25-26-27 ve Tekin Bozboran bölümleri kitap versiyonuna göre yazılmış bölümlerdir. Buraya da o hâlleri yüklenmiştir. Öncesi böyle değildi dediğiniz bir nokta varsa da sebebi budur. Bundan böyle kitap versiyonunda ilerlenecektir.
♪♪ Bölüm şarkısı:
Coolio, L.V. ~ Gangsta’s Paradise
Paloma Faith ~ Guilty
27. BÖLÜM
~ 1. KİTAP FİNALİ ~
Yaklaşık üç saat süren toplantının sonuna gelindiğinin haberi az önce ulaşmıştı. Tekin’in evinde benimle birlikte Kıvılcım ve Yaman da vardı. Cesur ve Savaş ise Tekin’le toplantının yapıldığı eve gitmişlerdi. Ekibin yarısı buradaydı, yarısı ise oraya yerleşmişti.
Tekin’in gelmesi için dakikaları sayarken telefonumdan bir mesaj sesi yükseldi. Hazar’dandı, bir ses kaydı göndermişti. Fazla bekletmeden çantamdan kulaklığımı çıkarıp taktım ve gönderdiği kaydı dinlemeye başladım. Fakat daha ilk tınıyı duyar duymaz gözlerimi devirmeden duramamıştım. Geri zekâlı cehennem zebanisi, şarkı söylediği bir kayıt yollamıştı bana. Elbette çok sevdiği Güllü’nün en sevdiği şarkısıydı. Sabah Olmadan adlı şarkının sözleri, Hazar’ın kalın sesiyle kulaklarıma dolarken dudaklarım engel olamadığım bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. Tipine bakan, dinlediği müzik türleri arasında arabeskin de olabileceğine asla inanmazdı.
Rüyamda gördüm seni bu gece
Hemen uyandım sabah olmadan
Gözyaşlarım birden boşalıverdi
Seni düşündüm sabah olmadan ♪♪
Kayıt nihayet bittiğinde yüzümdeki gülümseme zerre azalmadan çarçabuk yazdım.
Hazel: “O kadar kötü bir sesin var ki. Ne yorum yapsam bilemiyorum.”
Hazar: “Sesimi bile özlediğini bilmesem inandırıcı olabilirdin.”
Özlemiştim ama bunu o anda itiraf edip bir taraflarını kaldırmaya gerek yoktu.
Hazel: “Bet sesini duymayı neye borçluyuz?”
Hazar: “Hiç. Harbiden rüyamda görmüştüm seni. Bunu müthiş sesimden bir şarkıyla paylaşmak istedim.”
Benim ona bir yanıt göndermemi beklemeden bir fotoğraf yollamıştı şimdi. Anılarımdan çıkıp gelen küçük bir oyuncağın yeni ve tertemiz hâliydi. Güzel ve Çirkin masalındaki Belle’in peluş versiyonuydu. Sarı elbisesi, başındaki sarı tacı, uzun saçları, güzel yüzü ve elinde tuttuğu kırmızı gülü… Tam olarak yıllar önce kaybettiğim o oyuncağın birebir kopyasıydı.
Dayanamayıp heyecanla cevap yazdım.
Hazel: “Nereden buldun bunu?”
Hazar’ın yanıtı hızlı geldi.
Hazar: “Berlin.”
Hazel: “Al bari. Bana doğum günü hediyen olsun.”
Hazar: “Aldım bile. Canavarı da vardı da ayrı kalsınlar diye özellikle almadım onu.”
Hazar: “Ama doğum günü hediyen başka.”
Hazel: “Gözlerimi yaşarttın. Bu kadar erken mi? Sen beni gerçekten özlemişsin, oğlum. Kardeşcağızından başka bir şey düşünemez olmuşsun.”
Hazar: “Özledim tabii. Hepi topu bir tane kıymetlim var. Onu düşünmeyeceğim de ne yapacağım?”
Hazel: “İçki mi içtin sen?”
Hazar: “Yoo. Gayet ayığım.”
Hazel: “Allah Allah! Ölecek miyim yoksa? Üç günlük ömrüm kaldı da söylemiyor musun? Sen böyle sevgi gösterisinde bulunmazsın bana.”
Hazar: “Saçma sapan konuşma. Ne ölmesi? Kocaman bir ömür var önünde.”
Hazel: “Birlikte.”
Hazar: “Yok ya! Ben o kadar yaşamam.”
Hazar: “Genç ölürüm, cesedim yakışıklı olur.”
Hazel: “Sen saçmaladın asıl.”
Cevap gelmeyince yeniden yazdım.
Hazel: “Hem bilmiyor musun? Kötüye bir şey olmaz.”
Yanıt vermesini bekledim ama hiçbir şey gelmedi. Konsey’dekilerin yola çıktıkları, Tekin’in de buraya doğru geldiği haber verilince rahat bir soluk almayı denedim.
Dakikalar sonra Tekin nihayet eve ulaştığında önce adamlarına emirler yağdırdı. Ardından Yaman’a, “Son durum ne?” diye sordu.
Sabah kahvaltıda öğrendiğime göre Konsey üyelerinin her biri birkaç adamıyla gelmişti Arhavi’ye. Buradan ayrılışlarında ise Tekin’in birkaç adamı her bir üyeye ve korumalarına eşlik edecek, helikopterlerle Batum’a gideceklerdi. Yaman elindeki gps benzeri bir cihazdan Konsey’dekilere eşlik eden ekibin lokasyonlarını takip ediyordu. “Yoldalar. Piste doğru ilerliyorlar.”
“Güzel,” dedi Tekin. Her şey yolunda gitmiş görünüyordu.
“Nasıldı?” diye sordum o benim yanıma yaklaşınca.
“Yolunda gitti her şey,” dedi rahat bir nefes alarak. Alnıma küçük bir öpücük bıraktı.
“Beklediğin gibi aksi bir şey olmadı o zaman.”
“Olmadı,” diye yanıtladı beni. Dudaklarında hafif bir tebessüm belirmişti.
Bense sebepsizce olduğum yerde duramıyordum. Karnımda uğursuz bir düğüm belirmişti, gevşemiyordu. Kalbim ansızın, ortada hiçbir neden yokken hızlanmıştı, bir türlü durulmuyordu. Elimdeki telefona baktım yeniden. Hazar’dan hâlâ bir yanıt görünmüyordu.
Tekin, içeri bir süre önce giren Savaş’la konuşmasını yarıda kesip “Bir şey mi oldu?” diye sordu bana. Kaşları çatılmıştı, yüzümde ne görüyordu bilmiyordum ama içimdeki huzursuzluğu saklayamadığım açıktı.
“Hazar mesaj attı da,” dedim çarçabuk. “Son mesajıma cevap vermedi. Ona kafam takıldı.” Kuruntumun saçma ve temelsiz olduğunu biliyordum ama yine de Hazar’ı aramadan, sesini duymadan rahatlamam imkânsızdı.
“Ara o zaman,” dedi tereddütsüz. “İçin rahat etsin.”
“Öyle mi diyorsun?”
“Evet. Çıkmamıza daha var.”
Başımı sallayarak telefonumdan Hazar’ın ismine tıkladım. Telefonun çalma sesi kulaklarıma dolarken bir süre sonra açılmasını ve Hazar’ın sesini duymayı bekledim. Fakat cevap yoktu. Bu sırada Tekin de telefonunda bir şeyler yazmaya başlamıştı ama çok oralı olamadım. Hazar’ın sesini bana taşıması gereken telefon çaldı, çaldı, kimse açmadı. Kapattım, bir daha aradım ancak yine aynı şey tekrarlandı. Belki de duymuyordur, diye fısıldadı içimden bir ses. O anda tek umudum o sesin haklı olmasıydı.
“Açmadı mı?” dedi Tekin. Sesi de duruşu da benim aksime çok rahattı.
“Yok,” dedim dudaklarımı ısırarak. “Açmadı.” Derin bir nefes aldım. “Meşgul herhâlde.”
Cesur o sırada, “Tekin, ben helikopteri hazırlatıyorum,” deyince konuşmamız bölündü.
“Eyvallah!” dedi Tekin. “Hazır olunca çıkarız biz de.”
“Tamam,” diyen Cesur evden hızla ayrıldı. Diğerleri de dışarı çıkmış, arabaları kontrol etmeye başlamışlardı.
