25-26-27 ve Tekin Bozboran bölümleri kitap versiyonuna göre yazılmış bölümlerdir. Buraya da o hâlleri yüklenmiştir. Öncesi böyle değildi dediğiniz bir nokta varsa da sebebi budur. Bundan böyle kitap versiyonunda ilerlenecektir.
♪♪ Bölüm şarkısı:
Marc Aryan ~ Kalbin Yok mu?
🌊
TEKİN BOZBORAN
16 Ekim 2020, Arhavi / Artvin
Saat 16:48
Kararmaya yüz tutan gökyüzü gri bulutlarla kaplıydı. Hava, denizden epey yüksekte olmamızın etkisiyle iyiden iyiye soğumuş, toprağa kadar ulaşan puslu bir sis çökmüştü. Etrafı yemyeşil ağaçlarla çevrili geniş arazinin ortasındaki köy evinin bacasından dumanlar tütüyor, dışarıdaki ayaza tezat bir sıcaklığın içeride var olduğunun haberini veriyordu. Evin kapısında asılı, üzerinde “K’arta k’vinçi obğe muşişa mulun,”* yazan küçük ahşap tabela çarpıyordu gözüme. Üzerindeki yazının yazıldığı anı hatırlamanın üzerimdeki etkisiydi belki bu ama o anda daha önce de birçok defa duyduğum sözleri tekrar tekrar işitmek tahammül sınırlarımı zorluyordu. Bu sözlerin sahibinin karşımdaki yaşlı adam olması ise durumu benim için daha da katlanılmaz kılıyordu.
“Yol yakınken vazgeç!” derken acaba geri dönüşün mümkün olmadığının farkında değil miydi? Çünkü o dönemeç çok gerilerde kalmıştı ve artık sona, başlangıç noktasından daha yakındım. Vazgeçirmek için her yolu denemişti aslında. Ama ısrarının beni hedefimden alıkoyamayacağını bir türlü anlayamıyordu.
“Ne yakını, papu?” diye sordum tahammülsüz bir tonda. “Asıl yakın olan zafer! Farkında değil misin?”
“Zafer…” dedi tükürür gibi. “Sen zafer değil, intikam istiyorsun.”
“Ne önemi var? Sen de bunu istemiyor musun?”
“Hayır. İntikam almak ne Yusuf’umu ne de Gülru’yu geri getirecek. Üstelik… Annen de seni bunun içinde görmeyi istemezdi.” Sesi de bakışları da ansızın değişti. Az önce kızgınlıkla bakan gözleri, bu kez endişeliydi. “Onlardan bana kalan tek şeysin, onların emanetisin. Benim tek istediğim senin sağ olman,” diye devam etti. “Bu bir savaş, oğlum. Ve bu savaşta seni de kaybedersem…”
“Merak etme,” dedim kestirip atarak. “Senin de dediğin gibi bu bir savaş, papu. Ve bu savaşta sadece zayıflara ölüm var.”
“Ve sen güçlüsün, öyle mi?” diye sordu bu kez. Kaşları çatıldı, sabrının son noktasına yaklaştığı ortadaydı. Ne tesadüf! Benim de pek sabrım kalmamıştı. Herhâlde yanındaki sadık dostu köpeği de bizimle aynı hisleri besliyordu ki durduğu yerde sabırsızca kıpırdanmaya başlamıştı.
“Bundan şüphen mi var?” dedim bıkkın bir tavırla.
Alay eder gibi güldü. Her şeyi çok bildiğini sanıyor ama zamanın değiştiğini, şartların artık farklı olduğunu bir türlü kabullenemiyordu. “Güçlü adama tek bir zaaf yeter, oğlum,” dedi bilge bir tavırla. Derin bir nefes aldı. Bembeyaz saçları Arhavi’nin fırtına habercisi rüzgârında dalgalanıyordu. “Tek bir zaaf. Bir bakmışsın, dizlerinin üzerindesin.”
Gözlerimin önünde ansızın tek bir silüet belirdi. Aslında birçok hâli aklımdaydı. Onu ilk gördüğüm an sahnede şarkı söylerken, ders çalışırken, gülerken, dans ederken… Ama son görüşüm vardı ki sanki gözlerimin önünde mıh gibi çakılı kalmıştı. Sırılsıklam saçlar… Solgun bir yüz… Titreyen bir beden… Işıltısını yitirmesine rağmen, Karadeniz gibi derinlerinde ne olduğu anlaşılmayan, hırçın, pus mavisi bakışlar… Zihnimin beni çok yanlış yerlere götürdüğünü fark ettiğim an silkelendim. Şimdi onu düşünemez, dikkatimi dağıtamazdım. Bugün önemli bir gündü, üstelik onunla ilgili planlarımı da çoktan yapmıştım, fazla beklemeyecektim. Sabır, Tekin… diye geçirdim içimden. Sahip olduğum bir erdem değildi sabır. Ama el mahkûm, belirlediğim zamana sadık kalacaktım.
“Zaaflar…” dedim yeniden papunun az önceki sözlerine dikkatimi vererek. “İnsan zaafını da bir güç hâline getirirse, papu… Önünde kimse durabilir mi sence?”
“Baban da öyle diyordu,” diyerek tüm geçmişi, kapkara bir çarşaf gibi önümüze serdi. “O zavallı kızcağız, az yalvarmadı babana. Sonrasında yaşananları sen de en az benim kadar iyi biliyorsun.”
Biliyordum. Ama şimdi bunları konuşmaya niyetim yoktu. “Sen hep demez misin? Guronis Ellak nuşvels!”*
Lafı değiştirmemden de onu kendi sözleriyle vurmamdan da hoşlanmamıştı tabii. “Ortalığı birbirine kat diye mi öğrettim bunları ben sana?”
“Ee zifozi demeseydin bana o zaman! Tozu dumana katacağım bana taktığın isimden belli değil miydi?”
“Bok yemişim! Zifoziymiş!” Çatık kaşlarının altındaki kapkara bakışları üzerimdeyken söylenmeyi sürdürdü. “Nanan* haklıymış. Nandidin* de öyle söylerdi. Daçxuriymişsin sen. Her yeri ateşe vereceksin,” deyip yeniden bilge bir tavır takındı. “Ama dikkat et, daçxuri. İnsan ateş olunca eninde sonunda en kıymet verdiklerini yakmaya, sonra da sonsuza kadar sönmeye mahkûmdur. Çünkü en kıymetlini yaktığında artık yanmanın bir önemi yoktur, sönsen de olur.”
“Yalnızca yok etmek istediklerimi yakarım, papu. Sen dert etme,” dedim sözlerinden hoşlanmadığımı belli ederek. Papunun dudaklarından çıkanlar daima bir kehanet gibi olurdu. Fakat ben yolumu çizmiştim, istediğim her şey biraz ötemde beni bekliyordu. O hariç ama… diye fısıldadı iç sesim. Şimdilik… diye yanıtladım onu. Saatime baktım, vakit geçiyordu. Daha fazla papuyla tartışacak zamanım yoktu. Üstelik ondan icazet almaya da gelmemiştim. Sadece bundan sonra olacakları kabullense iyi olurdu. “Gitmem lazım artık, işlerim var,” dedim içime hoşnutsuzluğumu bastırmaya yeterli olmayan bir nefes çekerken. “Lütfen bugün beni daha fazla zorlama!”
“Yok canım!” diye diklendi ben öyle deyince. “Sen kim, zorlanmak kim?”
Bıkkınca soluklandım. K’ler ç gibi çıkmaya başlamıştı, şivesi kayıyordu, tamamen Lazcaya dönmesi yakındı. Bunun bir adım sonrası birbirimize bağıra çağıra söylenmek hatta daha da ileri gidip eski defterleri tamamen açmaktı. Bana göre hava hoştu, etkilendiğimi söyleyemezdim. Ama eski defterler her açıldığında canı yanan o oluyordu. Belki de ona karşı bu kadar anlayışlı olmaya çalışmamın altında da bu sebep yatıyordu.
