadığınız şekilde daha temkinli ilerlemek zorunda kalacaksınız ve belki de bu sizi yavaşlatacak.”

“Yavaşlatma falan yok!” diye itiraz etti ama onu yine hızla susturdum.

“Bırak bitireyim,” dedim sakin bir tonda. Mecburen razı gelince, sözlerimi sürdürdüm. “Arhavi’deki planlarını altüst ettim. Hiç istemediğin şeyleri kabul etmek zorunda kaldın,” dedim dokunulmazlığı kastederek. “Yalan söylemeyeceğim, Tekin. Bunlardan hoşnut değilim.” Dudaklarımı ısırdım. “Bir şansım daha olsaydı eğer, sana bu şekilde yük olmamayı tercih ederdim.”

Ben öyle deyince, hışımla oturduğu yerde kıpırdanarak iyice bana döndü. “Sen misin yük?” dedi çatık kaşlarının altından attığı bakışlarla. “Mümkün değil bu dediğin.” Eli bileğime uzandı, başparmağı oradaki dünden kalma morluğun üzerinde dolaştı. “Seni koruyacağıma söz verdim, doğru. Ama artık her şey bir sözden ibaret değil, Hazel. Sen de biliyorsun bunu. Dün gece kendi kulaklarınla işittin,” diye fısıldadı bir eli bileğimi okşayıp diğeri dudaklarımın kenarına dokunurken. “Sen de hissettin. Şimdi bunların hiçbiri olmamış gibi yine ben gideyim, planlarını altüst etmek istemiyorum falan diyeceksen, o güzel çeneni hiç yorma derim.”

“Öyle bir şey demeyecektim,” dedim itirazla karışık bir diklenmeyle. “Sadece bu durum karşısında nasıl hissettiğimi bilmeni istedim.”

“İyi!” diye yanıtladı beni. “Zaten izin vermezdim.” Ben gözlerimi devirince, çatılan kaşları az da olsa düzeldi. “Hem…” dedi boğuk sesiyle. “Bozulan düzenmiş… Altüst olan planlarmış… Bunların hiçbiri zerre kadar umurumda değil.” Dudaklarını bileğime bastırdı ve uzun süre öylece kaldı. “Sen bunlardan çok daha fazlasına, uğruna feda edeceğim her şeye değersin,” diyerek sözlerini sonlandırdığında, bir süre gözlerim onun yeniden tutuşmaya başlayan bakışlarında oyalandı. Ansızın dudaklarını yumuşak bir şekilde dudağımın kıyısına bastırdığında, ağzımdan tek kelime çıkamamıştı ama dün gece gözlerimden kolaylıkla okuyabildiğini söylediği duygularım oradaydı.

Dudaklarım hafifçe kıvrıldı, yorgunluğuma daha fazla direnemeyen gözlerim usulca kapandı. Bileğimi kavrayan o güçlü el ellerime doğru indi ve nihayet uykuya teslim olduğumda elim Tekin’in avuçlarındaydı. Ya da belki de avuçlarına bıraktığım şey kalbimdi ama biliyordum ki bunu itiraf edebilmek benim için o anda olanaksızdı.

🌊

Leviathan; Teoloji ve mitolojide adı geçen bir su yılanı (canavarı)’nın adıdır. Genellikle kaosun vücut bulmuş hâli olarak görülür. Ölümcül yedi günahtan biri olan kıskançlığın (haset) şeytanıyla özdeşleştirmiştir.

🌊🌊🌊

Eyvahlar! Meğer Güngör de işin içindeymiş! Ne diyorsunuz buna? Tekin ne yapacak sizce?😲

Peki ya konseyimizin adı… Leviathan… 🐍 Bunu sizinle paylaşmayı öyle uzun zamandır bekliyordum ki… 😎 Böylece deniz, fırtına, ateş ve gülden sonra bir sembolümüzle daha tanıştık. Yılan… 🐍

Bu bölümden de anlaşılacağı üzere kurgumuz HER ANLAMDA nefesimizi kesecek noktalara doğru gidiyor. 🥵🔥

Önce bir yangın, ardındansa bir fırtına yaklaşıyor. Sesini duyuyor musunuz? 🔥🌪️

Tüm duyurular için beni aşağıdaki sosyal medya hesaplarımda ve linkini profilime bıraktığım whatsapp kanalımda bulabilirsiniz; ❤️

Instagram: burcubuyukyildizz

Tiktok: burcubuyukyildizz

Twitter: burcubykyldz

guest
4 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
Canan
Canan
8 ay önce

Bayılllldım

Esra Özarslan
Esra Özarslan
8 ay önce

Çok ama çok özlemişim okumayı bizim kilerini, çok iyiydi şimdi keyifle yeni bölüm bekleyebilirim

Esra Özarslan
Esra Özarslan
8 ay önce

Veee sayfayı yapıp hikayelerini bizimle buluşturduğu için kimlerin emeği geçti ise herkese cokk teşekkür ediyorum yazarcimmm

Cisem
Cisem
8 ay önce

Ya bu ikisini okumayı o kadar seviyorum ki doyamıyorum 🥹🥹 şu site gerçekten tam bir nimet oldu biz Tekin sevdalıları için 🥰

error: İçerikler Korumalıdır!