“Anlatsana!” dedim Tekin’e. Kafamı dağıtmam lazımdı. “Neler konuştunuz?”
“Genel hatlarıyla Konsey’in beş yıllık planlarını tartıştık. Bazı düzenlemeler yapmayı kararlaştırdık.”
“Amerikalıyla İngiliz nasıldılar?” dedim onları kanlı canlı görmediğimi hatırlayarak.
“Davetteki hezimetlerini çabuk unutmuşlardı,” dedi Tekin gülerek. “Hatta Chris… Amerikalı olan yani… Kendi başına silah taşıtma işini eline yüzüne bulaştırınca benim yardımımı istedi. Abbasovlar aracılığıyla yapmak istiyor tabii…”
“Sahi…” dedim bir an hatırlayınca. “Mıstık ve Amerikalı nasıl teşebbüs ettiler ki böyle bir şeye? Abbasovlar tek bağlantı değil miydi?”
“Musti’ye baskın yaptırmak için izin verdim zaten. Abbasovlar bana önceden haber vermişti. Chris de Suriye’ye değil de Türkiye’ye geçirmek istiyordu silahları. Muhtemelen örgüte Türkiye’den bir bağlantı bulmayı deneyecekti ama bana yakalandı zaten.”
“Arhan Aziz peki?” diye sordum merakla. “O da geldi mi?”
“Tabii,” dedi Tekin. “Güngör artık saf dışı, onun vekâlet ettiği koltukta bundan böyle Arhan Aziz var. Bu gece itibariyle Matthias da saf dışı kalacak.”
“Matthias’ın yerine birini almayı düşünüyorlar mı Konsey’e?”
“Şimdilik planda yok. Ama elbette gözlerini dört açacaklardır. Uygun biri olabilir mi diye.”
“Arhan Aziz, gazeteci Akif Kandemir’i ne zaman teslim edecek sana?”
“Etti. Bu sabah.”
“Nerede peki şimdi? Ne olacak ona?” dedim adamın sadece işini yapan idealist ve yaşlı bir gazeteci olduğunu hatırlayarak. Tekin’in ona bir zarar vermeyeceğinden içten içe emindim.
“Bir şey olmayacak.”
“Nasıl yani?” dedim anlamadan. “Elinden Güngör’le ilgili şu yolsuzluk dosyasını almayacak mısın?”
“Akif Kandemir’e ulaşmak isteme sebebim, Matthias’ın o yolsuzluk dosyasıyla Güngör’ü tehdit etmeyi planlamasıydı. Biliyorsun. Benim Konsey’de olmamı istemediğinden, Güngör’ün de ret oyu vermesi için iplerini elinde tutmayı amaçlıyordu. Ben Matthias’ın elinden bunu almak istedim yalnızca. Güngör’ün sonunu o dosyayı kullanarak getirmeyi planlamıyorum,” diye yanıtladı beni. “Başkalarına ne yaptığı umurumda değil. Ben bana ne yaptığıyla ilgileniyorum.”
Davette Kadir Mirza ile iş birliği yapıp benim için planladığı saçmalıktan söz ediyordu. “Bence Konsey’den atılmak en büyük ceza olacaktır ona zaten.”
“Bakalım,” diyerek geçiştirdi beni Tekin. Benimse kafam o kadar doluydu ki Güngör Bıçakçı’yı dert edinecek değildim.
“Akif Kandemir’i ne zaman serbest bırakacaksın peki?”
“Henüz konuşma şansı yakalayamadık kendisiyle,” dedi Tekin. “Biliyorsun peşinde Matthias da vardı. Önce o sorunu halledip adamın can güvenliğini garantiye alalım.” Sakallarını ovuşturdu. “Tabii bir kontrol de ederiz önce. Yolsuzluk dosyası dışında elinde kayda değer bir şey varsa diye.”
“Ya polise giderse peki sonra?” diye sordum endişeyle.
“Gitmeyeceği şekilde bir anlaşma yaparız biz de,” derken öz güvenliydi sesi. Sanki aklında bir plan vardı bununla ilgili. Fakat zihnimin kalabalığı büyüktü. Üstelik aklım Hazar’la öyle doluydu ki konudan konuya atlama ihtiyacım baş göstermişti.
“Fransız bu gece saf dışı kalınca yerine Kadir Mirza’yı falan getirmezler, değil mi?” dedim bu kez.
“Hayır,” dedi Tekin kendinden emin bir tonda. “Kadir’in elinde öyle bir güç yok.”
“Peki şu garip Yedili kuralları…” dedim dudaklarımı büzerken. “Geçmişte şu kuralları koyan adamı da merak etmedim değil.” Bir an hafızamı yokladım ama bir şey bulamayınca ona sordum. “İlk liderin ismi neydi demiştin?”
“Kılıç…” diye yanıtladı beni. “İlk liderin ismi Kılıç Mirza’ymış.”
Soyadını duyunca gözlerim kocaman açıldı. “Nasıl yani?” dedim şokla. “Kadir’in nesi oluyordu?”
“Dedesinin abisi.” Ben devamını duymak için sabırsızlanırken devam etti. “Kılıç Mirza kurmuş Yedili’yi. O zamanki amacı şu ankinden farklıymış tabii. Kılıç Mirza iyi bir adammış,” dediği anda dikkat kesildim. Kaşlarım çatılmıştı, nereye bağlanacağını merakla bekliyordum. “Kardeşi varmış Kılıç’ın. Büyük Kadir Mirza… Bizim embesil Kadir’in dedesi. Ama öz değil. Bizim Kadir’in babası evlatlık. Büyük Kadir, çocuğu yok diye evlat edinmiş zamanında. Sonra bir kızı olmuş gerçi ama kendi kanından bir oğlu olmamış hiç.”
“Eee?” dedim. Hikâye ilgimi çekmişti.
“Büyük Kadir Mirza acımasızın tekiymiş. Yedili’yi kendi amaçları için kullanmak istiyormuş. Abisi Kılıç Mirza’yı öldürmüş ve yerine geçmiş.”
“Aaa!” dedim şaşkınlıkla. “Habil ile Kabil gibi aynı.”
“Aynen öyle. Başa Büyük Kadir Mirza geçince Yedili’nin misyonu da baştan sona değişmiş. Ve bugünkü hâlini almış. Dokunulmazlık kuralını da Büyük Kadir koymuş. Göt korkusundan…”
“Bugünkü Yedili yeni kuruluyor demiştin,” dedim merakla. “Eskisine ne olmuştu ki?”
Kısa bir an durup düşündü. “Hepsi infaz edilmiş ama yapan bilinmiyor.”
Kaşlarım hayretle havalanırken dışarıdan arabaların sesi geldi. Ben Süvarilerin babası da mı infaz edildi yani? diye şoka girmiş gibi düşündüğüm sırada, Tekin kontrol etmek için evin kapısına yöneldi. Aynı saniyelerde telefonuma ansızın bir mesaj düştü. Hazar’dan olduğunu zannederek telaşla ekranıma baktım ama tanımadığım bir numaraydı. O sırada dışarıdaki gürültü telaşlı bir hâl alınca mesajın içeriğine bakmam da sonraya kaldı.
Tekin hışımla yeniden içeri girdiğinde Yaman da arkasından salona daldı. Kapı sertçe kapandığında Tekin elimden tuttu, koltuğa attığım çantamla kürk paltomu kaptığı gibi evin arka tarafına doğru benimle birlikte yürümeye başladı. Yaman ise hemen arkamızdaydı, elindeki telefondan birini arıyordu.
“Nasıl olabilir böyle bir şey?” dedi Tekin benim neler olduğunu sormama fırsat tanımadan.
“Bilmiyorum,” diye yanıtladı Yaman.
Neyden bahsettiklerini kavrayamadan evin içinde daha önce hiç girmediğim bir odaya ulaştık. Tekin odanın kapısını cebinden çıkardığı bir kartla açtı ve Yaman elindeki gpsten bakışlarını ayırmazken hep birlikte odaya girdik.
“Hepsinin helikopteri havalandı,” dedi Yaman. Muhtemelen Konsey’dekilerden söz ediyordu. “Matthias hariç.”
“Sedat’ı aradın mı?” dedi Tekin paltomla çantamı köşedeki koltuğa bırakırken.
“Aradım. Açmıyor. Ama lokasyonu sabit. Pistin hemen yanında şu anda. Hareket etmiyor.”
