25-26-27 ve Tekin Bozboran bölümleri kitap versiyonuna göre yazılmış bölümlerdir. Buraya da o hâlleri yüklenmiştir. Öncesi böyle değildi dediğiniz bir nokta varsa da sebebi budur. Bundan böyle kitap versiyonunda ilerlenecektir.

♪♪ Bölüm şarkıları:

Kâzım Koyuncu ~ Anılar Düştü Peşime

Reyhan Karaca ~ Gölge Çiçeği

26. BÖLÜM

Hızlıca giyinip dışarı çıktığımda Tekin bahçedeydi, hava sakinlemiş görünüyordu. Diğer evden buraya gelen Cesur, Yaman, Savaş ve Kıvılcım da onun yanındaydılar. Bir yerlerden kısık bir müzik sesi geliyordu. Tanıdık bir şarkıydı, Kâzım Koyuncu çalıyordu.

Anılar düştü peşime, uyumaz oldum

Düşlerim vardı, yamacına varamaz oldum

Rüzgârla yarışırken koşamaz oldum

Düze çıkmaz yollarım, inemez oldum

Geçmiş günler düğüm düğüm, çözemez oldum, güzelim

Sevda yüklü bulutlardan geçemez oldum, güzelim ♪♪

Tekin beni görür görmez “Gel,” diyerek yanına çağırdı. Diğerlerinin yanında nasıl davranacağımı bilmiyordum, bir şey biliyorlar mıydı? Gerçi… Bilecek bir şey var mıydı? Herhâlde vardı! Fazlasıyla yakınlaşmıştık sonuçta.

Tıpış tıpış Tekin’in yanına yürüdüm. Diğerlerinin yüzüne bakamıyordum. Tekin bana elini uzatınca alt dudağımı ısırarak tuttum ve bahçedeki koltukta yanına oturdum. Kolunu hızla omzuma attı, beni kendine çekti ve dudaklarını da alnıma bastırdı.

“Oh be!” diye bağırdı Savaş oturduğu yerden bizi böyle görür görmez. “Yemin ediyorum, artık kafama sıkacaktım şu manzarayı bir süre daha göremeseydim.”

Kıvılcım elini Yaman’a uzatıp omzuna pat pat vurdu. “Geçmiş olsun, Yamancığım,” dedi alay eder gibi. “Paramı banka hesabıma gönderirsin.” Pişkin pişkin güldü. “Ibanımı biliyorsun zaten.”

“Siz…” dedi Tekin kaşlarını çatarak. “İddiaya mı girdiniz?”

“Evet,” dedi Kıvılcım korkusuzca. “Ben bu akşam sizi böyle göreceğime emindim. Hele ki diğer eve Hazel gitmek istiyormuş diye haber geldiğinde senin işi gücü bırakıp etrafına ateşler saçarak çıkışından sonra…”

Hmm… Demek benim yanıma gelmek için etrafına ateşler saçarak çıkmıştı… Hoş, sonra o ateşi bende söndürmeye karar vermiş olmalıydı. Ya da… Sönmüş müydü ki henüz? Yaşadıklarımızı göz önünde bulundurursam yangın henüz başlamıştı ve içimde hiç sönmeyeceğine dair kuvvetli bir his vardı.

“Yaman ne diyordu peki?” dedi Tekin, yüzünde hafif kızgın bir ifade varken.

Kıvılcım omzunu silkti. “O, Hazel’in sana kök söktürmeye devam edeceğini savunuyordu.”

“Öyle umut ediyordum diyelim,” dedi Yaman kaybetmenin üzüntüsüyle. “Beni yıktın, Hazel. Bu adamdan intikamımızı sen alıyordun işte ne güzel. Tek dayanağım sen kalmıştın.”

“Üzülme,” dedim Yaman’a hiç utanmadan. “Ben kök söktürmeye devam ederim.”

“Ona ne şüphe,” dedi Cesur ve hemen sonra Tekin’e döndü. “Gözün aydın.”

“Hazel,” dedi Kıvılcım hemen sonra. “Evde sana saldıran adam vardı ya hani. Ersin…”

Tekin’le Cesur, “Kıvılcım!” diye uyardı onu. Ama Kıvılcım ikisine de aldırmadı.

“Ne olmuş ona?” diye sordum.

“İşte o akşam onu vuran Cesur’du.”

“Öyle mi?” dedim bakışlarım Cesur’a değerken. Fakat bana cevap vermedi. “Teşekkür ederim,” dedim hemen peşinden. Onun sayesinde o adamın kıskacından kurtulduğumu şimdi anlayabilmiştim.

“Önemli değil,” diyen Cesur derin bir nefes aldı. “Ben de özür dilerim.” Kısa bir an bana baktı. “Davette olanlar için.”

“Önemli değil,” dedim ama benim için önemliydi. Cesur’la ilgili fikrim değişmemişti. Bir gün değişir miydi bilmiyordum ama samimiyet kurma niyetinde değildim.

“Abi,” dedi bir adam koşarak yanımıza gelirken. Beni görünce tavrını hızla düzeltti. “Pardon, yenge!” diyerek başını eğdi.

“Yenge mi?” Yok daha neler!

“Evet,” diye yanıtladı beni Tekin.

“Biraz hızlı olmadı mı?” diye sordum onun gözlerine bakarken.

Çapkın bir tavırla güldü. “Bu anı bekliyorlarsa demek ki.”

“Hayır yani,” dedim nazlı bir tonda. “Yenge diyecekleri bir durum mu var ki?”

“Yok mu?” dedi Tekin bana yiyecekmiş gibi bakarken.

Tek kaşımı kaldırdım. “Var mı?”

Hafifçe kulağıma eğildi ve nefesini tenime üfledi. “Az önce… Kollarımda inleyip çığlık atıyordun, yavrum,” dedi arsız arsız. “Sence de bu, yengelik bir durum değil mi?”

Ona yanıt verecektim ama bahçede hareketlilik olunca bakışlarımız birbirinden güçlükle ayrıldı.

“Tekin!” dedi Yaman. “Arama için hazırız.”

Tekin derin bir nefes alarak Yaman’a baktı. “İyi,” dedi hemen peşinden. “Arayın.”

Tekin’in telefonunu eline bıraktılar. Ekranda Kadir Mirza’nın arandığını gösteren bir simge varken Cesur da bilgisayarıyla karşımıza kuruldu. “Keskin nişancılar hazır,” diye mırıldandı. Yalnızca saniyeler sonra telefon açılmış, Kadir Mirza’nın sesi de bize ulaşmıştı

“Alo, Tekin! Kardeşim!” diyen lakayt adamın görüntüsü ekranda belirdi. Fakat Tekin’in yanında beni de görünce bakışları ansızın değişti. “Aaa! Hazel Hanım da oradaymış. Yoksa yenge mi demeliyim?”

Herkes de yenge demeye ne meraklıydı!

“Aynen öyle demelisin!” diye onaylayan Tekin rahatça arkasına yaslandı. “Aldın mı mesajımı?”

“Aldım, almam mı? Aldım da… Sana son bir şans! diyerek ne demek istedin, onu anlayamadım.”

“Çok normal,” dedi Tekin alayla. “Beyin sarsıntısının kalıntıları işte. Üzülüyorum senin adına be Kadir!”

“Öyle mi?” diye sordu Kadir. O lakayt tavrı ansızın silinmişti.

“Aynen! Günlerdir benim, senin sevkiyatını yapmamı bekliyorsun falan. Garip yani.”

“Nesi garipmiş?”

“Senin isteğin doğrultusunda hareket edeceğimi düşünmen!” dedi Tekin tek nefeste. Kadir’den ses çıkmayınca devam etti. Fakat onun da az önceki sarkastik tavrı kaybolmuştu artık. “Defalarca…” dedi Tekin öfkeyle. Bir kolu belimi sarmışken bana güç vermeye çalıştığı belliydi. “Benim kadınımın canına kastetmişken üstelik,” diye kükredi üzerine basa basa. “Şimdi bu yaptıklarının bedelini ödeme vakti!”