“Biraz daha geç kalırsam,” dedim onu daha çok sinirlendirmek ister gibi. “Musti’nin ömrünü uzatacaksın, papu. Elini öpmeye gelecek bunun için.”
“O deyyus benim topraklarımda olmayı hak etmiyor!” diye bağırdı. Tasmasını sıkıca tuttuğu Zerdava,* sanki ondan emir almışçasına havlamaya başladı. Bana doğru bir hamle yapar gibi olunca gözlerimi devirdim. Bir av köpeği olan bu hayvan yalnızca tasmasını tutan bu yaşlı, inatçı, dediğim dedik adama, Galip Bozboran’a sadıktı. Ondan başka kimseden hoşlanmadığı da aşikârdı. Oysa bilmiyordu ki bu adam ona bir isim vermeye bile tenezzül etmemişti, cinsinin adıyla hitap ediyordu.
“Uzak tut şu isimsiz köpeğini. Kudurdu yine!” dedim hafifçe gülerek.
“Kuduran sensin, sen!” diye azarladı. Ardından, “İsimsiz değil o!” diye düzeltti beni. “Sen kabul edemesen de adı Zerdava.”
“Bu kadar yormasaydın kendini, papu,” dedim az önceki sinirim uçup giderken. “Bu kadar yoğun bir beyin fırtınası yapmasaydın bir isim için.” Diğer elinde tuttuğu bastonunu bana doğru savurdu ama neyse ki bir hamlede bertaraf etmeyi başardım. “Hadi işim var, işim!” diye seslendim ondan uzaklaşıp adamlara doğru yürürken. Bu arada onların da güldüğü gözümden kaçmadı.
Cihan birkaç el hareketiyle arabaları hizaya sokarken beni bekleyen araca doğru ilerledim. “Sabah kahvaltıya gel!” dedi papu biraz ilerideki serendere* doğru yürürken.
Tam arabaya binmeden önce arkama döndüm. “E hani eli kanlıları kabul etmeyecektin artık evine?” dedim daha bir saat önce bana söylediklerini ona hatırlatarak.
Serendere yaklaşmışken bana baktı. “Eli kanlılardan biri oğlumdu, diğeri de torunum. Başka şansım mı var sanki? Benim de bu dünyadaki çilem buymuş.”
“Eyvallah!” deyip onu selamladıktan hemen sonra arabanın kapısına yaklaştım.
O sırada papunun, “Naylaya* gidiyoruz, Zerdava!” diye köpeğine emir verdiğini duydum.
Arabaya binip arka koltuğa geçtiğimde Savaş da karşımda yerini almıştı. Cesur Batum’daydı, bir sonraki hamlem için hazırlık yapıyordu. Bu gece Musti’nin Çeçenler aracılığıyla geçirmeye çalıştığı silahların sevkiyatına engel olacaktı. Yaman ve Kıvılcım ise yine bu geceye ait bambaşka bir operasyonla uğraşmak üzere çoktan Bulgaristan’a varmışlardı. Arhavi’deki operasyondan ise Savaş sorumluydu, yalnızca saatler sonra gerçekleşecek Musti’nin infazını birlikte planlamıştık.
“Her şey hazır mı?” diye sordum Cihan arabayı çalıştırıp köy yolunda ilerlediği sırada.
“Hazır,” dedi Savaş. “Otelde bekliyorlar. Otel açılışı için… Musti sanki sabahı görebilecekmiş gibi bir de orkestra, şarkıcı falan çağırmış.”
“Sadece o kadar mı?” dedim gülerek.
“O kadarla kalır mı sence?” diye ağzının içinde homurdandı. “Patronundan almış yine akılları. Eskort da ayarlamış tabii,” dedi Konsey’in fuhuştan sorumlu üyesi Mladenov’u kastederek. “Aklınca senin tüm yakın adamlarına birini gönderip ağızlarından laf alacak.”
“Benim adamlarımı kendininkilerle karıştırmasına güleyim mi, sinirleneyim mi, inan bilmiyorum. Böyle ucuz numaralarla bizden bir şey alamayacağını hâlâ öğrenemedi,” dedim telefonuma gelen mesajları kontrol ederken. Ankara’daki adamlarımdan gelen birkaç raporlamayı okuduktan sonra dikkatimi yeniden Savaş’a verdim.
“Biz yine de senin dediğin gibi davranacağız tüm gece,” dedi Savaş. “Kimi gönderiyorsa göndersin, izin verin diye emrettim çocuklara. Senin için gönderilen hariç elbette!”
“Yasin’e söyledin mi bunu?”
“Evet. Senin odana göndereceği kadını asla içeri sokmayacak. Umarım becerebilir.”
Yasin adamlarımın arasında en çömeziydi. Bu yüzden de henüz kendini ispatlama aşamasındaydı. Son birkaç aydır kendisine verilen küçük görevleri yerine getirmeye çalışıyordu. İsteği asıl kadroda yer almaktı. “O kadarını da yapar herhâlde,” dedim tahammülsüzce. Yenilikleri sevmiyordum. Var olan adamlarımla devam etmeyi tercih ederdim. Fakat ekip çok dikkat çekiyordu. Fazla iri, fazla güçlü göründüklerinden özel eğitimli oldukları bir bakışta anlaşılıyordu. Bu sebeple de onları bir süre geri plana çekmek zorunda kalmıştık. Onlarsız çalışmaya ne kadar dayanabileceğimi bilmiyordum ama içimde bu durumun çok uzun sürmeyeceğine dair güçlü bir his vardı.
Savaş rahat bir nefes alarak arkasına yaslandı. “Şu embesilden sonunda kurtulacağımıza seviniyorum,” diye devam etti Musti’yi kastederek. “Çapına da bakmıyor, sikik! Sen kim, Çeçenlere silah taşıtmak kim, amına koyayım?”
“Heves etmiş işte. Patronu ne dese onu yapıyor. Öl dese ölür,” dedim alayla. “Neyse ki öyle bir emre gerek kalmadan aynı gece ölecekler.”
“Mladenov cephesinde de her şey hazır. Gece yarısı tüm haberleşme ağı kapatılacak. Malum, kızlardan biriyle eğlenceli bir gece geçirmeyi planlıyor. Adamlarına her zamanki gibi rahatsız edilmemek üzere emir verileceği için öldüğü ancak yarın akşama doğru duyulur,” dedi Savaş. Her planı ilmek ilmek işlemiştik, aksilik çıkması çok düşük bir ihtimaldi. “Başta bizden şüphelenmezler ama tahmin yürütmeleri çok sürmez.”
“Önemi yok,” dedim rahat bir tavırla. “Ben de duyulmasını, benim yaptırdığımın bilinmesini istiyorum zaten.” Savaş’ın kapkara gözlerinin tam içine baktım. “Konsey, Mladenov’un eskortları sayesinde üyelerinden ve adamlarından kopardığı kozlardan rahatsız. Tabii iş alanından da… Ölümü hepsinin yararına olacak.”
“Kıvılcım’ın yaptığını öğrenmesinler de!” dedi Mladenov’un infazını Kıvılcım’ın gerçekleştireceğini hatırlatarak.
“Öğrenmemeleri için önlemimizi aldık,” dedim. “Yaman orada. Yanlarında da bir ordu var.” Güldüm. “Zaten… Onca kadının hayatını siken o şerefsizin, bir kadın tarafından infaz edildiği kimsenin aklının ucundan bile geçmeyecektir.”