Tekin odanın duvarındaki kitaplıkta bir düğmeye dokundu, hafifçe sola doğru iterek kenara çekti. Kitaplığın aslında gizli bir kapı olduğunu gördüğüm anda gözlerim şaşkınlıkla kocaman hâle geldi.
“Tekin?” dedim telaşla. “Neler oluyor?”
Bakışları beni bulduğunda orada gördüğüm şey beni hazırlıksız yakaladı. Çaresizlik vardı kor parçalarında. Ancak sebebini anlayabilmem çok zordu. Bir felaket olmasından mı korkuyordu?
“Hazel…” dedi beni omuzlarımdan tutarak. “Matthias ve korumaları helikoptere binmemiş olabilir.” Bir eliyle saçlarını çekiştirdi. “Helikopter havalanmadı. Sedat ve ekipten birkaç kişi onlara eşlik etmişti. Hiçbirine ulaşamıyoruz şu an.”
“Öğrendi mi?” diye sordum panikle. “Tüm sisteminin hacklendiğini öğrendi mi?”
“Büyük ihtimalle! Çünkü işlem tamamlandı,” dedi Tekin.
Yaman’ın telefonu çalmaya başlayınca hızla yanıtladı. Ve Cesur’un sesi odanın dört bir yanındaydı.
“Pistteyim,” dedi nefes nefese. Bildiğim kadarıyla pist bulunduğumuz yere çok uzak değildi. “Sedat vurulmuş. Matthias’a eşlik eden diğer üç adamımız da!” Kısa bir an duraksadı. “Hatta pilot da!” Ansızın bir öksürük sesi doldu içeri. “Dur, amına koyayım! Yarana bastır şunu! Ne diyorsun?” diye seslendi Cesur. Biriyle konuşuyordu. Bu konuşma bir müddet sürdükten hemen sonra, “Tekin!” dedi gür bir sesle. “Matthias yolda biriyle konuşmuş. Fransızca. Sedat’ın anlamayacağını düşündü herhâlde sikik. Hacklendiğini tam o sırada öğrenmiş. Muhtemelen kendi adamıyla konuşuyordu. Köpeklerinin sabah gönderdiği adrese gideceğim hemen, demiş konuştuğu kişiye. Piste yaklaşmadan hemen önce. Sonra da daha bizimkiler önlem alamadan korumaları, Sedat’la bizim diğer adamları vurmuş.”
“Şu anda buraya geliyor o zaman!” dedi Tekin hiddetle.
“Evet. Ama oradan sağ çıkabilmeleri zaten imkânsız. Kalabalığız.”
“O kalabalığa güvenmemi beklemiyorsun herhâlde,” dedi Tekin sinirli bir tonda. “Evin lokasyonunu içeriden biri ya da birileri ötmüş belli ki.” Açtığı bir çekmeceden bir şeyler çıkardı. “Bu riski alamam!”
“B planı mı o zaman?” diye sordu Cesur. Bunu sorduğu anda Tekin bu kez diz çökerek odadaki çalışma masasının altındaki kasayı birkaç hareketle açtı. Kasanın içinde bir silah yığını vardı. Kendi beline iki tanesini taktı, iki tane de Yaman’a uzattı. En sonunda bir silah daha çıkararak kasayı kilitledi ve ayağa kalktı.
Elindeki silahı bana uzatması, beklentilerimin çok dışındaydı. “Sana, sen eline silah almayacaksın demiştim,” dedi yalnızca beni korumaya odaklandığını belli eden bir tavırla. “Ama şu anda başka seçenek yok.” Ben hiç tereddüt etmeden elindeki silahı alınca, az önce açtığı kitaplık görünümlü kapının önüne beni elimden tutarak yaklaştırdı. “Burada beklemen gerek,” diye mırıldandı. “Sana bir kulaklık takacak Yaman. Hepimizi duyacaksın.”
“Yalnız mı kalacağım?” diye sordum korkuyla. “Burada kilitli şekilde mi?”
“En güvenlisi bu!” diyerek onayladı beni. “Bu kapı sadece çekirdek kadro tarafından açılabilir. Ben, Savaş, Yaman, Cesur ve Kıvılcım. Başka kimseye güvenemem şu anda. O yüzden evin içinde bekleyemezsin.”
“Ne zaman geleceksin peki?” dedim tüm bedenim istemsizce titremeye başlayınca.
“Kıvılcım gelecek yanına!” diye yanıtladı. “Bu odanın dışarıdan açılan bir kapısı daha var. Bahçenin alt kısmına açılıyor, yan tarafından dolaştığınızda iskeleye çıkıyor yol. Seni oradan çıkaracak ve tam…” Saatine baktı. “On sekiz dakika sonra iskeleye yanaşacak olan tekneye götürecek. Biz de bu sırada Matthias’ı pusuya düşüreceğiz.”
“Tekneye mi?” dedim telaşla ve çarçabuk itiraz ettim. “Sensiz hiçbir yere gitmem.”
Beni hiç dinlemeden konuşmaya devam etti. “Güvendiğim biri daha var. Akın… Duymuştun ismini. Atina’dayken…”
“İstanbul’daki evimizin önüne gönderdiğin adamın…” diye onayladım onu.
“Evet. O buraya geliyor,” dedi bakışlarındaki endişe biraz azalır gibi olurken. “Tekneyi de o kullanıyor. Seni ve Kıvılcım’ı buradan götürecek.”
“Beni yalnız bırakıyorsun,” dedim çenemin titrediğini hissederken.
“Yalnız bırakmıyorum,” diyerek yaklaştı bana. Dudaklarını dudaklarıma bastırdıktan hemen sonra nefesi nefesime karışırken fısıldadı. “Seni saklıyorum.”
“Kendini de sakla o zaman!” diye itiraz ettim umarsızca. Sanki birbirimizden uzaklaşırsak bir daha onu göremeyecektim. “Hani… Seninle birlikte kilitli kalmamı istiyordun… Öyle demiştin.”
Dudakları hafifçe kıvrıldı. “O akşam sana… Seni cehennemin ortasında bırakmayacağımı da söylemiştim, mşkeri,” diye fısıldadı. “Bu gece… Burası bir cehenneme dönecek. Burada kalmanı göze alamam.” Dudakları elmacık kemiğimde, gözlerimin kenarında, yanaklarımda dolaştı. “Sözümü dinle. İtiraz etme bana. Lütfen… Aklım sende kalacak yoksa,” diye fısıldayışıyla ise gözlerim kapandı. Kalbim güm güm atıyordu ama bu kez kaynağı heyecan değil, saf bir korkuydu.
“Tamam!” diye fısıldadım onun işini daha fazla zorlaştırmamak için. Dikkati dağılırsa ona bir zarar gelmesinden çok korkuyordum. “İtiraz etmiyorum. Sakla beni.”
Son kelime dudaklarımdan çıkar çıkmaz Yaman elindeki birkaç minik cihazla yanımıza geldi. Tıpkı davet öncesi gibiydi, bir minik kulaklık kulağımın içine itildi. “Hepimizi duyacaksın!” dedi bana garanti vermek ister gibi. “Kıvılcım şu anda dışarıda. Matthias’la haberleşen dışarıdaki adamlarımızdan biriyse diye kimsenin şüphelenmesini istemediğimizden böyle hareket ediyoruz. Matthias ve adamlarının hangi rotadan buraya geldiklerini takip edemiyoruz şu anda. Savaş onların peşine düştü. Cesur’u duydun, Sedat’ın yanında. Ayrıca bizi buradan çıkaracak helikopteri kullanacak.”
Yaman’ın anlattıkları bir nebze olsun rahatlatır gibi olmuştu beni. Bir aksilik çıkmayacaktı. Tekin, Matthias ve adamlarını bulacak, beni buradan Kıvılcım’a gerek kalmadan kendisi çıkaracak ve sonra da Ankara’ya varacaktık.
Tekin paltomla çantamı bu kez gizli odanın içindeki koltuğa bıraktı. Beni de oraya çekti, elimdeki hâlâ sıkıca tuttuğumun bile farkında olmadığım silahı paltomun cebine sakladı. Bunu yapmadan önceyse silahın emniyetini açmıştı.
“Silahın emniyeti şu anda açık durumda,” dedi gözleri gözlerimdeyken. “Gerçekten ihtiyacın olmadığı müddetçe eline almanı istemiyorum.”
