♪♪ Bölüm şarkısı:
Tarkan ~ Kış Güneşi
22. BÖLÜM
Tenindeki kıpkırmızı kanı gördüğüm anda adımlarım tamamen iradem dışında ona doğru hızlandı. “Tekin?” dedim sesime yansıyan telaşıma engel olamadan. “N’oldu?”
“Sakin ol. Bir şey yok,” diye yanıtladı beni. Elimi tutmak istedi ama sonra kendi ellerine bulaşan kanı görünce bundan hemen vazgeçti. Bu sırada nefesini dudaklarının arasından hoşnutsuz bir tavırla vermişti. “Önemli bir şey değil. Telaşlanma hemen.”
Çantamı bir kenara fırlatıp kabanımı hışımla çıkardım. Kabanım da çantamın üzerinde yerini alınca, ellerimi ona doğru uzattım. “Yaralanmışsın,” dedim dudaklarım istemsizce titrerken. Parmağımı yaranın hemen kıyısına dokundurup çektim. “Vuruldun mu?”
“Vuruldum,” dedi bir nefeste, ansızın. Bakışlarım gerçeği okumak istercesine bakışlarına sabitlenince açıklamasını sürdürdü. “Küçük bir sıyrık ama. Önemsiz.”
Yeniden karnına odakladım dikkatimi. Yarası kıpkırmızıydı ve hiç de küçük gibi görünmüyordu. “Önemli görünüyor ama…” diyerek yüzümü acıyla buruşturdum.
“Görüntüye aldanma sen,” dese de ona inanmayacağımı biliyordum.
O sırada kapı çalındı ve Yaman içeri girdi. “Getirdim,” deyip masaya minik bir ilk yardım çantası bıraktı.
“Eyvallah!” dedi Tekin masadaki çantaya uzanıp tek hamlede açarken.
“Doktor çağırmadınız mı?” diye sordum şaşkınlıkla. Yarasını kendisi sarmayı düşünüyor olamazdı herhâlde, değil mi?
“İstemedi,” dedi Yaman. “Gel de laf anlat Tekin’e!”
“Neden onu dinlediniz ki?” diye itiraz ettim. “Daha da önemlisi vurulur vurulmaz neden hastaneye gitmediniz?”
“Hastane falan çekemem şimdi!” dedi Tekin düşüncesine bile tahammülü olmadığını gösterircesine. “Alışkınım ben hem. Hallederim.”
Kaşlarım duyduklarımla hızla çatıldı. “Neye alışkınsın?”
“Yaralarımı kendim dikmeye.”
İşittiklerim beni hiç memnun etmezken, Yaman herhangi bir şey demeden odadan ayrıldı. Bu kadar rahat göründüklerine göre, galiba sahiden hepsi bu duruma aşinaydı. Aksi hâlde sanıyorum ki yakın arkadaşlarını rahat bırakmazlardı.
“Ne zaman oldu bu?”
“Nasıl geldin buraya?”
Sorular ikimizin de dudaklarından aynı anda fırladı. “Kıvılcım’ın konuşmasını duydum. Öyle öğrendim burada olduğunu.” Çatık kaşlarımın altından ona baktım. “Neden söylemedin bana?”
“Endişelenmeni istemedim,” dedi açıkça. Yeniden ellerine baktı ve onların kanlı görüntüsü kendisine engel oluyormuş gibi ağzının içinde homurdandı. Hemen peşinden odanın köşesindeki bir diğer kapıya doğru yürüdü. Sanıyordum ki burada bir lavabosu vardı ve orada ellerini yıkamaya hazırlanıyordu. Nitekim düşündüğüm gibi oldu. Ben de arkasından ilerlediğimde Tekin geniş lavabonun önünde ellerini yıkıyordu. Nihayet işini bitirip ellerini kuruladığında, “Erken geldik Ankara’ya. Bu da sabaha karşı oldu işte,” diye açıkladı eliyle karnının kenarını göstererek.
“Kıvılcım’dan duymasam haberim olmayacak mıydı?” diye sordum bu kez. “Yine gizleyecek miydin benden?”
“Taze bir yarayla eve gelsem korkacaktın.” Elini yıkamış olmasının rahatlığıyla bir an bile beklemeden yüzüme uzandı, birini yanağıma sararken diğeriyle çenemi tutup yukarı kaldırdı. “Burada biraz toparlanmak istedim öncesinde. Yoksa gizlemek gibi bir niyetim yoktu.” Çatılan kaşlarım bir türlü düzelmeyince dayanamayıp güldü ve alnıma küçük bir öpücük bıraktı. “Yaman’ın söylenmesine bakma. Ciddi bir durum değil. Yüzeysel bir yara yalnızca.” Dudaklarının köşesi arsız bir gülüşle kıvrıldı. “Hem dediğim gibi… Kendi yaralarımı dikmeye alışkınım.”
“Bunun beni rahatlatması mı gerekiyor?” dedim huysuz bir tonda.
“Rahatlatmadı mı?” diye sordu gülerek.
Omzumu silktim. “Rahatlatmadı.” Bir an aklıma gelenleri dile getirmeden duramadım. “Hem… Daha önce kaç kez yaralandın böyle?”
“Çok,” dedi apaçık bir şekilde. “İlk değil yani bu.”
Gözlerim kocaman açıldı. “Çok mu? Ne kadar çok?” dedim korkuyla. Cevap vermedi. “İki?” dedim. Susmayı seçti. “Beş?” dedim. Yine yanıt gelmedi. “On?”
“O civarlarda bir şeyler işte. Önemli değil.”
Kalbim göğüs kafesimde telaşlı bir şekilde gümbürderken dudaklarımdan başka kelime dökülmedi. Bakışlarım istemsizce milim milim vücudunda gezindi. Onu bu hâlde ilk görüşüm değildi. Daha önce de evinde görmüştüm bu üstü çıplak hâlini. O zaman vücudunun güzelliği fazlasıyla etkilemişti beni. Kollarındaki, göğsündeki, karnındaki boğum boğum kaslar dikkatimi çekmişti. Göğsünün ve omuzlarının genişliği ise bambaşka bir meseleydi. Fakat o anda… O gün görmediğim, en azından bu kadar çok dikkatimi çekmeyen şeyler de gözlerimin önündeydi. Göğsündeki, kollarındaki küçük yara izleri sanki birden görünür hâle gelmişti. Ya da… Benim ona bakış şeklim değişmişti ve artık Tekin benim için yalnızca çok yakışıklı, etkileyici bir adamdan ibaret değildi. Hâlâ çok yakışıklı ve etkileyiciydi elbette, bu değişmemişti ama şimdi düşününce… Artık ona bir zarar gelmemesi, fiziksel olarak iyi olması da önem listemde birinci sıraya yerleşmişti.
Parmaklarım engelleyemediğim bir şekilde göğsüne değdi. Oradaki küçük, iyiden iyiye silikleşmiş yara izinde gezindi. “Bunu da sen mi dikmiştin?” diye sordum kendimi tutamadan. Fakat yanıt vermesini beklememiştim.
“Hatırlamıyorum,” dediğinde bana iyice yaklaşmış hâldeydi. Dudakları şakağıma dokunmuş, nefesini ise bir rüzgâr gibi dışarı üflemişti.
“Hiç mi doktora gitmiyorsunuz böyle durumlarda?” dedim kendimi hafifçe geri çekerek.
“Ciddi bir yaralanmaysa elbette gidiyoruz,” diye yanıtladı beni. Bir eliyle sakallarını ovuşturdu. O an fark ettim ki sakalları iyiden iyiye uzamıştı, bu görüntüsü ona olduğundan daha vahşi bir hava katıyordu. Biçimsiz değildi sakalları üstelik. Yalnızca daha uzun duruyor ve o tekinsiz hâlini arttırıyordu. “Cesur’a ait bir hastane var Ankara’da. İhtiyaç olduğunda orayı kullanmayı tercih ediyoruz. Yönetmesi kolay oluyor, malum. Bu gerçekten ufak bir sıyrıktı. O yüzden önemsemedim.”
“Maşallah o kadar çok yaralanmışsın ki bir bakışta anlıyorsun artık,” diye söylendim.
“E tabii!” dedi attığım taştan hiç rahatsız olmadan. “Pratiğim fazla.” Kaşlarımı iyice çattığımı fark etmiş olmalı ki bu hâlime güldü. “Hadi, yardım et bana,” dedi dikkatimi yeniden yarasına çekerek. “Önce temizleyip dikeyim. Sonra su geçirmez bandaj yapıştıralım. Duş almam gerek.”
Söylenmeye hızla ara verip başımı çarçabuk salladım. “Olur, yapayım,” dedim ne yardımım dokunacağını bilemesem de. Dakikalar önceki öfkem yeniden bir endişe perdesiyle örtüldü. Fakat nedenini bilmediğim bir sıkıntı da göğsümün tam ortasına çökmüştü.
“Önce temizlenmesi lazım. Becerebilecek misin?” diye sordu dudaklarında hafif bir kıvrımla.
Ona hiçbir şey söylemeden az önce onun yaptığı gibi lavaboda ellerimi yıkadım. Geriye döndüğümde ilk yardım çantasından bir çift plastik eldiven aldım. En azından yaranın hijyenine dikkat edilmesi gerektiğini bilecek kadar aklım başımdaydı. Ardından o bana tek tek neleri kullanacağımı gösterirken dediklerini uygulamaya başladım. Dikkatle yarasını temizledim. Ara ara canı acıyor mu diye yüzüne baktım ama çelik gibiydi duruşu; ya pek etkilenmemiş ya da bana göstermeyi tercih etmemişti.
Ben işimi bitirir bitirmez artık tüm kontrol onun ellerindeydi. Bu konuda gerçekten de tecrübeli olduğunu kanıtlarcasına o da yepyeni eldivenleri ellerine geçirdi ve seri hareketlerle yarasını dikti. Bunu yaparken dahi ifadesi teklememişti.