Kıvılcım, Mladenov’un infazını kendisinin gerçekleştirmek istediğini söylediğinde başta itiraz etmek istemiştim. Fakat sebeplerini anlamak zor değildi. Kadınsal bir istekti bu. Mladenov’un yaptığı işten de onca kadının hayatını mahvetmesinden de nefret ediyordu. Henüz eğitiminin başlarındaydı, bal tuzağı kurarak bir hedefi indirmekse bu işte yıllarını devirmiş biri için bile zor sayılırdı. Ama Yaman’ın da yanında olacağına güvenerek benden izin koparmayı başarmıştı. Beni hayal kırıklığına uğratmayacağını biliyordum. Kıvılcım hırslı, becerikli ve her şeyden öte sadık bir kızdı.
“Temizliği yapmak için Oflaz ve ekibi bekliyorlar. Geride iz kalmayacak,” diye olacakların bilgisini vermeyi sürdürdü Savaş.
“Güzel,” dedim kendimden emin bir tonda. “Planlar tıkır tıkır işleyecek gibi görünüyor.”
O andan sonrası Konsey’le ilgili detayları konuşmakla geçip gitti. Fransız’la ilgili planlara daldığımız sırada ise araç otele gitmeden önce yemek yiyeceğimiz mekânın önünde durdu. Otele gitmemize henüz saatler vardı, üstelik içimdeki bu garip beklentinin nedeni de Musti’nin infaz planı olamazdı. Yemeğe oturur oturmaz Savaş’la sohbet beni içine almıştı fakat tam göğsümün ortasında kaynağını bilmediğim, küçük bir alev tutuşmuştu.
🌊
Saat 22:16
“Biraz daha o bacağını sallarsan…” dedim dişlerimin arasından. Yasin’in paniğine tahammülüm kalmamıştı.
“Ne yapayım, abi? Stresliyim,” dedi Yasin. “Bir terslik çıkacak diye ödüm kopuyor valla!”
Bıkkın bir tavırla, “Hiçbir terslik çıkmayacak,” deyip Cihan’a döndüm. “Oflaz’dan haber var mı?”
“En son konuştuğunuz gibi, abi,” diye yanıtladı Cihan. “Bir daha aramadı.”
Cesur’un ekibindeki adamların kurduğu düzeneğe baktım. Otelin tüm kameralarından akan görüntüler gözlerimizin önündeydi, Musti’nin süitindeki adamlarım ise ustaca gizlenmişlerdi. Henüz kendisi teşrif etmemişti gerçi, aşağıda organize ettiği eğlenceye kaptırmıştı kendini. Elbette ki bu tavrı sahteydi. Gürcistan’dan getirdiği kızları ayarlamıştı, birazdan her birini hem adamlarıma hem de benim odama gönderecekti.
“Hareket başladı,” dedi kameraların başındaki adamlarımdan biri. “Kızları topluyorlar.”
“Abi,” diye mırıldandı Cihan. “Biz kızı geri gönderince Musti’nin odasına gideceğinden emin miyiz?”
“Rapor isteyecektir. Tembihlemişlerdir,” dedim tereddütsüz. “Odadakilere söyle, kızların kılına zarar gelmeyecek.”
Cihan başını eğdi. “Emredersin, abi. Söylemiştik ama yine hatırlatırım.”
Telefonum çalınca yanlarından uzaklaşarak süitin içindeki odaya girdim. “Evet?” diye yanıtladım Savaş’ın aramasını. Fakat bunun bir konferans araması olduğunu o an Yaman’ın sesini duyunca fark ettim.
“Mladenov sizlere ömür,” dedi Yaman bir çırpıda.
Zafer duygusuyla camın önüne yürürken güldüm. “Allah taksiratını affetsin,” dedim alayla.
“Sanmam,” diye yanıtladı Kıvılcım.
Onun sesini duyar duymaz bir abi içgüdüsüyle konuşmamı engelleyemedim. “İyi misin?” diye sordum hafif bir endişeyle. Bu ilk göreviydi. Üstelik zordu, şimdiye dek hiç kimsenin nefesini kesmemişti.
“Çok iyiyim,” diye yanıtladı hiç düşünmeden. “Teşekkür ederim, Tekin abi. Bunu benim yapmama izin verdiğin için…”
“Becerebileceğinden şüphem yoktu,” diye yanıtladım onu.
“Senin şüphen yoktu da olan bana oldu,” dedi Yaman. Sesine kızgın bir ton hâkimdi. Aynı yetimhanede büyüdüğü, Cesur’la sürekli koruyup kolladıkları Kıvılcım’ın bu işlere bulaşmasından pek de memnun değildi. “Diken üzerindeydim bütün görev boyunca. Kıvılcım’ı yeniden masabaşına çekmek en iyisi.”
İkisinin kavga etme olasılığının hızlıca önüne geçtim. Şimdi bunu hiç çekemezdim. “Bir şey olmaz. Diken üzerinde kalmak diri tutar. Kıvılcım bundan sonra görevlerde daha aktif olacak.” Kıvılcım’ın neşeli gülüşüne ve Yaman’ın homurdanışına aldırmadan teyit etmek için sordum. “Ne durumdasınız şimdi?”
“Her şey tamam,” dedi Yaman. “Oflaz’ın ekibi ortalığı temizliyor şimdi. Biz yola çıktık bile. Birkaç saate Ankara’da oluruz. Ama gelmemizi istiyorsan Arhavi’ye de gelebiliriz.”
“Gerek yok. Ankara’ya geçin. Dinlenin biraz. Buradaki mevzu hallolunca biz de hemen yola çıkacağız zaten.”
“Ben geleyim mi?” diye soran Savaş’tı bu kez. “Papunun evi kontrol altında. Seyit burada. İstersen otele gelebilirim. Bir sorun yok, değil mi?”
“Hayır,” dedim düşünmeden. “Sorun yok. Birkaç saate hallolur her şey. Gelmene gerek yok.”
“İş bitince haber verirsin,” dedi Savaş.
“Evet, abi,” diye katıldı Kıvılcım. “Haber ver de eve geçince bir helva kavurayım.”
“Sen şimdiden denemelere başla. Ben gelene kadar ancak tutturursun,” diye Kıvılcım’la dalga geçerken içeriden gelen gürültüleri duydum. “Bir şey oldu içeride,” dedim kaşlarım çatılırken. “Kapatıyorum.”
Aramayı sonlandırır sonlandırmaz telefon elimde içeri, süitin salonuna girdim. Adamlarımın hepsi ayaklanmış, silahlarını çekmişlerdi. İçeri Musti’nin adamlarından biri giremeyeceğine göre birbirleriyle mi kavga ediyorlardı? “Ne oluyor?” diye sordum sesimi yükselterek. “İndirin şunları!”
“Mustafa eskort yollamış, abi! Onu göndermeye çalışıyorduk ama daldı içeri. Tutamadık,” dedi Yasin öfkeyle. Tek görevi benim için gelecek kızı geri göndermekti ama çuvallamıştı, öfkesi bu yüzdendi.
Bıkkın bir tavırla cevap verecekken odanın içinde ince bir ses yükseldi. “Ağzını topla! Ben eskort falan değilim!” diye bağırdı sesin sahibi ve kendisine silah doğrultmuş adamları iterek tam karşıma dikildi.
Her şey birdenbire oldu. Hırçın, pus mavisi gözler… Ve zaman ansızın durdu. Gözlerini ilk gördüğümde bozkıra deniz geldiğini düşünmüştüm. Şimdi gördüğüm neydi peki? Karadeniz, fırtınasıyla yükselen dalgalarını yüzüme mi çarpıyordu? Ya da belki de… Hayaldi bu. Takıntım ve arzum öyle bir boyuta ulaşmıştı ki aklım bana oyun oynuyor, deliliğin sınırlarında gezinmeme neden oluyordu.