“Ödedim ya!” dedi Kadir. “Geçen gün elli küsur adamımı indirdiğini unuttun herhâlde.”

“Yok, unutmadım. Ama o sadece ön ödemeydi,” dedi Tekin kendinden emin bir tonda. Kadir ifadesizdi, sanki sesini kaybetmişti. “Tam karşına bak!” dedi Tekin hemen peşinden. “Karşında onlarca keskin nişancı var.” Şeytani bir şekilde güldü. “Oradan sağ çıkman… Çok düşük bir ihtimal.”

“Mümkün değil!” dedi Kadir. Bir an tedirgin olsa da bunu saklamayı bildi. “Evimi bulmuş olamazsın. İmkânsız!”

“İmkânsızı severim,” dedi Tekin. “Geri sayımın başladı.”

“Yapamazsın! Dokunulmaz olan sadece lider değil.”

“Yoo yaparım,” derken Tekin’in sesi netti. “Unuttun mu? Kılıç Yedilisi’nin lideri artık benim. Canım ne isterse onu yaparım. Keyfim nasıl bir kural koymak isterse onu koyarım. Benim sözümün üzerine söylenebilecek bir söz yok, Kadir.” Burun kemerini hafifçe sıktı. “Ama bugün iyi tarafımdan kalktım, biliyor musun?” dedi alay eder gibi. “Sana bir seçim şansı sunuyorum şimdi.”

“Ne seçimi?” diye sordu Kadir. “Hem… Burayı nasıl buldun?”

“Sana izini bulurum demiştim,” diye yanıtladı Tekin. “Yapacağın seçime gelince…” Rahat bir tavırla arkasına yaslandı. “Silahlarından vazgeçeceksin, liderin seni ihya etmesini falan da beklemeyeceksin. Böylece ben de canını bağışlayacağım.”

Kadir’in tek kaşı kalktı. “Bundan benim kazancım ne olacak peki?”

“Ee nefes alıyor olacaksın ya, oğlum! Hazel’e yaptıklarına rağmen öldürmeyeceğim, affedeceğim işte seni,” dedi Tekin pişkin pişkin. “Bundan âlâ kazanç mı olur?”

Kadir ne diyeceğini bilemez hâldeydi, nutku tutulmuştu. “Ben seni daha adil savaşan bir adam zannediyordum, Tekin,” diye yanıtladı. Neydi bu? Manipüle etmeye mi çalışıyordu?

“Sen benim kadınıma saldırırken adil mi savaşıyordun, peki?” diye sordu dişlerini sıkarak. “Bu savaşın içinde adil olmak değil, vahşi olmak kazandırır, Kadir. Sen bunu hâlâ öğrenemedin mi?” dediği anda Kadir’in oturduğu yerin hemen yanına bir el ateş edildi. Muhtemelen keskin nişancı tüfeğiydi ve tamamen Kadir’e gözdağı vermek amacıyla ateşlenmişti.

Yan tarafındaki kırılan bardağa şaşkın gözlerle bakan Kadir, ansızın oturduğu yerden ayaklandı. Evinin bulunabileceğine asla ihtimal vermediği bakışlarından okunuyordu. Fakat gözlerinde korku vardı, belli ki silahlarını feda etmeye razı olacaktı. Sessizliği uzun sürünce bahçedeki lambalardan birine ateş edildi bu kez. Bunun üzerine Kadir dişlerini sıktı, kaşlarını çattı. “Tamam!” dedi öfke ve nefretle. Çok çabuk pes etmişti, belli ki canı tatlıydı. “Allah kahretsin! Tamam.”

Yaman ve Kıvılcım kendilerinden emin bir şekilde birbirlerine baktılar. “Güzel!” dedi Tekin dudaklarında bir zafer gülüşüyle. “O zaman hesap kapandı, Kadir. Canını bağışladım.” Sakallarını ovuşturdu. “Şimdilik tabii…” Gülüşü ansızın yok oldu ve gözleri tehditkâr bir ifadeyle kısıldı. “Bir daha… Değil benim kadınımın yanına yaklaşıp ona zarar vermeye çalışmak, adını dahi ağzına alırsan…” dedi buzdan cehennemi andıran sesiyle. “Yediliymiş, kuralmış falan siklemem. Alnının çatından vururum seni.” Kadir’den yine cevap gelmedi. Öfkeyle dişlerini sıktığı belliydi. “Neyse, kardeşim!” dedi Tekin hızla az önceki sarkastik tavrına bürünürken. “Toplantı için davetiyemi bekle. Sabırsızlanıyorum seni görmek için valla! O gün gelsin de hasret giderelim.” Tekin onun yanıtını beklemeden çat diye telefonu kapattı. “Şerefsiz it!” derken Cesur’dan ise “Bu dalyarağın ölümü benim elimden olur umarım,” cümlesi çıktı.

Herkes kendi arasında konuşmaya dalarken Tekin’e “Senin… Olayın ne? Bu keskin nişancılarla…” dedim kendime engel olamadan. Davette de Fransız’ı bu şekilde tehdit ettiğini hatırlamadan duramamıştım.

“Seviyorum,” dedi Tekin gözlerimin tam içine bakarken. “Keskin nişancıları…” Hemen sonra ciddileşti. “Ne yapacakları, nereden çıkacakları belli değil. Gizemli… Öldürebilir de canını bağışlayabilir de.”

“Tekinsiz yani,” dedim tek nefeste. “Senin gibi.”

“Aynen öyle.”

“Peki neden sadece benim için yaptın bunu? Kendin için de yapsaydın ya!”

Tek kaşı sorar gibi kalktı. “Kendim için neden yapacaktım?”

“Vuruldun ya,” dedim elim istemsizce o anda kazağının örttüğü karnına uzanırken. “Yaranın sebebi Kadir değil mi?”

“Yok, yavrum,” dedi Tekin. “Kadir’in evlerine baskından döndüğümüzde Ankara’da oldu bu.”

“Aaa ama nasıl?” dedim anlam veremeyerek.

“Mladenov’un tayfası…” Derin bir nefes aldı. “Ankara’da seninle birlikteyken peşimize düşenler de onlardı. Dün sabaha karşı yine saldırmaya çalıştılar. Ben de dikkatsizdim biraz. Olan oldu.”

“Hiç pes etmez mi bunlar?” dedim sinirle. “Sanki babaları dünya iyisi bir adammış gibi bir de intikam peşindeler.”

“Pes etmek zorunda kaldılar diyelim,” diye yanıtladı Tekin. Benim sorarak baktığımı görünce sözlerini sürdürdü. “Hepsi sizlere ömür…”

“Yaaa!”

“Yaaa! Öyle işte. Bu yara da onun bedeli oldu.” Hafifçe güldü. “Merak etme, acımıyor ama. Ufak bir sıyrık. Endişelenme yani bunun için.”

Ben başımı endişemi silemeden salladığım sırada diğerleri yeniden yanımıza geldi. Tekin bu sırada Cesur’a hitaben, “Resul Koçak’ı arayacağım,” demişti.

“Hayırdır?” dedi Cesur.

“Yediği boku bildiğini belli edecek tabii ki!” dedi Yaman zafer dolu bir gülümsemeyle. “Ulan herifteki ne cesaret ya! Fosilleşmiş beyniyle Yedili masasında oturduğu yetmiyormuş gibi bir de Tekin’e numara çekmeye kalkıyor.”

“E ne yapsın?” dedi Cesur. “İstemiyor Tekin’in liderliğini.”

“Ona soran vardı sanki, amına koyayım!” diye söylendi Yaman.

“Hadi! Uzatmayın da arayın şu herifi,” dedi Tekin, ardından pis pis güldü. “Uyku saati yaklaşmıştır onun şimdi.”

Yaman gülerken Cesur çoktan telefonunu cebinden çıkarmıştı. Yalnızca birkaç saniye sonra ise “Tekin görüşecek!” diyerek Resul’le olan konuşmanın başlangıcını yapmıştı.

