İlk yayınlanma tarihi: 29 Aralık 2023

♪♪ Bölüm şarkısı:

Pera ~ Sen Bir Ateş Ben Çırayım

4. BÖLÜM

17 Ekim 2020, Arhavi / Artvin

Güneş henüz doğmadan önce, geceyle gündüzün buluştuğu kısacık bir an yaşanır. Gökyüzü o anlarda ne tam olarak aydınlıktır ne de tam olarak karanlık. Hâlbuki her yanı gece bassa sırlar saklanır, şafak sökse insanın içindeki umut başkaldırır. Ama ikisi de olmaz, iyi mi kötü mü anlaşılmaz, gerçek bir belirsizlik anıdır.

Tekin Bozboran da böyle tanımlanabilirdi ancak. Tahmin edilemez bir alacakaranlık…

Oteldeki kadınlara ne olduğunu sorduğumda anlamıştım bunu. “Mustafa’dan uzakta ve güvendeler. Bir daha da onun yanında olmayacaklar,” diye yanıtlamıştı beni. Normalde herhangi bir şeye kendi gözümle görmeden inanmakta zorlanan ben, çarçabuk inanmıştım ona. Belki de bu tekinsizliğinin aslında güven veren bir yanı vardı.

Bu konuşmamızın üzerinden bir-iki saat kadar geçmişti. Birkaç kez bahçeye çıkıp sigara içmiştik. Gün boyu ağzıma bile sürememiştim, iyi gelmişti. Şimdi ben elimdeki kahveyi pişmanlığa esir olmuş bir ruh hâliyle yudumlarken o hâlâ telefonda birileriyle yazışıyordu.

Pişmandım çünkü bu heyecan ve telaşın içinde Ömerleri tamamen unutmuştum. Tekin’in adamları Ömer’in otelde beni aradığını görüp, ona güvende olduğuma dair açıklama yaptıklarını söyleyince başımdan aşağı kaynar sular dökülmüştü.

Belirttiklerine göre Ömer ve arkadaşları buraya arabayla gelmişler, aynı şekilde dönmek üzere de yola çıkmışlardı. Adamlardan birkaçı da farklı bir arabayla onlara eşlik ediyordu. Tekin’in emriydi, bu tavrı beni şaşırtmıştı. En azından iyi olmalarının içimi rahatlatması gerekirdi ama yaptığım bencillik ağır basmıştı. Ankara’ya döner dönmez Ömer’den sağlam bir özür dilemem şarttı.

“İnternette hakkında hiçbir bilgi olmayan bir adam için ne kadar çok telefon kullanıyorsun öyle?” dedim dayanamayarak. Uyuyamamanın verdiği sinir iyice ayyuka çıkmıştı. Sanki kime ve neye sataşacağımı şaşırmıştım.

“Beni bu kadar çok merak ediyorsan istediğin soruyu sorabilirsin, Hazel.” Telefonunu bırakıp yanıma oturdu. Bir kolunu rahat bir tavırla koltuğun tepesine attı. “Bunun için internete gerek yok. Rahat ol yani.”

“İnan, hiç merak etmiyorum,” dedim çenemi havaya dikerek. “Sadece bu çağda bir insan kendini nasıl bu kadar ustaca gizleyebilir, aklım almıyor.”

“Asıl bu çağda olduğumuz için kolay. Bilginin kısıtlı olduğu bir zamanda kamufle olabilmek zor, nadir olduğunda daha görünür bir hâle gelirsin. Ama şimdi… Her şeye sonsuz bir hızla ulaşabilir ya da bilinmesini istemediğin şeyleri aynı hızla gizleyebilirsin.”

Her şeyi de bil! diye geçirdim içimden ama sesli söyleyemedim. “Güngör Bıçakçı’nın odasına girmek senin için o kadar da kolay ve hızlı değil o zaman,” dedim onun yerine, laf soktuğumu sanarak. Ama cevap hemen geldi.

“Bazen çağın bile zorlaştırdığı şeyler olabiliyor.” Dudakları iş bilir şekilde kıvrıldı. “Ama aksine… Kendim yapacaktım zaten bunu.”

Oturduğum yerde dikleşip elimdeki fincanı sehpaya bıraktım. Koltukta rahat bir pozisyon almaya çalışırken “Nasıl yapacaktın kendin?” diye sordum.

“Vardı bir planım,” dedi çok detay vermeyerek. Açıkçası şaşırmamıştım buna. Birden fazla planı olacak bir adama benziyordu. Belli ki benimle yaptığı yeni planı, asıl planının yerini almıştı. Kirli sakalını hafifçe ovuşturdu. “Ama hedeflediğimden daha yavaş olacaktı. Hatta başarısız olma ihtimali de vardı. Seninle ise çok daha hızlı ve kesin bir şekilde çözeceğiz.”