Onun saçları siyah bir ipeği andırıyordu. Gözler aynıydı fakat belki de insanlar çift yaratılıyordu. Hayır! İmkansızdı. Renkler benzerdi, evet ama o gece gördüğüm hırçın ifadenin aynısı yine tam karşımdaydı. Üstelik… Parmak uçlarının kollarımdaki dokunuşu hâlâ tenimi yakacak kadar canlıyken, karşımdakinin gerçekten de adamlarımın bana daha saatler önce evde diye rapor ettiği Hazel olduğunu inkâr etmem olanaksızdı.
Yüzüne sabitlediğim bakışlarım usul usul saçlarında dolandı. Fakat anladığım şeyle kaşlarım iyice çatıldı. Saçında peruk vardı. Neden böyle saklanmıştı? Gözlerim kıyafetine indiğindeyse çenem kasıldı. Elbisesi… Kısacıktı. Onu karşımda görür görmez hissettiğim şaşkınlığı saklamakta ustaydım belki ama bu yakıcı kıskançlık, onu herkesten gizleme isteği beni yine hazırlıksız yakaladı.
“Tekin Bozboran sen misin?” diyerek sessizliği bozdu, beni düşüncelerimden çekip çıkardı ve cevap vermemi beklemeden bana doğru bir adım attı. Bana yaklaşınca adamlarım ellerindeki silahları ona hatırlatmak ister gibi hafifçe kıpırdattılar. Ve bu, hepsine öfkeyle bakmama neden oldu. Bunun bedelini ödeyeceklerdi elbette, kimse onu bir namlunun ucuna koyamazdı. “Ben Hazel Poyrazoğlu. Hazar’ın kardeşiyim. Ona olan borcunu tahsil etmek için geldim,” dedi silahlara karşı zerre korku belirtisi göstermeden, dimdik bir duruşla. “Seninle hemen konuşmam gerek. Çok önemli.”
O an neden o otelde olduğum gerçeği kafama ansızın dank etti. Musti’nin infazını gerçekleştirecek adamlarım başka bir süitteydi. Musti’nin o süite çıkması çok sürmezdi. Başım istemsizce sağa, kamera görüntülerini içeren monitörlere çevrildi. Ve orada gördüklerimle bakışlarım monitörün başındaki adamımla birleşti. Cesur’un bilişim ekibindeki Melih söylemek istediğim şeyi anlamış, başını hafifçe eğmişti. Bu, Operasyonu durdur ve adamları süitten kimseye fark ettirmeden çıkar, demekti.
Ekrana bu kez Musti’nin en yakın adamları yansıyınca kaşlarım çatıldı. Asansörün önündeydiler. Asansörün kapısı açıldı ve üçü birlikte bindiler. “Çıkın dışarı!” diye emrettim diğer adamlara. Musti’nin adamlarının henüz bizimkiler çıkmadan süite girmelerini göze alamazdım. Operasyonu iptal etmemiz gerekirse diye bir cümle belirlemiştik günler önce. “İstirahat iptal. Tüm süitleri boşaltın,” dediğim anda Cihan’ın duruşu bu yüzden kaskatı kesildi.
Aynı anda gökte çakan şimşeğin parıltılı ışığı odaya doldu. Yalnızca saniyeler sonra ise dışarıda bir fırtınanın başladığını belli eden gök gürültüsü duyuldu. Bakışlarım Hazel’in Karadeniz’i andıran gözlerindeyken anlamıştım ki kul plan yaparken kader sahiden de gülüyordu. Uzun zamandır karşısına çıkmayı planladığım, aklımdan bir türlü çıkaramadığım kadın benim şehrimdeydi ve yalnızca bir nefes uzağımda duruyordu.
🌊
Cihan, Hazel fark etmeden başını onaylarcasına eğip “Ben kapıdayım, abi,” dedi ve diğer adamlara tek bir işaret yaparak kapıya yöneldi. Adamlar odadan çıktığında dahi bakışlarımı Hazel’in üzerinden çekmedim. Burada olması beni şaşırtsa da hâlimden memnundum ama başındaki peruk için aynısını söyleyemezdim. Üstelik otelin içinde bu şekilde dolaştığını, birilerinin onu görmüş olabileceğini düşündükçe öfkemi de dizginleyemez hâle gelmiştim. Bakışlarımın onun huzursuzca kıpırdanmasına neden olduğunu fark etsem de düzeltme zahmetine girmeden, “Nasıl gelebildin sen buraya?” diye sordum.
“Uçakla,” diye yanıtladı beni.
Tek kaşımı kaldırdım. “Uçakla?” diye tekrarladım. “Sence ben onu mu soruyorum, Hazel?” Dişlerimi hafifçe sıktım. “Bu otelden bahsediyorum. Nasıl haberin oldu burada olduğumdan?”
“Var benim de kendimce bağlantılarım,” dedi rahat bir tonda. Başka zaman olsa bu tavrı beni güldürürdü. Fakat o anda Musti’nin hâlâ otelde olduğu gerçeği başka bir şeye odaklanmamı zorlaştırıyordu.
“Hazar ne anlattı sana? O mu gönderdi seni buraya?” dedim bu kez. Hazar’la tanıştığımızı belli ki biliyordu. Peki olanların ne kadarından haberi vardı?
“Hayır. Onun burada olduğumdan haberi yok.”
“Ha bir de habersiz!” dedim öfkemi perdeleyen bir şaşkınlıkla. Buraya kadar tek başına mı gelmişti? Peşinde korumaları yok muydu? Onları nasıl atlatabilmişti? Hadi kendininkileri atlatmıştı da benimkilerden bihaberken onları ayakta uyutmayı nasıl başarmıştı? Daha saatler önce konuştuğum adamım Hazel’in evde olduğundan nasıl da emindi! Bunun cezasını elbette çekeceklerdi. “Madem ismimi cismimi öğrendin, buraya kadar geleceğine aramayı deneseydin keşke.”
“İsmini öğrendim, cismini değil.” Anlamadığımı görünce açıklamaya girişti. “Yani maşallah, kendini sır gibi saklamışsın. İnternette tek bir fotoğrafını bile bulamadım.”
“Beni google‘layacağını bilsem birkaç poz ayarlardım, Hazel,” dedim gergin bir alayla. Gerçi düşününce… Sahiden de yapabilirdim bunu. Eğer beni aradığını bilseydim buraya kadar gelmesine izin vermez, bizzat karşısına çıkardım.
“Keyfimizden google‘lamadık herhâlde,” diye yanıtladı. “Şirketin üzerinden ulaşmaya çalıştım sana günlerce. Ama başarılı olamadım. Başka çarem kalmamıştı, ne yapsaydım?”
İş yaptığımız sektör dolayısıyla Amerika’daki ofise telefonla ulaşabilmesi imkânsızdı. Ben yanıt veremeden telefonuma bir mesaj geldi ve dikkatimi Hazel’den kopardı. Gerçekleşmesini istemediğim o olayın haberi şimdi ekranımdaydı.
Cihan mesaj atmıştı. “Adamları içeri girmedi ama Musti süite çıkacak gibi, abi. Bizimkileri süitten hâlâ çıkaramadık. Musti’nin adamlarının bir kısmı kapıda. Otelden çıkmanız gerek,” diyordu.
Öfke ama biraz da endişe beni ele geçirirken “Gidiyoruz buradan,” dedim Hazel’e.
“Neden?” diye sordu.
“Bu otel konuşmak için uygun değil,” dedim ifadesiz bir tonda.
“Nereye gideceğiz?” Ben çoktan kapıya ulaşsam da Hazel konuşmaya devam ediyordu. “Bak, benim kaybedecek zamanım yok. Çok vakit alacaksa burada konuşmayı tercih ederim.”
Elim kapı kolunda öylece durdu, boynumu hafifçe oynattım ve başımı çevirip ona baktım. Dudaklarım tehlikeli bir gülüşle kıvrılırken bakışlarım tepeden tırnağa üzerinde gezindi. Gözleri benimkilerde bir şeyler arıyordu ama birazdan otelde bir çatışma başlayabileceği gerçeğinden bihaberdi. “Nasıl bir durumun içine girdiğinin farkında değilsin, değil mi?” diye sordum. Ses tonumun azarlayıcı çıkmasını engelleyememiştim. Elimi sakallarıma götürdüm, nefesimi öfkemi dışarı boşaltmak ister gibi üfledim. Onu buradan çıkarmam, güvenli bir yere götürmem lazımdı; başına bir şey gelmesine izin veremezdim.