“Alo? Resul?” dedi Tekin, tıpkı Kadir’le konuşurken olduğu gibi alaycı bir tonda. “Geçmiş olsun.”

“Ne geçmiş olsunu?” dedi Resul anlamayarak.

“Haberin yok mu?” diye sordu Tekin. “Kadir yıprandı biraz gece gece. Bir arayıp iyi dileklerini ilet istersen.” Hemen sonra ifadesi sertleşti. “Sen saklamıştın onun gerçek adresini ama… Ben buldum.” Burun kemerini sıktı. “Böylece senin de benim karşımda durduğundan emin oldum. Kızının katilini de Kadir’e buldurursun artık, Resul.”

Resul hiç düşünmeden yanıtladı. “İstesem de söyleyemezdim adresi, Tekin.”

“Eyvallah, Resul! Seçimler ve sonuçları diyelim,” diyen Tekin fazlasıyla rahattı. “Sen seçimini yaptın. Lideri karşına aldın. Artık Yedili maceran kısa mı sürer yoksa uzun mu, bakacağız ama senin koltuk bir gidici geldi bana…”

“Hiçbirimizin koltuğu garanti değil, Tekin! Unuttun galiba…” dedi Resul. Sesinden buram buram öfke seziliyordu. “Liderlik de değişti geçmişte. Senin koltuğun da pek sağlam sayılmaz yani. Hele ki Levent’in oğulları çok da uzağımızda değilken… Veliahtlar tenezzül edip de sizinle bir savaşa girmedi diye bu ihtimali yok sayma derim!” Tekin’in bir şey söylemesini beklemeden sözlerini sürdürdü. “Bakarsın babalarının koltuğuna oturmak isterler. Belli mi olur? Gelecekte her şey mümkün!”

Bunu duyan Tekin, Cesur ve Yaman’ın çenesi kasıldı. Kıvılcım’ın ise rengi attı. Veliaht dedikleri kimdi ki? Neden bu kadar sinirlenmişlerdi? “Senin istediğin savaş değil, saltanat!” dedi Tekin dişlerinin arasından.

“Valla hayır demem,” diye yanıtladı Resul gülerek. “Koskoca Levent Süvari! Kılıç Süvari Yedili’de olmak isterse ona koltuğunu vermek isteyen biri illaki çıkar. Malum… Babalarının hatırı var. Güçse güç, zenginlikse zenginlik, itibarsa itibar! Senin gibi tepeden inme de olmaz liderliği. Levent Süvari’nin oğlu olması onu zaten potansiyel lider yapıyor.”

Resul’ün sözleri ortama bir bomba gibi düştüğünde Cesur sinirle ayağa fırladı. “Sikeceğim-” dedi ama sözleri yarım kaldı. Bense şoka girmiş gibiydim. Süvarilerin babası eski bir Yedili üyesi miydi? Tekin’in Kılıç Süvari de en az benim kadar karanlık ve tehlikeli biri demesinin sebebi bu muydu? Bana o yüzden mi Süvarilerle görüşmeni istemiyorum demişti? Peki ya Süvarilere karşı beslediği husumet… Bundan mı kaynaklanıyordu?

“Ah be Resul!” dedi Tekin dişlerinin arasından öfkeyle. “Sen Yedili liderliğini öyle babadan oğula geçen bir şey mi sanıyorsun?” Burun kemerini sıktı. “Desteklediğin veliahtın önce Konsey’e karşı kullanacağı bir gücünün olması, sonra da Konsey’e girebilmesi gerekir bunun için.” Dudakları şeytani bir gülümsemeyle kıvrıldı. “Öyle bir ihtimal ne yakın ne de uzak gelecekte yok. Malum…” dedi tıpkı Resul’ün tonlamasıyla. “Çeçenler kimin müttefikiyse Konsey onun yanında olur.” Saatine baktı. “Bak sen ne yap biliyor musun? Suriye’ye Çeçenler dışında bir lojistik ağı kur. Sevgili veliahtın onlarla kanka olsun… Belki… Bir ihtimal… O zamana kadar Konsey’e yeni bir sistem gelmezse…”

“Nasıl yeni bir sistem?” dedi Resul. Anlaşılan Tekin’in diğer söylediklerine bir cevabı yoktu.

“Seni hiç alakadar etmez, Resul!” diye kestirip attı Tekin. “Neyse… Hadi çok vaktimi aldın. Toplantı için davetiyemi bekle,” dedikten sonra ise telefonu hızla kapattı.

Aynı saniyelerde, “Şeytan diyor ki!” dedi Cesur sinirle ama Yaman süratle lafı ağzına tıkadı.

“Bir daha uyarmam!” dedi Yaman ama şifreli konuşmalarına takılamayacak kadar şoke olmuştum. Nitekim diğerleri hızla bahçeyi boşaltırken Tekin’le baş başa kalışımızın etkisiyle de bakışlarım ona dönmüştü.

“Sen Süvarileri bu yüzden mi sevmiyorsun?” diye sordum kendimi tutamadan.

“Gibi gibi… Seninle Süvarileri konuşmayacağım, Hazel,” dedi uyarır gibi. “Duydun işte. Babaları eski bir Yedili üyesi… Bilmen gereken tek şey de bu.”

“Tamam, canım. Bir şey demedim. Merak ettim sadece,” dedim omzumu silkerek. Kafamdaki sorular cevaplanmıştı zaten. Hem Erdinç’in nasıl Tekin’i kolayca bulabildiği hem de Tekin’in onlara karşı olan hoşnutsuzluğu anlaşılmıştı.

Tekin bu tavrımdan memnun olmuştu ki kolunu omzuma atarak beni kendine çekti. Tam da o anda bahçenin biraz ilerisinden bir dalga eve doğru yükselerek hızla çarptı. Fakat dikkatli bakınca orada iskele gibi bir yer vardı. “Şurası neresi?” dedim konuyu değiştirme isteğiyle.

Gösterdiğim yere bakan Tekin sorumu cevapladı. “Evin iskelesi. Mutfak kapısı oraya açılıyor. Kendim için yaptırmıştım.”

“Yaaa… Merak ettim.”

“Gösteririm.” Birkaç saniyelik sessizlikten sonra bir eli yanağıma değdi. “Hazel…” diye mırıldandı. “Asıl merak ettiğin konuyu biliyorum.” Gözlerimin içine baktı. Anlamıştım neyden bahsettiğini. “Baran’a bir teklif götürmüştüm,” diyerek açıklamaya başladı. “Sen henüz Arhavi’ye gelmeden önce. Ve o da bunu yakın zamanda kabul etti.” Derin bir nefes aldı. “Fransız’ın şu meşhur yazılımı sayesinde elde ettiği tüm verilerin hacklenmesini istiyordum.”

Başımı salladım. “Onu anladım zaten.”

“Baran’ın elinde bir yazılım var. İsmi Ouroboros… Bir tür casus yazılım. Fransız’ın Scorpius‘u gibi ama ondan daha gelişmiş ve daha görünmez. Yani Baran’la iki şey için çalışıyoruz. Birincisi sistemin hacklenmesi konusu… İkincisiyse bu yazılımı bana satması…”

“Yolunda gitmeyen neydi peki?” dedim uçakta gelirken duyduklarımla bağ kurarken.

Derin bir nefes aldı. “Hacklenme işleminin Leviathan buradan ayrıldıktan sonra bitmesini planlıyorduk. Fakat planladığımızdan erken bitecek gibi duruyor. Yine de Matthias’ın ne yaptığımızı henüz buradayken keşfetmesi zor görünüyor. O yüzden… Şimdilik bir sorun yok gibi.”

“Baran’ın başı belaya girecek mi? Bir de… Hazar bu konuyu biliyor mu? Sürekli beraberlerdir onlar,” dedim endişeyle.