Dikişi tamamlayıp eldivenlerini çıkardıktan sonra bu kez ilk yardım çantasından geniş bir paket çıkardı. Bu, bahsettiği su geçirmez bant olmalıydı. Bana uzattı ve tamamlamamı bekledi. Fakat dikişi attığı sırada yarasının etrafına yeniden kan bulaşmıştı, önce onu temizlemek gerekliydi.
Teninde hiçbir kan izi bırakmadıktan sonra, “Acıyor mu?” diye sordum.
“Hayır,” diye yanıtladı beni, erkeksi kokusu burnuma dolarken. Kısacık bir an doğrulmuştum. Yüzlerimiz karşı karşıyaydı şimdi. “Elin yatkınmış,” dedi dudaklarında çapkın bir kıvrımla. “Yeteneklisin.”
Alt tarafı yarasını temizlemiştim, dikişini kendisi atmıştı, abartıyordu. Yine de “Sen kurşunlardan kaçabilecek kadar yetenekli değilsin ama anladığım kadarıyla,” diyerek lafı yapıştırdım. Kaşlarım çatılmıştı, onun pervasız duruşuna tezat bir hâlim vardı.
“Yetenekliyimdir aslında,” diye mırıldandı. “Aklımı meşgul eden biri vardı yalnızca. Bir anlık dalgınlık.”
Sözleriyle ellerim kısa bir anlığına birbirine dolaşıp elimdeki bandajı neredeyse düşürecek gibi olunca pis pis sırıttı. İnsafsız! Ağzı da iyi laf yapıyordu. “Ölebilirdin,” dedim hiç bozuntuya vermeden.
“Ölmek o kadar kolay mı?” dedi arsız bir tavırla göz kırparak.
Etkisinden sıyrılmak hiç kolay olmasa da başardım. “Dua et sıyırıp geçmiş,” diye söylendim. “Daha tehlikeli bir yere denk gelseydi görürdün kolay mı, değil mi?” dedim elimdeki su geçirmez bandajın paketini açarken. Bandajın dört tarafı da özel yapışkanlarla çevriliydi. Usulca yapıştırırken parmaklarım kaslı karnına değdi, sıyrık dediği ama bana göre devasa olan yarayı bandajla kapattığım an başımın tepesine de artık alışık olduğum dudaklar temas etti. Kokumu da usulca içine çektiği soluyuş şeklinden belliydi.
Saçlarım önüme düştü, alnım göğsüne yaslandı, aramızdaki o görünmez kanca bizi yine birbirimize yaklaştırdı. Aynı anda Tekin’in dudaklarından, “Çok konuşuyorsun,” diye bir cümle çıktı. Fakat sesinde gülüşünün izleri saklıydı.
Başımı kaldırıp gözlerimi onun kor bakışlarının tam içine odakladım. Aramızda neredeyse tek nefeslik mesafe kalmışken dudaklarımın kenarına cilveli bir gülüş kondurup, “Sustur o zaman,” diye yanıtladım. Bu sırada elimdeki eldivenleri de çıkarıp kenara bırakmıştım.
Dudaklarını yaladı. Hafifçe bana doğru eğildi, dudakları önce alnımda gezinmeye başlayınca gözlerim iç çekişimle aynı anda kapandı. Ellerim yavaşça göğsüne doğru çıktı fakat ilerlemeyi durduramayınca parmaklarım sakallarına karıştı. Bu dokunuşun parmak uçlarımda yarattığı his, daha fazlasını istememe neden oluyordu. Belki de kendimi dizginleyemeyişimin sebebi buydu. Nefesim hızlanmıştı, Tekin’in de sık solukları tenime çarpıyordu.
Dudaklarını süratle alnımdan çektiğinde dudaklarımı ele geçireceğini sandım ama yapmadı. Gözlerini güçlükle kapattı, hızlı nefesi dudaklarının arasından fırlarken alnını alnıma dayadı. Sanki zor sabrediyormuş gibi bir hâli vardı. Neden sabrettiğini de anlayamıyordum oysa. Fakat tam da kavramaya çalıştığım sırada dudaklarından, “Çok terliyim,” cümlesi çıktı. Dişlerinin arasından zorbela konuşmuştu. Elini saçlarının arasına atmıştı, kızgın bir tavırla çekiştiriyordu. Hemen peşinden parmakları az önce dokunduğum sakallarının arasına kaydı. “Leş gibi bir hâldeyim,” diye açıkladı. Farkında bile değildim ben. Burnuma erkeksi kokusundan başka bir koku dolmamıştı. “Sakallarım uzadı.”
Garip bir şekilde, terlediğini söylemesi iğrendirmemişti beni. Ama duş alma ihtiyacını da engelleyecek değildim tabii. O yüzden bu isteğine saygı duyarak ben de uzak kalmayı seçtim.
“Bir duş alayım,” dedi gülümsemeye çalışarak. “Sonra da gönlünü alayım, olur mu?” diye sordu.
Sözleştiğimiz yemeği düşündüm bir an. Tekin dillendirmemişti. Ama sonra bunu düşündüğüm için içten içe azarladım kendimi. Adamın karnında bir kurşun yarası vardı, daha az önce dikilmişti. Yemeğe daha sonra da çıkabilirdik, o kadar da önemli değildi.
İçimdeki çalkantıları belli etmemeye çalışarak, nazla omzumu silktim. “Gönlümü almanı gerektirecek bir şey yok,” dedim mırıl mırıl bir tonda.
Hızlıca kazağını üzerine giydi, arsız arsız gülerek kapıya doğru yürüdü. “Burada bekle beni. Sakın bir yere ayrılma,” dedi kapının eşiğindeyken. Tam dışarı doğru bir adım atmıştı ki dudaklarımdan frenleyemediğim sözcükler çıkıverdi.
“Tekin!” diye seslendim apansız. Hızla arkasına döndü. “Sakalların…”
“N’olmuş sakallarıma?” dedi tek kaşını kaldırarak. “Keseceğim onları da merak etme.”
“Yok,” dedim çarçabuk. “Yakışmış. Kesme diyecektim.” Bakışları çapkın bir hâl alınca hemen kıvırmaya çalıştım. “Sen bilirsin tabii yine de,” dedim dudaklarımı ısırarak.
Sözlerime bir yanıt vermeden pis pis güldü. “Hemen dönerim. Çok sürmez,” dedikten sonra ise arkasından kapıyı kapatarak görüş açımdan çıktı.
Belli ki Cave’in içinde ayrı bir de duşu vardı ve odasında değil, farklı bir yerdeydi. Daha önce de burayı kullanıp kullanmadığı zihnimde gezinirken, vurulmasının nasıl gerçekleştiğini sormayı unuttuğum bir anda aklıma geldi. Ankara’ya erken döndüyse ve olay burada olduysa o zaman sorumlusu Kadir Mirza değildi. Tüm detayları öğrenmeyi sonraya bırakmıştım ama Serdar’ın attığı mesaj da hafızamın en orta yerindeydi. Davada neler olup bittiğini öğrenmek için sabırsızlanıyordum fakat önce Tekin’le konuşup bir şey bilip bilmediğini öğrenmeliydim.
On beş dakika boyunca Tekin’in odasını inceledim. Siyah dekore edilmiş bir odaydı, ortasında bir masa duruyor ve arkasındaki boydan boya cam duvar sayesinde Ankara’nın kış güneşini içeri taşıyordu. Köşede bir yer bar alanı için ayrılmıştı, çeşit çeşit içkiler ve kadehlerle doluydu. Fazlaca erkeksi bir odaydı, Tekin’e yakıştığı gerçeğini ise inkâr etmek zordu.
Tam çantama uzanıp içinden telefonumu çıkaracağım sırada arkamdaki kapı ansızın açıldı. Tekin’in çabuk çıktığını düşünerek dudaklarımda hafif bir tebessümle döndüm ve öylece kalakaldım.
Kapıdaki kişi Tekin değildi ve incelercesine bana bakıyordu. Nedenini anlamadığım, uğursuz bir his göğsümün tam ortasına çökerken bakışlarım da kapıdaki kişinin üzerinde geziniyordu.
Benden birkaç yaş büyük bir kadın duruyordu tam karşımda. Sapsarı saçları omuzlarının biraz aşağısında bitiyordu. Biçimli bir vücudu vardı. Çok ince değildi hatları, hatta dolgun göründüğünü söylemek de mümkündü. Gözleri durduğum uzaklıktan ela gibi görünüyordu, boyu benden biraz daha kısaydı. Güzel bir kadındı. Kim olduğunu bilmiyordum ama iç sesim çoktan sıkı bir tahmin yürütme yarışına başlamıştı. Onu asla dinlememeye çalışarak kadına odaklandım ve dik duruşumu korumaya çalıştım. Kim olduğunu bizzat kendisinden duymak doğru olandı.
“Pardon,” dedi kadın bir an sonra. Sesi de görüntüsüyle uyum sağlıyordu. “Tekin’le görüşmem vardı ama.”
“Öyle mi?” dedim avuç içlerim nedensizce buz keserken. “Tekin müsait değildi.”
“Aaa hay Allah!” diye yanıtladı beni. Saçlarını geriye doğru savurduktan hemen sonra saatine baktı. “Tam saatinde gelmiştim aslında.”
“Planlı bir görüşme miydi?” diye sordum kendime engel olamadan. Sormamalıydım aslında ama içimdeki huzursuzluk hissi bir örümcek ağı gibi her yerimdeydi, engelleyebilmem mümkün değildi.
“Evet,” dedi gülümseyerek. Ne kadar da rahat, bunu sık sık yapıyormuş gibi bir hâli vardı böyle! Tüm bedenimi esir alan bu his hiç hoşuma gitmemişti. “Sabah ayaküstü bir konuşmuştuk ama bu saatte görüşelim diye kararlaştırmıştık sonra.”
“İsminiz neydi?” dedim verdiği bilgiler beni allak bullak ederken. Ama içten içe, alacağım cevabın çok net bilincindeydim.
“Cemre!” diye yanıtladı beni. Tüm tahminlerimi doğrular gibiydi… Dakikalar önce kalbimin üzerine çöken endişe oradan kalkmıştı şimdi. Yerine katıksız bir öfkeyle, benzerine daha önce şahit olmadığım bir kıskançlık duygusu yerleşmişti.