Bakışlarından birbiri ardına çözemediğim kadar çok duygu geçti ve en sonunda duruşunu iyice dikleştirdi. Çenesini havaya dikerek, “Vazgeçtim,” dedi. “Kusura bakma, sorun çıkardım sana da. Amacım rahatsızlık vermek değildi.” Kapıya doğru yürüdü ama yüzüme bakmıyordu. “Buraya geldiğimi unut lütfen. Hazar’a da söylemezsen sevinirim,” dediğinde ise benim bakışlarım onun üzerinde dolaşıyordu. “Çıkayım ben,” dedi gergin bir tonda. Gerçek bir gurur abidesiydi ama buna tezat olarak bakışları hâlâ kapının üzerindeydi, sanki ne yapacağını bilemiyordu.
“Çık,” dedim onu denemek ister gibi. Bu mahcup ifade ona ait değildi. Kişiliğiyle örtüşmüyordu, hırçınlığını görmek istiyordu içimde bir yer. Nitekim bunun için çok beklemem gerekmedi.
“Elini kapıdan çekersen… Açacağım,” dedi yüzüme hâlâ bakmasa da asi bir tavırla.
“Açabilirsin,” dedim alaycı bir tonda. Elimi kapıdan ayırmamıştım. “Böyle imkânsızlıklar durdurur mu hiç seni? Arhavi’ye kadar yol gelmişsin. Türlü türlü kılıklara girmişsin.”
Son cümlemi duyar duymaz şaşkın bakışları nihayet yüzüme çevrildi. “Sen…” dedi kuşkuyla. Bunu nasıl fark ettiğimi anlamaya çalışır gibiydi.
“Ben ne?”
“Anladın mı?”
“Neyi?” Yanıtlamasını beklemedim. “Peruğunu mu?”
“Nasıl fark ettin?” dedi şaşkınlığı artarken. “Beni tanımıyorsun bile. Hem kimse anlamadı peruk olduğunu.”
“Seni tanımıyorum, öyle mi?” Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrılırken boştaki elimi kirli sakallarıma sürttüm. “Seninle ilgili sandığından fazlasını biliyorum, Hazel,” dediğimde zihnimde onu gördüğüm sayısız anın hatırası vardı. Bir şeyler sormak üzereydi ki telefonu çalmaya başladı. Bakışlarım onun üzerindeydi ama telefonunu açmak için herhangi bir hamlede bulunmayışı içimi kısa bir an şüpheyle doldurdu. “Telefonuna bakmayacak mısın?” diye sordum.
Başını salladı. “Hı hı… Bakayım,” diye yanıtladı beni mırıltıyla. Çantasını açtı, telefonunu çıkardı. Sanki benden bir şeyler saklamaya çalışırcasına çantasının açık ağzını kendine çevirmeyi denedi ama… Başaramadı. Elimi hızla eline uzattım, kapatmaya çalıştığı çantayı açtım. Ne görmeyi beklediğimi bilmiyordum ama gördüklerime hazırlıksız yakalandım.
Çantanın içindeki küçük silahın neden orada olduğunu anlamak ister gibi gözlerimi kıstım. Aynı anda çalan telefon sustu fakat yalnızca saniyeler geçmişken ekranına bir mesaj düştü. Belki okumamam gerekirdi ama kelimeler gözlerimin önünde duruyordu. “Büyükelçi suikastının faili sorgu öncesi öldürülmüş. Vah vah!” diyordu mesajda.
Bakışlarım hızla onunkilerle buluştu. Ne diyeceğimi beklercesine yüzüme bakıyordu, koyu mavi gözlerinde ise saf bir korku yükseliyordu. Daha önce de görmüştüm gözlerinde korkuyu. Fakat o zaman bakışları hırçındı, sonucu ne olursa olsun savaşmaya hazırdı. Şimdiyse bir pes edişle, bir kabullenişle sarılıydı.
Gözlerinde bunları görmekten zerre hoşlanmayarak “Hemen çıkıyoruz buradan. Sen de bana neler olduğunu, başının nasıl bir belaya girdiğini anlatıyorsun, Hazel,” dedim sert bir tonda. Elimi yeniden kapının kulpuna atacakken sözleriyle durdum.
“Acıdın herhâlde bana. Ama gerek yok buna. Acıma duygunla edeceğin yardıma güvenemeyeceğim kadar hayati bir konu bu benim için. Beni yarı yolda bırakacaksan eğer…”
“Şimdiye dek kimseyi yarı yolda bırakmışlığım yok,” diyerek kestim sözünü. “Ben bir söz verdiysem tutarım, Hazel.”
“Söz vermedin ki…” dediğinde hayretle kalakaldım. Her şeyi kelime kelime söylemem mi lazımdı? Tavrımdan da mı anlamamıştı? “Üstelik sorunumu duymadın bile henüz. Belki bulaşmak istemeyeceksin. Ki bu çok anlaşılır bir şey. Emin ol, ben de bulaşmayı hiç istemezdim. Bayılmıyorum yani bu kılıkta olmaya.” Hızını alamamışçasına devam etti. “Bir büyükelçi öldürüldü bugün. Rusya’nın Ankara Büyükelçisi… Ve birileri bunu benim ailemin üzerine yıkmaya çalışıyor,” deyişiyle ise şaşkınlığım iyice arttı. “Günlerdir tehdit ediliyordum zaten. Bir şeyin patlak vereceği belliydi. Ama bu kadar büyük bir olay beklemiyordum.” Tepkisiz duruşumla sesi az da olsa kısıldı. “Senin… Hazar’a borçlu olduğunu da öğrenince…”
“Sen de ikizin yerine bu borcu tahsil etmeye geldin…” dedim her şeyden habersiz olduğunu anlayınca.
Kısa bir an düşündükten sonra, “Senin yardımına ihtiyacım var,” diye yanıtlamayı tercih etti.
“Tamam, yardım edeceğim sana,” dedim sıkıntıyla. Nasıl bir şeye bulaşmıştı? “Ama önce çıkalım şu lanet yerden.” Elimi sırtına uzattım, kapıyı açıp çıkacakken yeniden direnişiyle bir kez daha duraksadım.
“İçinden gelerek yardım etmeyeceksin ama anladım ben,” diye ısrar etti. “Böyle ağzının ucuyla söylüyorsun. Nasıl güveneceğim ben sana?”
Gözlerimi derin bir nefes eşliğinde kapattım. “Ya sabır!” diye mırıldandım. Az önce hırçınlığını mı görmek istemiştim? Hırçınlık belli ki beraberinde inadı da getiriyordu. Anlaşılan çekeceğim vardı. “Hazel, sen bu işi çözmek istediğine emin misin? Zamanım az dedin, şimdi daha çok vakit kaybettiriyorsun bize.”
Omzunu ilk kez şahit olduğum bir nazla silkti. “İsteyerek yardım edeceğini duymam gerek önce benim. Söz vermen lazım. İnanamam yoksa. Hazar’ın herhâlde bu kadar hatırı vardır sende,” dedi dudakları hafifçe büzülürken. Öyle bir ifade vardı ki yüzünde, beni önünde diz çöktürmeye yeterdi. Az önce elinden çekeceğim var diye düşünmüştüm ama şimdi… Bana her şeyi kabul ettirebilirdi.
Bir adım attım ona doğru. Ardından kararlı bir adım daha… Ben ona doğru yaklaştığım sırada, elindeki çantayı sıkıca tutarak geri çekildi. Sırtı kapıya yapıştığında kaçabileceği her boşluk benimle çevrelenmişti.