“Hayır, girmeyecek,” dedi Tekin çok kesin bir tonda. “Ekibi bu işlemi tamamen gizli bir yerde yapıyor. O zaten yanlarında bile değil. Pobeda‘nın kurucusunun Baran olduğunu da kimse bilmiyor. Liderleri Rus sanılıyor. Böyle de devam edecek bu durum. Ben bile o kadar uğraşıp da bulamadıysam Baran’ı, kimse bulamaz, merak etme.” Derin bir nefes aldı. “Hazar da şu anda Baran’la değil. Ama güvende.”

“Adamların bilmiyor mu Baran ve Pobeda ilişkisini?” dedim Hazar’la ilgili detay beni rahatlatırken.

“Savaş, Yaman, Cesur ve Kıvılcım dışında kimse bilmiyor.”

“Ama bugün birisi Perun telefonda demişti?”

“Rusça konuşuyor Baran. O yüzden Rus sanılıyor ya liderleri zaten. Üstelik sesini de bir cihaz yardımıyla değiştiriyor,” dedi Tekin gülerek. Baran’ın dalavereciliği şaka mıydı? Buradan da anlaşıldığı üzere, yalan dolan bizim DNA’mızda yazılıydı. “Onunla konuşan adamım da Rusça biliyor, bu şekilde iletişim kuruyorlar.”

“Baran’ın annesi Bolşoy’da baş balerindi. Yıllarca orada kalmışlardı, bu yüzden Baran Moskova’da çok zaman geçirmişti küçükken. Rusçayı ana dili gibi konuşabildiği için anlaşılmıyordur.”

“Kesinlikle anlaşılmıyor.” Ben düşüncelere dalınca çenemden tuttu hafifçe. “Bir şey olmasına izin vermem. İnanıyor musun bana?”

İnanıyordum ama korkuyordum da. Bu engelleyebileceğim bir durum değildi. “İnanıyorum,” dedim kısık bir sesle.

“Güzel.” Saatine baktı. “Bir saatlik bir işim var. Konsey diğer evde ağırlanacak. Orayı bir kontrol edeceğim. Bekleyebilir misin beni?”

Başımı salladım. “Olur,” dedim. “Beklerim.” Gözleri arzuyla gözlerimin içine bakarken ekledim. “Nasıl bekleyeyim?” diye sordum cilveyle.

Dudaklarını dudaklarıma yaklaştırdı, bir eli saçlarımın arasına daldı. “Az önceki gibi…” diye mırıldandı. “Şöminenin karşısında. Ve çırılçıplak…”

Yanaklarım hafifçe kızarırken yanıt verdim. “O zaman çabuk gel,” dedim yapacağım şeyin utancıyla oturduğum yerde kıvranmamak için zor dururken. “Öyle üşürüm.”

“Geldiğimde ısıtırım seni,” diye fısıldadı kulağıma doğru. “Sen Yeter, Tekin. Çok sıcak… diyene kadar.” Cevap vermeme fırsat tanımadan dudaklarıma kapandığında, Arhavi’nin hırçın dalgaları da yeniden iskeleye çarptı. İş bilir dili dilimle buluştuğunda aklımda şu andan başka bir şey kalmamıştı.

🌊

1 Kasım 2020, Arhavi / Artvin

Şafak vaktinin kırmızıya çalan göğü Arhavi’nin ilk kasım sabahını aydınlatırken gözlerim usulca açıldı. Tekin’in kollarında uyanmayı ummuştum ama şöminenin önündeki kalın peluşta kendimle baş başaydım. “Tekin?” diye seslendim evin içine doğru fakat karşılık bulamadım. Üzerimdeki kalın battaniyeye sarınarak ayaklandım. Tekin beni çırılçıplak bekle dediği için onu dün gece bu şekilde karşılamayı planladığım çıplaklığımı da böylece örtmeyi başarmıştım.

Vakit kaybetmeden yatak odasına kendime kıyafet bakmaya gittiğimde yatağın kenarına fırlatılmış iç çamaşırlarımı gördüm. Siyah sütyenimle dün gece parçalanan tanga külotum oradaydı. Üzerimden nasıl çıkarıldığını hatta oraya nasıl atıldığını anımsamak bir an başımı döndürür gibi olunca bunları düşünmeyi daha kendimde olduğum bir zamana bıraktım.

Bavulumdan çıkardığım bordo renkteki iç çamaşırlarımı giydikten sonra Tekin’in kenardaki gömleği gözüme çarptı. Hiç beklemeden üzerime giyip düğmelerini iliklemeye başladım. Fakat üstteki düğmelere geldiğimde iki tanesinin kopmuş olmasına yine hazırlıksız yakalandım.

Gömleğini Tekin’in üzerinden ben çıkarmıştım. Parçaladım desem daha doğruydu. Ama aynı şey benim külotum için de geçerliyken ikimizin de delirmiş gibi olduğunu anımsamamak çok zordu. Geçen gece Atina’da da başka bir gömleğinin düğmelerini kopardığımı hatırlamaksa damarlarımdaki kanı harlıyordu.

Dün gecenin anıları başımda kavak yelleri gibi eserken mutfağa yürüdüm. Tekin’in dün akşam bahsettiği iskeleye açılan kapı buradaydı. İskeledeki masada duran fincanı gördüğümde Tekin’in orada olduğunu anladım. Hızlıca ilerledim ve mutfağın kapısını açarak iskeleye adım attım.

Tekin burada da yoktu. Kahvesini içip adamlarla mı konuşmaya gitti diye etrafıma bakınırken denizden gelen sesler ansızın dikkatimi çekti. Kırmızıya çalan gök çizgisine doğru yüzen biri vardı ve attığı kulaçlar birbiri ardına koyu mavi suyu yarıyordu.

Yalnızca saniyeler sonra denizdeki kişi durdu, sudan başını kaldırdı, ıslanmış saçlarını eliyle geriye doğru taradı ve tam da benim olduğum yere doğru döndü. Tekin’di bu. Kafayı mı yemişti? Bu havada denizde ne yapıyordu?

İskelede dikildiğimi görmüş olmalı ki yüzerek yaklaşmaya başladı. “Çıkacağım şimdi,” dedi ansızın ve sesi boş denizde, ıssız sabahın ortasında yankılandı. “Gir içeri, üşüyeceksin.”

“Sen üşüyeceksin asıl!” diye seslendim ona.

“Alışkınım ben,” diye yanıtladı beni. Fakat öyle huzurlu bir görüntüsü vardı ki kıskandım bu hâlini. Benimle yaşamalıydı bu anı, dün akşam kendime itiraf ettiğim duygular içimdeki bu çalkantının en büyük sebebiydi.

Söylene söylene üzerimdeki gömleği hızla çıkardım. Onun bakışları iç çamaşırlı bedenimdeyken “Ben de geliyorum o zaman,” dedim çenemi gururla havaya dikerek. Kıçım donuyordu ama bozuntuya veremezdim.

“Saçmalama, Hazel!” diye uyardı. “Donarsın sen! Girme.”

Omzumu silktim. “Sen donmuyorsan ben de donmam,” diye yanıtladıktan sonra, tüm cesaretimi üzerime görünmez bir hırka gibi giyerek iskelenin suya uzanan merdivenlerine ilerledim. Tekin’in bir kez daha itiraz etmesine izin vermeden, yiğitliğe de bok sürdürmeden dişlerim birbirine vura vura suya girdim. Ve nihayet kendimi suya bıraktığımda dudaklarımdan fırlayan çığlığı engelleyemedim. “Ay!”

“N’oldu?” diye bağırdı Tekin telaşla. “Ayağına mı bir şey oldu?” dedi aklına ilk bu gelmiş gibi.

“Buz gibi bu su!” diye haykırdım. “Bir de sanki yazın ortasındaymış gibi yüzüyorsun,” dedim dişlerim zangırdayarak ona doğru ilerlerken. Ben usul usul yüzmeye çalışırken o birbiri ardına seri kulaçlar atarak bana doğru geliyordu.