Esnememi bastıramayınca parmaklarımı ağzıma kapattım. Saat üç olmuştu ve içtiğim kahveye rağmen uykusuzluk başıma vuruyordu.

“Sen geceleri kâbus mu görüyorsun?” diye sordu dan diye. Dikkatli gözleri, yüzümde sanki bir cevap arıyordu. Tahmini elbette doğruydu. Adam kaçın kurasıydı resmen, bir bakışta her şeyi çözüyordu.

“Ne münasebet?” Kabul etmeye niyetim yoktu. “O da nereden çıktı?”

“Bilmem. Uyumamak için direnmenin sebebini anlamaya çalışıyorum sadece,” dedi içimi okur gibi bakarken.

“Stresim geçmedi daha. Zor bir gündü malum. Birtakım badireler atlattım farkındaysan,” dedim geçiştirmeye çalışarak. “Hem zaten birkaç saate sabah olur. Hemen yola çıkarız, değil mi?”

Oturduğu yerden kalkıp içeri gitmeden önce, “Her şey hazır olunca çıkarız,” diye yanıt verdi.

Detay soramadım. Konuşmaya mecalim kalmayınca önce kısık bir müzik açtım, sonra başımı koltuğun arkasına dayadım. Müzik hayatımın hep önemli bir parçasıydı ama son zamanlarda düşüncelerimi susturan, kâbuslarımı kovan gardiyanlardan biri olmuştu.

Bakışlarım camdan dışarıdayken Tekin’in bana seslendiğini duydum fakat ne aklıma ne de bedenime söz geçirebildim. Ne kadar direnirsem direneyim gözlerim kapandı bir müddet sonra. Zihnim uyanık sanıyordum ama tam tersiydi, boz bulanık bir uykunun içine çekilmişti. Kanıtı ise kulaklarıma dolan sesten başkası değildi, zira işittiklerim ancak rüya olabilirdi.

“Saçmaladım,” dedi bir erkek sesi. “Öyle birdenbire karşımda görünce…”

“Ne yaptın?” diye sordu bir başkası. Bu sesi tanıyamadım.

Kısa bir duraksama oldu.

“Kontrolümü kaybedip çok yakın davrandım. Sanki bunca zaman beklememişim gibi, amına koyayım! Neyin acelesi bu?” Bir iç çekiş… Ya da daha çok kabulleniş… “Çok daha fazlasını da istedim ya neyse…”

“Beklemeye tahammülü olan biri değilsin ama kendine hâkim ol,” dedi tanımadığım o ses. “Sen onu tanıyorsun, hakkında her şeyi biliyorsun, evet. Ama onun için durum farklı.”

“Biliyorum,” dedi Tekin olduğunu anladığım kişi. Nasıl birden bu kadar tanıdık olmuştu ki sesi? Oysa kulaklarım ilk kez saatler önce işitmişti. “Ama yeterince beklediğim için bilmek kolaylaştırmıyor.”

“Farkındayım. Ama bak, nihayet istediğin oldu.”

“Oldu.” Bu kez sesinde rahatlamış bir ton hâkimdi. “Hem de ben çoktan planımı yapmışken…”

Gemide yaşadıklarımdan sonra rüyalarım saçma sapan bir hâl almış, kâbuslarımsa gitgide daha korkutucu olmaya başlamıştı. Bu seferki saçma bir rüyaydı anlaşılan, hiçbir cümle zihnimde mantık terazisine oturmamıştı.

Kafa karışıklığımı zerre umursamadan üzerimdeki battaniyeye daha sıkı sarıldım. Tak diye bir düşme sesi gelince telefonumun elimden kaydığını anladım. Ama gözlerimi aralayacak enerjiyi kendimde bulamadım. Bir kapı gıcırtısı duyuldu ardından. Hemen peşinden ise biri, “Hazel…” diye seslendi. Bu seferki galiba gerçekten Tekin’di.

Gözlerim güçlükle onu hayal meyal görebilecek kadar aralanırken adımları bana doğru yaklaştı. Yanıma geldi, gözlerimin üzerine düşen saçlarımı parmaklarıyla nazikçe kenara itti. Parmak uçlarının dokunuşu belli belirsizdi ama yine de titreyerek battaniyeye iyice sarılmama yetti. “Uyumaya çalış biraz. Yoruldun,” dedi. Üzerime sardığım battaniyeyi açıp koltukta hafifçe dikleşmemi sağlayınca beni koltuğa yatıracağını ve üstümü örteceğini sandım. Fakat sabah gözlerimi bambaşka bir yatakta açacak ve günler sonra gece boyu deliksiz uyumamı sağlamış yabancı bir kokuyla sarmalanacaktım. Üstelik uyandığımda ne oraya nasıl geldiğimi ne de gece işittiğim rüya mı yoksa gerçek mi olduğunu kavrayamadığım o cümleleri hatırlayacaktım.