Neyse ki hislerimi buzdan bir siperle örtmek benim için yeni değildi. Daha önce de yapmıştım benzerini. “Ben Tekin’e haber vereyim,” dedim dimdik dururken. Dudaklarımın kenarına ise rahat, hatta pervasız bir tebessüm yerleşmişti.
Tam çantamla kabanımı alıp kapıdan çıkacakken, “Sizin adınız neydi?” diyerek durdurdu beni. O an belki de aklım başımda olmadığından olsa gerek sorusu beni şaşırtmadı.
“Hazel,” dedim hiç düşünmeden. “Hazel ben…” Ama yanına herhangi bir sıfat ekleyemeden odadan dışarı adım attım. Bundan hiç hoşlanmadığım gerçeğiyle ise ansızın yüzleşmek zorunda kalmıştım.
Gözlerimi hayal kırıklığından kaynaklanan nemden bir perde kaplasa da aldırmadım. Tekin’e haber verecek hâlim yoktu, bir an önce buradan çıkmalıydım.
Kıvılcım’la geldiğimiz yoldan yürüdüm, hızlıca asansöre binip giriş katına bastım. Kimseye yakalanmamak en büyük temennimdi fakat bunun nasıl olacağına o an odaklanamadım. Asansör nihayet durup kabinden dışarı çıktığımda etrafta kimse yoktu. Kıvılcım’ı aradı bir an gözlerim ama onu da bulamadım. Ve en nihayetinde Cave’in ağır arka kapısını iki elimle zar zor iterek açtım ve kendimi dışarıya attım. Neyse ki herhangi bir koruma ya da araç yoktu görünürde. Arkama dahi bakmadan hızla yürüdüm ve ana caddeye vardığımda önce üzerime kabanımı geçirip ardından önümden geçen ilk taksiyi durdurarak bindim.
Saniyeler sonra taksi Ankara trafiğinde ilerlerken, dakikalardır sürdürmeye çabaladığım soğukkanlı sakinliğim de bitti. Nasıl da aptal bir duruma düşürmüştüm kendimi! Birkaç kere öpüşüp yakınlaştık diye aramızda sağlam bir şeyler inşa edildiğini sanmış, günler önce davette işittiklerimi zihnimin kuytularına itmiştim. Evine yerleşmiştim bir de salak gibi! Anlaşılan dağılır gibi duran, Tekin’in davette Savaş’a söylediklerinin yarattığı şüphe hâlâ yerli yerindeydi ve bu saatten sonra da silinemeyecekti.
Dakikalar önce dibine kadar girmiş ve Sustur o zaman! demiştim cilveyle, gözünün içine baka baka. Garip bir şekilde geri çekilmesinin nedeni de buydu demek ki. Eski sevgilisiyle yapacağı görüşmeye o kadar kaptırmıştı ki kendini, günler önce yiyip yutar gibi öptüğü kadın o an pek de etkileyici gelmemişti.
O an farkına vardım ki şimdiye dek Cemre’nin ismini duymak bu denli delirtmemişti beni. Bu zamana kadar hissettiğim şey yalnızca Cemre’nin Tekin’in eski sevgilisi olduğu gerçeğinin yarattığı sinir bozucu bir öfkeydi. İpek ablamdan duyduklarım ise istemsizce içime su serpmişti. Fakat belki de o yanlış biliyordu her şeyi. Herhâlde Cemre’nin bana söyledikleri, Tekin’le sabah konuşup sözleştikleri bilgisi yalan değildi. Zaten insan neden aksi bu kadar kolay ispatlanabilecek bir yalan söylesindi ki?
Bunları tekrar tekrar düşünürken ellerim hınçla üzerimdeki kabanın kumaşına saplandı. Kıskançlığın gölgelediği mutsuzluk, pimi çekilmiş bir bomba gibi kalbimin tam ortasında patladı. Parçaları etrafa saçılırken, geride durmadan kanayan bir yara bıraktı. Belki de beni öpmesine izin vermemem, bu kadar pervasız davranmamam lazımdı. Ama hayır… Bundan pişman olduğum yalanını söylemek kendime haksızlıktı her şeyden önce. Pişman değildim, evet ama daha ötesi de olmayacaktı. Yapılacak tek şey vardı bundan böyle. O da yaşananların hiçbir önemi yokmuş gibi davranmak ve kendimi umursamazlık kalkanının ardına saklamaktı.
Kucağımdaki çantamdan bir melodi yükselince hızla çantamı açtım ve telefonumun ekranına baktım. Tekin arıyordu, elbette açmayacaktım. Telefon nihayet sustuğunda ekranda bir cevapsız aramayla bir mesaj vardı. Mesajı açtım, Serdar’dandı. Önceki mesajına yanıt vermediğim için, “Hazel?” yazmıştı.
Kısacık bir an davette olduğu gibi gözümü, Lazarenko’yla dans etmeden hemen öncekine benzeyen bir hırsın bürümesini bekledim ama umduğum olmadı. İntikam alma isteğimi içimde bir yerlerde aradım ama bulamadım. Belki de kıskançlıkla beslenen intikam isteği yalnızca bir anlamı olduğunda ortaya çıkıyordu.
Değersizlik hissi dört bir yanımı sararken mesaj ekranını kapattım. Tekin’in yardımını istemeyecektim artık. Başıma gelen her şeyi babama anlatacak ve olan biten hiçbir şeyi Hazar’la paylaşmaması konusunda da onu ikna edecektim. Eva haklıydı, benim arkamda dağ gibi babam vardı. Ailem zarar görecek endişesiyle bunca zaman kendi başıma debelenmiş durmuş, battıkça batmıştım. Artık her şeyi halletmesi için babama güvenecek ve bundan sonra da onun korumalarıyla hayatıma devam edecektim.
O sırada taksici, “Hanımefendi, nereye gidiyoruz?” diye sorup beni düşüncelerimden koparınca, çarçabuk Tekin’in evinin adresini söylemek zorunda kaldım. Fakat yalnızca saniyeler sonra telefonuma gelen yeni mesaj tüm kararlarımı yerle bir etmeye yetti.
Mesaj, numarası kayıtlı olmasa da ezbere bildiğim Tehditçi’dendi ve kısacık bir uyarıdan ibaretti.
Gönderen: 05…….
Mesaj: “Tik tak!⏳”
Bunun ne demek olduğuna kafa yormaya çalışsam da beynim durmuştu sanki. Zamanın doluyor demeye mi çalışıyordu? Bunun peşinden bir hamle mi gelecekti? Bu mesajın Serdar’ın da dahil olduğu davayla bir bağlantısı var mıydı peki?
Bir an bu mesajı Tekin’le paylaşmak istedim ama yalnızca dakikalar önce ilk kez gördüğüm o sarışın silüet elimi kolumu bağlamıştı. Ne yapacağıma karar vermeye çalıştığım sırada, ansızın bunun Cemre’nin beni ilk görüşü olmadığını anımsadım. Annemin sergisi için mekân bakmaya gittiğim o gün beni galeride gördüğü, hatta uzaktan izlediği hâlde neden ismimi sorma ihtiyacı hissetmişti ki? Hoş, ben de olsam onu tanıdığımı asla belli etmezdim, belli ki bu fazlasıyla kadınca bir tepkiydi.
Tekin’e olan kızgınlığımı çaresizce silecek bir bahane bulmaya çalıştığımı fark edince, az öncekinden daha da küçülmüş hissettim kendimi. Elimde tuttuğum telefonun ekranında Tehditçi’den gelmiş, anlamını bilmediğim bir tehdit mesajı dururken Tekin’i düşünmenin sırası değildi. Ailem söz konusuyken önce davada neler olduğunu öğrenmem, peşindense bu mesajın anlamını çözmem gerekliydi. Ve bu, yalnızca saniyeler sonra, Serdar’ın mesajına “Neredesin?” diye yanıt vermemin başlıca nedeniydi.
🌊
Serdar’ın mesajıma cevap olarak gönderdiği mekânın adresine ulaştığımda etrafıma bakındım. Şık bir restorandı. Gündüz vakti olmasının da etkisiyle henüz kalabalıklaşmamıştı. Kuytu köşedeki bir masada oturan Serdar ise beni görür görmez ayağa kalktı. Ben yanına yaklaşınca öpmek için yanağıma uzandı ama benim nedensiz engelleyişimle karşı karşıya kaldı. Sanki Tekin’le sözlere dökülmüş bir ilişkim varmış gibi saçma sapan bir sadakat duygusuyla kuşatılmam kadar anlamsız bir şey olamazdı.
Ben çıkarttığım kabanımla çantamı yanımızdaki sandalyeye bıraktığım sırada, “Nasılsın?” diye sordu.
“İyiyim,” dedim mesafeli bir tonda. Karşısındaki sandalyeye oturdum. “Sen nasılsın?”
“İyiyim, teşekkürler.” Yanımıza garson gelince konuşmamız yarıda kaldı. “Ne yersin?” diye sordu Serdar.
“Bir şey yemeyeceğim,” dedim net bir şekilde. “Kahve yeterli.”
“Bu kadar da mı hatırım kalmadı?” dedi bu kez, gözlerini benimkilere sabitlerken. Kahverengi gözlerindeki, benden empati bekleyen ifadeyi görünce aslında istemsizce kaba davrandığım gerçeği de yüzüme tokat gibi çarptı. Fakat daha bir gün önce Tekin’le yemeğe çıkmanın hayalini kuruyorken, şimdi yalnızca mecburiyetten bile olsa Serdar’ın karşısında oturmak beni hırçınlaştırmıştı.
“Tamam,” dedim kendimi toparlamaya, bu hislerden sıyrılmaya çalışarak. “Yerim bir şeyler.”
Serdar hafifçe gülümsedi ve garsona döndü. Ben siparişimi söyledikten sonra kendi istediklerini de paylaşınca, garson yanımızdan uzaklaştı.
“Geldiğin için teşekkür ederim,” dedi Serdar önündeki sudan bir yudum aldıktan sonra.