Nihayet orta yolda buluşur buluşmaz beni kollarına aldı. Elleri belimi sıkıca sarıp beni kendine iyice yapıştırdığında ben de bacaklarımı hızla beline doladım. “Siktir!” derken başını kendine güç dilenir gibi geriye attı.

“Ne oldu?” dedim ama bir anlığına suskun kaldı. Hemen ardındansa çatılmış kaşlarının altındaki kor bakışları benimkilere odaklandı.

“Boşa gitti bütün sakinleşme çabam!” diye yanıtladı kızgın kızgın.

“O ne demekmiş?” diye diklendim. “Ben yanındayken sakinleşemiyor musun?”

O anda hiç beklemediğim bir şey yaptı. İri elleri kalçalarımı sıkıca kavradı ve beni âdeta taş kesilmiş erkekliğine sertçe bastırdı. “Bu demek!” diye yanıtladı. “Sen varken sakinleşebiliyor gibi mi görünüyorum?”

Ne demek istediği o anda dank edince vücudumdaki tüm kan âdeta yanaklarıma yürüdü. Kıpkırmızı kesildiğimi hissediyordum ama Allah’tan üstümüze vuran şafak güneşi de kırmızıydı da belli olmuyordu. “Ben nereden bileyim?” dedim utançla etrafıma bakınırken.

Bir eli hâlâ kalçalarımı kavrarken diğeri saçlarıma uzandı. Islak saçlarımı geriye itti, yüzümü açığa çıkardı ve ansızın dudaklarıma hafif bir öpücük bıraktı. “Dün gece geldiğimde uyumuştun çoktan. Sabahı zor ettim yanında,” diye fısıldadı. “Bunun ne demek olduğunu bilemezsin.”

“Sabah kargalar bokunu yemeden gitmişsin ama,” dedim omzumu havalı bir edayla silkerken. Tavrımı sabit tutabilmek, sıcaklığımda hissettiğim kocaman bir sertlik varken imkânsızdı.

“Çünkü çırılçıplaktın, yavrum,” diye mırıldandı isyanla. “İki seçeneğim vardı.” Dudaklarını omzuma bastırdı. “Ya kendimi sakinleştirecektim… Ya da seni uyandıracaktım.”

Bakışlarım onunkilerle birleşince tüm benliğime başından beri yalnızca Tekin’e gösterdiğimi fark ettiğim o katıksız cilve doldu. “Uyandırsaydın,” dedim nazlı nazlı. Dudaklarımda şuh bir gülümseme peyda olmuştu fakat bakışları öyle etkileyiciydi ki dudaklarım istemsizce aralanıyordu.

“Eğer uyandırsaydım,” diye fısıldadı Tekin onu beklercesine aralanmış dudaklarıma doğru. “Yataktan çıkamazdık.” Dudakları ansızın benimkileri buldu. Bu kez usulca bırakılan bir öpücük de değildi, dili ağzımın sıcaklığına sızıyordu. Dudaklarım dudaklarının arasında eziliyor; bir eli yüzümü hiç bırakmayacakmış gibi kavrarken diğeri kalçalarımda, iç çamaşırımın içinde geziniyordu.

Kıvranıyordum kollarında. Ben de ondan farklı değildim. Bir elim saçlarına dalmıştı, diğerinin tırnakları boynuna batmıştı, sırılsıklam olduğunu hissettiğim kuytularım beline doladığım bacaklarım sayesinde taş gibi erkekliğine sürtünüyordu.

“Azı yok bunun,” dedi dudaklarımdan ayırdığı dudakları çeneme uzanıp oraya sert bir ısırık bırakırken. “Seni öperken, sana dokunurken yavaşlayamıyorum.” İkinci ısırığı boynumla buluştu. “Islandın mı?” diye sordu buram buram arzu dolu bir tonda.

“Kendin neden bakmıyorsun?” deyişim onu tatmin etmiş olacak ki dudaklarında tehlikeli bir gülüşle yüzümdeki elini aşağılara indirdi.

Nefesim hızlanmıştı, bakışlarım birilerine yakalanacağız korkusuyla etrafa bakındı ama yeniden Tekin’e odaklandı. Gözlerini gözlerimden tek bir saniye ayırmadan elini belimden aşağılara sürükledi ve iç çamaşırımdan içeri süzülüp en hassas noktama daldı. “İşte… Tahmin ettiğim gibi,” dedi alevli bir sesle. “Sırılsıklamsın.”

“Tekin…” diye inledim başım ansızın geriye savrulurken. Bundan faydalanarak dudaklarını boynuma yapıştırınca baştan ayağa titrer gibi oldum. Parmakları oyuncuydu, en kuytularımda geziniyor, beni sanki zirveye taşımaya ant içmiş gibi davranıyordu.

“Şu anda… İçine girmeyi deli gibi istiyorum, mşkeri,” diye fısıldadı. Kendini zorlukla tutuyor, şakağındaki kalınlaşmış damar bunun göstergesiymiş gibi pıt pıt atıyordu. “Dün gece duran aklımı siksinler.”

“Durmasaydın,” dedim benim de elim suyun içinde kaybolurken. Üzerindeki boxerın içine soktum parmaklarımı. Kumaşın köşesini hafifçe açıp adım adım ilerledim. Ve nihayet aradığım şeye ulaştığım anda, yanaklarımın kırmızılığının da arttığını hissettim. Ama duramazdım, onu böyle görmek benim için bir ödül gibiydi. Dudakları aralanmıştı, giderek hızlanan nefesi dudaklarıma çarpıyordu. Ve bir bakışı vardı ki… Tarif etmem zordu ama her zerremi cayır cayır yakıyordu. Aramızdaki bu can acıtan tutku, cesaretimin en büyük kaynağıydı. Sert bakışlı ve nefesimi kesecek kadar yakışıklı bu adamın, benim dokunuşlarımla diz çökebilecek durumda olması ellerime müthiş bir güç bahşediyordu.

Elim kalın ve uzun parçasını sıkıca kavradığı anda sanki o ana kadar tuttuğu nefesini alevden bir rüzgâr hâlinde bıraktı. Soluğu dudaklarından bir ıslık gibi çıkmıştı. “Hazel…” diye mırıldandı beni uyarır gibi. “Yapma!”

“Neden?” diye sordum dudaklarımı onunkine sürterken.

“Çünkü patlamama ramak kaldı.” Elim onun kalın parçasını aşağı yukarı sıvazlayınca başını geriye doğru attı. Tıpkı az önce bana yaptığı gibi ben de onun âdemelmasına dayadım dudaklarımı. “Boşaltacaksın beni,” diye inledi. “Siktir, yavrum! Daha içinde bile değilim ve bu ikinci.”

Dudaklarımı boynundan geniş omzuna doğru kaydırıp dişlerimi tenine batırdım. Onun bana yaptığı her şeyi yansıtıyordum adım adım. Nitekim etkili olacak ki boğazının gerilerinden erkeksi iniltiler duyuluyordu. Fakat Tekin tecrübeli bir adamdı ve yalnızca kendi zevkine odaklanmıyordu. Parmakları en kuytularımı zorluyor, kendiyle birlikte beni de zirveye taşımaya yeminliymişçesine hareket ediyordu.

O andan sonra ikimiz de durmadık. Bazen dudaklarımız birleşti, bazen nefeslerimiz birbirine karıştı. Fakat bu sırada gözlerimiz birbirinden hiç ayrılmadı. Onun parmakları kadınlığımın en hassas noktasına beni çıldırtan darbeler bırakırken, benim parmaklarım onun kalın sertliğini hızlanan bir ritimle sıvazladı.

“Gel bana…” diye buyurdu nice sonra. Beline dolanan bacaklarım zaten öyle kalmamı sağladığı için kalçamı tutan elini birkaç saniyeliğine sütyenimden taşan göğsüme götürdü, dantel kumaşı sıyırdı ve göğsümü açığa çıkardı. Yalnızca saniyeler sonra dudaklarını iyice sivrileşmiş pembe uca kapatıp dişleriyle sıkıştırdığında ikimizin de ellerinin hareketleri hızını arttırdı.