**

İnsan vücudu, en bilinçsiz anından sıyrılırken bile bulunduğu yabancı yeri algılamaya odaklıydı. Gözlerim hiçlikten, aydınlık ve masmavi bir sabaha açıldığında ben de daha önce bilmediğim bir yerde olduğumu anlamıştım. Burnuma dolan kokuydu belki bunun sebebi. Ya da belki de kulağıma çalınan denizin sesiydi. Huzuru çağrıştıran şeylerdi bunlar ama yine de hiçbiri başımın yastıktan fırlarcasına kalkmasının önüne geçemedi.

Etrafıma bakındım, kocaman bir odadaydım. Odanın ortasında büyük bir yatak vardı, duvardaki büyük pencereler dışarıdaki gün ışığını tüm berraklığıyla içeri taşıyordu. Oda lacivert tonlarında döşenmişti, dekorasyonda koyu renkleri sevmememe rağmen benim için bile göz alıcıydı.

İçinde bulunduğum yatağa çevirdim dikkatimi. Kalın yorgan, üzerinde lacivert bir battaniye ve hissettiğim değişik bir koku… Yapmadım tabii o hareketi. Yastığa elimi sürmedim çünkü bunu başkasının yaptığını duysam ya da görsem deli gibi dalga geçerdim. Sadece elimi dağılmış saçlarıma atarak saçlarımı kokladım. Elbette o koku saçlarıma da sinmişti. Odunsu, akılda kalıcı ve fazlasıyla erkeksiydi.

Yataktan kalktım. Üzerimde hâlâ dün akşamki kıyafetlerim vardı. Aksi elbette ki mümkün değildi.

Dışarıdan sesler geldiğini duyunca cama doğru ilerledim. Perdeyi hafifçe açıp dışarı baktım. Ön taraftaki bahçede, masanın etrafına birkaç adam toplanmıştı. Masanın başında elbette ki Tekin vardı. Çay içiyordu. Baktığımı nasıl anladı, bilmiyorum ama bir anda gözleri beni buldu. Ardından oturduğu yerden ayaklandı. Kısa bir an paniklesem de sakince camdan uzaklaştım.

Buraya geliyordu muhtemelen. Bir an, dün gece bu odaya nasıl geldiğimi düşündüm. Roket bilimi değildi tabii bu, nasıl geldiğim sugötürmez bir gerçekti. Tekin tarafından kucaklanmış, onun yatağına yatırılmıştım. Bunu hiçbir şey olmamış gibi karşılamam en iyisiydi.

Kapı hafifçe tıklatıldıktan sonra açıldı. Daha ben dağınık saçlarımı düzeltemeden bakışlarımız buluştu.

“Günaydın,” dedi yüzünde ciddi bir ifadeyle. Üzerine siyah boğazlı bir kazak, altına da aynı renkte bir pantolon giymişti. Bunu kabullenmeyi istemiyordum ama bir kadını ürkütecek kadar yakışıklıydı.

“Günaydın,” dedim hızlıca.

“Rahat uyuyabildin mi?” diye sordu. Cevabı çok riskli bir soruydu bu. Evet desem Yatağın çok rahat, demişim gibi algılanacak, hayır desem kaba olacaktı.

Dürüst olmaya karar verdim. “Evet, teşekkür ederim. Seni de yerinden ettim.”

“Önemli değil.”

“Çıkacak mıyız hemen? Ona göre hazırlanayım.”

“Bir saate kadar… Önce gelip bir şeyler ye istersen.”

“Olur,” dedim itiraz etmeden. “Üzerimi değiştirip geliyorum.”

“Sana da servis açtırıyorum,” deyip odadan çıktı.

Ben de peşinden bavulumun olduğu yere gidecektim ama bavulumla dün akşam çıkardığım botlarımın da bu odaya getirildiğini gördüm. Fazla düşünmeden hızlıca hazırlanmaya koyuldum.

Seri hareketlerle üzerimi değiştirdim, saçlarımı düzeltmeye çalıştım. Odadaki banyoda yüzümü temizleyip hafif bir makyaj yaptım. Tüm eşyalarımı da bavuluma tıkıştırıp odadan çıktım.

Koridordaki geniş aynada görüntümü kontrol etmeden duramadım. Siyah boru paça jean ve kırmızı crop kazak uyumlu görünüyordu. Saçlarımın dalgaları düzgündü, makyajımınsa hiçbir abartı yanı yoktu. Ayağıma geçirdiğim topuklu botlarımla tamamdım.