“İstiyorum,” dedim gözlerinin tam içine bakarak. “Çok istiyorum, Hazel.” Kelimelerimi özenle vurguluyordum ama bana bakışı, bir nefes uzağımda duruşu delirtiyordu beni. “O kadar çok istiyorum ki deliriyorum,” derken ilk kez tattığım bu his sanki zincirlerinden kurtulmak üzereydi. Kısa boylu bir kadın değildi ama benim yanımda küçücük kalışı bambaşka düşlerle doldurmuştu zihnimi. “İyi mi?” dedim bu hislerle başa çıkmak her geçen an daha da zorlaşırken. “Tatmin oldun mu?”
Güçlükle yutkundu. Hisleri, tedirginliği yüzünden okunuyordu. “Söz vermedin…” diye fısıldadığında ise onu ürküttüğüm için kendime lanetler ediyordum.
“Söz, Hazel. Söz,” dedim az önce kontrolümü kaybetmek üzere oluşuma karşı hissettiğim hiddetle. Bunu yapmamam gerekiyordu. Sabır… Oysa çok önce verdiğim bir karardı bu. Ama öyle çok beklemiştim ki bu anı, her zaman sahip olmakla övündüğüm o çelikten iradem şimdi karşısında âdeta eriyordu.
“Harika!” dedi duruşunu dikleştirerek. Bu tavrı, aramızda az önce oluşan elektriği de dağıttı.
Odaya girer girmez çıkardığım ceketimi koltuktan aldım. Ardından ona bakıp “Sen bu şekilde mi geldin?” diye sordum.
“Kabanım vardı aslında ama aşağıda kaldı.”
“Aşağıda?”
“Orkestranın orada…” Gözlerini tedirgin bir tavırla kaçırdı. “İşte şarkıcıymışım gibi girdim de ben otele. Şarkı söyledim aşağıda. Orada kaldı kabanım da.”
“Şarkıcı gibi girdin, şarkı söyledin?” dedim çenemi sıkarken. Her cümlesiyle beni daha da şaşırtmayı nasıl başarabiliyordu? Musti’nin ve adamlarının karşısında bir de bu kılıkta şarkı mı söylemişti?
“Her şeyi tekrarlatacak mısın sen bana böyle?” dedi bıkkın bir tonda.
“Beynim giriştiğin bu saçmalıkları anlamakta zorlanıyor da. Kusuruma bakmazsın diye düşünüyorum, Hazel.” Hiç beklemeden ceketimi uzattım. “Şunu giy! Dikkat etmişlerdir sana.”
Ceketimi giyer giymez içinde resmen kayboldu. Ceket elbisesinin boyunu bile geçiyor, yanımda ne kadar küçük olduğunu bana bir kez daha hatırlatıyordu. “Hadi çıkalım,” dedim bunu düşünmekten kaçınarak. Birlikte koridora çıktığımızda adamlarımdan ikisi kapıdaydı. “Durum ne?” diye sordum.
“Mustafa adamlarıyla çıkmış otelden, abi,” dedi içlerinden biri. “Kapıda araçlarını bekliyormuş. Şimdi haber geldi.”
İşte bu iyiydi. Cihan’dan başka mesaj gelmediğine göre Musti’nin süitindeki adamlarımla ilgili de bir sorun meydana gelmemişti. “Tamam. Çıkıyoruz biz de.”
“Hemen aşağıya bildiriyorum, abi.”
Cevap vermeden Hazel’in sırtına dokundum ve asansöre doğru yürümeye başladık. Asansörün kapısı açıldı, içeri girdik, ben lobi katının düğmesine bastım. Fakat az önce içimden geçirdiğim şey oldu ve telefon ekranıma bir mesaj düştü.
“Kapıda arabalarını bekliyordu ama vazgeçti. Lobide bekliyor şimdi. Emrin ne, abi?” diye yazmıştı Cihan.
Mesajı okur okumaz yüzüm kasıldı, önleyemediğim bir öfke âdeta tüm vücudumu abluka altına aldı. Bir çare arayışına girdiğim anda, elim ansızın asansörün duvarına çarptı. Hazel bu sesle yerinde sıçrarken asansör ikinciyle üçüncü kat arasında bir yerde duraksadı.
“Neden durduk?” diye sordu.
“Peruğunu çıkar!” dedim tahammülsüz bir tonda.
“Ne?”
“Peruğunu, Hazel… Hemen çıkar!”
“Ama neden? Tüm otel öyle gördü beni. Kimliğim ifşa olsun istemiyorum.”
Zaten sorun da buydu. Onu bu perukla gören adamlar şimdi lobide, muhtemelen asansörün kapısının önündeydiler. Onu bir eskort sanmalarına izin vermemin bu dünya üzerinde ihtimali dahi yoktu. “Kimliğinin ifşa olmasından daha büyük sorunlarımız var şu an. Çıkar şu lanet şeyi!”
“Çıkarmıyorum, kusura bakma,” deyip çenesini inatla havaya dikti. “Bu otelin milyon tane kamerası vardır. Herhangi bir yere görüntümün yayılmasını göze alamam.”
“Hazel!” dedim uyaran bir tonda. Elimi aniden onun sırtını yasladığı aynaya dayadım. “Eğer benimle bir iş birliği yapmak istiyorsan yanımdayken işime karışılmayacağını da öğrenmen gerekecek. Ya isteyerek ya da…”
Tek kaşı havalandı. Gözlerinde korkudan eser yoktu. “Merak etme,” derken sesinde buram buram alay vardı. “Yanındayken işine karışılmayacağını öğrenmem gerekecek kadar uzun bir iş birliği olmayacak bizimkisi.”
Bunun ne kadar uzun süreceğinden henüz haberi yoktu ama cesurdu. Umursamazdı. İnatçıydı. Ve çok hırçındı. Hepsi bir araya gelip, sahip olduğu o çarpıcı yüzle birleştiğinde ise tam göğsüme nişan almış bir silahtan farksızdı. Hoş, bir manyak gibi gönüllüydüm buna. Adı Hazel olacak herhangi bir kurşunun yeri de zaten göğsümün tam ortasından başkası olamazdı.
Kendime dayanma gücü dileyerek derin bir nefes aldım ve bir elim aynada sabitken diğerini çenesine uzattım. “Aşağıda…” diye fısıldadım ağır ağır. “Bir adam var. Mustafa…” Bir şeyler söyleyecekken izin vermeyip parmağımı dudaklarının üzerine kapattım. Sanki o anda… Yalnızca benim kıskacımdaydı. İç sesim Yine kontrolünü kaybediyorsun, Tekin, diye fısıldadı. Yalnızca birkaç saniye daha… diye avuttum kendimi. Oysa bunun asla yetmeyeceği ortadaydı. “Seni… O es…” dedim aklımı asıl soruna odaklamak ister gibi. Ama kelimenin içimde yarattığı öfke tamamlamama izin vermedi. “…kadınlardan biri sanıyor,” diye devam ettim dişlerimin arasından. “Sıradan kadınlar değildi onlar. Adamlarımdan bilgi sızdırmak için gönderildiler. Şimdi hepsinden rapor isteyecek. Ve sana bir şekilde ulaşamazsa peşine düşecek.”
“Ama…” dedi ne yapacağını bilemez şekilde. “Gerçekte kim olduğumu bilmesi daha riskli değil mi?”
“Hayır. Sorun çıkmaması için elimden geleni yapacağım. Üstelik… Bu gece otelin hiçbir kamerası kayıt almıyor.” Bunun sebebi Musti’nin infaz edilme planıydı ama plan artık iptaldi.
Anbean sakinleşirken “Bir şey söylemem gerekecek mi?” diye mırıldandı.