Parmakları bacaklarımın arasındaki ıslaklığı iyice çoğaltırken benim avuçlarımda tuttuğum sertlik de anbean kalınlaştı. Başını göğsümden koparıp geriye attı, hemen sonra çıldırmış gibi dudaklarını omzuma bastırdı. Dişleri tenime değdiği an kollarında titreyişim arttı. “Tekin!” dedim tonunu ayarlayamadığım sesimle. Fakat sanıyorum ki kasılmalarımdan anlamıştı.

“Aynı anda! Hadi yavrum!” diye hırladığında, dudakları omzumla boynum arasındaki hassas teni bırakmamıştı. “Sikeyim böyle işi! Kim bilir nasıl kasılıyorsun şu an?” diye söylendi daha fazlasını istediğini belli edercesine. “Offf! İçinde olmam lazımdı. Bir sonrakinde ben bu daracık ıslaklığına gömülmüşken boşalacaksın!”

Edepsiz sözleri kulaklarıma dolarken başımı bilinçsizce salladım. Denizin suyu bizi saklarken sertliğinin etrafındaki elimin hızı arttı, onun parmakları en kuytularıma art arda darbeler bıraktı, dudakları boynumdaki en hassas noktayı emdi ve Karadeniz’in orta yerinde, üzerimize şafak güneşinin ışıkları vururken aramızdaki tutkunun kanıtı olan minicik bir izi tenime bıraktı. Ben titreyip inlerken onun da erkeksi hırıltıları şiddetlendi ansızın. Ve o andan sonrası… Bir fırtınaydı. Ya da belki de yangındı. İkimiz de seslerimizi alçak tutamadan inleyip titreyerek boşaldığımızda gök çizgisindeki güneş de yavaş yavaş yükselmeye başladı.

Uzun süre kaldım kollarında. Elleri saçlarımın arasındaydı. Artçı titreyişlerimiz sürüyordu ikimizin de. Ama buna rağmen beni bir an bile bırakmadı. Dakikalar sonra nihayet sakinleşebildiğimizde “Ankara’ya döndüğümüzde bir gece bile benden ayrı yatmayacaksın!” dedi sert bir tonda.

“Öyle mi?” diye sordum eşsiz bir nazla.

“Evet.” Omzundaki başımı kaldırdı. İtiraz kabul etmeyen bakışları benimkileri buldu. “Bundan sonra hiçbir sabaha…” dedi bir eli çeneme uzanırken. “Sensiz açmayacağım gözlerimi.”

“Bu bir emir mi?” diye sordum beline doladığım bacaklarımı nihayet çözerken. Ayaklarımızın yere değebileceği bir alanda olduğumuzu o anda fark ediyordum. “Başka seçenek tanımıyor musun yani bana?”

“Tanımıyorum,” diye yanıtladı. Kaşlarımın çatıldığını gördü ama muhtemelen bunun yalnızca inattan olduğunu çok iyi biliyordu. “Ben Karadenizliyim,” dedi dudakları tehlikeli bir gülüşle kıvrılırken. “Biz sabahları ilk olarak hırçın dalgaları görmek isteriz.” Gözleri gözlerimdeydi, sıcacık nefesi dudaklarıma çarpıyordu. “Ya evimizin manzarasında… Ya da kollarımızda uyanan kadının bakışlarında…”

Dudakları ansızın boynuma değdiğinde, titreyen dizlerime söz geçiremeyip onun kaslı kollarına tutundum. Tırnaklarımı tenine batırdığımı fark edemiyordum. “Çok şey istiyorsun gibi geldi bana,” dedim kendimi tutamadan.

Güldü. Ona çok yakışan, nadiren görebildiğim bir gülüştü bu. “Karadeniz…” dediği anda, başparmağı nefesimi kesercesine dudaklarımı buldu. “Hırçındır. Asidir. Zapt edilemezdir, vahşidir. Derinlerinde ne olduğunu asla bilemezsin. Onun azgın sularında yüzmeye alışkın değilsen akıntısında kaybolur gidersin.” Derin bir nefes aldı. “Ve sen Hazel… Tıpkı Karadeniz gibisin,” diyerek sözlerini sonlandırdığında, cevap bile vermemi beklemeden beni hızla kucağına aldı. Benimse dilim tutulmuştu sanki, gözlerim öylece onunkilere takılı kaldı.

Kucağında benimle birlikte nihayet iskeleye tırmandığında sandalyelerden birine attığı havluyu etrafıma sardı. Sersem gibiydim o anda ama dudaklarını alnıma bastırıp hafifçe öptüğünde sözcükler de dudaklarıma kadar ulaştı. “Tekin…” diye mırıldandım ansızın. “Hani dedin ya… Karadeniz gibisin diye…”

“Hı hı…”

“Sense bir ateş gibisin. Kor bir alev…” Bakışlarım onunkileri buldu. “Ya Karadeniz bir gün söndürürse seni?”

“Mümkün değil bu dediğin,” dedi çenemi hafifçe kaldırıp yüzüme bakarken.

“Neden? Ateş sönmez mi suyla birleştiğinde?”

“Nereden baktığına bağlı. Sen sönmek diyorsun…”

“Sen ne diyorsun?”

“Birbirine karışmak…”

“Ama… Yenilgi olmaz mı bu kor alev için?”

“Yenilgi olması için bunun bir savaş olması gerekmez mi?”

“Zaten öyle değil mi?” dedim omzumu silkerek. “Durmadan kavga ediyoruz, savaşıyoruz birbirimizle.”

Hafifçe güldü. “Benim için değil. Ama farz edelim öyle,” diye mırıldandı. Bir eli belimdeydi, diğerinin başparmağıyla yanağımı okşuyordu. “Seni yanımda tutabilmek için herkesle savaşırım, mşkeri! Seninle bile.”

“Zaferleri sevdiğini söylemiştin,” dedim yanağımdaki avcuna yüzümü yaslarken. “Ya yenilirsen o savaşta?”

“O zaman bu ilk ve en güzel mağlubiyetim olur,” diye fısıldadı gözlerimin en içine, ruhumu okur gibi bakarken. O anda gönlümden geçen tek dilek aramızda asla bir savaş olmamasıydı. Ne de olsa biz aynı cephedeydik, birbirimize karşı savaşmamız anlamsızdı. Hem… Bu karanlık bir masaldı. Ve biliyordum ki bu masalda kor alev sönmeden suya karışır, sonsuza dek için için yanardı.

🌊

Tekin, Savaş’ın gelmesiyle onunla akşamki Konsey toplantısı hakkında konuşmak zorunda kalınca ben de artık çok üşüdüğüm için duşa girdim. Sıcak suyun altında geçirdiğim dakikaların ardından giyindim, saçımı hafifçe fönledim ve çok ağır olmayan bir makyaj yaptım. Nihayet mutfağa geçtiğimde herkes oradaydı. Tekin masanın başköşesine oturmuştu, hemen solundaki sandalye ise boştu. Saçları hafif ıslaktı, muhtemelen ben hazırlanırken diğer banyoda duş almıştı. Kıvılcım, Savaş ve Yaman çoktan kahvaltıya başlamışlardı, eş zamanlı olarak da akşamın planını yapıyorlardı.

“İlk Kılıç Yedilisi toplantımız için bir davetiye gidecek herkese,” dedi Kıvılcım. “Not yazman gerek, Tekin abi.”

“Ne davetiyesi? Ben Kadir ve Resul’le konuşurken lafın gelişi söylemiştim onu,” dedi Tekin memnuniyetsiz bir şekilde homurdanarak. O sırada beni görünce bakışları ansızın değişti. “Gel, yavrum,” dedi solundaki sandalyeyi göstererek.

“Günaydın,” dedim herkese gülümseyerek. Hepsi aynı şekilde yanıtladılar beni.