Salona geçtim. Telefonumla küçük çantam bıraktığım yerde, koltuğun üzerinde duruyordu. Hatta kabanım da otelden getirilmiş, koltuğun kenarına koyulmuştu. Geriye yalnızca yiyecek bir şeyler atıştırmak kalıyordu sanırım. Artık Ankara’ya dönüşün zamanıydı.

Telefonumu alarak bahçeye çıktım. Ben çıkar çıkmaz masadaki adamların bazıları yerlerinden kalktılar. Masanın başında Tekin, sağında da yaşlıca bir adam oturuyordu. Tekin’in soluna ise boş bir servis açılmıştı. Bu işleri kimin yaptığını anlamıyordum çünkü evde korumalar dışında herhangi bir görevliye rastlamamıştım.

“Günaydın,” deyişime herkes yanıt verirken yerime geçtim.

Oturmadan önce Tekin sağındaki ellilerinin sonunda gibi görünen adamı, “Noyan abi…” diyerek takdim etti.

Noyan Bey ayağa kalkıp elini uzattı. “Tekin’in avukatıyım. Memnun oldum, Hazel Hanım.”

“Ben de memnun oldum,” diyerek tokalaşıp yerime oturdum. İki çeşit omlet, domates-salatalık, peynir ve zeytin çeşitleri, meyve ve daha birçok şey… Masa eksiksizdi. Ama pek iştahım yoktu. Aslında o anda sigara içmeyi tercih ederdim ama çıkıntılık yapmanın yeri değildi.

Tekin çayını içerken bakışlarını bana çevirdi. “Birazdan bir misafirimiz gelecek.” Kaşları çatıktı, anlaşılan bu durumdan fazlasıyla hoşnutsuzdu. Ayrıca misafir onundu, çoğul eki kullanması gereksizdi, neticede ben bu evin bir üyesi değildim.

“Öyle mi?” diye sordum yine de.

“Evet. İştahın kapanabilir, o yüzden öncesinde bir şeyler yemeni öneririm.”

Tabağıma bir şeyler almak için masaya uzanırken “Kim gelecek ki?” diye sordum.

“Dün akşamki adam,” dedi Tekin. Aslında yanıt vermesini beklememiştim.

“Mıstık mı?”

“Mıstık?” dedi alay eder gibi.

“Yani… Sen de Musti diyorsun adama. Ben Mıstık diyemez miyim?”

“Diyebilirsin,” diye yanıtladı. Dudakları çok hafif kıvrılmıştı.

“Yine silah çekmeden mi karşılayacaksınız onu?” Tekin anlamadan yüzüme baktı. “Dün akşam lobide onlar size silah çektiler ama siz hiçbir şey yapmadınız. Bir çeşit racon diye düşünmüştüm.”

Aslında bunun üzerine düşününce kendimi daha önemli bile hissetmiştim. Çünkü ben otel odasına daldığımda sanki büyük bir tehlikeymişim gibi silahlarla karşılanmıştım. Hoşuma gitmişti.

Tekin başını geriye atıp güldü. Dudakları genişlemiş, bembeyaz ve düzgün dişleri görünmüştü. Nadir rastlanır bir manzaraydı sanki ve çekiciliği nedense beni korkutmuştu.

“Niye güldün ya?” dedim etkisinden kurtulmaya çalışarak.

“Raconu bilmene…”

“Dur, daha dün akşam başladım öğrenmeye.” Kendime engel olamadan göz kırptım. “Mafya 101.” Ağzıma küçük bir salatalık attım. Ben salatalığı çiğnerken Tekin kısa bir an dudaklarıma baktı. Ama hızla toparlanınca kafamda kurduğumu sandım. “Yoksa ben bir garip bakanlık stajyeriyim. Ne anlarım böyle kanunsuz işlerden?”

“Dedi çantasında silahla gezen, sahte kimlikler ve peruklar ayarlayan kadın…”

Dayanamayıp güldüm. “Dün akşamı karıştırma şimdi. Kutsal bir görevdi o benim için. Her şey mübahtı.”

“Süvarilerle ne alakan var senin?” diye sordu birden. Ben yüzüne boş boş bakınca devam etti. “Süvariler halletmiş sahte kimliği. Yerimi Küçük Süvari bulmuş,” derken ses tonu memnuniyetsizdi. Ya da belki de yalnızca bana öyle gelmişti.

Başımı onaylarcasına salladım. “Evet. Küçük Süvari arkadaşım olur.”

“Selam göndermişler. Misafirin bizim için kıymetli! diye de eklemişler.” Selam sabah ne alakaydı şimdi? Birbirlerini tanıyorlar mıydı ki? Çayından bir yudum içtikten sonra devam etti. “Yalnızca Küçük Süvari’yi mi tanıyorsun?”