“Sanmıyorum.” Elimi aynadan çekip kısa saçlarımın arasına attım ve sinirle çekiştirdim. “Sikeyim! Ulan Mustafa! Bunun bedelini öyle bir ödeyeceksin ki!”
Direnişini sonlandırarak elini peruğuna götürdü ve birkaç hareketle çözdü. Bakışlarım ondayken peruğu çıkardı, üzerindeki bana ait ceketin cebine tıktı. Ve ben öyle kalacağını düşünürken parmakları bu kez sımsıkı topuzuna uzanıp serbest bıraktı. Uzun, dalgalı, siyah saçları ansızın omuzlarından aşağıya dökülürken kokusu da burnumun ucundaydı. Yoğun, pudralı bir gül ve birkaç çiçeğin daha karışımı gibiydi kokusu. Tıpkı… Orman gülüne benziyordu. Zihnimin bir yanı tadının da mşkeri gibi olup olmadığının merakıyla sarsılırken saçlarının bir kısmı da ansızın gömleğime değdi. Ve tek bir hareket beni geçmişe taşımaya yetmişti, şimdi gözlerimin önünde saçlarını son gördüğüm anın hatırası geziniyordu.
Ben o gecenin can acıtan anılarıyla boğuşurken Hazel hislerimden çok uzaktı. Asansörün düğmesine tekrar basıp çalıştırdı ve “Çıkalım artık şuradan,” diye mırıldandı.
İçimdeki dengesiz fırtınayla baş etmeye çalıştığım sırada asansör durdu. Kapı açılır açılmaz Musti ve adamları tam karşımızdaydı. Neyse ki bu kendime gelmeme yetmişti, artık tek amacım Hazel’i buradan çıkarmaktı.
“Ooooo Tekin! Nereye ya erkenden? Rahat ettiremedik mi seni? O kadar hediye göndermiştik ama bir kusurumuz olduysa söyle ha!” dedi Musti kollarını iki yana açarak. Sarkazm ona göre değildi ama bu dangalak bunu asla öğrenemeyecekti.
“Çok komik adamsın lan, Musti,” dedim bir elim Hazel’in belindeyken. “Nereden öğreniyorsun sen böyle taktikleri?” Diğer elimi gülerek Musti’nin omzuna vurdum. “Çok çömez hareketler bunlar!” dedim küçümseyerek. “Eskort ne lan? Yakışıyor mu oğlum sana?”
Cihan lafa karıştı. “Ee n’apsın, abi? Gürcistan’da sözünü ancak böyle bel altı işlerle geçirebiliyor. Kadınları da oradan getirtmiş,” deyince adamlarımın hepsi güldüler.
“Bak şimdi.” Ses tonum kınar gibiydi ama buna elbette kimse inanmazdı. “Saygıda kusur etmesenize oğlum Mustafa abinize.”
“O kadar aşağılıyorsun ama takmışsın koluna içlerinden birini, Tekin!” dedi Musti öfkeyle. “İstemem yan cebime koy diyorsun. Bu ne yaman çelişki!”
Sözlerindeki ima, ense kökümden aşağıya yakıcı bir hissin inmesine neden oldu. Çenem kasıldı, şakağım zonkladı. Aynı anda elim Hazel’den uzaklaştı, belimdeki silahı çıkardı ve saniyeler sonra namlunun ucu Musti’nin alnındaydı. Hiç kimse ama hiç kimse Hazel’i aşağılayacak sözleri ağzına alamazdı.
Adamlarım tüm rahatlıklarıyla öylece hamlemi beklerken “Mustafa Mustafa!” dedim alay eden bir tonda. “Canın çok toprak çekiyor senin!” Tetiğe basmama ramak kalmıştı. Öfkem ele geçirmişti sanki tüm benliğimi. Fakat Hazel’in yanımda olduğu gerçeğini unutmam imkânsızdı. “Alnının çatından vururdum aslında seni, biliyor musun? Tam da şu anda.”
“Vur o zaman,” diye kışkırttı beni Musti. Ölmekten korktuğunu, öyle bir durumda korkudan altına işeyeceğini bilmesem inanırdım bu cesaretine belki.
“Yoook!” diyerek namluyu alnına iyice bastırdım. “Korkma lan! Henüz ölmeyeceksin.” Bunun için Hazel’e dua edebilirsin. Onun sayesinde ömrün uzadı. Bir süre daha. Silahımı indirdim, belime taktım. Musti’nin yanağına hafifçe vurdum. “Merak etme, mezar taşında bugünün tarihi yazmayacak.”
Musti tam bir şey söyleyecekken kolumdaki dokunuşla öylece kalakaldım. Beklemediğim bir temastı bu fakat asıl, işittiğim sözlere hazırlıksız yakalandım. “Tekin, ben çok yoruldum,” dedi Hazel nazlı bir edayla. “Sabahtan beri yollardayım zaten. Gidelim mi artık?”
Tıpkı… Yukarıda… Süitteki gibiydi nazı, niyazı. Sahte olduğunun farkındaydım ama gerçeğini arzulayan yanıma da söz geçirebilmem çok zordu. Başımı onaylarcasına sallayıp adamlarıma gideceğimizi belli eden bir baş hareketi yaptım. Elimi yeniden Hazel’in beline atarken aklımda yalnızca gerçeğinin beni ne hâle getireceği dolanıyordu. O bakış… O ses tonu… O dudaklar… Kollarımdayken, bana bakarken o şekle bürünse ne olurdu?
“Bozboran!” diye bağıran Musti bile beni bu yakıcı hayalden çekip çıkaramadı. “Hani sen bir kurşunu namluya sürdüysen o silahı mutlaka patlatırdın?”
Otelin kapısına yaklaşan arabaya binmeden önce, arkama dönmeden yanıtladım onu. “Bazen de o kurşunu daha iyi bir zaman için saklarım, Musti. Sen işine bak!” Ve olacağı da buydu. Mustafa’ya sıkılacak kurşun başka bir zamana kalmıştı belki ama eninde sonunda namludan çıkacaktı.
Siyah Escalade‘in kapıları açılır açılmaz Hazel’in oturmasına yardımcı oldum ve ben de karşısına geçtim. Cihan arabayı çalıştırır çalıştırmaz bakışlarımı Hazel’inkilere sabitledim. “İyi misin?” dedim ne hissettiğini bilmek ister gibi.
Ceketimi üzerinden çıkardı, yan tarafına koydu ve başını onaylarcasına salladı. “Evet. Ben…” diye mırıldandı. “Orada öyle dedim ama… Yani… O kadınlardan biri olmadığımı anlasın diye.”
“Sorun yok!” diye yanıtladığım an Cihan’ın sesi duyuldu.
“Abi! Takibe geçti. Hangi eve gittiğimizi öğrenecek aklınca.”
“Gördüm,” dedim dişlerimin arasından. “Eceline susadı o! Uslanmıyor, amına koyayım.” Ağzımdan istemsizce fırlayan küfrün etkisiyle Hazel’e baktım. Rahatsız olmuş görünmüyordu. Bildiğim kadarıyla ikizi Hazar da çok küfür eden bir adamdı. Benim de bu yönümü törpüleyebilmem çok güçtü zaten. “Hızlan. İlerideki kavşakta atlat.”
Cihan gazı kökleyince araç ansızın hızlandı. Bunun etkisiyle Hazel oturduğu koltukta öne fırlamak üzereyken ellerim narin kollarını hızla yakaladı. Elimi başının yanındaki kemerin ucuna uzattım, başlığını göğsünden geçirerek kalçasının yanındaki yuvaya taktım. “Korkma. Gideceğimiz yere kimse gelemez. Güvendesin,” diye mırıldandım. Fakat gördüğüm manzarayla gafil avlandım.