“Çok ısrar ettin,” diye yanıtladım onu. Dan diye büyükelçi mevzusunu soracak değildim.
“Evet,” dedi Serdar. “İnsan hayatında kıymetli bir şey bulunca, kaybetmemek için her yolu deniyor.”
“Sen beni bulmadın, Serdar,” dedim kararlı bir tavırla. “Bizimki gerçek bir ilişki bile değildi. Nasıl başladığını unutmuş gibisin.”
“Unutmadım elbette. Ama bir şekilde başlamış olması da yetiyordu bana.” Telefonu titreşince sözü yarıda kesildi. Telefonuna bir mesaj gelmiş, okur okumaz kaşları çatılmıştı.
“Önemli bir şey mi?” dedim laf almak ister gibi. Fırsat ayağıma gelmişti, kaçıramazdım.
“Şu dava,” diye başladı sözlerine. “Büyükelçi için toplanan heyette olacağım demiştim ya.” Başımı sallayınca ara vermedi. “Cinayeti Çeçen bir örgüt üstlendi. Balistik inceleme de devam ediyor ama bu iş buradan dönmez tabii.”
“Eee ne güzel işte! Failler bulunduysa daha ne istiyorlar ki?” dedim hiç bozuntuya vermeden. Tamamen nezaketen sorular yöneltiyormuş gibi davranıyordum ama içimde kaynayan bir merak vardı.
“Açıkçası nasıl bir sonuç çıkmasını beklediklerini hiçbirimiz anlayamadık. Resmen olayı Çeçenlerin üstlenmesinden memnun değiller. Onurları falan kırıldı herhâlde, ne bileyim,” dedi Serdar derin bir nefes eşliğinde. “Bu kırılan onurlarını da bizi süründürerek tamir etmeye çalışıyorlar.”
“Nasıl yani?”
“Bir süre oyaladı bizim taraf bunları. Silah balistikte, inceliyoruz falan diye. Ama süreç bir tık uzadı. Onun cezalandırması işte. Isıtıp ısıtıp bunu önümüze koyunca da davada bir arpa boyu yol gidilemez oldu. Zaten Çeçenler suikastı üstlenince gidilecek bir yol da kalmadı,” diye açıkladı. “Hepsi çok başlarına buyruk. Burası babalarının çiftliğiymiş gibi hareket ediyorlar ve çok da fazla taviz veriliyor maalesef. Ben bu şartlarda çalışamam. Bunu da söyledim zaten. Heyette yer alamayacağımı paylaştım. Onunla ilgili darlayıp duruyor bakanlık işte.”
“Ne dediler peki sen çekilmek isteyince?”
“Ruslar da bizim bakanlık da memnun kalmadı tabii.” Arkasına yaslandı. “Bir de herhâlde peşime adam taktılar, iki gündür aynı kişiyi görüp duruyorum.” Gayet rahat bir şekilde anlatmayı dürdürdü. “Anlayacağın, ben artık kamu kurumlarıyla çalışmaktan biraz yoruldum, Hazel. Kendi ofisimi açmayı düşünüyorum. Artık bu davaya da başka avukat mı gelir, bilemiyorum. Ama bence zaten Çeçenler üstlendiği için bizim taraf da daha fazla araştırma yaparak vakit kaybetmek istemiyor. Kısa sürede kapanır bu mesele diye tahmin ediyorum.”
Serdar’ın mesajını aldığım andan beri hissettiğim korku az da olsa sakinleşirken, dava konusuyla daha fazla ilgili görünmemeye çabaladım. Anlaşılan kuşkularım boşaydı, Rusların yakın zamanda Çeçenlerin suçu üstlendiğini kabullenmekten başka çareleri kalmayacaktı. “Nerede açmayı düşünüyorsun ofisi?” dedim aslında hiç merak etmediğim hâlde, Serdar’ın dikkatini çekip şüphelendirmemek adına.
“Hem burada hem de İstanbul’da.”
“Anladım,” dedim çok sorgulamadan. “Hayırlısı olsun senin için.”
O sırada yemeklerimiz gelince sustuk. Tabaklarımız önümüze bırakıldı. Ben makarna söylemiştim, Serdar ise etli bir şeyler sipariş etmişti. Tam ilk lokmamı alacakken, “Hayırlısı sen yanımdayken olsaydı benim için keşke,” diyerek beni durdurdu.
“Serdar,” dedim uyarıyla. “Çok defa konuştuk bunu.” Derin bir nefes aldım. Daha ne kadar dürüst olunurdu, bilmiyordum ama artık bunu yapmalıydım. “Ben…” dedim anlayışlı bir tonda. “Bir şey hissetmiyorum sana karşı, hiçbir zaman hissetmedim.”
“O adama mı hissediyorsun?” diye sordu. “Hani şu evinde gördüğüm…”
“Bunu seninle konuşamam,” diyerek sözünü kestim. Kendime bile itiraf edemezken Serdar’la paylaşacak değildim. Üstelik artık bunun da bir önemi yoktu; Tekin kapalı kapılar ardında, ben gelişini beklediğim hâlde, eski sevgilisiyle görüşmeyi planlamışken ona bir şey hissederek kendimi küçük düşüremezdim. “Bence daha fazla yormayalım birbirimizi. Arkadaşlığımız her zaman baki, biliyorsun.”
“Biliyorum,” dedi sıkıntıyla. “Dayımı sizin şirketle ilgili ısrarından vazgeçirdim. Bir daha zorlamayacak. Ben de ne zaman ihtiyacın olursa senin yanındayım.” Yüzüme dikkatle baktıktan sonra elime uzandı ve sıkıca tuttu. “O adamı hiç gözüm tutmadı benim,” dedi ben elimi çekemeden. “Çok tehlikeli birine benziyor, Hazel. Lütfen dikkatli ol!”
Aynı anda arkamızdan gür bir ses yükseldi. “Aynen öyle!” diyen sesin sahibi neredeyse ortalığı ateşe verecek kadar öfkeliydi. Tekin gelmişti. Birkaç adımda yanımıza gelince, Serdar’ın tuttuğu elimi çarçabuk çektim ve oturduğum yerde şaşkınlıkla dikleşerek ona baktım. Beni nasıl bulabilmişti? “Tehlikeli bir adamım, doğru bildin, Serdar Akdağ!” dedi iki elini mekânın hâkimi gibi masamıza yaslarken. Gözleri bir an bile beni bulmamış, tehditkâr bakışları yalnızca Serdar’ın üzerine dikilmişti.
“Nasıl buldun beni?” diye sordum içim fokur fokur kaynasa da buz gibi bir sesle.
Başı ağır ağır bana döndü, boynunu hafifçe sağa kırdı. Dudakları dümdüz, yüzü ifadesiz olsa da kor bakışlarında çoktan öfkeyle tutuşmuş bir alev vardı. Eski sevgilisiyle toplantı yapacaktı daha hâlbuki. Buraya kadar gereksiz yere zahmet etmişti.
“Çok zor olmadı,” diye yanıtladı beni. Öyle deyince zihnime küçük bir şüphe tohumu ekildi. Beni takip mi ettiriyordu? Ama kimseye görünmeden çıkmıştım mekândan. Yoksa… Telefonuma ben uyurken bir şey mi yüklemişti? Yoo… Bunu yapmış olamazdı, o kadar uzun boylu değildi. Ama asla emin olamazdım. Anlaşılan yine telefonumu değiştirmem gerekecekti. Çatık kaşlarımın altından attığım rahatsız bakışlar onu olduğundan daha sinirli bir hâle getirmiş olmalı ki kolumdan tuttu ve ayağa kalkmamı sağlarken başıyla çıkışı gösterdi. “Hadi, Hazel!” dedi buyurgan bir tonda. Öfkesinin yakıcı dumanları sesinin her yerindeydi. “Gidiyoruz buradan.”
“Henüz yemeğimi bitirmedim,” diye itiraz ettim ona, tam karşısında dururken. Aslında içimden gelen bu değildi ama sanki tüm kontrol hırçın ve kıskanç yanımın ellerindeydi.
Tekin’in dudakları şeytani bir gülümsemeyle kıvrıldı. Az önce kolumu tuttuğu elini kaldırdı, başparmağını dudağının kenarına sürttü ve sesli bir şekilde güldü. Etrafına öyle tekinsiz bir hava yayıyordu ki belki yerimde başkası olsa bu tavrı karşısında zorlukla yutkunurdu. Ama ben bir başkası değildim, kimseden de korkum yoktu. Tekin bu tavırlarıyla gözdağı verebileceğini, bana her istediğini yaptırabileceğini sanıyorsa çok yanılıyordu.
“Sana ne demiştim, Hazel?” dedi kendinden emin bir tonda. “Başka bir adamla yemek yemene izin vermekle alakalı… Hatırladın mı?”
“Hatırladım,” dedim çenemi hırçın bir tavırla havaya dikerek. “Bir erkek kadınını, başka bir adamla bir yemek masasında baş başa bırakmaz, demiştin. Fakat senin unuttuğun bir şey var, Tekin.” Dudaklarımı küstah bir gülüşle kıvırırken yüzümü onunkine yaklaştırdım. “Ben senin kadının değilim.”
“Hazel istemediği müddetçe hiçbir yere götüremezsiniz onu,” diyerek diklenmeye çalıştı Serdar oturduğu yerden kalkarken.
“Hadi ya!” dedi Tekin alayla. “Kim engel olacak bana? Sen mi?”
Restorandaki herkesin gözlerinin bizim üzerimizde olduğunu anladığımda gergince bir etrafıma bir de Serdar’a baktım. Tekin’in hiddeti yoldan çıkarsa Serdar’a zarar verebileceğinin farkındaydım. Eğer direnirsem rezillik çıkacaktı. Onunla birlikte hiçbir yere gitmeye niyetim yoktu ama bu konuşmayı restoranın dışında yapmak o anda benim yararımaydı.