“Hı hı… Erdinç, Galatasaray Üniversitesi’nden arkadaşım. Ben Uluslararası İlişkiler okurken o Hukuk okuyordu. Benden birkaç dönem üstteydi. Sınıf arkadaşımla birlikteydi o ara. Hazar da tanıyor ayrıca, iyidir araları.”

“Hazar’a anlatmayacağından nasıl eminsin peki?”

“Yemin ettirdim,” dedim kendimden emin bir sesle. “Beni ispiyonlarsa acısını çok fena çıkaracağımı da biliyor.” Bakışları gözlerimin içinde sanki daha fazlasını söylemek ister gibi gezinirken bahçenin ön tarafından tekerlek sesi duyuldu.

Tekin’e bakarak, “Geldi,” diyen Noyan Bey oturduğu yerden ayaklandı. Gelen arabaları karşıladı. Simsiyah arabaların içinden önce birbirinden kanunsuz görünen adamlar, ardından ise Mıstık çıktı. İti an, çomağı hazırla gibi bir andı.

“Ah be Tekin!” dedi bağırarak. “Hiç oldu mu bu ya? Birlikte iş yapacağız derken… Kazık atmak sana yakıştı mı?”

Tekin’e yaklaşmak üzereyken, Noyan Bey onu omzundan tutup durdurdu. “Destur!” dedi uyarır gibi.

Tekin o sırada oturduğu yerden kalkınca saniyeler sonra Mıstık’la karşı karşıya geldiler.

“Ağlayacaksan oynamayalım, Musti,” dedi Tekin imalı bir sesle. “Ayrıca hayal de mi görüyorsun lan artık? Birlikte iş yapacağımız fikri de nereden çıktı?”

“Silahlar nerede, Tekin?” dedi Mıstık. Neyden bahsettikleri konusunda fikrim yoktu ama bizim silahlar olmadığı kesindi.

Mundişi xut’ula so ren, var-giçkin!” dedi Tekin adamlarından birine bakıp sinsice gülerken. Hangi dildi bu? Anlamamıştım. Yeniden Musti’ye döndü. “Ben nereden bileyim, oğlum? Senin silahlarının bekçisi miyim? Kendin sahip çıksana tırlarına! Etrafına saçma sapan adamları toplarsan olacağı bu! Rezil kepaze etmişsin kendini Çeçenlere de.”

“Sen okumuş adamlarla çalışıyorsun da n’oluyor lan?” dedi Mıstık. Cesareti artmıştı ama fena patlayacak gibi de bir hâli vardı. “Kültürlü mafya mı olacaksınız başımıza? Yaşatırlar mı lan sizi bu âlemde? Öyle gökten zembille ineceksin, ondan sonra mafyada yer edinmeyi bekleyeceksin. Üzerine benim anlaşmamın üzerine çökeceksin.”

Öfkeyle soludu. Elini beline attı, silahını çıkardı. Tekin’in adamlarından birinin hemen yanımda olduğunu o an anladım çünkü önüme geçerek bana siper oldu. Ama manzaram da kapanmıştı böyle. Başımı önümdeki adamın gövdesinden hafifçe sağa doğru kaydırıp baktım. Mıstık silahını kaldırdı ve havaya bir el ateş etti. Bendeki rahatlığın sebebi neydi bilmiyordum ama nedense içten içe Tekin’e bir şey yapacak gücü olmadığının bilincindeydim.

“Seni asla aralarına almayacaklar, asla onaylamayacaklar!” diye devam etti Mıstık. Kimlerden bahsettiğini anlamasam da gözümü önümdeki sahneden ayırmadım. Göğsünün sinirle inip kalktığı buradan bile belliydi.

Tekin ise rahattı. Elleri ceplerindeydi, az önce silah ateşlenirken kılı bile kıpırdamamıştı. “Sen…” dedi buzdan bir cehennemi andıran sesiyle. “Onların onayına ihtiyacım olduğunu da nereden çıkardın?” Boynunu sağa sola büküp burnunu çekti. “Bizim buralarda bir laf var, Musti,” diye devam etti. “Mapak var, orak mapoba ikips.” Değişik bir dildi ama ezgisi çok güzeldi. “Ne demek bu, biliyor musun?” diye sözlerini sürdürdü. “Krallığı kral değil, zaman kurar. Yani… Sen sadece bekle. Tabii ömrün yeterse… Azrail seni bir yokluyor gibi geldi bana.”

“O kadar kolay değil,” der gibi oldu Mıstık ama Tekin onu hızla susturdu.