Dudakları hafifçe aralanmıştı. Aramızdaki tek nefeslik mesafe biraz daha yaklaşsam kapanacaktı. Dudaklarıma çarpan hızlı solukları, dakikalar önce kurduğum hayallerin üzerine dökülen benzin etkisi yarattı. Kokusu artık daha da yoğundu, içime doluyordu, davetkâr bir yangından farksızdı. İkimizi de yakardım tek bir işaret görsem. Ancak o anda elinde tuttuğu telefonundan yükselen mesaj sesi beni duraklattı.
Bakışlarım onunla aynı anda, istemsizce ekrana kaydığında gerçekler yüzüme bir yumruk gibi indi. Mesaj… o heriftendi.
Gönderen: Serdar
Mesaj: Aşkım, eve geldim. Yoksun. Merak ediyorum seni. Lütfen beni ara.
Hissettiğim öfke bir zehir gibi kanıma karıştı, damarlarımı tutuşturdu, bedenimde söndürülemez bir yangın başlattı. Tek başımaydım o yangında ve hiddetin bu türüne bağışıklığım yoktu.
O herifi… Çok daha önce saf dışı bırakmam gerekirdi. Hazel’in etrafında dolanmaya devam etmesine neden izin vermiştim ki? Dişlerimi sıktım kendime hâkim olmayı deneyerek. Fakat kıskançlık, boynuma dolanan bir yılandı şimdi. Üzerine başka bir erkeğin gölgesinin düşmesi ise artık mümkün değildi.
Sadece benim… diye bir ses yükseldi zihnimden. Tehlikeliydi, ilkeldi, zehirliydi. Sikerler! Mşkeriyi isteyen, zehrine de razı gelirdi. Benim için de başka ihtimal yoktu, Hazel benimdi. Yalnızca o bunun henüz farkında değildi ama eninde sonunda öğrenecekti.
Dizginleyemediğim öfkemle dışarıya baktığım sırada bu kez benim telefonuma bir mesaj geldi. Cebimden çıkardığım telefonun ekranında tek bir isim vardı. Tahmin edebileceğim biri değildi, bunun etkisiyle kaşlarım çatıldı, perdeleyemediğim bir şaşkınlık hissi ifademi çevreledi. Mesajını okuduğum saniyeler boyunca hiç beklemediğim bir şeyin içinde buldum kendimi. Fakat okuduğum son cümle beni ansızın kendime getirdi, verdiğim tüm kararları ise destekledi.
Gönderen: Viktor Poyrazoğlu
Mesaj: Ben Viktor. Hazel’in senden yardım istemek için yanına geldiğini biliyorum. Gemide yaşadıklarından yalnızca Hazar’ın haberdar olduğunu sanıyor. Benim bilmediğimi düşündüğü için korumaları çektiğimi sanmasına izin verdim. Aslında korumalar hâlâ etrafında. Gemiyle ilgili bazı şeyleri gizleyecektir. Henüz anlatmaya hazır olduğunu sanmıyorum. Teklif ettiğin yardıma şu anda ihtiyacımız var. O gün… Sana güvenmiştim, Tekin. Kısa süreliğine de olsa kızımın canı sana emanet. Güvenimi sakın boşa çıkarma!
Mesajı birkaç kez okuduktan sonra göz ucuyla Hazel’e bakıp cevap yazmaya koyuldum. Saniyeler sonra işim bittiğinde bakışlarım yeniden karşımdaki kadının üzerinde dolandı. Elindeki telefonu sıkı sıkı tutmuştu, dikkatiyse dışarıda yağan yağmurdaydı. Buraya kadar nasıl gelebildiğine dair sorularımın bir kısmı ansızın yanıt bulurken, aklımda yalnızca mesajdaki kısa süreliğine ibaresinin öyle kalmaması için elimden geleni yapacağım gerçeği vardı.
Bazı güller… Tek bir toprakta yetişebilirdi. Dikenlerini tutmayı yalnızca tek bir kişi becerebilirdi. Ve uzun zamandır istediğim gül avuçlarımdaydı şimdi. Üstelik planlarımın hepsini altüst etmiş, ayaklı bir bela gibi birdenbire karşımda belirmişti. Dikenliydi, kıpkırmızıydı, mağrurdu ve gözümün gördüğü en güzel şeydi. Hırçınlığı bir fırtına gibiydi, gözleri ise Karadeniz’in derinlikleriyle aynı renkteydi. Benden bir adım bile uzağa gidemezdi artık. Sonsuza dek birbirimize mahkûmduk ve kendi iradesiyle bana gelmişken bu bizim sahip olabileceğimiz tek ihtimaldi.
🌊
Lazcada “Her kuş, yuvasına döner,” anlamına gelir.
Lazcada ‘Allah, cesura yardım eder,” anlamına gelir.
Nana; Lazcada ‘anne’ anlamına gelir.
Nandidi; Lazcada ‘büyükanne’ anlamına gelir.
Zerdava; Türkiye’nin Doğu Karadeniz Bölgesi’ne özgü bir av köpeğidir.
Serender; Doğu Karadeniz’in kırsal yörelerinde görülen bir tür mimari yapıdır. Dört direk üzerine oturtulmuş bir tür odadır, evin dışında bulunur ve bu ahşap yapı genellikle yiyeceklerin saklanmasını, yabani hayvanlardan korunmasını sağlar.
Nayla; Serenderin Lazcasıdır.
🌊🌊🌊
Sevgili Arhavili ailem,
Bu bölüm başından beri kafanızda oluşan soruların bir kısmını bir nebze de olsa cevaplamış olmalı… Her kitap finalinde bu şekilde Tekin’den bölümlerimiz olacak bir aksilik olmazsa… ♥️
An itibariyle 1. kitap finalini söz verdiğim üzere wattpadde vermiş bulunuyoruz. Bir engel olmazsa da yolculuğumuz burada devam edecek.
Bildiğiniz gibi kitabımız basılıyor, son çalışmalarını tamamlıyoruz yayınevimle. En kısa sürede de serinin ilk kitabı ellerimizde olacak. Kitabın wattpad versiyonu 200bin kelime civarıydı. (bu uzunlukta bir kitap söz konusu değil benim gözümde, biliyorsunuz) Kitapların wattpadde yayınlanan haliyle aynı olması da pek tarzım olmadığından (çünkü wattpadde her şeyi çok bol keseden yazıyoruz maalesef) editörümle birlikte harika bir çalışma gerçekleştirdik. Çok da içime sindi. Yani basılı kitabımız wattpad versiyonu ile birebir aynı değil. Değişiklikler, sadeleştirmeler oldu… Ana kurguda bir değişim yok ama onu söyleyebilirim.
2. kitaba da burada başlayacağız en kısa sürede. Fakat öncesinde kitabı bitirmem gerekiyor (yarısı yazılı, sizlere söylemiştim 1. sezonu yazmıştım ve o da 2. kitabın yarısına tekabül ediyor.) Ve dolayısıyla da kitabın yazımını bitip yayınevime teslim etmeden burada yayınlamaya başlamayacağım ve bundan böyle de kurgusal anlamda basılı kitap versiyonuna göre ilerleyeceğiz. Başlama zamanını sosyal medya hesaplarımdan ve whatsapp/instagram kanallarımdan duyururum, takip edebilirsiniz.♥️
Ayrıca kapağımız açıklandığında burada da paylaşacağım yine. 🥰
Hepinizi seviyorum. 2. kitaba dek Hazel ve Tekin sizlere emanet… 🥰
Beni aşağıdaki hesaplarda bulabilirsiniz;
Instagram: burcubuyukyildizz
Tiktok: burcubuyukyildizz

Umarım çok beklemeyiz yazarimmm
Yaaa allahım çok sabırsızlanıyorum bian önce çıkar inşallah 🥰🥹🫠
Merhaba Burcu hanım ne olur hem basılı kitap için hem de 2. kitap için çok beklemeyelim.Hemen gelsin yeni bölümler size çok kalp hem de çok çok .
Bence infaz edilen kılıç yedilisinden biri tekinin babasıydı.