“Önemli değil, Serdar,” dedim hafifçe gülümseyerek. Kabanımı hızlıca üzerime geçirip çantamı koluma taktım. “Başka zaman devam ederiz bu yemeğe,” diye devam ettim hınçla. “Tekin’in acilen konuşması gereken bir şey var anlaşılan. Biz bir konuşalım, ben de sonra evime gideceğim zaten,” dedim son sözlerimi Tekin’in gözünün içine baka baka söylerken.
“Seni yalnız bırakmam, Hazel,” diyerek öne doğru adım attı Serdar. Tekin’in dudaklarındaysa tahammülsüz bir tebessüm belirdi. Öfkesi raydan çıkmak üzereydi, bu çok belliydi. Fakat bunun için dışarıya adım atmamızı bekleyecekti.
En önde ben, arkamda Tekin, onun arkasında ise Serdar hızlı bir şekilde restoranın önüne çıktık. Mekânın hemen önünde Tekin’in kendisi gibi tekinsiz görünen gri Aston Martin’i vardı. Etrafında ise üç Escalade duruyordu, adamları neredeyse tüm restoranın önünü kapatmıştı.
Tekin, Cihan’a bakıp küçük bir baş hareketi yaptıktan sonra Cihan hızla restorana girdi. Bu ne demekti şimdi? Bakışlarım Cihan’ı takip edince gerçek de kafama dank etti. Serdar muhtemelen buradaki sorun çözülünce içeri girip hesabı ödemeyi planlamıştı ama Tekin bir adım öndeydi her zamanki gibi.
“Evet,” dedim kollarımı göğsümde bağlarken. Arabasına yanaşmayı dahi denememiştim. “Seni dinliyorum.”
“Dinleyeceksin ama burada değil,” diye cevapladı beni. Aston Martin’in kapısını açmıştı, binmemi bekliyordu. Çok beklerdi! Onunla şuradan şuraya gitmek gibi bir niyetim yoktu.
“Burada dinleyeceğim!” diye diklendim. “Seninle bir yere gelmek gibi bir niyetim yok.” Kor bakışlarında hiddetin dumanları tüterken sözlerimi sürdürdüm. “Hatta buradan direkt kendi evime gideceğim.”
Dudakları hafifçe kıvrıldı. Fakat ifadesinde beliren şey gülümseme değil apaçık bir uyarıydı. “Hazel…” dedi buzdan bir cehennemi andıran sesiyle. “Sabrımı zorluyorsun.”
“Ne olur sabrın zorlanırsa?” dedim alay eder gibi. “Ne yapabilirsin ki sen bana?”
“Bunu daha önce de sormuştun,” diye mırıldandı. “Ben de sana dene ve beraber görelim ne yapacağımı demiştim.”
O karaoke barın daracık koridorunda yaşadığımız yakıcı andan söz ediyordu. Zaten unutmamıştım ama her fırsatta her anımızı hatırlatıyor ve bir şeylerle başa çıkma ihtimalimin de önüne geçiyordu. Düşünmek istemiyordum aramızda yaşananları. Eski sevgilisiyle gizlice görüşmüş olması içimde yeni yeni tutuşan bir şeylerin alevlerinin tenimi yakmasına neden oluyordu. Ve o anda anlıyordum ki bir ateşin içinde tek başına yanmak çok ama çok zordu. Ne sönmesi mümkündü ne de içten içe külleniyordu.
“Denedim işte! Göster ne yapabileceğini!” diye inatla üzerine gittim.
Arabanın kapısını iyice araladı, başıyla işaret etti. “Göstermemi istemezsin. Bin şimdi şu arabaya!”
Kaşlarım çatılmıştı, bana emir verişi isyankâr yanıma sertçe inen bir kamçı gibiydi. “Binmiyorum,” diyerek direndim. “Seninle hiçbir yere gelmeyeceğim.”
“Geleceksin.”
“Asla!”
“Asla çok iddialı bir sözcük,” diye yanıtladı beni. Kısa bir an dikkatini restoranın önüne çevirdi. Bakışının izlerini takip ettiğimde Serdar’ın hâlâ orada beklediğini gördüm, muhtemelen Tekin’den çekinmişti. “Eğer şu anda yaşadıklarımızın acısını, şu korkak heriften çıkarmamı istemiyorsan itiraz etmeyi bırakırsın. Yaparım çünkü, Hazel!” derken gözlerinde hiddetin alevleri vardı. “Yemin olsun, bugün buraya, o herifin yanına kaçıp geldiğin için onu yakarım!”
“Ne yapacakmışsın ya? Sanki ben keyfimden geldim buraya?”
“Konuşmayacağım, o kesin.” Daha bir saat kadar önce kesme dediğim sakallarını ovuşturdu. “Bence sen de burada bir rezillik çıkmasını istemezsin.” Kısacık bir an az önceki iradem dalgalandı. Serdar’ın bir suçu yoktu ve bu tarz bir rezalete karışması ya da herhangi bir şekilde zarar görmesi haksızlıktı. “Ya da konuşabilirim de!” diye tısladı dişlerinin arasından. “Ama kendi dilimde!” Cevap vermediğim her an gözlerinde alevler yükseldi, çenesi kasıldı, şakağındaki damar kalınlaşıp atmaya başladı. Bir nefes kadar yakınımdaydı, tüm cüretkâr tehditkârlığıyla karşımda duruşunu zerre bozmadı. “Şimdi…” dedi ağır ağır. Fakat ses tonu neredeyse bir kükremeden farksızdı. “Bin şu arabaya, Hazel!” diye sonlandırdı sözlerini. Ama merdivende bir hareketlenme olunca bakışları ansızın, bir kurşun kadar hızlı bir şekilde oraya çevrildi. Serdar muhtemelen yanıma yaklaşmış ama ayakları olduğu yere çivilenmişti. Önce Tekin’in bakışlarında gördükleri onu durdurdu sandım fakat ne yazık ki öyle değildi. Tekin’in bir eli yanımıza kadar gelen Serdar’ın yakasına yapışmıştı, bundan bir adım ötesi Serdar’ın yumruğu suratına yemesiydi.
“Tekin ne yapıyorsun?” dedim etrafıma bakınarak. Tekin’in adamlarının ifadeleri dahi değişmemişti. Elimi koluna uzatıp Serdar’ı onun tutuşundan kurtarmaya çalıştım ama nafileydi.
Serdar’ın yüzüne doğru, “Geçen gün sana yakında beni tanıyacağını söylemiştim,” dedi dişlerinin arasından hiddetle. “Eğer bir daha…” diye devam etti her kelimesinin üzerine özenle basarak. “Seni Hazel’in yakınında görürsem… O zaman tanışacağız.” Yakasındaki elini serbest bıraktı ama bu sırada Serdar’ı da geriye doğru itmeyi atlamadı. “Ve emin ol, bugünü mumla arayacaksın, Serdar Akdağ. Yaz bunu kafana!”
Kaşları çatılan Serdar’ın cevap vermek üzere dudaklarını araladığını gördüğüm anda pes etmek zorunda kaldım. Tekin’in Serdar’a herhangi bir şekilde şiddet uygulamasını kaldıramazdım. “Tamam,” dedim süratle ikisinin arasına girerken. “Ne söyleyeceksen söyle, sonra evime gideceğim ben.” Elimi Tekin’in göğsüne dokundurup onu arabaya doğru ilerlettim. Ve ben de arabaya doğru bir adım attıktan hemen sonra Serdar’a alt yazısı ‘kusura bakma’ olan bir bakış fırlattım.
Bunu fark eden Tekin, ben tam yolcu koltuğuna oturacakken beni durdurdu. Bir elini arabanın üzerine, diğerini kapıya yaslamış, beni o aralıkta kıskacına almıştı. “Evine gitmene izin vereceğime inanıyor musun gerçekten?” dedi hiddetinin alevleri biraz olsun sönmeden.
Yakınlığımızdan etkilenmemeye çalıştım ama ne yazık ki çok güçtü. “Senden izin isteyen yok.”
“Cemre’yi gördüğün için mi bu tavrın?” diye sordu çatık kaşlarının altından attığı bakışlarını üzerime doğrultmuşken.
“Ne münasebet ya?” dedim duyduğum şey beni daha çok sinirlendirirken. Onu kendimden iterek uzaklaştırmaya çalıştım. “Sen kendini ne kadar önemsiyorsun böyle?”
Bir elimle onu iterken dokunuşumun nereye denk geldiğinin farkına varamadım. Yaralı karnına sertçe dokunduğumu ise ne yazık ki acıyla buruşan yüzünü gördüğümde anladım. Gözlerime çöktüğünü hissettiğim endişeyi fark etti ansızın. İyi olup olmadığını soracağım sözcükler henüz dudaklarıma ulaşamadan üzerime eğildi.
“Kendimi önemsemeyi bırakalı çok oldu,” dedi bakışları gözlerimle dudaklarım arasında mekik dokurken. “Önemsediğim tek bir şey var. O da sensin. Şimdi…” dedi ağır ağır. “Eğer seni, tıpkı benden istediğin gibi, öperek susturmamı istemiyorsan…. Hemen şu arabaya binersin.”
Kastettiği şeyle yanaklarım ısınırken ayaklarımı yere vura vura çığlık atma isteğime direndim ve hışımla yolcu koltuğuna oturdum. Dudaklarındaki zafer gülüşünü saklamaya tenezzül etmeden kapımı kapattı. Serdar’a dönüp kısa bir bakış attıktan sonra bir an bile oyalanmadan şoför koltuğuna geçti ve arabayı çalıştırdı. Motorun sesi duyulup araç hızını arttırarak uzaklaştığında Serdar hâlâ restoranın kapısındaydı. Benim bakışlarımsa akan yoldaydı. Zihnimde ondan asla bir açıklama istemeyeceğim düşüncesi varken, aramızda patlamaya hazır bir bombanın ilk tik takları da duyulmaya başlamıştı.
🌊
İkimizden de çıt çıkmadan geçirdiğimiz gergin araba yolculuğu, Tekin’in malikânesinin önünde son buldu. Evin kapısının açıldığını gördüğüm anda Tekin’in inmesini dahi beklemeden indim ve hızla içeri girdim. Arkamdan aynı hızlı adımlarla geldiğini ise yukarı çıkan merdivenlere ulaştığımda anlayabildim.