“Daha bitirmedim.” Elini Mıstık’ın omzuna attı. Adamın buruşan yüzünden omzunu parçalayacak gibi sıktığı anlaşılıyordu. “Benim bağlantımla benden habersiz, köpeklik ettiğin birilerinin silahlarını geçirtmeye çalıştın ve ucuz yırttın. Onu saymayacağım. Bedelini ödemene daha var çünkü.” Şeytani bir tavırla güldü. “Dün akşam adamların silah çekti. O birdi. Bugün geldin, böyle yiğitlikler falan… Bu sefer de sen silah çektin. Bu da ikiydi. İki kurşunun birikti, Musti. O gün geldiğinde iki kurşunla öldüreceğim seni.” Elini adamın omzundan çekip yeniden rahat bir tavırla ceplerine soktu. “Ama o gün bugün değil. Evimi senin pis kanınla kirletecek değilim. Hadi siktir git buradan şimdi!”

Tekin’in adamları hepsini yaka paça arabalara bindirdiler. Son anda Mıstık’ın bana attığı imalı bakış çarptı gözüme ama önemsemedim. Araçlar nihayet uzaklaştığında Tekin yeniden masaya döndü. Ardından adamlarına bakarak, “Arabaları hazırlayın,” diye emretti. Adamlar hızla dağıldılar. Bahçede üçümüz kalınca Noyan Bey’e verdi dikkatini. “Musti’nin tırlarını değiş tokuş yapacağız, Noyan abi.”

“Neyle?”

“İstihbarattaki birtakım silahlarla!”

Gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Düşündüğüm şeyi mi yapacaktı?

“Nasıl?”

“Ayarlayınca haber vereceğim ben sana!”

“Ben hazırda bekleteceğim o zaman,” deyip sandalyede duran çantasını aldı Noyan Bey. “Kaçıyorum. Dikkat et kendine.”

“Sen de!”

Tekin’le kucaklaştıktan sonra Noyan Bey elini bana uzattı. “Çok memnun oldum, Hazel Hanım.”

“Ben de,” dedim elini sıkarken. “İyi günler.”

Nihayet ikimiz kaldığımızda Tekin cebinden sigarasını çıkardı, önce bana uzattı. Hemen bir dal aldım. Çakmağını uzatıp sigaramı yaktı. Ardından kendisi de aynısını yaptı. Sigaramdan ilk nefesimi çektikten sonra sormadan yapamadım.

“Bahsettiğin silahları, bizim gemiden çıkanlarla mı değiştireceksin?”

“Evet,” dedi başını sallayarak. Sigarasından bir nefes çekip üfledi. Bilip bilmediğimi kontrol etmek ister gibi bana baktı. “Silahların seri numaraları olur. Muhtemelen sizin gemiden çıkanların tüm kodları istihbaratın sistemine işlenmiştir. Bu data değişecek.” Ben bunun ne işe yarayacağını anlamayınca devam etti. “Seni tehdit edenlerin ellerinde gemideki silahlardan olabilir. Yine büyükelçi cinayeti benzeri bir şey planlarlarsa data değiştiği için suç silahıyla istihbarat datası eşleşmeyecek. Dolayısıyla artık, babanın gemiden çıkan silahlarla gerçekleşecek olası bir saldırı durumunda fail olarak suçlanacağı konusunda endişelenmene gerek yok. Tabii silahlar yine kaçak… Tehditlere yönelik geçici bir çözüm bu sadece ama bizi bir süre idare eder. Ben o gece geminin kaçırıldığını ispat edecek bir kanıt bulduğumda da bu yasa dışı silahlar meselesinden tamamen aklanacaksınız.”

“Ne zaman düşündün bunu?” dedim hayretle ona bakarken.

“Dün gece.” Sigarasını söndürdü. “Aslında tırları yakalatmayı planlıyordum. Ama seninle beraber plan değişti tabii. Şimdi bu değişimi organize etmeliyim. Endişelenme, pürüz çıkmayacak.”

Gülümsedim hafifçe. Bu haber rahatlamamı sağlamıştı. İkizim Hazar, mahalle yanarken keyif sigarasını yakıp kaosu izleyen hatta oturduğu yerden ateşe bir de benzin döken rahat bir adamdı. Pek yüce gönüllü de sayılmazdı aslında. Kırk yılda bir, birinin hayatını kurtaracağı tutmuştu ve anlaşılan o da doğru kişiydi, içgüdülerine sağlıktı.

“Arabayla gideceğiz,” dedi Tekin. “Uzun bir yol ama idare edebilir misin?”

“Ederim, sıkıntı değil.”

Dakikalar sonra adamlar arabaların hazır olduğu haberini verdiler. Tüm eşyalarım toparlanıp arabaya yerleştirilmişti. Ben de küçük çantamın zincirini omzuma geçirdim, içine telefonumu koydum.

Arabaya binmeden önce bir rüzgâr esti üzerime doğru. Eve baktım. Burayı son görüşüm olduğunun bilinciyle denizin kokusunu içime çektim. Çok güzel bir yerdi aslında ama üzerime kâbuslar ve belalar musallat olmamışken gelmeyi isterdim.