“Ne demek ne davetiyesi, Tekin abi ya?” dedi Kıvılcım. “İlk Yedili toplantımız bu. Önemli. Dosta güven, düşmana korku salmamız gerek.”

“Yedili üyelerinden kimse dostumuz değil, Kıvılcım,” dedi Yaman. “Onlara güven vermemiz gerekmiyor. Aksine her an diken üzerinde olmalılar.”

“İyi ya işte!” dedim ben de kendimi tutamadan. “Tehditkâr bir davetiye fazlasıyla işe yarar.”

“Nasıl?” diye sordu Tekin. Sorusunun muhatabı bendim ama sormasını beklememiştim.

“İşte ne bileyim!” dedim tabağıma yiyecek bir şeyler alırken. “Davetiyeye yazılacak notun bir tık tehditkâr olup gözdağı vermesine özen gösterebilirsiniz.” Ağzıma bir salatalık attım. “O konuda zorlanacağını hiç sanmıyorum,” dedim Tekin’e. Bana uyarıcı bir bakış attı ama umursamadım.

Derin bir nefes aldı. “Silahsız gelineceğini yaz,” dedi Kıvılcım’a. “Bu üzerlerinde yeterince büyük bir tehdit oluşturacaktır.”

“Nerede yapacağız toplantıyı?” diye sordu Kıvılcım. Kahvaltı tabağının yanında bir not defteri vardı ve bu sırada üzerine bir şeyler yazıyordu. Tüm açıklığıyla görebiliyordum sayfayı. Altı isim alt alta yazılmıştı. Kadir Mirza, Esat Demirağ, Vural Kızıltan, Şahin Sözener, Resul Koçak ve İshak Argun adlarının yanında bir de adresler vardı. Günler önce yalnızca bir kısmının ismini bilirken artık zihnimdeki Kılıç Yedilisi tablosu tamamdı.

“Mağaramızın derinliklerinde,” diye yanıtladı Yaman gülerek.

İşittiğim şeyle bakışlarım Kıvılcım’ın defterinden ayrılırken “Nasıl yani?” dedim şaşkınlıkla. “Cave‘de mi?”

“Kulübün bodrum katında kimsenin bilmediği toplantı odaları var,” diye yanıtladı beni Yaman. “Ses geçirmez, özel bir otoparktan giriliyor ayrıca. Tekin bu tarz önemli toplantıları orada yapar.”

Etkilenmiştim ama bir şey diyemeden evin kapısı açıldı ve dün gece bana yenge diyen koruma içeri girdi. “Neyran!” dedi ansızın. Bu tek sözcükle Kıvılcım oturduğu yerde irkildi. Tekin’e baktım, gözleri alevler saçarak ismini bilmediğim korumaya sabitlenmişti. “Pardon!” dedi adam hemen ardından. “Kıvılcım… Catering geldi, ilgilenebilecek misin?”

Kıvılcım allak bullak olmuş yüzüyle masadan kalktı. Bense neler olduğunu anlayamıyordum, neye kızmıştı? Koruma da onu takip edince diğerlerine baktım. “Neyran* mı dedi o Kıvılcım’a?” diye sordum biraz şaşkınlık ama çokça merakla.

“Evet,” dedi Tekin bana açıklar gibi. “Kıvılcım’ın gerçek adı bu.”

“Öyle mi?” dedim mırıltıyla. “Neden Kıvılcım diyorsunuz o zaman?”

Sorumu yanıtlayan Yaman oldu. “Sevmiyor,” dedi çatal bıçağını tabağının kenarına bırakırken. “Kimsesizliğini hatırlatıyormuş. O yüzden kullanmıyor bu ismi.” Sinirlenmiş gibi çenesi kasıldı. “Yasin embesili henüz yeni, öğretemedik bir türlü.”

Demek korumanın adı Yasin’di. Daha detaylı bakınca onun Arhavi’ye ilk geldiğimde otel odasının kapısında tartıştığım kişi olduğunu fark ettim. “Anladım,” dedim burukça. Kıvılcım için üzülmüştüm. “Ben dikkat ederim. Merak etmeyin.”

“Aksini düşünmemiştim,” dedi Tekin. Hemen ardından üzüldüğümü gördüğü için olsa gerek göz kırptı.

O andan sonra kahvaltı güzel geçti. Tekin şu bahsettiği Laz Böreğinden bile getirtmişti. Onun da tadını sevdiğimi gördüğünde ise memnuniyetini gizleyememişti.

Sonraları saatler boyu çalıştıkları sırada Tekin gece toplantı biter bitmez Ankara’ya gitmek üzere yola çıkacağımızı söylemiş, her şeyimi hazırlamamı istemişti. Arhavi’de hava soğuktu. Bu yüzden ben de üzerime siyah dar kesim bir pantolon, siyah boğazlı kazak giymiş, kürk kabanımla topuklu botlarımı ise hazır etmiştim. Bavullarımı toparlayarak arabaya taşıtmayı da ihmal etmemiştim.

Akşam olup Tekin tüm hazırlıkların tamamlandığından emin olunca eve girdi. Hızlıca giyinmeye başladı. Karnındaki bandajı çoktan çıkarıp atmıştı. Yarası normal görünüyordu. Siyah boğazlı kazağı ve aynı renk pantolonuyla benim kombinimin aynısını yapmıştı. Nihayet hazır olduğunda yanıma geldi ve belimden tutarak beni kendine bastırdı. “Toplantıya tek gireceğim,” diye mırıldandı.

“Söylemiştin,” diye yanıtladım onu. “Ama benimle birlikte ağırlamanı istemiyorlar mıydı?”

“O konuda direten Matthias ve Güngör’dü. Sebebini de artık çok iyi biliyorsun.” Ben suratımı asınca dudaklarını alnıma bastırdı. “Seni bu karede görmeyi istemiyorum, Hazel.”

“Bundan sonra birlikte hareket ederiz diye umuyordum ama,” dedim kendimi tutamadan.

“Büyükelçi mevzusu ve gemiyle ilgili kanıt bulma konusunda, evet.”

“Yerini bil mi diyorsun yani?” dedim çenemi hafifçe havaya dikerek.

Bakışları usulca gözlerimde, yüzümde, dudaklarımda dolandı. Yanıt vermesini beklerken gelen ani öpücüğü ise beni hazırlıksız yakaladı. Dudaklarımı diliyle araladı, alt dudağımı hafifçe emdi ve boğazımdan gelecek iniltiyi duyana kadar da benimle uğraştı. Maalesef çok beklemesi gerekmemişti. Yalnızca saniyeler sonra ellerim saçlarının arasındaydı, bedenim onunkine yaslıydı ve dudaklarımdan ihtiras dolu bir inleme fırlamıştı.

Tüketen ama buna rağmen daha fazlasını arzulatan bir histi bu. Tutkunun alevli elleri sadece tenimi ve dudaklarımı değil, ruhumu da yakıyordu. O da böyle mi hissediyordu? Ona da böyle hem tükenirmiş hem de yeniden doğarmış gibi mi geliyordu? Dudakları dudaklarımdan ayrılıp kazağımın boğazını sıyırarak boynuma ilerlediğinde zihnimdeki sorular da kuş olup uçtu. Hafifçe emdiği boynumda sabahtan kalma, Tekin’in dudaklarının eseri minik bir iz olduğunu biliyordum ama asıl iz sanki tüm ruhuma bırakılıyordu.

“Senin yerin benim yanım,” diye mırıldandı nefesini sakinleştirebildiğinde. “Bu asla değişmeyecek bir kural.” Yanıt verecektim fakat dudaklarımı parmağıyla örttü. “Ama bu tabloda olmanı istemiyorum.” Zorlukla yutkundu. “Karanlığa ait değilsin demeyi çok isterdim. Ama ben oradayım ve ne yazık ki çok bencil bir adamım, Hazel. Gitmene izin vermem, seni de kendimden uzak tutmam.” Dudaklarını hafifçe dudaklarıma sürttü. O anda hissetmiştim, o da en az benim kadar kendinden geçiyordu. “Sen yalnızca benimsin. Bu da asla değişmeyecek bir diğer kural.”