Başımı salladım. “Kullanmama gerek kalmayacak,” diyerek onayladım onu. “Her şeyi halledeceksin ve beni buradan sen çıkaracaksın.”
Bana yanıt vermeden dudaklarıma küçük bir öpücük bıraktı. Fakat yetmemiş olacak ki öpücüğünü biraz daha uzattı ve güç bela sonlandırdı. “Mşkeri…” diye mırıldandı. Dudaklarını bir şeyler söylemek ister gibi araladı. Bir an… Sandığım şeyi mi söyleyecek yoksa diye düşünen aklım âdeta uçtu, kalbim ise heyecanla yerinde takla attı. Benim de dudaklarım aralandı ama sonra gözlerim bulunduğumuz odada dolandı. Yeri değildi. Bu duygular şu anda çok dikkat dağıtıcıydı.
“Bana döneceksin, daçxuri,” dedim ben de onun gibi. “Söz verdin.”
“Verdiğim sözleri tutarım,” diye yanıtladı beni. “Canım pahasına da olsa.”
Başımı sallayınca benden uzaklaştı. Ama bunu yapmaktan hiç hoşlanmadığı bakışlarında yanmaya başlayan alev sayesinde aşikârdı. Başka bir şey söylemeden arkasına döndü, odadan çıktı ve kitaplık görünümlü kapıyı gözlerimin içine bakarak ağır ağır kapattı. Kapı üzerime örtüldüğünde, tuttuğumun farkında olmadığım kesik nefesim de dudaklarımdan bir hıçkırıkla fırladı.
“Bir şey olmayacak,” diyerek avuttum kendimi. Bir müddet sonra kulağımdaki kulaklıktan da sesler duyulmaya başladı.
“Soldaki ormana giriyoruz,” dedi Tekin gür bir sesle. “Savaş, ne durumdasın?”
“Hiçbir yerde yoklar,” dedi Savaş tükürür gibi. “Helikopter uçsun mu? Belki termal kamerayla bulabiliriz.”
“O kadar vakit var mı?” diye yanıtladı Yaman.
“Denemekten zarar gelmez,” dedi Cesur. “Sedat hâlâ pistte. Yarası ağır. Birinin de onun yanına gelmesi gerek.”
“Seyit’e söyleyin,” dedi Tekin. Sesi nefes nefeseydi, sanki koşuyor gibiydi. “Şu anda ondan ve Cihan’dan başkasına güvenemem. Cihan evde kalsın. Kıvılcım’la birlikte oradaki adamları koordine etmeli.”
“Her şey yolunda görünüyor. Adamlardan şüpheli duran kimse yok gibi,” dedi Kıvılcım. “Akın’dan mesaj bekliyorum. Tekneyle yanaşmasına çok kalmadı.”
“Cesur!” diye buyurdu Tekin. “Helikopteri çalıştır. O iş sende.”
“Eyvallah!” dedi Cesur koşturma seslerinin arasında. “Silah desteğim yok. Yalnızca termal kameralar.” Zaten helikopteri o kullanacaksa silah desteğinin olmaması da sanırım doğaldı. “Kulaklığı birkaç dakikalığına kapatıyorum. Gürültü çıkacak,” dedikten sonra ise sesi kesildi.
Ben yalnızca Cesur’un sesinin kesildiğini sandığım sırada, Tekin’in sesi duyuldu.
“Hazel?” dedi kısa bir an sonra.
“Efendim?”
Soluk soluğa nefesi kulaklarıma doluyordu. “Avuçlarımdaki bir gülsün sen artık. Seni asla bırakmam!”
“Bu da nereden çıktı şimdi?” dedim sözleriyle telaşlanırken. Benimle bu şekilde konuştuğuna göre diğerlerinin de kulaklıkları kapanmıştı.
“Korktuğunu biliyorum,” dedi sesi rüzgârın uğultusuna karışırken. “Ama bu benden uzaklaşmak istemene neden olacaksa eğer…”
“Korkak bir kadın olmadığımı artık bildiğini sanıyordum.”
“Değilsin,” dedi hafifçe gülerek. “Cesaretine, meydan okuyuşuna hayranım. Bu asla değişmeyecek.”
“Dikenlerim bir gün avuçlarını kanatsa bile mi?”
“Bir tek ben dokunabilirim dikenlerine,” diye fısıldadı. “Bir tek benim dokunuşumla açabilirsin, Hazel. Bir başkasına asla izin vermem. Gitmek istesen bile.”
Cevap vermemi beklemeden kulaklıkları hızla açtı. Diğerlerinin koşturmaca sesleri yeniden yankılanırken zihnimde az önceki sözleri vardı.
Belle de Canavar’ın şatosundayken böyle mi hissetmişti? En çok neye hayran olmuştu? Onun gücüne mi? Yoksa Belle’i dünyanın en güzel kadını gibi hissettirişine mi? Ya da… Onun için vazgeçilmez olduğunu her fırsatta dile getirişine mi? Belle de Canavar da o anda umurumda değildi. Kilitli bir kapının ardındaydım, karanlıktaydım, bir tutsaklık gibiydi aslında ama kendimi zerre kadar kötü hissettirmemişti. Tekin de benim gibi hissediyor muydu bilmiyordum ama içimdeki o kadın işitmeyi bekleyecekti.
“Her yer karanlık, amına koyayım!” diye saydırdı Yaman. “Ormandan çıkabilirler diye burayı da kontrol edelim dedik ama hiçbir şey görünmüyor bu siktiğimin ormanında.”
“Araç güzergâhında bir sik yok!” dedi Savaş. “Evin oraya geri dönüyorum.”
“Cesur!” diye seslendi Tekin. “Ne durumdasın?”
“Yaklaşıyorum!” diye bağıran Cesur’du. Helikopterin pervanelerinin sesi kulaklıktan bile duyuluyordu. “Önce Tekin ve Yaman’ın girdiği kısmı kontrol ediyorum.”
Dikkatim dağılsın diye telefonumu çıkardım. Hazar’dan hâlâ yanıt yoktu ama okunmamış başka bir mesaj görünüyordu. Bu odaya girmeden hemen önce telefonuma tanımadığım bir numaradan mesaj geldiğini hatırlayınca hızla açtım. Fakat açar açmaz gördüğüm fotoğrafla kalakaldım. Gönderen Sahaf Verda Izabel’di.
“Kitabınız geldi, Hazel Hanım,” yazmıştı. Semra Hoca’nın Tezin için okuman gerek, dediği yasaklı kitabın fotoğrafı da mesajın hemen altındaydı.
Fotoğrafta kırmızı ciltli, eskimiş hatta sayfaları dağılmış bir kitap vardı, yıllar öncesine ait olduğu belli oluyordu. Ön kapağında yalnızca kitabın adı yazıyordu. Gümüş yaldızlarla yazılan, yer yer silinmiş KILIÇ YEDİLİSİ yazısı nefesimi boğazıma tıkamıştı, âdeta boğulduğumu hissettiriyordu. Fakat bununla kalmamıştı. Künyeyi de çekip atmıştı Verda ve orada yazarının da adı vardı. Kocaman puntolarla yazılmış AKİF KANDEMİR ismi, yazılar hafifçe silikleşmiş olsa da yarattığı etki sebebiyle gözümü alıyordu. Tezim için kullanacağım yasaklı kitabın adı Kılıç Yedilisi’ydi ve yazarı bu sabah Arhan Aziz tarafından Tekin’e teslim edilen gazeteci Akif Kandemir’den başkası değildi.
“Nasıl olabilir böyle bir şey?” diye fısıldadım sessizce. Hemen sonra kulaklıklardan duyulmaktan korkarak elimi dudaklarıma örttüm. Beynim tüm hızıyla zehir gibi çalışmaya başlamıştı. Yıllar yıllar önce, devlet eliyle kurulmuş bir yapılanmanın tarihi, faaliyetleri, alt grupları, bu yapılanmanın sonrasında devlet aleyhine çalışmaya başlayışı ve yok edilişinden bahsetmem gerekiyordu tezimde. Şimdi bu gördüğüm ne anlama geliyordu?