“Hazır mısın?” diye sordu Tekin.

Onu onayladıktan sonra arabaya bindim. Ben arkaya geçtim, o da karşımda yerini aldı. Tıpkı dün buraya gelişimiz gibiydi ama aynı zamanda farklıydı da. Aynı insanlardık fakat artık bir iş birliğimiz vardı.

Sessiz yolculuğumuz başladıktan kısa bir süre sonra başımı dayadığım camdan kaldırdım. Uyuduğumun farkına varmamıştım. Hafifçe doğrulmaya çalıştığım anda üzerime örtülmüş siyah ceketin farkına vardım. Tekin’in ceketiydi, Tekin ise tüm dikkatini elindeki tablete vermişti.

“Gecenin acısını çıkarıyorsun,” dedi bakışlarını tabletten kaldırarak. Kaşla göz arasında uyuyuşumu kastediyordu.

Gözlerimi ovuşturdum. Fakat yanıt veremeden araba ani bir frenle durdu. Yola bir kadın fırlamıştı, sırtında büyükçe bir sepet taşıyordu. Tekin de bir an dışarı baktıktan sonra manzara tanıdıkmış gibi yeniden önüne döndü. Ama benim için yeniydi çünkü birbiri ardına bir sürü kadın yemyeşil bir tarladan çıkarak karşıdan karşıya geçiyordu.

“Ne yapıyorlar?” diye sordum merakla.

“Çay,” dedi Tekin. Anlamadığımı fark etmiş olmalı ki “Çay toplamışlar. Oradan dönüyorlar,” diye açıkladı. Eliyle camın dışında bir yeri gösterdi. “Bak, şurası… Buradaki çaylıklardan biri.”

Gösterdiği yerde başka kadınlar önlerindeki yeşillikten yapraklar topluyorlardı. Elleri o kadar hızlıydı ki takip edebilmek imkânsızdı. Büyülenmiştim sanki. “Çok güzel…” dedim kendimi tutamadan.

“Öyle. Çok güzel,” diye yanıtladı beni. Ona döndüm. Bana bakıyordu. Gözlerindeyse dün akşam da gördüğüm bir ışık yanıyordu.

Kalbim küt küt atmaya başlayınca lafı değiştirmek için zayıf çabalara giriştim. Fakat kendime güvenli bir sınır yaratmak gitgide güçleşiyordu.

“Keşke buradan Ankara’ya götürebileceğim değişik bir çiçek olsaydı.”

“Neden?” diye sordu.

“Benim evde bir seram var. Daha çok kapalı bir bahçe gibi aslında. Gittiğim her yerden farklı bir çiçek alıyorum orası için. Fide ya da tohum yani…”

“Burada aradığın gibi bir şey olup olmadığını araştırırız.”

“Olur.”

Araba yeniden hareket etmişti. Yol akarken o dakikadan sonra saatler de uçup gitti. Uyudum, uyandım. Bir şeyler yiyip içtim. Tekin’le sohbet ettim. Bu sırada o hep uyanıktı. Nihayet saatler sonra Çankaya’daki evimin kapısının önünde karanlık geceye gözlerimi araladım.

Tekin karşımdaydı, bana bakıyordu. “Geldik,” diye mırıldandı. “Çocuklar bavulunu taşıdılar bahçeye.”

“Anladım.” Toparlanmaya çalıştım. Ceketini yanıma bıraktım, çantamın zincirini boynumdan geçirdim. Onun gelip gelmeyeceğini bilmiyordum ama nedense birden onu davete kadar görememekten endişelenmiştim. “Bir daha ne zaman-” dedim ama devamını getirmeme izin vermedi.

“Sen gir eve, Hazel. Ben de çocuklarla konuşup geliyorum,” diye yanıtladı beni.

Kısacık bir an heyecanlandım. Tek amacım bundan sonraki planı öğrenmekti tabii, heyecanımın altında başka bir sebep aramadım.

Arabadan hızla indim ve koşarak bahçeye girdim. Bavulumun bahçenin ortasında olduğunu görünce onu da aldım. Aslında eve girecektim ama güçlü bir his arka bahçedeki seraya sürükledi beni. Önce çiçeklerimi kontrol edeyim düşüncesiyle seri adımlarla oraya yürüdüm.

Saniyeler sonra çantamdan anahtarımı çıkarıp seranın kapısını açtım. Kaşlarım çatıldı önce. Kapıyı kilitlemeden çıkıp çıkmadığımı düşünmeye çalıştım ama kafamda bir anı belirmedi. Normalde evden çıkarken serayı mutlaka kilitlerdim.