Sözleri dizlerimin bağını çözmemiş, ayağımın altındaki yeri sarsmamış gibi davranmak çok zordu. “O zaman neden yanında istemiyorsun beni?” diye sordum içimden taşan bir cilveyle. Daima ona yakın olma isteğim aman vermiyordu. “Güngör’ün davetinde gelmiştim toplantıya.”

“O zaman da gelmeni istememiştim,” diye yanıtladı. “Emrivaki yapmışlardı ve bu hiç hoşuma gitmemişti. Ki olanları biliyorsun sonrasında. O gece de itiraz etmem gerekirdi. Ama… Bir ilişki yaşadığımızı düşününce hepsi, inkâr edemedim bunu. Etmek istemedim daha doğrusu.” Gözlerimi kırpıştırınca ansızın kor bakışları parladı. Sanki bu hâlim onun için dayanılmazdı. “Bakma şöyle! Göndermemek için tüm silahlarını kullanıyorsun,” derken sesi arzulu bir tonda çıktı.

“Pek de başarılı değilim o zaman bu konuda. Bensiz gideceğini düşünürsek.”

“Beni ne hâle getirdiğini asla anlayamıyorsun.”

“Ne hâle getiriyormuşum?”

“Elimden gelse… Kollarımdan bir dakika bile uzaklaşmana izin vermem.” Elleri yüzümü sıkıca sararken dudakları çapkın bir tavırla kıvrıldı. “Yatağımdan asla çıkartmam seni.” Arsız arsız sırıttı. “Ki Ankara’ya döndüğümüzde olacak şey de bu. Ve bu sefer asla durmayacağım.”

Tamamlanmamızdan bahsettiğini anlayınca dudaklarımı ısırdım. “Bu bir vaat mi?”

“Cık!” dedi itiraz ederek. “Yemin.” Dışarıdaki hareketliliğin arttığını belli eden gürültüler odaya dolunca derin, bıkkın bir nefes aldı. “Ama şimdi… Bu gecenin, Konsey’in gölgesi düşmeyecek üzerine. O yüzden lütfen burada kal.” Başparmağı dudaklarımı okşadı. “Sen bir gülsün, mşkeri. Unuttun mu? Karanlığa değil, güneşe ihtiyacın var.”

Kocaman, uçsuz bucaksız bir bahçeydi dünya denen yer. İnsanlarsa o bahçeyi bazen süsleyen, bazense çirkinliğe boğan çiçeklerden ibaretti. Kiminin yüzü daima güneşe dönüktü, tıpkı bir günebakan gibi. Kimi ancak zararsız, önemsiz bir ot olarak tanımlanabilirdi. Kiminin dikenleri vardı, tüm güzelliğine inat kıyıda köşede gizlediği. Fakat bazıları da vardı ki onların yüzü daima karanlığa bakıyordu, varlığı yalnızca karanlığa aitti. Güneş nedir bilmiyordu, yalnızca gölgede açıyordu, tıpkı bir gölge çiçeği gibi tekinsizdi ve içten içe tahmin edilemez bir tehlike barındırıyordu. Sanki… Onu görebilmek için razı olmam gereken karanlık bir hayat sunuyordu önüme Tekin. Oysa Tekin’e göre ben bir güldüm. Açmak için aydınlığa, güneşe ihtiyaç duyuyordum. Fakat yanıldığı bir konu vardı, o gül dün gece zaten onun kollarında, onun dokunuşlarıyla açmıştı. Ve biliyordum ki bazı masallarda da güller, güçlü karanlıklar kralına âşık olur; onun uğruna güneşi ardında bırakırdı.

Dudaklarımı hafifçe ısırdım. Bunu elbette sesli bir şekilde itiraf edecek değildim. Önce o söylemeliydi.

“O zaman çabuk bitir toplantıyı,” dedim çarçabuk. “Bir an önce gitsinler.”

“Merak etme,” dedi bana garanti vermek ister gibi. “Bir aksilik çıkmayacak.”

Evin kapısından, “Geldiler,” diye bir ses yükselince Tekin kapıya doğru ilerledi. Tam koridora ulaştığı sırada hızla geri döndü ve beni yatak odasının pervazında yakaladı.

“Sabah…” diye mırıldandı. “Bana Sen bir kor alevsin! demiştin.” Başımı sallayınca durmadı. “Bizim buralarda… Daçxuri derler.”

Kelime tanıdık gelmişti. “Bu kelimeyi nereden duydum ben?” diye sordum. Hemen gülümsedi.

“Benim evimin girişindeki ahşap tabeladan,” diye yanıtladı beni. Sonra hemen Lazcasını söyledi. “Daçxuri do oropa var impulen.”

Benim dudaklarımdan ise aynı anda günler önce ondan öğrendiğim Türkçe tercümesi firar etti. “Ateş ve aşk saklanamaz.”

“Annem… Küçükken bana daçxuri diye seslenirdi. Bahsettiğim bahçedeki orman gülü ağacını… Annem kendi elleriyle dikmişti.” Dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. “Yusuf’un Gül’ü… Annem… Sevdiği adam gibi Laz değildi, bir Çukurova güzeliydi. Çiçekleri, toprağı çok severdi. Tıpkı senin gibi…” Annesiyle babasının adını öğrenmek mi daha sarsıcıydı benim için? Yoksa Tekin’in gözlerinde gördüğüm özlem mi? Ya da genç Yusuf ile Gül’ünün beraber öldüklerini bilmekti belki… Boğazımda ansızın oluşan düğüm nefes almamı da güçleştirmişti. “Orman gülü ağacını çok sevdiğimi bilirdi,” diye devam etti ama yutkunuşu ağırdı. “Soyadın sert fırtına anlamına geliyor ama sen asıl ateş gibisin. Günün birinde de kalbinde fırtınalar estiren bir orman gülü bulacaksın, derdi.”

İşittiklerim tüm tüylerimi ürpertip kalbimin orta yerinde bir kıvılcım yakarken alt dudağımı ısırdım. “Bulabildin mi?” dedim gözlerim onun kor bakışlarının içinde bir şeyler ararken.

“Buldum,” diye yanıtladı beni. Bakışları kadim bir büyü gibiydi. “Hayallerimdeki mşkeri günler önce, Arhavi’nin fırtınalı bir gecesinde bana geldi.”

Başımı öne eğip durduğum yerde kımıldandım. Hemen sonra başımı kaldırdım ve gözlerimi onunkilere odakladım. Duygularım öyle yoğundu ki nasıl davranacağımı şaşırmıştım. “O zaman işlerini hallet ve çabucak mşkerine dön, daçxuri,” dedim mırıltıyla. Aramızda esen o ağır, tutkulu havayı dağıtmayı amaçlamıştım.

“Her zaman,” dedi dudaklarıma kapanmadan hemen önce. “Daçxuri her zaman mşkeriye geri döner.”

Dudaklarıma sert, hızlı bir öpücük bıraktıktan sonra, bir daha arkasına bakmadan evden çıktı. Benim kalbimse orada henüz tutuşan bir kıvılcımla tanışmıştı. İkimiz de farkında değildik belki ama kaderin kördüğümü bizi birbirimize mşkerinin fırtınalı bir gecede daçxuriye gelişinden çok daha önce bağlamıştı.

🌊

*Kâzım Koyuncu’nun Anılar Düştü Peşime adlı şarkısından.

*Neyran ismi, Kıvılcım’ın adının Neyran olduğu bilgisi ilk kez, 2017 basım tarihli CEZAYİR MENEKŞESİ isimli kitabımda geçmiştir.

*Daçxuri; Lazcada ‘ateş’ anlamına gelir.

🌊🌊🌊

Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;

Instagram: burcubuyukyildizz

Tiktok: burcubuyukyildizz

guest
0 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
error: İçerikler Korumalıdır!