Zihnimdeki tüm bilgileri taradığım sırada aklımın orta yerine aniden bir kelime düştü. Mafya ve her türlü gayri nizami kuvvetlere karşı savaşmak amacıyla kurulan bu derin devlet yapılanması, tüm dünyada GLADIO adıyla biliniyordu. Fakat yıllar önce Türkiye’deki bu organizasyonun içinde yoldan çıkanlar olmuş ve bu kişilerin silahlarını devlete çevirdikleri alt kuruluşlar kurduklarından bahsedilmişti. Başta savaşılan şey hâline gelmekle ilgili tüm bu söylentilerin, yalnızca bir teori olduğuna inanılıyordu oysa. Ancak görünen o ki doğruydu. Ne de olsa uzun süre uçuruma bakarsan uçurum da sana bakıyordu. Yıllar boyu karanlıkla savaşan herkes, belki de günün birinde karanlığın ta kendisi olmaya mahkûmdu. Bunu nasıl daha önce düşünemediğimi bilmiyordum ama çarpıcı bir gerçek daha vardı. Gladio, Latincede ‘kılıç’ anlamına geliyordu.
Hiç beklemediğim, hayalini bile kuramadığım, tahmin yürütmekten çekindiğim ama her şeyden öte var olmasından korktuğum şey olmuştu. Semra Hoca şimdiye dek yaptığımız tüm o konuşmalarda haklıydı. Ben bile bu kadarının ütopik olacağını savunuyordum ama geçmişte Gladio‘nun gerçekten de Türkiye’de bir alt yapılanması vardı. Üstelik şu anda yeniden kurulmuştu ve yıllar önce sahip olduğu, zamanında herkesten gizlenen aynı adı taşıyordu. İsmi Kılıç Yedilisi‘ydi ve Tekin de şimdi onların liderliğini üstleniyordu.
Semra Hoca, ona tezimde Gladio‘yu işlemek istediğimi söylediğimde bu konuda ne kadar çok bilgiye sahip olduğuma şaşırmıştı. Uzun süredir araştırıyordum bu konuyu ve en büyük hayalim de tüm detaylarıyla kaleme almaktı. Fakat elbette henüz bir öğrenciydim ve onlarla ilgili bilmediğim, tahmin dahi yürütemediğim çok şey vardı. İşte Semra Hoca’dan ilk kez işittiğim o iddia da algılarımı açmıştı ama yine de buna inanmam pek de kolay değildi. Semra Hoca, Gladio‘nun geçmişte Türkiye’de yoldan çıkmış gizli bir alt yapılanması olduğundan, yurt dışındaki bir kaynaktan beslendiğinden fakat isminin ve üyelerinin sır gibi saklandığından, kendisinin de bu kişileri bilmediğinden söz etmişti. Hatta tüm üyelerin infaz edildiğini duyduğunu, bu infazın devlet eliyle gerçekleşmiş olabileceğini düşündüğünü söylemişti. Şimdi parçaları birleştirince aslında ne kadar çok detay Kılıç Yedilisi adını Tekin’den duyduğum o ilk geceden beri gözlerimin önündeydi. Peki… Konsey… Daha doğrusu yeni öğrendiğim adıyla Leviathan… Bu işin neresindeydi? Yoksa… Gladio‘nun karşılığı da Leviathan mıydı?
Leviathan yalnızca kutsal metinlerde ve efsanelerde adı geçen korkutucu bir su yılanı değildi. İlk duyduğum an fazla uçuk olacağını düşündüğümden bağdaştıramamıştım ama bölüm derslerim dolayısıyla da okuduğum Thomas Hobbes’un Leviathan adlı eserinde, bu deniz canavarı, devletin mutlak gücünü temsil eden bir metafordu ayrıca. Hobbes’a göre kaos ve iç savaşın önlenmesi için bireylerin, özgürlüklerini bir mutlak egemene devretmeleri gerekmekteydi.
Hobbes’un Leviathan‘ı bir devlet modeliyken Gladio ise zamanında mafya ve her türlü gayri nizami kuvvetlere karşı koymak amacıyla kurulan gizli bir derin devlet organizasyonuydu. Gladio, bu devlet modelinin gölgede kalan, karanlık, denetlenemeyen, kontrolsüz bir yansıması gibi görünüyordu şu durumda. Kılıç Yedilisi adını Tekin’den duyduğum ilk gece Konsey’in istihbarat ihtiyaçlarının lokal bir yapılanma tarafından karşılanmasına şaşırmıştım. Ama şimdi her şey ayan beyandı. Belli ki benim ismini henüz öğrendiğim Leviathan da tıpkı eski Kılıç Yedilisi gibi geçmişte yoldan çıkmıştı. İkisi de birbirini besleyerek faaliyet gösterdiklerine göre gitgide birbirlerine benzemeleri doğaldı. Peki ya Tekin? Onun amacı ve bakış açısı da bu yoldan çıkmış yapılanmalarla aynı mıydı? Böyle olmadığına içten içe emindim ama asıl motivasyonunu merak eden yanımı da bastıramadım.
Düşüncelerimde boğulduğum sırada, kulaklığımdan gelen telaşlı seslerle hızla telefonumun ekranını kapattım ve cebime koydum. Bunları daha sonra düşünmek üzere aklımın bir köşesinde bıraktım. Şimdi daha önemli bir sorun vardı ortada. Fakat yine de Kıvılcım’ın sesine hazırlıksız yakalandım. “Son dört dakika!” dedi ansızın. “Tekne geliyor.”
“Hemen çıkın!” dedi Tekin. Emrinin muhatabı Kıvılcım’dı. “Cesur? Bir şey görüyor musun?” diye sordu peşinden.
“Göklerde kartal gibiyim, amına koyayım! Ama hiçbir sik göremiyorum. Nerede bu lavuklar?”
Sabah kahvaltıda bahsettiklerine göre Tekin’in burada keskin nişancı ekibi konumlandıramamasının sebeplerinden biri de buydu. Bölge fazla dağlıktı, sisliydi, soğuktu, çoğunlukla fırtınalıydı. Üstelik köyde yaşayan insanlar da vardı. Keskin nişancılar üzerlerinde tedirginlik de yaratabileceği için bunu tercih etmediğini anlatmıştı.
Kıvılcım, “Hazel!” diye seslendi. “Kapıya yaklaşıyorum. Hazır mısın?”
O öyle der demez hızla paltomu üzerime geçirdim, çantamı ise çapraz şekilde taktım. “Hazırım,” derken sesimin titremesini ise engelleyemedim. Az önce öğrendiğim gerçekler zaten sarsmıştı beni. Ama şu anda hissettiğim adrenalin kanımdaki zehir gibiydi. Bir de cebimdeki silah vardı ki… Yarattığı hissiyat her şeyden daha ağırdı.
“Hazel!” diye bir ses geldi hemen sonra. Tekin’di. “Sakın korkma.”
“Korkmuyorum,” dedim güç bela. “Sen? Ne zaman geleceksin?”
“Geri dönüyorum. Bu ormanda hiçbir iz yok.”
“Tamam,” dedim sanki beni görecekmiş gibi başımı sallarken. Hemen peşindense kapıdan sesler geldi.
“Giriyorum,” dedi Kıvılcım ve kapı ansızın açıldı. Onu görür görmez hızla dışarı fırladım ama ne tarafa gideceğimize dair bir fikrim yoktu. “Son üç dakika,” dedi Kıvılcım beni evin daha önce hiç görmediğim bir kısmından dışarı çıkarırken. Burası evin arka, dar bir ormana bakan tarafıydı. “Şuradan dolaşıp iskeleye ulaşacağız,” dediğinde onu onayladım. O süratle söylediği yöne doğru ilerleyince ben de arkasından adımlarımı hızlandırdım. Evin etrafından dolaşabileceğimiz dar alan bitince kendimizi bir açıklıkta bulduk. Denizin biraz ilerisinden yaklaşan bir tekne görünüyordu ama gelmesine daha vardı.
Tam o sırada Cesur’un gürlemeyi andıran sesi yankılandı. “Siktir! Çabuk geri dönün, Kıvılcım!” diye bağırdı. “Herifler yokluktan var oldular, amına koyayım!”
“Neredeler?” diye kükredi Tekin.
“Dar olan ormanın ucundan çıktılar. Eve yaklaşıyorlar,” dedi Cesur telaşlı bir sesle. “Tam size doğru, Kıvılcım!”
Kıvılcım ne yaptığını bilir gibi elimi tuttu. Benim bir elim de istemsizce cebime girmişti, oradaki silaha dokunuyordu. Tekin’in bir an önce gelmesini istiyordum içten içe ama sesim çıkmıyordu. “Hazel, geliyorum,” diye bağırdı Tekin fakat ona verecek bir cevabım yoktu. Tam geldiğimiz yolu geri döneceğimiz sırada karşıdan bir ses duyuldu.