Bu kez unuttuğumu sanarak bavulumu dışarıda bırakıp içeri girdim, çiçeklere doğru yürüdüm. Hepsini daha iyi inceleyebilmek için ışığı yakacakken seranın eve açılan iç kapısının ardında bir tıkırtı duydum. Kapının kulpunun oynadığını fark ettiğim anda ise koşar adımlarla kendimi seranın ortasında duran büyük masanın altına attım. Sera o kadar da küçük değildi, çıkış kapısı uzakta kalmıştı. Her yer karanlıktı, telefonumu çıkarıp ışığının yerimi belli etmesini göze alamazdım. Hem çıkarsam da Tekin’in telefon numarasını almamıştım ki… Nasıl arayacaktım?

Nefesimin kontrolsüzce hızlanmaya başladığını anlayınca ses çıkarmamak için kendimi zorladım. Beynim son hızıyla çalışırken çantamı açtım. İçinde duran, dün akşamdan kalma küçük silahı çıkardım. Bu ikinci, diye geçirdim içimden. Ama yine tıpkı o geceki gibi çaresizdim.

Seranın iç kapısı nihayet gıcırdayarak açıldı. Önce bir sessizlik çöktü, ardından adım sesleri içeriye yayıldı. Yaslandığım masanın altında iyice büzüştüm, bakışlarım ise seranın etrafını çevreleyen camlardaydı. Bana doğru yaklaşan kişinin yansıması tam karşımdaydı.

Titreyen ellerimle silahımı daha sıkı kavradım. Fakat bunun hiçbir işe yaramayacağını tam da o anda anladım. Kafamın üzerindeki masanın köşesine bir el ateş edildiğinde, dudaklarımdan fırlayan çığlığı tutamadım. Camdaki yansımadan adamın bana doğru koştuğunu görüp gözlerimi sımsıkı kapattım.

Bir el silah sesi daha yükseldi her yanı mis gibi çiçeklerle çevrili seramdan. Kulaklarımı tıkamıştım, vücudumun bir yerinde bir acı hissetmeyi bekliyordum. Ama nedense en çok, yine herhangi bir şekilde alıkonulmaktan korkuyordum.

Ancak duyduğum şey bir inleme, hemen peşinden ise düşme sesi oldu. Ardından, “Hazel!” diye bir bağırış ellerimle kapattığım kulaklarıma doldu. Öfkeliydi adımı haykıran ses. Ama aynı zamanda tanıdık geliyordu. Dün gece birçok defa işitmiştim, canı pahasına beni koruyacağına âdeta yemin eden adamdı bu.

Elimdeki silahı bile bırakamadan saklandığım yerden fırladım. Kapının önünde olduğunu gördüğüm an ona koştum. Onun da adımları bana doğru hızlandı. Kendimi kollarına bıraktığım an, vücudumu engel olamadığım bir titreyiş aldı. Korkuydu bunun sebebi, daha önce de tatmıştım. Ancak o zaman tüm bedenim sırılsıklamdı ve yapayalnızdım.

“Çok korktum,” diye fısıldadım.

Kocaman elinin biri belimi sıkıca kavradı, silahlı eli ise saçlarımın arasına daldı. Kokusu burnumda, dudaklarıysa alnımdaydı. “Buradayım,” diye fısıldadı. “Yetiştim.”

Beni tek bir hamlede kucağına aldı. Boynuna iyice sokuldum. Kucağında benimle birlikte seranın tam ucunda duran koltuğa oturdu. Nefesi saçlarıma karışırken elimden silahımı almış, kendininkiyle beraber yere koymuştu. Kalbinin atışı avuçlarıma dolarken, kendime biraz olsun rahatlama izni vererek gözlerimi kapattım. Dün gece beni taşıdığı anı anımsamıyordum ama bu seferkini hiç unutmayacaktım.

🌊

* Lazcada ‘Götündeki delik nerede bilmiyorsun,‘ demektir. ‘Dünyadan haberin yok,’ anlamı taşır.

*Lazca bir atasözüdür.

🌊🌊🌊

Tüm duyurular için beni Instagram hesabımda ve whatsapp kanalımda bulabilirsiniz;

Instagram: burcubuyukyildizz

Tiktok: burcubuyukyildizz

guest
3 Yorum
Eskiler
En Yeniler Beğenilenler
Inline Feedbacks
Tüm Yorumları İncele
Ayten
Ayten
8 ay önce

Bu Lazcaya bayıldım ya aşırı hoşuma gidiyor

Nur
Nur
8 ay önce

Arhavili meğer bunca zamandır onu seviyormuş yazılanlardan onu anladım birde plan yapmış beynimiz ileri bölümler baya ilginç olucak anladım.

Nur
Nur
8 ay önce

Bunu öğrendiğinde Hazelin ona dünyayı dar etmesini bekliyorum🤣

error: İçerikler Korumalıdır!