Merdivene bir adım atmışken kolumdan tuttu. “Cemre’nin geleceğinden haberim yoktu,” dedi ama bu aklımdaki şüphelerin hiçbirini yanıtlamıyordu. “Sana dönmek için dakikaları sayarken kimseyle görüşecek değilim, Hazel.”
“Bana ne?” diye yanıtladım onu. İlk basamakta duruşumun etkisiyle boyum ona biraz olsun yaklaşmış gibiydi. “Beni hiç alakadar etmiyor senin kiminle görüştüğün. Ama sabah da onunla ayaküstü görüşmüşken, yalan söylemeye kalkma bari.”
“Ayaküstü falan görüşmedim. Bu da nereden çıktı?” dedi dişlerinin arasından hiddetle. “Cemre’yi en son aylar önce gördüm. Onunla yeniden görüşmek gibi bir isteğim de yok.”
“Dediğim gibi,” dedim bakışlarımı onun etkisinden kaçırmaya çalışarak. “Hiç alakadar etmiyor beni. Açıklama yapman çok gereksiz.”
“Sahiden etmiyor mu?” diye sordu bu kez sesinden buram buram hissedilen öfkesiyle. Kollarımdan tutmuş ve gidişimin önüne güçlü bir engel koymuştu. “Benim umurumda ama senin Serdar’la görüşmen. İlk fırsatta onun yanına gittiğini görmek delirtiyor beni.”
“İlk fırsatta Serdar’a gittiğim falan yok,” dedim çenemi havaya dikerek. “Büyükelçi davasının karıştığıyla ilgili mesaj atınca neler olduğunu merak ettim. Gitmişken de aramızdaki her şeyin çoktan bittiğini açıkça anlattım yine. O devam etmek istemesine rağmen…”
“Devam etmek istemesine rağmen?” diye tısladı dişlerinin arasından. Gözlerini kısa bir anlığına kapattı. Sanki içinde dizginlemeye çalıştığı vahşi bir hayvan vardı. “Seninle ilgili hiçbir şey istemesine izin vermem, Hazel,” dedi alevden gözlerini yeniden araladığında. Fakat sakinleşmek yerine öfkesinin üzerine onu harlayan bir benzin dökülmüştü sanki. “O herif bir daha senin yanına yaklaşırsa bu kadar sakin kalmayacağım. Yemin ederim, bir kez daha sana dokunduğunu, elini tuttuğunu görürsem bu defa cezasını vereceğim. Eğer daha fazla ileri giderse başına gelecekleri kendi dilimde anlatmazsam namerdim!”
“Hangi hakla?” dedim sözleri dizlerimi titretmiyormuş gibi.
Ve aynı saniyelerde çenemi kavrayan iri el hazırlıksız yakaladı beni. Boştaki eli belimi kavradı, çenemdeki eli yüzümü kendine hışımla çekti, dudaklarımı dudaklarının arasında hapsetti. Belki saniyeler sürmüştü öpüşü. Belki de saatler göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti. Zaman mevhumunu iyiden iyiye yitirdiğim anlarda, dili ıslak ağzımın içine sızdı, hemen peşindense alt dudağımı hafifçe dişledi. Belki onu itmeliydim ya da ondan uzaklaştırmalıydım kendimi. Fakat ellerinin sertçe dokunuşuna, hükmeder gibi tutuşuna direnmek için sağlam bir irade gerekliydi.
Dudaklarını nefes nefese benimkilerden ayırdığında, “Bu hakla!” diye yanıtladı beni bıçak gibi keskin bir tonda. “Seni böyle öpmek o hakkı veriyor bana,” diye devam etti hemen sonra. “Senin de kollarımda eriyerek bana karşılık vermenin bir anlamı olmalı.”
Kollarında eridiğimi inkâr etmek istesem de bu anlamsız bir çabaydı. Kor rengi gözlerine baktım, o gözlerde kaybolmak çok kolaydı. Alevden bir deniz gibiydi bakışları. Fakat vadettiği huzur değildi; daha sarsıcı, daha yakıcı bir şeydi, sanki bir tür tuzaktı. Bir adım atsam, âdeta ellerimi kollarımı bağlayacaktı. Ama ben tutsak edilemezdim, bu benim doğama aykırıydı.
“Her öptüğün kadını bu kadar sahipleniyor musun?” diye sordum dudaklarımı yalamamak, oradaki Tekin’e ait tadı almamak için kendimi güçlükle tutarken. Bakışlarının ve sözlerinin içimde yeniden filizlendirmeye başladığı umudumu görmemeyi denedim. Çünkü biliyordum ki bu defa ufacık, yeşillenmeye yüz tutmuş bir dal değil kocaman bir orman istiyordum, daha azına razı gelemezdim.
“Hayır. Ama beni sahiplenmesini deli gibi istediğim bir kadını ilk kez öpüyorum. Ondandır belki,” diye hiddetle yanıtladı beni. Bir adım yaklaştı bana, iyice dibime kadar girdi. Belimden tuttu ve beni kendine doğru sertçe, hükmedercesine çekti.
“Yaran acıyacak,” diye uyardım onu ama beni dinlemedi. Aramızdaki mesafe yeniden, yalnızca nefeslerimizin dolduracağı kadar kapandığında ne yazık ki içeride bir telefon sesi yükseldi. Bir an nereden geldiğini kavrayamadım ama çalanın benim telefonum olduğunu anlamam uzun sürmedi. Boynuma çapraz taktığım çantamdan hızlıca çıkardığım sırada Tekin’in zerre değişmeyen ateşli bakışları da üzerimdeydi.
Ekrandaki numarayı gördüğüm an kaşlarım çatıldı. Tehditçi’nin numarasıydı bu ve tıpkı tahmin ettiğim gibiydi. Gerçekten de attığı o mesajın bir anlamı, bir devamı vardı. Ama ne olacağını kestiremiyordum, yine hangi tehdidi savuracaktı? Ya da yalnızca tehdit savurmakla kalacak mıydı? “Tehditçi arıyor,” dedim sesimin titreyişine engel olamadan. “Tik tak yazdığı bir mesaj atmıştı bugün ben Cave’den çıktığımda. O yüzden gittim ben Serdar’la görüşmeye. Davayla bir ilgisi olabilir diye.”
Tekin’in de ansızın duruşu değişti, belimdeki elini merdivenin tırabzanına attı.
Ben, “Bir şey olacak…” dedim ama Tekin hiç paniklemedi.
“Hoparlöre al,” diyerek yapmam gerekeni hızla özetledi.
Derin bir nefes aldım ve vakit kaybetmeden telefonu açıp hoparlöre aldım. Artık tanıdık gelen o mekanik ses kulaklarıma dolduğunda, işiteceklerime ömrümün sonuna kadar kendimi hazırlayamazdım.
“Geçmiş olsun, Hazel!” diye başladı sözlerine. Sesinde buram buram alay vardı.
“Yine ne istiyorsun benden?” dedim bıkkın çıkmasına özen gösterdiğim bir tonda. Korkumu ona hissettirmemek kendimce ördüğüm bir kalkandı.
“Yok, bir şey istemek için değil, haber vermek için aradım,” dedi rahat bir tonda. “O günleri geçtik artık. Önce bir şey isteme devrini geride bıraktık. Artık başına gelecekleri canlı bir şekilde izleyeceğin aşamadayız.”
“Çok duydum bu tehditlerini,” dedim sağlam durmaya çalışarak. Bakışlarım Tekin’deydi. “Bunların beni korkutacağını mı sanıyorsun?”
“Haşa!” diye dalga geçti Tehditçi. “Sen çok cesur bir kadınsın.” Kısacık bir ara verip devam etti. “Gemide beni gözünü bile kırpmadan vurduğunda göstermiştin bu cesaretini.”
Söylediği sözler Tekin’in evinin koridorunda bir çığlık gibi yankılanırken kaskatı kesildim. Panikle yüzüne baktığım Tekin’in bakışları ışık hızıyla bana çevrilmişti, soru işaretleriyle dolu ifadesi şok içindeydi. Yalnızca Tehditçi’yi vurduğumu değil, gemide olduğumu da tek bir cümleyle öğrenmişti. Üstelik artık bir silahı ateşlediğimi bilen ilk ve tek kişiydi. Derin bir nefesle doldurdum ciğerlerimi. Artık çok geçti. Günlerdir zayıf görünmemek, orada yaşadığım dehşeti bir nebze olsun silebilmek uğruna söylediğim yalan işte böyle bir çırpıda karşıma dikilmişti.
Bu saatten sonra inkâr etmenin anlamsızlığı yüzüme sert bir tokat gibi inerken, “Sadece ayağını sakatlamam yetmemiş ama sana,” diye diklendim. “Bir dahakine daha iyi isabet ettirmeliyim.”
“Başına bugün açtığım dertten kurtulabilirsen, elbette deneyebilirsin, Hazel.”
Bu sözler Tekin’in tepkilerine odaklanmamı engelledi. “Ne derdiymiş o?” dedim çantamı sıkı sıkı tutarken.
“Az önce,” dedi Tehditçi. “Bir silahlı saldırı gerçekleşti.” Burnunu çekti. “Sizin gemiden çıkan silahlarla. Kızılay’ın göbeğinde. Haberin yok mu yoksa?”
İşittiklerimle bir an başım döner gibi olunca, istemsizce Tekin’e tutundum. “Ne silahlı saldırısı?”
“Haberlerden görürsün artık. Gerçi haber izleyecek vakit bulacağını sanmıyorum.” Gür bir kahkaha attı. “Bu gece…” diye mırıldandı bir an sonra. “Baban tutuklanacak, Hazel. Az önceki saldırının sorumlusu, azmettiricisi olarak. Bundan emin olabilirsin.” Bakışlarım Tekin’e odaklandığında bile Tehditçi durmadı. “Ve ondan sonra sıra ikizine gelecek.”