“Vay vay vay!” diye bağırdı biri. Bu ses Matthias Langlois’ya aitti. “Kıpırdamayın, Hazel Hanım!” diyerek uyardı beni. “Tavsiye etmem.”
Kıvılcım sessizce, “Neredesiniz?” diye fısıldadı.
Tekin, Yaman, Savaş ve Cesur’dan aynı anda cevap aldı. “Dayan! Geliyoruz.”
“Nasıl dayanayım?” dedi Kıvılcım. “Dört adamı da arkasında zebellah gibi.” Fakat yalnızca saniyeler içinde Tekin’in evinin önündeki adamların tamamı bizim bulunduğumuz yere doğru akın etti. Tekin içlerinden biri ya da birileri Matthias’a haber uçuruyorsa diye benim yerimi saklamış, Matthias’ın helikoptere binmediğini fark ettiklerini de gizlemişti ama anlaşılan şu anda kararı değişmişti.
“Hay aksi!” dedi Matthias. “Pistte… Tekin’in adamlarından birkaçı öldü galiba.” Etrafına bakındı. “Sahi, o nerede? Beni o karşılar diye düşünmüştüm. Haberi onun da duymasını istiyordum.” Tekin’i göremeyince sözlerini sürdürdü. “Neyse… Bana yaptığı şeyi düşünürsek bu onun için çok küçük bir bedel.” Bakışları ansızın bana çevrildi. “Siz Tekin’in bana ne yaptığından haberdar mısınız, Hazel Hanım?” diye sordu.
“Ne yaptı?” dedim hiçbir şey bilmiyormuş gibi. Soğukkanlı bir duruş, sanki tüm bedenimi ele geçirmişti. Kıvılcım’ın elinden sıyırmıştım elimi. Bir elim hâlâ cebimdeydi, gözlerimse dikkatle Matthias ve adamlarına çevrilmişti.
Matthias ceketinin iç cebinden bir tablet çıkardı, ekranı açtı. “Bütün sistemimi…” dedi ekranı bana doğru tutarken. “Hackletmiş,” dediğinde ekrandaki birbirine dolanan yılan sembolüyle SYSTEM HACKED! yazısı ortaya çıktı. Altındaysa Pobeda‘nın imzası vardı. “Sadece bununla da kalmamış, yedekler de dâhil her şeyi silerek kendine kopyalamış.”
Dudaklarımda gururlu ve sinsi bir gülüş peyda oldu. “O kadar da sağlam bir sisteminiz yokmuş demek ki,” diye yanıtladım onu bir an bile düşünmeden. Fakat Tekin’den bir uyarı yükseldi.
“Hazel! Kışkırtma!”
Sanki cevap vermekten başka çarem vardı. Adam birkaç adım uzağımda duruyordu. Kıvılcımla yan yanaydık, iskele arkamızda kalmıştı. Tekin’in adamları etrafı sarmıştı ama Matthias’ın adamlarının silahları da onlar henüz gelmeden bana doğrultulmuştu. O yüzden de kimse bir şey yapamıyor, herkes uygun bir an kolluyordu.
“Sistemim sağlamdı aslında,” diye yanıtladı Matthias. “Ama Tekin kimselerin ulaşamadığı, üstelik ulaşabilmek mümkün olsaydı da sipariş kabul etmeyen bir hacker grubuyla anlaşmış.” Gergin bir şekilde güldü. “Pobeda!” dedi tükürür gibi. “İmzalarını bile bırakmışlar üstelik.”
Tam da Baran’ın yapacağı bir hareketti. Kendiyle gurur duyduğuna hatta işi biter bitmez keyifle arkasına yaslanarak bir zafer sigarası yaktığına emindim.
“Bana şikâyete mi geldiniz? Anlamadım,” dedim küstah bir tonda. “Sorununuzu Tekin’le halletseydiniz keşke.” Hafifçe güldüm. “Belki size karşı daha bağışlayıcı davranırdı.”
“Tekin duymuyor mu şu anda beni?” dedi Matthias. “Dinliyordur o. Yok mu kulaklığınız falan?”
“Kulaklığa gerek yok!” diye bir kükreyiş Arhavi’nin buz gibi gecesinde yankılanırken sağdaki ormandan Tekin ve Yaman koşarak çıktı.
“Heh!” dedi Matthias. Arkasındaki dört koruma patronlarını koruyacaklarına ellerindeki uzun namlulu silahları benim üzerimden ayırmamışlardı. “Nihayet geldin, Tekin. Seni bekliyordum.” Sonra arkasına doğru döndü ve Tekin’in iyice yaklaştığını gördü. “Fazla yaklaşmanı tavsiye etmem,” diyerek uyardı onu. “Şu anda dört silah sevgilini hedef almış durumda.”
“Ecdadını sikeceğim senin, Matthias!” dedi Tekin. “Sadece kurduğun o boktan sistemi kaybetmekle kalmayacaksın bu kez.”
Tekin’in adamları her iki koldan da Matthias ve adamlarını sarmışlardı. Bir tarafta Savaş başlarındaydı, diğer taraftaysa Tekin ve Yaman. Cesur’un kullandığı helikopter ise tepemizde tur atmaya devam ediyordu.
“Silahların hedefinde Hazel var,” dedi Savaş kulaklıktan. “Çok dikkatli olun.” Hemen sonra Tekin’e hitaben konuştu. “Tekin!”
“Tamam!” dedi Tekin ne demek istediğini anlamış gibi. “Kışkırtmayacağım, tamam.” Kısa bir an düşündükten sonra sordu. “Dünya kadar adamız, hepsini indiremiyor muyuz, amına koyayım?”
“Hazel ve Kıvılcım’a çok yakınlar,” dedi Savaş. “Dört silah da lazerli. Hepsinin kırmızı noktalarını Hazel’in üzerinde görüyorum şu anda.” Bunu duyduğum anda panikle başımı önüme doğru eğdim. Tam göğsümde dört tane kırmızı noktacık vardı.
“Tekin!” dedim telaşla ama sesim çok zor çıktı.
“Korkma, yavrum. Hiçbir şey olmayacak,” dedi fakat sesine acı dolu bir ton hâkimdi. O sırada birkaç adım yaklaşacak gibi oldu ama hemen Matthias’ın uyarısı duyuldu.
“Görüyorum seni, Tekin!” diye bağırdı. “Olduğun yerde kal. Tabii… Sevgilinin ölmesini istemiyorsan…”
Tekin’in bu cümleyle adımları durdu. Elindeki silah Matthias ve adamlarına çevrilmişti ama onların doğrulttuğu silahların lazerleri de benim üzerimde olduğundan o kadar rahatlardı ki… Kendilerini korumaya dahi yeltenmemişlerdi. Sanki yaptıkları bu tek hamlenin Tekin’i durduracağından hepsi emindi.
“Neyse ölmek demişken,” dedi Matthias bakışları bana dönerken. “Sizi gördüğüm iyi oldu. Başınız sağ olsun, Hazel Hanım!” diye bağırdı. Ne demek istediğini anlayamamıştım ama kaşlarım istemsizce çatıldı. Cebimdeki, elimle hâlâ dokunduğum silah iyiden iyiye ağırlaşmıştı.
“Ne demek istiyor?” diye sordum ama Matthias hızla devam etti.
“Oysa kısacık bir an bu toplantıda bir şov yapmayacağını sanmıştım, biliyor musun, Tekin?” dedi Matthias alayla. “Hatta son ana kadar da bundan emindim.” Adımları bana biraz daha yaklaştı. Arkasındaki dört adamı da aynı hareketi tekrarlarken bakışlarım göğsümdeki dört kırmızı noktacığa takıldı. Yaklaşmalarının etkisiyle büyümüşlerdi ve bunu görünce boğazımın gerilerinden küçük bir hıçkırık fırladı. Korku tüm pençelerini sırtıma batırmıştı. “Gerçi…” dedi Matthias. “Ben her ihtimale karşı yine de önlemimi almıştım tabii.” Pis pis sırıttı. Fakat bakışları Tekin’de değil, benim üzerimdeydi. Bu bakış yüzünden kendi canıma dair hissettiğim korku kısa bir an perdelenirken içime uğursuz bir his akın etti. “Bir süre önce… Tanımadığım biri bir teklif getirdi bana,” diye mırıldandı Matthias. “İyi ki geri tepmemişim karşıma çıkan bu fırsatı.”
“Ne diyorsun, amına koyayım?” dedi Tekin tahammülsüzce.
“Hazel Hanım’ın epey yakından tanıdığı biriymiş bu kişi,” dedi iğrenç bir şekilde bana gülerken. “Hem de nereden geliyor bu samimiyetleri, tahmin et!” dedi bana şeytani bir bakış atarken. Kimse ona cevap vermemişti. “Birlikte yaptıkları bir gemi yolculuğundan!” diye bağırdığında olduğum yerde irkildim.
“Sen zaten düşmanlarla iş birliği yapmayı seversin, Matthias!” dedi Tekin. “Ne vadetti sana?”
“Henüz bir şey vadetmedi,” dedi Matthias dudağını bükerek. “Amacım sana karşı bir koz elde etmekti yalnızca ve o da bana bunu verdi.”
Tekin, “Ben arkamda koz bırakmam, Matthias. Beni kendinle karıştırma!” dedi küfreder gibi.
“Tekin!” diye uyardı Savaş onu. Tekin ağzının içinden sessizce bir şeyler söyledi. Kendini tutamadığı için lanetler okuduğu belliydi.
“Zaaflar, Tekin. Zaaflar!” Elindeki tabletin ekranını kendine çevirdi. “Bir zaafın olduğunda… Zaafının zaafı da düşmanların için bir kozdur artık. Eğer düşmanının zaafına ulaşamıyorsan…” Başıyla etrafımızdaki Tekin’in adamlarını işaret etti. “O zaman zaafının zaafına gidersin.” İmasıyla kaşlarım çatılınca Matthias’ın bakışları beni buldu. “Hazel Hanım ne demek istediğimi çoktan anladı bence,” dedi gülerek.
Tekin bir süreliğine benim epey uzağımda duran Cihan’a baktı ve Cihan geri çekilerek telefonundan bir şeyler yazmaya başladı. Zaten Kıvılcım ve ben hepsinden daha uzaktaydık, üzerime doğrultulan silahlar nedeniyle Tekin’in hiçbir adamı yanımıza yaklaşamamıştı.
“Neyse,” dedi Matthias. “Fazla uzatmayacağım.” Gökyüzüne baktı. “Yağmur bastıracak gibi. Fırtına geliyor.” Elindeki, ekranı açık tableti hızla bana doğru çevirdi. Bir görüntü vardı ekranda fakat durdurulmuş hâldeydi. “Birkaç gündür… Hazel Hanım’ın sevgili ikizi Hazar Poyrazoğlu’nu takip ettiriyordum,” dedi dudaklarında sinsi bir gülüşle. “Nihayet bu akşam, çok kısa bir süre önce kendisini Berlin’de tek başına yakalama şansım oldu.”
Tüm vücudum sıtmaya tutulmuş gibi titremeye başlarken gözlerim kısacık bir an etrafımda dolaştı. Aklımda beliren ihtimallerin etkisiyle düşünmedim o andan sonrasını. Cebimdeki silah tüm ağırlığından kurtulmuştu sanki, artık bir kuş kadar hafifti.
Hızla silahı cebimden çıkardım ve kendimi Kıvılcım’dan uzaklaştırarak namluyu Matthias’a doğrulttum. Bulunduğum yerden kıpırdamamın etkisiyle kırmızı lazerler takip etti beni hatta biraz daha yaklaşmışlardı şimdi.
Tekin’in, “Hazel!” diye bağırmasına aldırmadım. Üzerime doğrultulmuş silahları da umursamadım. O lazerli silahların ateşlendiği anda vücudumu delik deşik edeceğinin farkındaydım ama yine de tüm bedenimin titreyişine rağmen silahı sıkıca kavradım ve Matthias’ın tam göğsüne doğru nişan aldım.
“Oynat şunu!” diye bağırdım ansızın.
Tekin, “Hazel, sakın böyle bir şey yapma!” diye gürledi ama ona kulaklarımı tıkamıştım.
Kıvılcım, “Hazel, sakin ol!” diyerek bana doğru atılır gibi olmuştu fakat ben Hazar söz konusu olduğunda kimin canını yaktığımı asla umursamazdım.
“Olduğun yerde kal, Neyran!” deyişimin sebebi tam da buydu. Kıvılcım’ın yüzü söylediğim o isimle allak bullak olsa da bu beni durdurmaya yetmemişti. “Uzaklaş şimdi benden! Yoksa kurşun Matthias’ın göğsünü deler.”
Kıvılcım benden bir adım uzaklaşırken yeniden Matthias’a döndüm. O sırada Tekin’in bana yaklaşmaya yeltendiğini gördüm ama bir an bile tereddüt etmeden silahı önümüzdeki betona doğru sıktım. “Sakın! Sakın yaklaşmayın hiçbiriniz!” dedim ansızın. Yeniden Matthias’a baktım. “Aç diyorum!” dedim elimdeki silahı ona doğru sallarken.
“Hazel!” diye bağırdı yeniden Tekin. “İndir şu silahı!”
“Neden?” dedim hiddetle. “Matthias vurulur diye mi korkuyorsun?”
“Sen vurulacaksın diye korkuyorum!” diye bağırdı. Üzerimdeki lazerler milim oynamamıştı.
Alayla güldüm. “Sadece beni değil, Hazar’ı da koruyacaktın. Söz vermiştin bana,” diye yanıtladım onu. O sırada Cihan’a baktım. Başını iki yana sallıyordu. Bu hareketle Tekin’in çenesi sıkıldı, yüzü öfkeyle karardı.
Yeniden Matthias’a dönüp “Aç şunu!” diye emrettim yeniden.
“Nihayet benim dilimden anlayan birisi,” dedi Matthias pişkince gülerek. “Göreceklerinize hazır mısınız ama Hazel Hanım?”
“Çalıştır şu videoyu!” diye bağırdım canhıraş. Çenem titriyordu ama bir çöküşün sırası değildi. Şimdi kendimi bırakamazdım.
“Eh! Madem ısrar ettiniz,” dedi Matthias. Tek bir düğmeye basarak videoyu çalıştırdı. Genç bir adam kuytu bir sokağa girdi. Bir eli cebindeydi, diğerinde bir oyuncak tutuyor, gür saçları rüzgârda savruluyordu. Rahat bir tavrı, serseri bir havası vardı. Yalnızca saniyeler sonra karşısına çıkan iki adamla önü kesildi. Hiçbir şey konuşulmadı, hiçbir ses işitilmedi. Kendini savunmasına dahi izin verilmeden bir silah doğrultuldu ve adam silahın hedefindeydi.
O adam Hazar’dı. Saçlarından, duruşundan, yürüyüşünden, elini cebine sokuşundan bile tanırdım onu.
Her şey bir anda, bir kalp atışından ya da bir kelebeğin kanat çırpışından daha kısa sürede oldu. Karşımda gördüğüm ekranda ansızın bir silah patladı. Yalnızca saliseler geçmişti ki Hazar’ın bedeni şiddetle sarsıldı, elindeki peluş oyuncak yeri boyladı. Aynı anda görüntü kapandı, tepemdeki gökte bir şimşek çaktı, yüzüme küçük yağmur damlaları düşmeye başladı. Gözlerime kandan ve gözyaşından puslu bir perde indi. Nefesim kesildi, tüm bedenim şokla kasıldı. Gözlerimden akan birkaç damla gözyaşı yağmur damlalarına karışıp giderken sanki zaman da akmayı bırakmıştı.
Matthias, “Tekrar başınız sağ olsun, Hazel Hanım! Bu, Tekin’in bana yaptığına karşılık küçük bir bedeldi. Bunun için beni değil, onu suçlayabilirsiniz,” dediği anda dudaklarımdan engel olamadığım acı dolu bir haykırış fırladı, silahı sımsıkı tutan avuçlarımsa alev aldı. Saniyeler, belki de saliseler içinde her bir mantıklı düşünce terk etmişti zihnimi. Mahvolacak planlar, başıma neler geleceği, buradan sağ çıkıp çıkamayacağım bile artık dünya üzerindeki ufacık bir toz zerreciği kadar önemsiz detaylardı. Parmağım hızla tetiğe bastığında benim için önem taşıyan tek şey Hazar’dı. Eğer kardeşim yoksa başka hiçbir şeyin anlamı da kalmazdı.