Tekin onu daha fazla dinlememe izin vermeden, elimden telefonu kaptığı gibi hışımla kapattı. “Seni bir elime geçireyim! Ecdadını sikeceğim!” diye hırladı. Elinde benim telefonumla salona doğru yürüdü ve beklemeden televizyonu açtı. Yüzünde gazap dolu bir hiddetin ilk belirtileri vardı.
Televizyonu açar açmaz bahsedilen saldırının haber kanalındaki görüntüleri ekrana yansıdı. Bir mekâna giren birkaç silahlı adam, rastgele ateş ediyorlardı. Can kaybı olup olmadığına dair bir bilgi yoktu ama olsa da olmasa da istihbarattaki silahlar henüz değişmediği için bu bittiğimiz anlamına geliyordu.
“Tekin…” dedim midem dehşetin sancılarıyla burulurken. “Babamı tutuklayacaklar.” Nefes alamadığımı hissedince boğazlı kazağımın boyun kısmını gevşetmeye çalıştım. Boğuluyordum. O açık denizde boğulmamıştım ama şu anda boğulduğumu hissediyordum. “Bütün çabam, içine atıldığım bütün tehlike boşa gitti.”
Hâlimi görür görmez yanıma gelen Tekin omuzlarımdan tuttu. “Nefes al, Hazel!” diye buyurdu. “Hiçbir şey olmayacak. Nefes al.”
“Alamıyorum,” dedim kendime engel olamadan. “Boğuluyorum.” Gözlerimden akan yaşlar yanaklarıma düşüyor, oradan çeneme süzülüyordu. Yüzümü avuçlarının arasına aldığında bile içimdeki korku azalmıyor, gitgide daha çok büyüyordu.
“Babanı ara çabuk,” dedi bir an bile paniğe kapılma belirtisi göstermeden. “Nerede olduklarını öğren.”
Sözlerine hızla itaat ederek başımı salladım. Nihayet nefesimi düzene soktuğumda bana uzattığı telefonumu alıp babamı aradım. Birkaç saniye sonunda kulağıma ulaşan otomatik sesle gözlerimi hayal kırıklığıyla kapattım. “Telefonu kapalı,” dedim dudaklarımdan fırlayan hıçkırığa engel olamadan. O, yapacağım bir sonraki şeyi söylemeden hemen annemi aradım. Aynı şey onun telefonu için de geçerliydi, ikisi de telefonlarını kapatmışlardı. “Anneminki de kapalı,” dedim isyanla. “Ne yapacağım şimdi?”
“Yapacağız,” diye düzeltti beni. Gür sesi fazlasıyla kendinden emindi. “Birlikte yapacağız,” dedi beni yalnız bırakmayacağına söz verir gibi. “Sadece sakin ol! Kendine zarar veriyorsun bu şekilde.”
“Elimde değil,” diyerek kendimi açıklamaya çalıştım. “Babam tutuklanırsa-”
“Tutuklanmayacak,” deyip sözümü kesti. “Söz veriyorum.” Gözlerimin en içine sabitlediği bakışlarına sanki beni koruyacağına dair ettiği yeminin gölgesi sinmişti. “Bana güvendiğini söylemiştin. Değişti mi bu?”
Değişmemişti. Bugün hissettiğim öfkeye rağmen ona olan güvenim bir gram bile eksilmemişti. Bu delilikti belki. Uğultulu, sert bir rüzgâr esen tepenin ucunda, uçuruma düşeceğini bile bile öylece kolların açık beklemekti. Ya da ateşin üzerinde yalınayak yürümek gibiydi. Belki de karanlık, derin bir denizin ortasında alabora olmakla eş değerdi. Ama yine de… Tekin’e güvenmek korkutmamıştı beni. Belki ben de fırtına olduğumdandı bu cesaretim ama Tekin’in sahip olduğu güç de yabana atılacak gibi değildi.
Ben değişmediğini anlatmak ister gibi başımı iki yana sallayınca, “İstanbul’daki evinizin telefonu var mı?” diye sordu beni anda tutmaya çalışarak. Ben onaylayınca, “Orayı ara!” diye buyurdu.
Rehberden numarayı bulup aradım. Evdeki görevlilerden biri yanıtlamıştı, sesi tanıdıktı. “Alo, Şükran abla?” dedim sesimdeki endişeyi hissettirmemeye çalışarak.
“Hazel, canım benim. Nasılsın?”
Hoşbeş yapacak vaktim yoktu. “İyiyim, Şükran abla. Annemler nerede?”
“Atina’ya gitmek için çıktılar, canım,” diye yanıtladı beni. “Uçağa binmişlerdir çoktan.”
“Tamam, sağ ol,” diyerek sohbeti uzatmasına izin vermeden kapattım. “Atina’ya gidiyorlarmış,” dedim Tekin’e dönüp.
“İyi. Biz de Atina’ya gidiyoruz o zaman,” dedi hiç tereddütsüzce.
“Ya havaalanında tutuklanırsa babam?” dedim elim ayağım uyuşmuş gibi hissederken. “Ya hepsini planladılarsa?”
“Tutuklanmayacak.” Tekin’in sesi hiçbir şüpheye alan açmıyordu ama bunun garantisini bana nasıl verebilirdi ki? “Birkaç parça eşya al yanına,” diyerek sözlerini sürdürdü. “Hemen çıkacağız. Ben de birkaç telefon görüşmesi yapacağım bu sırada.”
Belimden tutup beni merdivenlere doğru götürdü. Bakışlarında güven veren bir şeyler vardı, görüyordum ama içimdeki çalkantılar sakinleyecek gibi değildi, çok korkuyordum. Fakat öyle bir duruma gelmiştim ki artık daha başka ne yapacağımı da kestiremiyordum.
Günler önce buna engel olmak için gitmiştim Arhavi’ye. Karanlık, tekinsiz, kuralsız bir adamla tanışmış; onun beni bu çamurdan çekip çıkaracağına inanmıştım. Çok da çabalamıştı üstelik. Ama belki de kader denen şey önüne hiçbir şeyin geçemeyeceği, hiçbir gücün durduramayacağı bir kasırgaydı ya da bir yangındı. Kim önleyebilirdi doğal bir afeti? Tekin’in buna bile yetebilecek gücü var mıydı? Birkaç saat sonra alacaktım bunun cevabını. İçten içe emindim ki bundan böyle yaşayacaklarımız tüm ruhumda var olduğunu sandığım dengeleri de yerinden oynatacaktı.
🌊
Aynı gün…
30 Ekim 2020, Atina / Yunanistan
Apar topar havaalanına gidip Tekin’in özel uçağına binmemiz göz açıp kapayıncaya kadar gerçekleşti. Tekin pasaport kontrolünün bile normalden hızlı tamamlanmasını sağlamış, uçak nihayet pistten ayrıldığında tüm dikkatini yaptığı görüşmelere vermişti. Bizimle havaalanında buluşan Savaş da yanımızdaydı. İfadesi tasasız ve rahattı, sanki hiçbir şeyin korktuğum gibi olmayacağından adı gibi emindi.
İnmeye hazırlandığımız sırada, Savaş kokpite giderek pilotla konuşacağını söyledi. Peş peşe yaptığı telefon görüşmelerine ve mesajlaşmalara henüz ara veren Tekin de uçakta tam karşıma oturarak bakışlarını üzerime dikti. Ellerimin titreyişi geçmemişti. Kalbim hâlâ göğüs kafesimi sıkıştırır hâldeydi. Ağzımı da bıçak açmamıştı uçağa bindiğimizden beri. Sanki hiçbir şeyi konuşmazsam korkularım da gerçeğe dönmeyecekti.
Ancak ne yazık ki şanslı değildim. Ortaya çıktığını düşünmemeye çalıştığım o gerçek aramızda âdeta asılı duruyordu. Tekin bunu bana kanıtlarcasına, “O gemiye nasıl bindin?” diye sordu. Tehditçi’yle yaptığımız konuşmada duyduklarından söz ediyordu. Aramızda oluşan sessizlik boyunca ne cevap vereceğimi düşündüm. Artık yalan söylemenin bir anlamı yoktu, saklamayı tercih ettiğim gerçek ortaya çıkmıştı, Tehditçi’nin ettiği tek bir laf zaten her şeyi ortaya seriyordu. Fakat yine de itiraf etmek omzumda ağır bir yüktü, zor geliyordu.
“Kaçırıldım!” diyerek sorusunun yanıtını bir bomba gibi ortaya bıraktığımda, ellerime diktiğim gözlerim onunkilere kilitlenmemek için zor duruyordu. “O otoparkta, yalnızca tehdit edilmekle kalmadım,” diye mırıldandım. “Atina’da…” dedim zar zor. “Aslında kaçırdılar beni.” Sıradan kelimelerdi ama tüm ruhuma yapılmış bir darbe gibiydi, o zamanın hatırasını anmak bile nefesimi kesiyordu. Daha fazlasını soracak, anlatmam için ısrarcı olacak ya da gözlerine sindiğine emin olduğum şaşkınlık acımaya dönüşecek diye ödüm koptu. “Bunu konuşmaya hazır değilim ben,” diyerek onunla göz göze gelmekten kaçışımın altında tam da bu neden yatıyordu.
Ona bakmıyor olmam Tekin için engel değildi oysa. Nitekim saniyeler sonra içinde tuttuğu soru da duyuldu. “Nasıl kurtuldun oradan?”
Benden istediği yanıtları almadan bırakmayacağını kabullenince derin bir nefes aldım. “Baran’ın istihbarattaki tanıdıkları sayesinde,” dedim yine göz göze gelmemeye çalışarak. “Hatırlamıyorum o kısımları hiç. Hastanede kendime geldim. Sadece ben kurtulduktan sonra geminin patladığını biliyorum. O gemideki patlamada beni kaçıran adamların tümünün öldüğünü düşündük. Tehlikenin geçtiğine inandık yani. Babam korumalarla ilgili konuyu Hazar’a danıştığında Hazar da buna güvendi zaten. Ondan ‘Tamam, madem istemiyor, çekelim korumaları. Ama Elias ile gitsin her yere,’ dedi. Ben de bu sayede herkesten habersiz gelebildim Arhavi’ye kadar.”
“Seni tehdit eden şu herif…” dedi anlattıklarıma yorum yapmadan. “O da gemideydi madem. Nasıl kurtulabildi?”
“Bilmiyorum,” dedim çarçabuk. “Dokuz canlıdır belki. Bak, ben vurunca da ölmedi. Topal kalmış.”
“Neden vurdun onu?” diye sordu sanki bu konuyu açmamı beklemiş gibi.
O ana kadar ondan kaçırmayı başardığım bakışlarım, namludan çıkan bir kurşunun hızıyla ona döndü. Kaşlarım çatılmıştı, benim de memnun olmadığım bir gerçekti bu. Gurur duymuyordum kendimle. Ama bir daha olsa bir daha yapacağıma da şüphem yoktu. “Hak etmişti!” dedim dişlerimin arasından nefretle.
O ana kadar bir çelik kadar katı görünen duruşu, ansızın darbe almış gibi sarsıldı. Karşımdaki koltukta eğildi ve bakışlarında anlam veremediğim bir duygu tüterken bana baktı. Öfkeye benziyordu gözlerinde gördüklerim ama aynı zamanda farklıydı. Sanki… Önüne çıkmaya kalkan her şeyi yakıp yıkacak kadar büyük bir yangın taşıyordu o iki kor parçası ve o yangının büyümesi yalnızca duyacağı cevaba bağlıydı.
Ben bakışlarımı yine kaçırınca, bu kez buna olanak tanımadı. Kolumu hızla tuttu ve beni kendine doğru çekip, “Gözlerime bak, Hazel!” diye buyurdu. “Hak edip etmediğini sormuyorum. Bunu neden yaptığını soruyorum.” Dişlerini sıktı. “Sana…” dedi boğazının derinlerinden gelen gazap dolu bir sesle. “Bir şey mi yaptı? Dokundu mu yoksa?”
Sözleriyle oturduğum yerde irkilirken kolumu onun tutuşundan kurtardım. “Hayır!” diye yükseldim hiddetle. “O tarz bir şey değil.” Düşüncesi bile midemi bulandırıp beni uçurumun kıyısına sürüklerken sakin kalmayı denedim. “Bir dosya arıyorlardı yalnızca. Benden istedikleri tek şey dosyaydı.” Cevabımla az önceki öfkesi hafifçe durulur gibi oldu. “Sana, senden tek bir şey sakladığımı söylemiştim. O da buydu,” dedim kendimi korumak ister gibi kollarımı göğsümde bağlarken. “Onu davette de görmüştüm. O notu dronela göndermeden hemen önce. Ama nasıl tanıyabildiğimi sorarsın diye söyleyememiştim.”
“Vurduktan sonra ne oldu peki?” diye sordu bu defa.
“Ne olacak?” dedim alay eder gibi. O ana gider gibi olunca silkelendim. “Hemen beni zapt ettiler, zorbela ele geçirebildiğim silahı geri aldılar, ellerimi ayaklarımı da yeniden bağladılar.”
Sözlerimi duyduğu anda bakışları karardı, çenesi kasıldı. Elinde tuttuğu telefonunu kıracak kadar sıktı. Sakinleşmeye, hissettiği delibozuk hiddeti bana yansıtmamaya çalıştığı çok açıktı. “Arhavi’den döndüğümüzde…” dedi nihayet saniyeler sonra, hâlâ öfke dolu bir tonda. “Bu adamın robot resmini çizdirsek… Anlatabilir misin yüzünü?”
“Olabilir, denerim.” Adamın yüzü gözümün önüne gelince tüylerim ürperdi. Bunu geçirmek için derin bir nefes aldım. “Ben daha fazla konuşmak istemiyorum bu konuyu, Tekin. Hazır değilim fazlasını anlatmaya.”
Birkaç saniye öylece gözlerime baktı. İçimi okumak ister gibiydi bakışları. “Hazır olacak mısın peki bir gün? Tüm detayları anlatmaya…” diye sorduğunda dudaklarımı ısırdım.
“Bilmiyorum,” dedim çarçabuk. Üşümüştüm. Bu konunun bahsiyle bile buz kesmişti ruhum. Hayatım boyunca en savunmasız, en zayıf ve en aşağılanmış hissettiğim zamanlardan biriydi gemide geçirdiğim saatler. Yalnızca derin bir uykuya dalmak ve unutmak istiyordum.
Aramızda kısa süreliğine oluşan sessizliği, inişe geçtiğimizi ve kemerlerimizi bağlamamızı söyleyen pilotun sesi böldü. Bambaşka bir noktaya çekilerek dağılan dikkatim de yeniden asıl konudaydı artık. Babamın tutuklanma ihtimali vardı, Hazar’a zarar gelebilirdi, annem mahvolurdu bunlar olursa, benim başıma ne geleceği ise muallaktı.
Yaklaşık yarım saat kadar sonra uçaktan inip bizim için bekleyen özel araca bindik. Arabanın kiralık olduğunu sansam da değildi. Tekin’in şoförle samimi konuşmasına bakılacak olursa her yerde kendisi için çalışan birilerine sahipti.
Savaş öne, şoförün yanına geçmişti. Bizse arkadaydık ama ikimizin de seçimi huzursuz bir sessizlikti. Tekin pek de gergin değildi işin gerçeği. Fakat benim, ailem söz konusuyken her türlü ihtimali düşünmem olağandı, aksi mümkün değildi.
Araç öğleden sonra Atina’nın Kolonaki semtindeki beyaz köşkün önünde durdu. Çok sevdiğim Akropolis’e fazlaca yakın olan, çocukluğumun bir kısmını geçirdiğim bu evi, o güne kadar huzur verici olarak addediyordum. Fakat araçtan fırlayıp köşke koşarken içimi dolduran şey huzurdan uzaktı, kıyamet kopacakmış gibi hissediyordum. Tekin de peşimden geliyordu, telaşımın ise ailemi görmeden asla azalmayacağını sanırım o da anlıyordu.
Panikle, âdeta yumruklarcasına çaldığım kapı saniyeler sonra açıldığında karşımda babam vardı. Annemse hemen arkasındaydı. İkisinin de kaşları beni görmenin şokuyla çatılmıştı.
“Hazel…” diye mırıldandı annem benimkine benzer bir telaşla. Babamın bakışlarıysa tam arkama odaklandı. Bir süre Tekin’de oyalanan ifadesiz bakışları benimkileri bulduğunda güçlükle yutkundum.
“Baba…” dedim boğuk bir sesle. Boğazımdaki düğüm hâlâ açılmamıştı. “Konuşmamız lazım.”
“Öyle görünüyor,” dedi babam Viktor Poyrazoğlu gür sesiyle. Kaşları çatılmış, kapkara gözleri neler olduğunu tartar gibi kısılmıştı. Neden burada olduğumu tahmin edebilmesi imkânsızdı oysa. Birazdan duyacaklarına onu hiçbir şey hazırlayamazdı.
🌊🌊🌊
Serdarcım ortaya çıkışlarını seviyorum. Bana inanılmaz bir kıskançlık çatışması yaratıyorsun. 😌 Hepimiz Tekin’in bu hâllerini görmeye bayılıyoruz, benim de yazarken ellerim kaşınıyor, ne yalan söyleyeyim? Hele sonraki bölümlerde olacakları düşündükçe…🥵 Ama neyse ki suyu iyice ısındı bu Serdar’ın… Bakacağız bir çaresine mecbur. 🤓
Cemre konusunun kapandığını düşünmüyordunuz herhâlde, değil mi? Öylece havada kalmayacaktı elbette ki… Birkaç kez daha göreceğiz kendisini. 😂 Efsane sahnelere hizmet edeceğini söylememe gerek yoktur sanırım.
Ve ve ve… Yalancının mumu… Hazel’in ne yazık ki Tekin’den sakladığı kaçırılma gerçeğini Tehditçi ifşaladı en nihayetinde. 🥲Sizce neler olacak?
Ve son olaraaaakkkkk… Atina’dayız… Baba Poyrazoğlu ne yapacak bakalım? 🤓
Bölüme yıldızımızı bıraktıysak, yeni bölümde görüşmek üzere. 🥰
Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz


Merhaba Burcu hanım bu kanal’ı açmanız benim açımdan çok iyi oldu. 2 günde tüm bölümleri okudum elinize emeğinize yüreğinize sağlık ❤️ Wattpad den okuyamıyordum burayı açtığınız için kendi adıma teşekkür ederim 😊 Bakalım diğer bölümde neler olacak 🤔 sevgilerimle 🥰💜
Merhaba Burcu hanım bu blog’u açtığınız için kendi adıma teşekkür ederim. Wattpad girmediğim için okuyamıyordum blog açılınca 2 günde tüm bölümleri okudum . Elinize emeğinize yüreğinize sağlık 😊 Diğer bölümü heyecanla bekliyorum sevgilerimle 🥰💜
Kıskançlık en sevdiğimiz ama sadece ikisi birden olunca süper oluyor
Tetikce istemeden de olsa işe yaradı sırlar kalmadı
Hazel gerçekten çok güçlü bir karakter, ama aklında dolaşan deli fikirler sonu olabilir bir gün. Arhaviye gitmelerini delice merak ediyorum bu arada orada neler olacağını…
Bu bölüm Tekin fırtına estirdi resmen😍😍 yemek bastı. Tekin’in bu hallerine bayılıyorum Burcu devam🥵🥵
Kelimelerin yetmedigi ikili bence 🥰
⭐merhaba burcucum büyük bir keyifle okuyorum eline emeğine sağlık
Nihayet tüm bölümleri okudum iyiki açıldı bu site süper oldu 👍 heyecanla yeni bölümleri bekliyoruz 🙏❤️
Wattpad de okuyordum ama kapanınca kaldım sizi intagram keşfetti buldum uzun süre sonra da kitaba kavuştum. Heyecanla bekliyorum.
23 bölümü sabırsızlıkla bekliyorum. Harika bir hikaye..