“Hazel! Hayır!” diye kükredi Tekin bana doğru vurulmaya dahi aldırmadan tüm hızıyla koşmaya başlarken. Yaptığım hareket yüzünden az önce üzerimde dolanan kırmızı noktaların birer kurşuna dönüşeceğinin o da farkındaydı. Zaten dakikalardır herkesin elini kolunu da bu bağlamıştı.
Tetiği çeker çekmez kurşun ağır çekimde Fransız’ın bedenine saplandı. Adamın dudaklarından acı dolu bir ses çıktı ama hiçbir acı benim şu an çektiğimle kıyaslanamazdı. Kan ağır ağır beyaz gömleğine yayılıp kırmızı bir göl oluşturdu. Etrafımızı bağırışlar sardı. Aynı saliselerde Fransız’ın dört adamı da henüz üzerime çevrili silahları ateşleyemeden Kıvılcım önüme atıldı, beni yere devirdi ve üzerime kapandı. Yere düşmemin etkisiyle, yalnızca saniyeler önce göğsümü kaplayan kırmızı lazerler mecburen arkamdaki duvarı hedef aldı. Aynı anda duvar bir kurşun yağmuruna tutulmuştu.
Kıvılcım’ın üzerime kapanmasıyla aynı saniyelerde nereden geldiğini bilmediğim dört el silah sesi duyuldu ve bulanık gözlerimin ardından baktığımda Matthias’ın dört koruması da vurulmuştu. Her şey o kadar hızlı gerçekleşmişti ki korumalar vurulur vurulmaz, Yaman yere düşen Matthias’ın yanında diz çöktü. Avuçlarımda yalnızca benim görebildiğim kan izleri vardı yine. Ölmüş müydü?
Tüm bedenim engel olamadığım bir titremeyle sarsılırken dudaklarımdan tek bir sözcük çıktı. “Hazar…” diye fısıldadım peş peşe ama kimse beni duymuyordu. Etrafımızı bir kalkan gibi çevreleyen adamlardan bazıları telefonlarına sarılmıştı, birileriyle konuşuyorlar, emirler yağdırıyorlardı. Birisi uçak diyordu, diğeri tekne… Kimse Hazar’ın durumunu merak etmiyor, sormuyor, araştırmıyordu. Cesur’un kullandığı helikopter geniş araziye inmek üzereydi, gece sanki az soğukmuş gibi bir de helikopterin pervaneleri delicesine bir rüzgâr oluşturuyordu.
O anda sanki tüm öfkem ve hayal kırıklığım birleşerek içimdeki vahşetin demirden zincirlerini kopardı. “Hazar!” diye çığlık attım apansız. Ben dizlerimin üzerindeyken yanıma yaklaşmak üzere olan Tekin’in adımları durdu. Sesimdeki acıyı, çaresizliği duymuştu. Peki gözlerimdeki hayal kırıklığını görmüyor muydu?
Ama hayır! Tekin hem görebiliyor hem de duyabiliyordu. Gözlerime bakışından anlayabiliyordum bunu. Ne görmüştü orada? Acıyı mı, pamuk ipliğine bağlı bir güvenin kopmak üzere oluşunu mu yoksa hayal kırıklığını mı? Ne gördüğü umurumda bile değildi, her şey başlamadan bitmişti ama bana kardeşimi bulmak zorundaydı.
Yaman, ne yapacağını bilemeyen birinin çaresizliğiyle “Nabzı çok düşük!” diye bağırdığında yere temas eden dizlerim beni daha fazla taşıyamadı. Elimdeki silah avuçlarımla aynı anda yere yapıştı, parmaklarım yerdeki çamurun içine saplandı. Göğsümün orta yerinden yükselen hıçkırıklar dudaklarımın ardında daha fazla kilitli kalamadı.
Her şey benim suçumdu. Sırf Hazar duymasın, başına bir şey gelmesin diye kendi başıma girdiğim bu bataklık sonum olmuştu. Belki de insan ne yaparsa yapsın kaderden kaçamıyordu. Bir karanlıktan kurtulmak umuduyla bir diğerine atladığında, korumak için canını ortaya koyduğun şey yine birilerinin hedefine oturuyordu. Bu kez de Tekin’in düşmanları bizi hedefine almıştı. O galeride, bana Hazar’ı da koruyacağım diye söz vermesinin hiç önemi yok muydu? Tutamamıştı sözünü, oysa tanıştığımız ilk günden beri canı pahasına sözünü yerine getireceğini söylüyordu. Tekin’in bana iyice yaklaştığını, ellerinin bana uzandığını gördüğüm anda hızla geri çekildim ve dudaklarımdan hınçla tek bir cümle döküldü. “Sakın yaklaşma bana!”
Yerdeki çamura aldırmadan yanımda diz çöktü. Beni kollarına çektiğinde yüzüm göğsüne yapıştı. Kokusunun daha saatler önce hissettiğim aşkı ve güveni bana geri vermesini diledim ama bu kez işe yaramıyordu.
“Senin yüzünden!” diye bağırdım yumruğumu göğsüne indirirken. “Sana güvendiğim için benim yüzümden!” diye haykırdım kalbim acıyla sıkışırken.
Gözyaşlarıyla kaplanan gözlerimin arkasından Cihan’ın bize doğru koştuğunu görsem de umursamadım. Tekin’i kendimden itmeye çalıştım, olmadı. Yağmur üzerimize tüm yükünü boşaltırken “Bırak!” dedim, bırakmadı. “Nefret ediyorum senden!” dedim, milim kıpırdamadı. Bir şeyler söylüyordu bana ama duyamıyordum onu, kulaklarım sanki her şeye sağırdı. Omuzlarım hıçkırıklarımla sarsılırken gözlerimin önünde Hazar’ın videodaki sarsılan vücudunun o son görüntüsü, kulaklarımda ise yalnızca Seni üzen, canını yakan karşısında beni bulur, diyen küçük Hazar’ın sesi vardı.
Devam edecek…
🌊🌊🌊
Sevgili Arhavili ailem,
An itibariyle yolculuğumuzun ilk dönemecini bitirmiş bulunuyoruz. Yolculuğun başından beri benimle olan her birinize çok teşekkür ederim. Arhavili benim için çok özel bir kurgu… Yıllar öncesinde kurguladığım andan beri beni heyecanlandıran bir hikâye… Ta o zamandan beri belliydi bu hikâyenin sıradan bir mafya veya aşk romanı olmayacağı… Ve bence 27. Bölüm itibariyle de bunu, gerçek bir mafya/aksiyon romanı olduğumuzu anlamış bulunuyoruz… Kılıç Yedilisi, Leviathan, Gladio, Veliahtlar… Neler oluyooooooooooorrrrr?
Hazel’in tezi peki? Ne diyorsunuz? Bu kadar iç içe geçmesini bekliyor muydunuz? Peki ya Hazel’in bahsettiği GLADIO? Biliyor muydunuz bu konuları daha önceden?
Hazar? Ona ne oldu? Ve bunun Hazel ve Tekin üzerindeki etkisi ne olacak sizce?
Hazel daha ilk bölümde… Tehditçi ile olan flashback sahnesinde ‘yeterince kışkırtıldığımda neler yapabileceğimden haberi yoktu’ diyordu bizlere. Bu bölüm yeterince kışkırtıldı ve başından beri de Hazar’ın onun için ne büyük bir kırmızı çizgi olduğunu anlamıştık ama siz bekliyor muydunuz bu kadar ileri gidebileceğini? Bu kızın bu gözü karalığı sizce neler yaşatacak bizlere? Leviathan üyesini vurdu resmen?
Ve sizce 2. kitapta bizleri neler bekliyor?
Bu arada… 2. kitaba nasıl devam edeceğimiz ile ilgili bilgileri de bir sonraki TEKİN BOZBORAN bölümünde paylaştım. Lütfen oradaki bilgileri güncel kabul ediniz.
Hepinizi seviyorum ve 2. kitapta görüşünceye dek… Hazel ve Tekin sizlere emanet…

Offff harika bir bolumdu
Sabırsızlıkla bekliyorum ikinci kitabı daha tam kavusamadan yine araya girdi birşeyler ya
Allahım efsane bölümdü 2. Kitabı dört gözle bekliyorum 🔥🔥🔥